+ Yorum Gönder
Atatürk Forumu ve Atatürk'ün hayatı Forumunda Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. HaKHaN
    Özel Üye

    Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişi








    Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişi

    Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişi ilgili biilgi



    Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresinde alınan kararlar gereği olarak İstanbul Hükümet temsilcileri ile yapılan temasları sonucunda, Millet meclisinin yeniden ve İstanbul’da açılması kesinleşince, o ve arkadaşları 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya geldiler. İşte bu günlerde, Mustafa Kemal ve çevresinin içinde bulundukları ortamı ve Türk demokrasisinin ne şartlar altında kurulduğunu hatırlamak zannederiz ki bizler için insani ve milli bir görev olmalıdır ve günümüzde dahi ders alınacak pek çok özelliklere sahiptir.

    1919 yılı sonlarında ülkede milletvekilleri seçilip İstanbul’a gönderilme hazırlığı sürerken Mustafa Kemal ve arkadaşları özellikle iki konuya ağırlık vermişlerdi. Birincisi: İstanbul ve Batı Anadolu’daki siyasi ve askeri faaliyetleri daha yakından izlemek amacıyla daha merkezi bir yer kabul edilen Ankara’ya geçmek ve Milli Mücadele’yi bu merkezden idare etmekti. Mustafa Kemal Paşa’nın bu fikrine özellikle Kazım (Karabekir) Paşa karşı çıkmış ve “Sivas’ın batısına bile geçilmemesi gerektiği”ni belirtmiştir.(1) Kazım Paşa ikna edildi ve Heyeti Temsiliye İstanbul’a gidecek Milletvekillerini de bilgilendirmek amacı ile 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Aynı gün Mustafa Kemal Heyeti Temsiliye namına şu bildiriyi bütün ülkeye duyurdu: “Şimdilik Heyeti Temsiliye Merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız efendim”.(2)

    Mustafa Kemal Paşa’nın ağırlık verdiği diğer konu; basınla daha yakın ilişkiler kurup, yurt ve dünya kamuoyunun Türk insanının masum milli amaçları konusunda aydınlatılmasıydı. Mustafa Kemal Paşa, 11 Eylül 1919’da Sivas Kongresi sona ererken, Ulusal Bağımsızlık savaşının önemini, yapılacak işleri, mevcut durumu önce kendi ulusuna anlatmak istediğinden bir gazete çıkarmak gereğini duydu. Kongre üyelerinden, Sivas’ın emektar öğretmenlerinden Rasim Hoca ile konuşarak gazete çıkarmak istediğini söyledi ve bu işin başında bulunacak bir yardımcı bulmasını istedi. Yirmi iki yaşında, Selahattin Bey adında bir genç bulundu ve onun yardımı ile 14 Eylül’de İrade-i Milliye Gazetesi yayına başladı.(3)


    Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya gelince, İrade-i Milliye gazetesini de Ankara’ya getirmek istedi, fakat Sivaslılar bu gazetenin Ulusal Bağımsızlık Savaşını anlatan canlı bir anıt olarak kalmasını isteyince, İrade-i Milliye Sivas’ta bırakıldı. Ankara’da 10 Ocak 1920’den itibaren haftada iki kez yayınlanan “Hâkimiyeti Milliye” adlı yeni bir gazete yayınlanmaya başlandı. Mustafa Kemal Paşa’nın sansür altındaki İstanbul basınına ve azınlıklarla, işgal güçlerinin kontrolündeki dış basınla ilişkilere daima önem verdiği bilinmektedir.(4) İstanbul’un işgalinden sonra Ankara’ya gelen Halide Edip ve Yunus Nadi Anadolu Ajansını kuracaklar ve Yunus Nadi “Hakimiyeti Milliye”ye yeni bir ruh yeni bir şekil verecektir.(5)

    Meclis açılmadan önce Ankara’ya uğrayan Milletvekilleri ile görüş alışverişinde bulunuldu. Bu Milletvekillerinden Temsilciler Meclisinde bir “Müdafaa-i Hukuk” grubu kurmaları ve Mustafa Kemal’i Meclis Reisi seçmeye gayret göstermeleri istendi. Böylece Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da halkın kurduğu bir “Milli Meclis”in başkanlığı yanında Anayasal bir kuruluş olan “Millet Meclisi”nin de başkanı olarak güçlü bir siyasi söz hakkına sahip olabilecekti.(6)

    Ne yazık ki milletvekilleri Mecliste her iki hususu da gerçekleştirememiş, ancak “Felahı Vatan” adında yeni bir siyasi grup kurabilmişlerdir.(7) Bu grubun teşebbüsleri ile Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar, Ankara’da kararlaştırıldığı gibi, Ulusal Ant (Misak-ı Milli) adı ile 28 Ocak 1920’de Milletvekillerine onaylatılmış(8) ve 17 Şubat 1920 günkü oturumda da ilkeler halinde açıkça ilan edilmiştir.(9)

    Meteliksiz bir Heyeti Temsiliye, parasız bir Mustafa Kemal ve o gün alınması gerekli ekmeklerin bedelini ödemeyecek derecede bir kasa… Mustafa Kemal’in Ankara’daki ilk günleri kendisinin ve yanında bulunan kimselerin öncelikle karınlarının nasıl doyacağı sorunu ile renklenmişti.

    Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde Ankaralılarla sohbet ederken “Herhalde âlemde bir hak vardır ve hak kuvvetin fevkindedir”(10) demişti. Bu inanç onu haklı olduğuna inandığı davada en ufak bir tereddüde düşürmemiştir. Meclis’in açılması üzerine bir süre geri plana çekilmiş görünen Heyeti Temsiliye, tam anlamıyla bir yokluk dönemi yaşamakta ve siyasi gelişmeleri dikkatle izlemektedir. Bu nedenle İstanbul’da ufukların karardığı gün, Anadolu’da aydınlık başlayacaktır. İstilacıların maksat ve niyetleri belli olmuştur. “Türk toplumunun belini bir daha doğrultmasına imkân vermeyecek bir şekilde amansızca kırma” Paris, Londra ve daha sonra San Remo’da sonuçlandırılacak barış esasları bu temel düşünce üzerine bina edilmiş gibidir.

    Osmanlı Millet Meclisi bir yıllık aradan sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının baskıları sonucu 12 Ocak 1920’de yeniden açıldı. Padişah Vahdettin hastalığı bahanesiyle açılışa katılmadı. Açılış söylevi, Padişah adına Sadrazam Ali Rıza Paşa tarafından yapıldı.(11) Meclisin açılışına katılmayan Sultan Vahdettin’in planını yabancı bir kaynak şu sözlerle naklediyor:
    “Sultan, İstanbul Meclisi Mebusan’ını açacağını söyleyerek umumi intihabat yapılmasını irade etti. Fakat o, müttefiklere, mukavemet taraftarları ile anlaşmış olduğu şüphesini vermek istemediğinden ihtiyati bir tedbir olmak üzere, Londra’ya murahhaslar göndererek verdiği kararların vaziyeti kurtarmak için bir kaçamaktan başka birşey olmadığını İngiliz Hariciye Nezaretine bildirdi. Çhurchill, bu müracaattan istifade ederek, Türkiye’yi tamamıyla İngiliz himayesi altına alacak şekilde ve Padişahı “Halifelik manevi ve ruhani kudretini, nüfuzu cari olan bütün Müslüman memleketlerde İngiltere’nin hizmetine vakfedeceği” kaydıyla, murahhaslarla bir anlaşma imzaladı. VI. Mehmet’in bu planı, tam Makyavel’ce bir hareketti” (12)

    Aylardan Ocaktı. Sobada yakılacak odun için ödenecek para bile mevcut değildi. Herkes üzerinde olanı satmıştı. Mazhar Müfit Bey’in üzerinde bir kürk vardır. Onun da satılmasını teklif eder. Erzurumlu Nafiz Bey karşı çıkar. Ama o da elden çıkarılır. Durumu iki-üç gün idare ederler. Nihayet korkulu son gelir; ekmek alacak para kalmamıştır. Mustafa Kemal arkadaşlarını yatıştırır. “Haydi der bu gece yatınız, bakalım yarın ne olacak, sıkıntılarımızı yarın düşünürüz”(13) O gece, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyarete gelmiştir. Mali müşavirlik görevini yüklenmiş olan Mazhar Bey çok sıkışık bir durumdadır. Eyvah diye bağırır. “Şimdi Müftü efendiye kahve ısmarlamak lazım, kahve var amma şeker yok, benim iki parça şekerim var, onu da masamın gözünde saklamıştım, ya şekerli kahve içerse! Ya sigara vermek lazım gelirse!. Çünkü şeker çok pahalı idi. Herkes şekerini kendi tedarik edecek, emri verilmişti. Ne ile tedarik edecekti, kimde para vardı ki?…Müftü Efendi- Sizin biraz sıkıntıda olduğunuzu öğrendik dediği zaman, paramız var cevabını verdim. Hâlbuki kasa mevcudu 48 kuruştan ibaretti. Müftü efendi bu sözümü dinlemedi bile, cübbesinin altından bir torba çıkardı ve halkın arasında topladığı bin lirayı masanın üzerine koydu”.(14) Bu maddi imkânsızlıklara İstanbul’un da başlattığı manevi sıkıntılar eklenince sorunlar üstesinden gelinemeyecek boyutlara doğru yayılmaya başladı. Gelişmeleri bir Alman yazar Johannes Glasneck’in kaleminden izliyoruz:
    “Ulusal kurtuluş hareketine karşı iç ve dış güçlerin imha seferi başlamıştı bile. İngiliz işgalciler, sıkıyönetim altında bulundurdukları İstanbul’da sayısız tehdit eylemleri işliyorlardı. 27 taş kırma işçisi, çetecilere yardım ettikleri şüphesi uyandırdığı için hemen kurşuna dizildi. İşgal birliklerinin komutanı General Wilson, İngilizlerin, Yunanlıların, İtalyanların ve Fransızların, Anadolu’nun içlerine doğru bir saldırıya geçmesini planladı. Ama belki de bundan vazgeçebilirdi. Damat Ferit ile Padişah, “yangını” söndürmek için paylarına düşeni yapıyorlardı. 11 Nisan’da İstanbul’un en yüksek din yetkilisi olan Şeyhülislam’dan bir karar çıkarttılar. Bu fetva, Mustafa Kemal ve yandaşları isyancı olarak ilan etti”.(15)

    Müminlerin bu isyancıları öldürmesi dinsel bir görev olarak gösterildi. İngiliz ve Yunan uçakları fetvayı bildiriler biçiminde bütün Anadolu üzerine attılar. Hocalar bunu camilerde meydanlarda okudular. Bu bir iç savaş çağrısıydı.

    DİP NOTLARI:
    (1) Bilal N.Şimşir, Ankara… S.154, Mazhar Müfit Kansu-II, s. 466; K. Karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları, s.147
    (2) Söylev-I, s.240
    (3) Yücel Özkaya, Milli Mücadele’de Atatürk ve Basın (1919–1921), s.59 (Türk Tarih Kurumu Ankara–1989); M.M. Kansu-II, s.503–504
    (4) Bknz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-III, s.1–19
    (5) Yunus Nadi, Ankara’nın İlk Günleri, s.77, 93, 94, 101 (Sel Yayınları, İstanbul–1955), Sansür için Bknz. Yücel Özkaya, s.7–9, 10–12; Zeki Arıkan, s.11–12, 77–84; Dış Basın İçin Bknz. Grace Mary Ellison, Kuvayı Milliye Ankarası, s.123, 141, 309 (İstanbul–1973)
    (6) B. Kurtuluş, a.g.e s.86
    (7) Atatürk Özel Arşivinden Seçmeler, s.120–123
    (8) Komutan, Devrimci ve Devlet Adamı Yönleriyle Atatürk, s.239 (Genkur Basınevi, Ankara-1980); M. Gönlübol, Cem Sar, a.g.e., s.6-12
    (9) T.Z. Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, s. 71 (İst–1984); S. Ağaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s.16, 17 (İstanbul)
    (10) Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s.21
    (11) Baki Kurtuluş, s.86
    (12) Benoist Mechin, Kurt ve Pars Mustafa Kemal, s.92 (Yabancı Gözü ile Atatürk:1, Çeviren: Zahir Güvemli-M. Rasim Özgen, İstanbul–1955)
    (13) İlhan Bardakçı, Taş han’dan Kadife kale’ye, s.78, 79 (Milliyet Yayınları, İstanbul-Kasım–1975)
    (14) M. M. Kansu-II, s.506, 507
    (15) Fetva için bknz. E. Aybars, s.269–370, Bayram Sakallı, Ankara ve Çevresinde Milli Faaliyetler, s.98–101 (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, s.863, Ankara–1988

    Dr. M. Galip Baysan








  2. Mesport
    Moderators





    Mustafa Kemal Ankara’da

    Takvim, 27 Aralık 1919 Cumartesi.
    Hava açık, ılık. Birkaç gün önce sepeleyen kar tutmamış.
    Halk, Çankaya bağlarının batısındaki Kırşehir yoluna açılan yokuş boyunca akın akın yollarda. Kulaklar minarelerde. O tarihi anı, selalarla bütün Ankara’ya müezzinler duyuracaktı.

    Mustafa Kemal’i karşılamaya çıkanlar arasında bölük bölük seymenler göz alıcı bir biçimde. Hepsi de çakı gibi. Kimi atlı, kimi yaya. Kiminin sağ omzunda baltaları asılı, kiminin “Martini” tüfekleri çapraz. Şal kuşaklarında hançerleri parlıyor. Gözleri gibi.

    Elbas köyünden usta davulcular gelmiş. Abdal Hasan’lar, Deli Haydar’lar, Kara Mahmut’lar, Mohaç’tan, Çaldıran’dan, ya da bir başka er meydanından.
    Sabırsız bir bekleyiş bu.

    Saatler öğleden sonra üçü on geçeyi gösterirken, o selalar duyuldu. Cümle halk arasında bir dalgalanma oldu. Yokuş başına doğru bir yüklendi Ankara. Bir sevinçli telaş, bir büyük heyecan.
    Uzaklarda bir motor gürültüsü vardı. Sonra, korna sesleri. Evet, geliyordu Mustafa Kemal.

    “Bandırma” vapuruyla Samsun’a gelen Osmanlı Paşası o “Miralay Mustafa Kemal Hazretleri” değildi bu gelen. Anadolu hareketini başlattığı için boynunda sarayın “idam fermanını” taşıyan, bütün rütbelerinden istifa etmiş ve “Milletin bağrına dönmüş bir fert olarak” sadece Mustafa Kemal’di.
    Kutsal kavgamızın. “Kurtuluş Savaşı”nın hazırlığını tamamlamıştı. Ankara, bu hazırlığın doruk noktasıydı. Yaralı bir ulus, artık onun önderliğinde buradan şahlanacaktı.

    Samsun’da bir hurdalıktan alınan, her parçası bir başka yerde bulunmuş, üstü açık, köhne otomobili yaklaşınca heyecan son haddine varmıştı. Davullar çok daha coşkuyla vuruyor, cümle tezahurat birbirine karışıyordu.

    Gülümsüyordu Mustafa Kemal, henüz 38 yaşındaydı ama, yüzünde, nice savaş meydanının tandırında yoğrulmuş bir başka olgunluk vardı. Mavi gözleri çelik pırıltısıyla yanıyor, kalpağının iki kenarında, şakaklarında uçuşan başak rengi saçları, güzel yüzüne bir başka anlam veriyordu.

    Yokuş başında, seymenlerin önünde durdu. Otomobilden indi. Onlara doğru ağır ağır yürüdü.

    Hepsi bir anda esas duruşa geçtiler. Her soluk tek can olmuştu. Bütün gözler, onun gözlerinde düğümlüydü. Vakur ve sert bir sesle:
    - Merhaba efendiler! dedi.
    - Sağol Paşa Hazretleri
    - Arkadaşlar! Buraya neden geldiniz?
    - Millet yolunda can vermeye geldik!
    - Fikrinizde sabit misiniz?
    - And olsun.
    Ve, işte o zaman Mustafa Kemal’in gözleri ilk kez yaşardı. Zincir kabul etmeyen bu ulus, onun peşinde, gerekirse ölüme bile, göz kırpmadan gidebilirdi.

    Metin SOYSAL
    (Yıllarboyu Tarih Dergisinden)





  3. Nesrin
    Devamlı Üye
    Mustafa kemal atatürk 27 aralık 1919 yılında ankaraya gelmiştir. eğer yıla dikkat ederseniz atatürkün samsuna çıktığı yıl ile ankaraya gittği yıl aynı bu da demek oluyor ki önce samsuna gitmiş oradan da ankaraya gitmiş.




+ Yorum Gönder