+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Atatürk Forumu Forumunda Atatürk neden ayasofyayı müze yaptı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Atatürk neden ayasofyayı müze yaptı








    Atatürk neden ayasofyayı müze yaptı

    Masonların memlekette cirit attığı l930'lu yıllarda, Amerika'nın Boston şehrinde bir enstitü kurulur: Bizans Araştırmaları Enstitüsü Enstitünün başına getirilen adam bir papaz. Papaz, fakat papazdan çok siyasi bir militan. Adı Whitte More. İsminin önünde Papaz Profesör ünvanı var. Türkiye'deki muhalifleri, adamın ilmi şahsiyetinin olmadığını, yayınlanmış ciddi eserlerinin bulunmadığını yaymak isterler.

    İşte bu adam, Bizans Araştırmaları Enstitüsü Müdürü sıfatıyla Mustafa Kemal'e müracaat eder. Küçücük bir dileği vardır: O da Ayasofya'yı tamir etmek Başvuru yılı 1931. Bu samimi ve zararsız başvuru kabul görür ve papaz başkanlığında tamir çalışmaları başlar. Başlar başlamasına da, papazın başı namaz kılan müminlerle derttedir. Günde beş vakit namaz tamirat işlerini aksatmaktadır.


    atat-rk-neden-ayasofyay-.jpg
    Papaz'ın pratik zekası bir daha devreye girer ve tamir faaliyetlerinin daha rahat yapılabilmesi için, Ayasofya'nın geçici olarak ibadete kapatılması sağlanır. Ondan sonra ne tezgahlar kurgulanır bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Ayasofya'nın o günden sonra bir daha ibadete açılmadığıdır. Prof. Semavi Eyice'den dinleyelim: "Whitte More çalışmalar sürerken, 1934'te Atatürk bir akşam sofrasında Ayasofya'nın müze haline getirilmesi düşüncesini ortaya atmıştır."

    Bizim kanaatimiz: Mustafa Kemal Batı dünyasının (Haçlı-Siyonist ittifakının) Ayasofya'yı kilise yapma niyetinin farkındadır. Fethin sembolü olan bu mabedin

    müzeye çevrilmesi isteği, sonradan kiliseleştirmenin ilk basamağıdır. İşte burada Atatürk'ün taktik dehası devreye girmiş; doğrudan kiliseye dönderilmesi yerine, müzeye çevrilmesinin, Türkiye'ye zaman kazandıracağını ve ileride yeni fırsatlar ve imkanlar doğacağını hesaplamıştır. Çünkü zaten Cumhuriyet o günkü şartlarda, batının dayatmalarına karşı çıkacak güçten yoksun bulunmaktadır. Yani Atatürk, Ayasofya'yı cami iken müze yapmamış; tam aksine kilise yapılacak iken müze olmasına göz yumarak Onun elde kalmasını sağlamıştır.

    Ancak bir dönem olduğu gibi günümüzde de hala ara sıra tartışma konusu olan bir durum vardır ki o da; Ayasofya'nın Mustafa Kemal Paşa'nın imzasıyla müzeleştirilip müzeleştirilmediği olayıdır. Hatta bu konuda 2005 yılı içerisinde, bağımsız milletvekili olduğu dönemde İstanbul milletvekili Emin Şirin de bazı açıklamalar yapmıştır. Şirin, Atatürk'ün imzasının sahte olduğunu, bu imzanın Paşa'nın kendi imzası olmadığını ortaya atmıştır.

    Bu konu üzerinde yakın tarihimizde görüş bildiren en tanımış aydınlardan birisi de Ebuzziya Tevfik'tir. Torunu, Ebuzziya Tevfik'in bu iddialarla ilgili olarak şu açıklamalarda bulunduğunu, 1995 yılında yayınlanan "Ayasofya" isimli kitabında Yazar Hüseyin Yılmaz'a şöyle aktarıyor: " Mustafa Kemal tam İstanbul'a geldiği sıralarda, Amerika'dan bir heyet veya zat geliyor. Mutemete resmen müracaat ediyor. Oradaki Bizans Enstitüsü'nün bir temsilcisi diyor ki; -Ayasofya hayli harap halde, bunu müsaade edin de biz tamir edelim. Ve eski haline getirelim- diyor. "Ancak Amerikalı müracaat edince, hükümet bizim kendi paramız vardır, tamir için paramız yeterlidir. Biz yaparız başkasına ihtiyacımız yoktur, diye talebi geri çevirmiştir. O sırada Maarif Vekili Hikmet Bayur'dur. M. Kemal gelir Ayasofya'nın etrafını görür. -Yahu Ayasofya'yı bu rezalet halden kurtaralım, kırık dökük şeyleri ortadan kaldırmak lazım. Madem ki bunu tamir edip eski haline getirmek de mümkün, bunu biz yapalım" diye teklifte bulunur. Hikmet Bayur, Maarif Vekilliğinden büyükelçiliğe tayin edilir ve yerine Abidin Özmen gelir. Ayasofya'nın sahibi, Fatih Sultan Mehmet'in kurduğu vakıf dolayısıyla o zaman ki Vakıflar Umum Müdürlüğü'dür. Etrafındaki bir kısım yerler Vakıflar'a aittir. Diğerleri muhtelif kimselerindir. Vakıflar Umum Müdürlüğü'ne bütün bunların temizlenmesi, kaldırılması, istimlak edilip tamir edilmesi için emir verilir. Bu gelişmeler üzerine mesele Mustafa Kemal Paşa'nın sofrasında yeniden görüşülür. Abidin Özmen, Maarif Vekili olarak madem ki burasını - yani ibadete açık olmayan kısımları- müze haline getirmeyi düşünüyoruz, o halde bunu Maarif Vekaleti'ne verin, biz bunu yapalım- der. Maarif vekilinin yapmasına hemen karar verilir. Fakat Maarif Vekaleti'nin bütçesinde böyle bir tamir için ayrılmış para yoktur. Ayrıca bütçelerden bir fasıldan, bir fasıla para intikali imkanı da yoktur. Bunun üzerine vekiller heyetinde konuşulur. Vekiller heyetinin kararı ile Maarif Vekaleti'nin bu masrafı yapması emredilir. İşte "kararname" diye tutturdukları budur. Bütün kararnameler, Resmi Gazete'de ilan

    edilir. Bazı kararlar da, yani kararname mahiyetinde olmayan 2. derecede olan bu tür kararlarda tek heyetten çıkmasına rağmen, Resmi Gazete'de ilan edilmez. Doğrudan doğruya, Müdevvenet Müdürlüğü denen bütün bu kanunların hepsinin toplandığı yere gider. Bu gün bile herhangi birisi Müdüvvenet Müdürlüğü'ne gider ve kararnameleri görmek isterse, istediği kararnameler önüne çıkarılır. İstediği kısmı alabilir. Ama kararnameler içinde neşredilmeyen bir kısmın fotokopisini vermezler. Kanunen yasaktır. Geçen gün bir gazetede, sadece bu karar olan, ancak buna rağmen ısrarla ve kasıtlı olarak kararname dedikleri şeyin altına Atatürk'ün imzasını taklit ederek basacak kadar işi ileri götürdüler. Şimdi bu (Vekiller heyetinin kararı ile Maarif Vekaleti'nin bu masrafı yapması emri) neşredilmemiş bir "karar" olarak kaldı"

    O dönem ki adıyla Evkaf Umum Müdürlüğü, bu günkü adıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün Fatih Vakfı'na ait vakfiyeden çıkarttığı lanet bölümü de denilen, bize göre en doğru ifadeyle "Uyarı Bölümünü"nü görelim

    "Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fasit bir teville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlülükten kaldırmaya kasteder, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir veya yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte evrak düzenleyerek mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların ebediyen laneti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyamet gününde yüzlerine bakılmasın"

    Ayasofya, Bizans'a tanıklık etmiş, Osmanlı'yı yaşamış, Cumhuriyeti ise yaşıyor Hıristiyanlık alemi için kutsal olduğu gibi, İslam dünyası için de manevi bir sancak. Müze, cami, kilise üçleminde politik tartışmalara ismi karışmış olan bu tarihi yapının kaderinde iki dönem bulunuyor. Biri I. Ayasofya dönemi olan eski dönem, ikincisi ise, İstanbul'un fethinden sonraki II. Ayasofya dönemi. I. dönem Ayasofya'ya ait hemen hemen bütün yapı ve dokular günümüze kadar gele bilmişken, II. dönem Ayasofya'ya ait birçok yapı ve doku ne yazık ki günümüze kadar ulaşabilmiş değil. Zaten hiç kimse de bu yapılardan haberdar değil. Kayıp Ayasofya'ya ait, imarethane, medrese başta olmak üzere birçok önemli mekandan eser yok. II. dönem Ayasofya'dan, kilisenin camiye çevirilişini gösteren birkaç önemli doku bulunuyor. Yeni nesil ise, kart postallarda da olsa görebildiği Ayasofya'nın dışında başka bir yeri görmüyor, bilmiyor. Ayasofya'yı da sadece bu yapıdan ibaret zannediyor. Oysa Ayasofya bir zamanlar başlı başına bir külliyeydi.

    İstanbul'un Türkler tarafından fethinden sonra, şehrin en eski yapılarından Ayasofya çeşitli onarımla da yaşatılmış ve yeni ilaveler yapılmış. Ayasofya'nın onarım ve yeni kısımlarının inşasında, Mimar Muslaheddin, Mimar Sinan-ı Atik, Mimar Ayas,

    Mimar Hayrettin ve Mimar Sinan'ın büyük emekleri geçmiştir. Osmanlı dönemi boyunca Ayasofya'nın ana yapısına Fatih tarafından medrese, I. Mahmut tarafından kütüphane, imarethane, şadırvan, sübyan mektebi, sebil, çeşme, Abdülmecid tarafından muvakkithane gibi önemli eserler ilave edilmiştir. Ancak bu yapılardan günümüze kadar sadece I. Mahmut'un yaptırmış olduğu kütüphane gelebilmiş. Kütüphanenin dışında II. dönem Ayasofya'ya ait hiçbir eser şu anda yok. Yok olan bu yapıların en önemlisi, Fatih'in yaptırmış olduğu Ayasofya Medresesi. Ayasofya Medresesi'nin müderrisliği, dönemin en büyük ilmi payesi sayılıyordu. Ali Kuşçu başta olmak üzere, Molla Hüsrev, Mehmet bin Feramürz gibi alimler Ayasofya Medresesi'nde müderrislik yaptı. Fatih Sultan Mehmet'in, Fatih Camii Külliyesi'ni yaptırması ve Semaniye Medresesi'nin açılmasıyla öğrenim bir yerde toplanmış, Ayasofya Medresesi'ne olan ihtiyaç ise azalmıştı. Sultan II. Mahmut zamanında onarım gören medrese, Darü'l Hilatü'l Aliye Medresesi olarak 1924 yılına kadar kullanılmış, 1934 yılında Ayasofya'nın müze olması kararından sonra da diğer yapılana birlikte tamamen yok olup gitmiş.

    Osmanlı Ayasofyası Yok Edildi

    İmarethane, sübyan mektebi, medrese başta olmak üzere kayıp Ayasofya'nın izini aramaya başlayan Ayasofya Müzesi eski Müdürü, Arkeolog-Sanat Tarih çisi Erdem Yücel, Osmanlı dönemi Ayasofya'sının bilinçli bir şekilde yok edildiğini söylüyor. Yücel, "Eski Ayasofya günümüze kadar gelebilmişken, ondan daha genç olan Osmanlı dönemi yapılarının yok oluşunu anlamak mümkün değil. Ortada bir kayıp Ayasofya var. Kimse bunu bilmiyor. Ben görevli olduğum süre de, eski dokuları ortaya çıkarmak için ekip halinde günler süren bir çalışma yaptık. Merhum Mimar Alpaslan Koyunlu ile Fatih'in yaptırmış olduğu medresenin temelini ortaya çıkardık. Diğer eserleri tam olarak inceleyemedik. Ayakta kalan kütüphaneyi ise onardık. Fatih'in İstanbul'u fethettikten sonra yaptırmış olduğu ilk medrese. Bu medrese dikdörtgen bir plan şeması gösteriyor. 12 odalı bir yapıydı. Osmanlı döneminden önceki Ayasofya tahrip edilmemiş, sadece birkaç mekanın kullanım amacı değiştirilmiş. Osmanlı dönemine ait bir çok önemli mekanın bilinçli bir şekilde yok edildiği karşımıza çıkıyor. Çünkü böylesine mekanların yok olması başka türlü izah edilemez" şeklinde konuşuyor.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Vakfiyeden Haber Yok

    Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethettikten sonra Ayasofya'da kıldığı ilk cuma namazının ardından, bu yapıyı onarmış ve yeni yapılar ilave etmiş. Tam anlamıyla olmasa da bir külliye kuran Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı geleneğinden gelen bir hareketle burası için bir vakıf kurmuş. Fatih Sultan Mehmet'in "Kenise-i Münakkaşa" diye tabir ettiği vakfiyenin, Ayasofya Külliyesi'nin yaşaması için, bir takım hanların ve dükkanların gelirini buraya bağlamış. Ancak günümüzde, Ayasofya

    Vakfiyesi'ne ait herhangi bir gelir kaynağına ve vakıfa ait dükkan ve iş hanına rastlamak mümkün değil. Bu dükkanların ve hanların akıbeti ise belli değil. Vakıf malı devredilemez, satılamaz ibaresi göz önünde bulundurulursa, o dönemlere ait dükkanların ve iş hanlarının en azından yerlerinin kimlere intikal ettiği bilinebilir.

    Ayasofya ile ilgili olarak çalışmalar yapan Ayasofya Müzesi eski Müdürü Erdem Yücel, vakfiyeden eser olmadığını belirterek şöyle konuşuyor: "Zaman çok eski, ama vakfiye geleneğinde malın kime devredildiği, ne şekilde olduğu bilinebilir. Ancak üzerine düşülmediği için şu anda bir şey söylemek mümkün değil. Belki şu anda Ayasofya'nın çevresindeki dükkanların en azından mekan vakıf malıdır Böyle ise o zaman dükkanlar da vakıf malı sayılır. Bu dükkanları işletenlerin vakfa kira vermesi gerekir. Bunu Vakıflar Müdürlüğü'nün takip etmesi gerekir. Bu sadece bir varsayım ve bir tahmin. Çünkü buralardan gelen gelirler, Ayasofya'nın tamiratı ve giderleri için harcanır. Onarım ve tamirat için ödenek beklemeye gerek kalmayacak."

    Türbeler Harap

    Ayasofya Külliyesi içinde bulunan Osmanlı dönemine ait mekanlardan birisi de, Osmanlı sultanlarının türbesinin bulunduğu kısım. Türbeler günümüze kadar gelebilmiş ama tam olarak muhafaza edildiği söylenemez. Türbelerde Sultan II. Selim, III. Murat, III. Mehmet, Sultan İbrahim ve I. Mustafa'nın sandukalarının yanı sıra, şehzadelerin, sultan eşlerinin ve çocuklarının da mezarları bulunuyor. III. Murat'ın annesi Safiye Sultan, Mihriban, Fatma Sultanlar başta olmak üzere yirmi bir kızı, Sultan I. Ahmet'in şehzadelerinden Kasım, Sultan III. Mehmet'in üç oğlu, iki kızı, Sultan İbrahim'in bir şehzadesi ile iki sultanı olmak üzere elli dört sanduka bulunuyor. Ayrıca türbenin yanında, Sultan Murat'ın oğullarının gömülü bulunduğu şehzadeler türbesi yer alıyor.

    Osmanlı sultanlarına ve şehzadelerine ait Ayasofya'daki türbeler itina ile yapılmasına rağmen, daha sonra kendi haline bırakılmış. Cumhuriyet döneminde kapısına kilit vurulan türbelerin duvarları çatlamış, sandukaların üzerlerini örten malzemeler dökülmüş, metruk hale gelmiş. Sanat Tarihçisi Erdem Yücel'in Ayasofya Müzesi Müdürü olarak atanmasından sonra türbeler elden geçirilmiş, baştan sona tadilatı yapılmış. Yücel, tamirat ve tadilatla yetinmemiş, bir de burayı yerli yabancı turistlerin ziyaretine açmış. Ancak Yücel'in görevinden ayrılmasından sonra türbeler tekrar kapatılmış. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Yücel, tekrar görevine başlamış, türbeler de tekrar açılmış. 1996 yılına kadar Yücel'in görev süresiyle birlikte türbeler açık kalmış, bu tarihten sonra tekrar kapatılmış. Yani gitmiş türbeler kapatılmış. Şimdi ise türbeler kapılarına kilit vurulmuş ve kendi hallerine bırakılmış durumda.

    Ayasofya Müzesi eski Müdürü Erdem Yücel, türbelerin tekrar harabeye dönüştüğünü belirterek şunları söylüyor: "Türbeler kısmını onarıp ziyarete açtım.



    Hatta açılışı dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar yapmıştı. Ben görevde kaldığım sürece türbeler ziyarete açıktı. Birçok insan türbeleri ziyaret ederek, Ayasofya'da türbelerin olduğunu öğrendi. Benim olmadığım dönemlerde türbeler kapatılmış. Şimdi ise yine kapalı. 4 yıldır türbelerin kapısı açılmamış. Her taraf eski haline dönmüş. Türbelerin hali şu anda harap durumda. Böylesine önemli olan türbelerin kendi haline bırakılmasını anlamak mümkün değil. İlk defa beş Osmanlı Sultanı bir arada bulunuyor. Bu bakımdan da çok önemli bir yer. Bu türbeler sıradan türbeler değil, bir de burada Türk sanatı ortaya koyulmuş. Çiniler, mozaikler ve ahşaplardaki desenler Türk mimarisinin özelliklerini ortaya koyuyor."

    Ayasofya'da Neyin Restorasyonu Yapılıyor?

    2000 yılında, Avrupa Parlamentosunda bir Romen milletvekilinin öncülüğünde, Ayasofya'nın tekrar kiliseye dönüştürülmesi için kampanya başlatılmıştır. Asırlardır Türkler tarafından günümüze kadar korunabilmiş, bakımı ve onarımı bizler tarafından yapılmış olan Ayasofya'nın, ne hikmetse 80'li yıllarda bakımı ve onarımı dışarıya havale edilmiştir. Dünya anıtları fonu tarafından "Dünya Kültürel Mirası'nın" en önemli 100 anıtı arasına alınarak, Dünya Kiliseler Birliği'nin içinde bulunan birçok yabancı kuruluşlardan onarım parası alınmaya başlanmıştır. Ayasofya camiye dönüştürüldüğünde boyanarak üzeri kapanan resimler; restorasyon adı altında temizlenerek bir bir ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. Bu işlemin gerçekleştirilmesi dahi, buranın kiliseye çevrilmesinin habercisiydi. Bugün bu çalışmalar hemen hemen bittiğine göre, artık ibadete açılması içinde AB harekete geçmiştir. Peki böyle bir restorasyon çalışmasına hangi yetkililer izin vermiştir? Bunun hangi amaçla yapıldığını bu yetkililer anlamamışlar mıydı? Yoksa anladıkları halde, sırf koltuklarını korumak uğruna buna peki mi demişlerdi? Ayasofya, Türk Milletinin Milli Egemenlik sembolüdür. Bunun için asla taviz verilemez.

    Son günlerde Patriğin, yeni bir takım oyunlar için de girerek Papa'yı Türkiye'ye davet etmesi, Ayasofya'da ibadet etme söylemlerinin ortaya atılması son derece tehlikeli oyunlardır. Patrik ateşle oynamaktadır! Şunu unutmasın ki, düşman işgali altındaki İstanbul'da bile Ayasofya'nın ele geçirilmesi ihtimali söz konusu olunca, vatan evladı bir binbaşı, temellere dinamit yerleştirerek, böyle bir şeye girişmeleri halinde mabedi havaya uçuracağını haykırmıştı. Dolayısıyla Türk milletini daha fazla kimse zorlamasın.

    Bu millet hiç ummadıkları anda gereken cevabı vermesini bilir, 1919' da verdiği gibi

    .





  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Atatürk'ün en sevdiği spor


    "Yeni Dünya Düzeni" adı altında oynanan bu oyun, yeryüzündeki devletleri dinsel ve etnik ayrışmalara götürmektedir. Ulus devletleri şehir devletçiklerine bölerek, onları bir bir denetim altına almaya planlamaktadırlar. Türkiye'de bu tezgah Bizans'ın ihyası ile başlamıştır. "İstanbul Şehir Devletçiği" ve daha sonra Türkiye'nin diğer bölgelerinde de başka başka devletçikler oluşturulacaktır. Burada en önemli ayrıntı, hiç bir millet veya devletin egemen olmadan kontrol altına alınmasıdır. Egemenlik yetkisi sadece ve sadece bir avuç azınlıkta olacaktır ve diğer insanlar onlara tabi olacaklardır. Nihai hakimiyetini hedefleyen bu gücün niyeti, kendilerinin efendi diğerlerinin ise köle olduğu bir düzendir. İşte bütün bu oyunlarının tezgahlarının altında tek gerçek vardır: İnsanımıza ve dünya insanlığına reva görülen Kölelik! İşte hazırlanan gelecek budur [4]

    Sonuç:

    Osmanlılar'da asırlarca devam eden gelenek, İstanbul 1453'te fethedildiğinde de, Osmanlılar tarafından uygulandı. Şehrin en büyük kilisesi, Ayasofya, camiye tahvil edildi ve Fatih Sultan Mehmet askerleriyle birlikte ilk Cuma namazını burada kıldı.

    O günden beri Ayasofya, İstanbul'un Türkler tarafından fethinin simgesi sayıldı.

    Öyle ki Osmanlı döneminde Cuma ve bayram hutbelerinde, Hatip, minbere kılıç kuşanarak çıkar ve zafer alameti olarak gümüş tel takardı. Bu özel tutumla, İstanbul ve Ayasofya'nın kılıçla fethedildiğine tekrar tekrar vurgu yapılırdı.

    Ayasofya, yüzyıllar boyu, gönüllerde Büyük Fetih Camii olarak yer aldı.

    Aynı zamanda bir namus meselesi, millî egemenliğin simgesiydi.

    Birinci Dünya Harbi'nin ardından İstanbul işgal edilmiş, ancak Ayasofya işgal edilememişti!

    Fransız işgal kuvvetleri, yüzyılların hesabını kendileri görmek istiyorlardı. Fransız kuvvetlerin komutanı Franchet d'Esperey'in emriyle bir Fransız taburu Ayasofya'ya yerleşmek ve "camiyi teslim almak" üzere geldi. Ayasofya'yı savunmakla görevli Türk taburunun komutanı Binbaşı Tevfik Bey, caminin büyük giriş kapısına iki ağır makineliyi yerleştirmişti. Tevfik Bey, Osmanlı yönetiminden, Harbiye Nezareti'nden aldığı emirleri dinlemeyerek camiyi tahliye etmeyi reddetti.

    Fransız tabur komutanı Tevfik Bey'e, "Siz asker değil misiniz, burasını tahliye ederek bize teslim etmeniz için emir almadınız mı?" der.

    Binbaşı Tevfik Bey'in yanıtı şöyle olur: "Evet ben de bir askerim. Bir asker olduğum için sizi, ben sağ olduğum sürece bu kapıdan geçirmeyeceğim. Ben aynı zamanda Türk'üm ve Müslümanım ve burası da benim mukaddes mabedimdir. En büyük âmir olan vicdanımdan aldığım emirle sizi buraya sokmayacağım. Şayet cebren girmeye teşebbüs edecek olursanız, işte size ilk cevap verecek olan ağır makinalılar. Yalnız bu kadar değil; eğer bunlar maksadı temin etmezse caminin dört köşesine kafi miktarda tahrip kalıbı yerleştirdim. Her şeye rağmen teşebbüsünüzde ısrar ederseniz bu koca mabed bu taburun üzerine çökecektir ve siz bu mabede giremeyeceksiniz"



    Böylece Fransız taburu çekilir, Ayasofya işgal edilemez.

    Hıristiyan âlemi, yüzyıllar boyunca Ayasofya'nın tekrar kilise olması için uğraşıp durdu. Çünkü Ayasofya'nın kilise olması, İstanbul'un Batı tarafından Türklerden geri alınması gibi bir olay olur. Bu derece önemli bir simge

    Batılı'nın tarih bilinci ve yüzyıllardır bu konuda değişmeyen tutumu son derece öğretici.

    1934'te halen tartışmalı olan bir kararnameyle ve Celal Bayar'ın anlatımına göre, Balkan Paktı'nda Yunanlılara jest olsun diye, o dönemin koşullarında siyasi bir kararla, Ayasofya müzeye çevrildi.

    Bugünlerde Amerika'da yeni bir kampanya başladı.

    Kamuoyu önünde kampanyayı başlatan kişi olarak Kris Spiru görünüyor.

    Spiru, Demokrat Parti'nin New Hampshire eyaleti eski başkanı ve Yunan-Amerikan Birliği Başkanı.

    Geçen aylar düzenlenen bir toplantı ile Manhattan`da bir örgüt kuran Spiru, hedefinin Ayasofya'yı "Ortodoksluğun kraliyet merkezine" dönüştürmek olduğunu belirtti. Spiru, Ayasofya'nın kilise olarak ibadete açılması için başvurabilecekleri hukuki mercilerden birisinin Strazburg`daki İnsan ve Dini Haklar Mahkemesi olduğunu ifade etti.

    Bu kaçıncı kampanyadır, Batı'dan Türkiye'ye yapılan kaçıncı Ayasofya baskısıdır?

    Türkiye, bütün bu dayatmaları artık ciddiye almadan Ayasofya'yı Fatih'in vasiyetine uygun olarak eski konumuna getirmeli. Ayasofya, yeniden "Büyük Fetih Camii" olarak toplum hayatında yer almalı, kapılarını halka ibadet için açmalı





+ Yorum Gönder