+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Atatürk Forumu Forumunda Atatürk dönemi basın ve sansür Konusunu Okuyorsunuz..
  1. GÜLNUR
    Devamlı Üye

    Atatürk dönemi basın ve sansür








    Atatürk dönemi basın ve sansür




    atatürk dönemi basında sansür.jpg

    Düşünebilen beyinlere malumdur ki, bir ülkenin Anayasa’sında “Cumhuriyet” yazması, o ülkede Cumhuriyet idaresinin olduğunu göstermez… Tıpkı sahte ürünlerin ambalajında marka ambleminin olması gibidir bu… O marka
    www.alasayvan.net amblemi, milleti aldatmak ve içeriğin sahteliğini kamufle etmek için, çekici ve göze hoş gelen bir surette ambalajın üzerine yerleştirilmiştir. Bu ürünleri araştırmayan, bunlara dokunmayan, kurcalamayan ve nasıl olması gerektiğini bilmeyenler; sıradan bir reklam filmi ile kolayca aldatılabilirler. Aynı şekilde, M. Kemal Atatürk’ü ve rejimini dokunulmaz kabul eden, sorgulamayan, incelemeyen ve dinimize uygun olup olmadığına bakmayanlar da, basit bir propaganda ile uyutulabilirler. Zaten öyle de olduğu açıkça ortada değil mi? Yapılan bütün hukuksuzluklara, Islam düşmanlığına, yasaklara; kısaca Firavunluğa rağmen, bazılarının hala bu çelişkinin farkına varamaması, bunun en bariz göstergesidir.

    Eğer yalnızca “Cumhuriyet” kelimesiyle bir ülkede özgürlük, hürriyet ve insan haklarına saygı olduğu iddia edilirse, bu durumda dünyada belki en anti demokratik ülke konumunda bulunan “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” bizim “Türkiye Cumhuriyeti”nden özgürlükler bakımından daha ileride olması gerekirdi. Öyle ya, onlarda yalnızca “Cumhuriyet” değil, aynı zamanda ” sözde demokrasi” de mevcut. Fakat orada da bizde olduğu gibi “…izm” var. Bizde “Kemalizm” onlarda ise “Komünizm” ideolojisi hakim. Onların yönetim biçimi de “tek parti rejimi” M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim de “tek parti rejimi”, hatta “tek adam” rejimiydi. Zira partiye seçilecek olanları M. Kemal seçmekteydi.

    M. Kemal Atatürk’ün 1927′de yayınladığı bir tamimde; “Aziz vatandaşlarım. Cumhuriyet Halk Fırkası, namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umummiyesini ittılanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinın birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan, her daire-i intihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.”[1] demesinden, M. Kemal’in şahsi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Vekil tayinini kendi partisi olan CHP’ye bile bırakmamakta, kimlerin vekil olacağına ve kimlerin hangi illerin vekili olacağına kendisi karar vermektedir.

    Bunun öncesi de var… Birinci Meclise darbe yapan M. Kemal, 1923 yılında yapılan 2′inci Meclis seçimlerine sadece kendi oluşturduğu listenin katılmasına izin vermiştir. Bağımsız adaylar baskılarla çekilmeye icbar edilmişlerdir. Neticede M. Kemal’in listesi dışında sadece iki, veya üç kişi Meclise girebilmiştir. Bu konu, dönemin gazetelerinde karikatürize edilerek eleştirilmiştir

    Örneğin Ingiltere’de “Cumhuriyet” yoktur ve Parlementer Monarşik bir yönetim yapısına sahiptir ancak şu an belki dünyanın en özgür ülkesidir. Azınlıkta olan müslümanlar için Şeriat mahkemelerinin kurulmasına onay verecek kadar özgür bir ülkedir Ingiltere… Bizde ise çoğunluk müslüman olduğu halde Islam kanunlarını uygulayan Şeriat mahkemelerini istemek dahi “suç” kapsamına girmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin; “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” veya “Çin Halk Cumhuriyeti”nden farkı yoktur… Hepsi de despotluktur… Diktatörlüktür. “Cumhuriyet” kelimesi ise bunu maskelemekten başka bir şey değildir. Osmanlı Devleti ise Türkiye Cumhuriyeti’nden daha demokratiktir, zira gayr-i müslimlerin kendi dinlerine göre muhakeme edilmelerini bir hak olarak telakki etmiş ve onlara özel mahkemeler açmıştır.

    Kemalist rejim, 1925 yılında mer’iyyete koyduğu Takrir-i Sükun Kanunu ve 1931 yılında mer’iyyete koyduğu Matbuat Kanunu ile ülke genelinde birçok gazeteyi kapatmış ve birçok gazeteciyi de Istiklal Mahkemesi’nde yargılayarak ülkede terör estirmiştir. Bunlarla yetinmeyen “Tek Adam” rejimi, Rusya, Fransa, Mısır, Avusturya, Suriye vs. gibi ülkelerde yayınlanan bazı gazetelerin Türkiye’ye girişini dahi yasaklamıştır. Bu ilkel kavimlere mahsus uygulamalar, M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejimin diktatörlük olduğunun delillerindendir… Ama maalesef hala bu gerçeği göremeyenler var.








  2. GÜLNUR
    Devamlı Üye





    Atatürk dönemi basın ve sansür ile ilgili bilgi

    Böyle bir rejimin, Hitler’in Nazi Almanya’sından veya kemalistlerce özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke olarak tanımlanan Iran’dan farkı nedir? Özgürlük yalnızca bedeni açmak, dine sövmek ve içki içebilmek midir? Düşünce, ifade, bilgi edinme ve haber alma özgürlüğü gibi temel hakların ihlal edildiği bir ülkede Cumhuriyet’ten bahsedilebilir mi? Tabii ki hayır.

    Ülkemizde oynanmış oyunları ve hukuk facialarını bilgilerinize arz etmek gayesiyle yaptığımız bu çalışmada, evvela 1925 Takrir-i Sükun Kanunu, ardından da 1931 Matbuat Kanunu’yla nasıl terör estirildiği anlatılacak ve akabinde uzmanların 1931 Matbuat Kanunu’nun bazı maddelerine dair yaptıkları değerlendirmeler nakledilecektir.

    Bundan sonra Takrir-i Sükun Kanunu’yla yasaklanan bazı gazetelere ilişkin kısaca malumat verilecek ve bu faslın ardından Türkiye’ye girişi yasaklanan bazı gazeteler sıralanacaktır. Sona iki bölüm kalıyor ki, bunlardan ilki o günleri bizzat yaşamış gazeteci ve siyasetcilerin görüşlerinin yer aldığı bölüm, diğeri ise M. Kemal’in ölümünden sonra Ismet Inönü döneminde de bu zulmün devam ettiğine dair birkaç misal zikredilecek olan bölümdür.

    4 Mart 1925 yılında yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu döneminde, 3 Mayıs 1925 tarih ve 1846 sayılı kararname ile “Havali-i Şarkiyede Idare-i Örfiye Mıntıkasında tatbik edilecek sansür Talimatnamesi kabul edilmiştir. Takrir-i Sükun kanunu kabul edilir edilmez ilk iş olarak iki Istiklal Mahkemesi kurulmuş ve meclisin onayını almadan doğrudan idam kararlarının infazını gerçekleştirme yetkisi ile donatılmıştır.Bu kanuna dayanılarak Son Telgraf, Izmir’de Sada-i Hak, Trabzon’da Istikbal ve Kahkaha, Istanbul’da Press de Suar kapatılmıştır.Tanin, Tevhid-i Efkar, Sebilürreşat, Aydınlık ve Resimli Ay
    www.alasayvan.net gibi değişik eğilimlere sahip gazete ve dergiler de kapatılır.Daha sonra Vatan ve Vakit gazeteleri de kapatılmış, gazetelerin sahip ve yazarları Istiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak tutuklanmışlardır.Takrir-i Sükun Kanunu ile basına yönelik bir susturma hareketi başlatılmış ve tüm muhalif basın organları ve kuruluşları yasaklanmış ve kapatılmıştır

    Milli Mücadele’ye destek veren gazetelerin kapatılmasını anlamak elbette mümkün değildir. Örneğin Faik Ahmet öncülüğünde Trabzon’da çıkan Istikbal gazetesi, Trabzon’da hatta bütün Karadeniz ve Doğu Anadolu’da halkın Milli Mücadeleyi desteklemesinde önemli bir rol oynamıştır.1962 yılında yayınlanan Milliyet gazetesinin haberi de bunu teyid etmektedir.

    Üstelik bu gazete, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin yayın organı durumundaydı. Belli ki, M. Kemal en şedid ve despot yöntemlerle bütün muhaliflerini susturmakla kalmamış ve memleketin hayrı için çalışıp didinenleri dahi şahsi mülahazalarla saf dışı bırakmıştır.

    Istiklal Mahkemeleri’nde boy gösteren ilk isim Hüseyin Cahid Yalçın olmuştur. 19 Nisan günü tutuklanan Hüseyin Cahid, Ankara Istiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Mahkemeye sevkedilmesine gerekçe gösterilen suç (!) ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın merkezinde yapılan aramayı Tanin Gazetesi’nde “baskın” olarak vermesidir. Bu saçma ve gülünç suç isnadına karşı yaptığ1 savunmasında, çok haklı olarak, “Hem eğer baskın kelimesi fena bir kelime ise, Terakkiperver Fırkası’nın benim aleyhimde ikame-i dava etmesi lazım gelirdi”diyerek Mahkeme üyelerine hukuk dersi vermiştir. Lakin yine de muhakeme sonucunda Çorum’a sürgün edilmekten kurtulamamıştır.

    Ne ilginçtir ki, eski Kastamonu Milletvekili ve Adana’da yayımlanan Tok Söz gazetesinin yönetmeni Abdülkadir Kemali’nin 25 Kasım’da Müdafa-i Umumiye Fırkası’nı kuracağını açıklamasından sadece 5 hafta sonra 30 Aralık 1924′te gazetesi “Tok Söz” kapatılmış, bizzat yöneticisi de 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştır, dolayısıyla parti kurmaya muvaffak olamamıştır.

    Tutuklanan gazetecilerin yargılanması Elazığ Istiklal Mahkemesi’nde Eylül ayına kadar sürmüştür. Bu arada, gazeteciler, tutuklanıp Elazığ’a getirilirken M. Kemal’e telgraflar çekerek kendilerini mahkemenin şerrinden kurtarmasını istemişlerdir.Mahkemenin son günlerinde bir telgraf daha çekerek aflarını istedikleri görülmektedir.Bunun üzerine M. Kemal, mahkemeye bir telgraf çekmiştir.Mahkemenin bu çağrıya cevabı ise beklendiği gibi olmuş ve gazeteciler beraat etmiştir. Prof. Dr. Tunçay, bu gelişmenin, mahkemelerin siyasal iktidarın “emri ile” hareket ettiğinin en somut delili olduğunu belirtmektedir.

    Yargılananlar arasında bulunan Zekeriya Sertel, Ahmet Emin Yalman’ın henüz yoldayken M Kemal’e affedilmesi halinde bir daha gazetecilik yapmayacağına dair bir telgraf gönderdiğini söylemektedir.[19] Nitekim, Istiklal Mahkemesi’nde yargılandıktan kısa bir süre sonra affedilen Ahmet Emin Yalman, söz verdiği üzere gazeteciliğe on yıl ara verir ve araba lastiği ticareti ve reklam metni yazarlığı ile uğraşarak geçimini sağlamaya çalışır.[Ahmet Emin’in bir daha gazetecilik yapmamaya söz vermesi karşılığında beraatine karar verildiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

    Ahmet Emin Yalman’ın aktardığına göre Devlet idarecileri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması gerektiğine ilişkin yazıların Vatan Gazetesi’nde yayınlanmasını istemektedir ancak bu istek gerçekleşmeyince gazete kapatılmıştır. Böylece Vatan Gazetesi’nin kapatılması, iktidarın basına işlevsel/araçsal bakışının ne denli pragmatik olduğunu ortaya koyan en önemli örneklerden biridir. Vatan Gazetesi ılımlı bir gazete olmasına karşın, iktidarın beklediği içeriği sayfalarına taşıyamadığı için yayın hayatı sona ermiştir. Iktidarın, propaganda aracı olarak tam bağımlı basın isteği, bu örnekte hayat bulmuştur.

    Verdiği söz üzerine uzunca bir süre gazeteciliğe ara veren Yalman, 1936 yılında gazeteciliğe geri dönmüş, lakin günlük gazete çıkarmak için yeterli imkanı olmadığından haftalık “Kaynak”ı çıkarmıştır. Ardından Zekeriya Sertel, Halil Lütfi Dördüncü ile Tan gazetesini devralarak 1938′e kadar bu gazetenin başyazarlığını yapmıştır. Yalman’ın, Eylül 1938′de M. Kemal Atatürk’ün hastalığının gizli tutulmamasına, bültenler neşredilmesine dair yazdığı bir makale gazetenin üç ay süreyle kapatılmasına sebep olmuş ve bunun üzerine Tan gazetesinden ayrılmıştır.

    Ahmet Emin Yalman gibi Istiklal Mahkemesi’nde yargılananlar arasında hükumetin eski Matbuat Umum Müdürü (Basın Yayın Genel Müdürü) Zekeriya Sertel de bulunmaktaydı. Zekeriya Sertel, görevdeyken, basına sansür uygulanmayacağı yolunda yayınladığı bildiri nedeniyle 14 Kasım 1923′te görevinden alınmıştı. Basın özgürlüğü naraları atan günümüz kemalistlerine sormak gerekir; Hangi medeni ülkede böyle zulüm görülmüştür? Cevap, ancak demogoji olacaktır herhalde…

    Alanında uzman olan Prof. Nurşen Mazıcı Takrir-i Sükun Kanunu hakkında şunları yazmaktadır:

    “4 Mart 1925 yılında yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu’nun 1. maddesi, “irtica ve isyana ve ülkenin sosyal düzenini, huzur ve sükununu, ve emniyet ve asayişini ihlale yönelen örgüt, kışkırtma, özendirme, girişim ve yayını hükümet, Cumhurbaşkan’ının onayı ile doğrudan doğruya ve idareten yasaklamaya yetkilidir” hükmünü getirmiştir. “Kötü üne sahip olmak”, “ülkenin genel siyasetine aykırı yayın yapmamak” gibi nesnellikten uzak, tartışmaya açık hükümlerle basın kıskaç içine alınırken, olası bir yasa boşluğundan yararlanmaya çalışılır “paranoik” kaygıyla cezaların artırılması, teminat yatırtılması, gazete çıkarma izinlerinin oldukça sıkı kurallara bağlanması ‘totaliter’ bir politikanın çarpıklaşmış bir tezahürü olarak nitelenebilir. 6 Mart 1925′te Tevhid-i Efkar, Istiklal, Son Telgraf, Sebülürreşat gazeteleri ve 14 Nisan 1925′te “Şeyh Sait isyanı bahane edilerek muhalefet susturulmak isteniyor” içerikli yazısı ile H. Cahit’in Tanin gazetesi de kapatılmış, H. Cahit de Çorum’a sürgün edilmiştir.”

    Görülüdüğü gibi, Prof. Nurşen Mazıcı bu kanunun “totaliter” bir politikanın çarpıklaşmış bir tezahürü olduğunu belirtmektedir.

    Kemalist yazarlardan biri olan Orhan Koloğlu da, aralarında Velid Ebüzziya, Suphi Nuri, Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman, Ahmet Şükrü’nün
    www.alasayvan.net bulunduğu birçok gazetecinin Istiklal Mahkemesi’nde yargılandığını, üstelik Hüseyin Cahit, Cevat Şakir, Zekeriya Sertel gibi bazı yazarların sürgün ve 15 yıla kadar hapse mahkum olduğunu kitabında belirtmektedir.





  3. GÜLNUR
    Devamlı Üye
    Atatürk dönemi basın ve sansür hakında bilgi



    Koloğlu’nun zikrettigi gazetecilerden Velid Ebüzziya Kurtuluş Savaşı’nın başlarında Türk Matbuat Cemiyeti’nin başkanlığına getirilmişti.Ebüzziya, hem sahibi olduğu Tevhid’i Efkar gazetesindeki yayın politikasıyla, hemde Istanbul’dan Anadolu’ya silah
    www.alasayvan.net kaçırılmasına yaptığı yardımlarla Kurtuluş Savaşı’nı maddi ve manevi olarak desteklemiştir. Ayrıca gazetesinde M. Kemal’in resmine ve biyografisine ilk yer veren gazetecidir.Latin harflerin kabulüne de taraftar olan Velid Ebüzziya yine de dikta rejimden yakasını kurtaramamıştır. Böylece anlaşılmaktadır ki, M. Kemal’in terörize edip hayatlarını kararttığı insanların, “mürteci” (irticacı), “vatan haini”, “komünist”, “mandacı”, “hilafetçi”, “seriatçı” vs. damgalanmaları; ancak bahane üretmek ve kılıfına uydurmaktan başka bir şey değildir. Amaç şahsi hegemonyadır, Cumhuriyet adı altında şahsi saltanattır. Binaenaleyh, tahtını tehlikede gördüğü an, memleketi kana bulamaktan ve çocukları yetim bırakmaktan zerre miskal çekinmemektedir.

    Bu hususta bir fikir vermesi açısından Van eski mebusu (milletvekili) merhum Ibrahim Arvas’ın, hatıralarını anlattığı “Tarihi Hakikatler” isimli kitabından bir alıntı yapalım:

    Müddeiumuminin (Savcının) birkaç cümle ile şarklılar aleyhindeki zulmü ile kin ve adavetini (düşmanlığını) gösterir
    www.alasayvan.net misaller arz edeyim:

    “Ne kadar baba-oğul mahkum varsa, evvela babanın gözü önünde oğlunu astırır, sonra babayı asardı. Bu hususta babanın feryat ve figanları zerre kadar katı kalbine tesir etmezdi. Şark Istiklâl Mahkemesi reis ve azalarının hepsi belalarını buldular. Ve her biri ayrı bir dert ve ıstıraba müptela oldu.”

    Istanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey, sadece Halifenin istifa etmesine taraftar olmadığı yönündeki düşüncesini dile getirdiği için 5 yıl kürek cezasına çarptırılmıştır.Gerçekten, insanın, “Hani Cumhuriyet, hani insan hakları, demokrasi nerede, düşünce ve ifade özgürlüğü yok mu?” diye haykırası geliyor.

    Fakat vicdanı körelmişlere ses duyurmak mümkün müdür? Bazı kaynaklarda M. Kemal’in bir gözünün Trablusgarp’ta kör olduğu geçmektedir. Hakikaten birçok resminde gözlerinde bir ahenksizlik olduğu görülmektedir. Ismet Inönü’nün ise
    www.alasayvan.net sağır olduğu malum. Bu ikilinin yaptıkları zulüm ve denaetler göstermektedir ki, sadece göz ve kulakları değil; vicdanları da kör ve sağır imiş.





  4. Ziyaretçi
    On numara eleştirel giriş olmuş

+ Yorum Gönder