+ Yorum Gönder
Dünya Tarihi ve Barışlar ve Savaşlar Forumunda Dış devletler bakımından mondros teslimiyeti Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Dış devletler bakımından mondros teslimiyeti








    Dış devletler bakımından mondros teslimiyeti

    Dış devletler bakımından mondros teslimiyeti hakkında bilgi

    Dış devletler bakımından mondros teslimiyeti.jpg


    Bu şartları, çok ağır olmasına rağmen, kabul edelim. İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların müsamahasını daha sonra elde ederiz.

    Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Türk topraklarının hızla işgalini övünerek anlatan İngiliz Devlet adamı Sir W.S. Churchill anılarında Anadolu’nun paylaşımını şu sözlerle dile getiriyordu:

    "Subaylarımız bütün Anadolu’da ikişer üçer gruplar halinde mütareke hükümlerince silah ve cephane toplanmasına nezaret ediyorlardı. Silahsız ve tamamen serbest olarak Anadolu’da seyahat ediyorlar ve parmaklarının ucu ile yapılması gereken işleri gösteriyorlardı. Subaylarımıza bir makine gibi itaat ediyorlardı."

    Padişah Vahdettin ise Mondoros Ateşkes Antlaşması’nın ağır koşulları altındaki çaresizliğini yansıtan şu sözleri söylemiştir: "Bu şartları, çok ağır olmasına rağmen, kabul edelim. İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların müsamahasını daha sonra elde ederiz."

    Padişah Vahdettin’in bu sözleri söylemesi elbette Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasıyla bağdaştırılamaz. Topraklarının 100 yıldır gizli-açık bir şekilde hızla paylaşıldığı Osmanlı yönetimi tarafından biliniyordu. Konuyla ilgili olarak Araştırmacı Yazar M.Mustafa Çınkı’nın "Krom" adlı makalesinden bir bölüme bakalım:

    1800’lü yılların ikinci çeyreğinden sonra, Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda; Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, Rus jeologlar sessiz sedasız tıpkı bir köstebek edasıyla dolaştılar.

    "Bitmeyen Oyun" adlı yapıtında Peter Hopkirk bu yıllara ilişkin olarak şunları yazıyor; " İngiltere 1895 yılında, Osmanlı imparatorluğu’nun parçalanması için bir teklif hazırladı ve Almanya’ya cömert bir parça sundu. Ancak Berlin buna şaşırtıcı bir ilgisizlik gösterdi. Almanya parçayı değil bütünü istiyordu. Sultanın onayı alınarak ülkenin iç bölgelerini araştırmak ve doğal kaynaklarının envanterini çıkarmak için Türkiye’ye Alman uzmanlar gönderildi Alman gezginleri ve kaşifleri, arkeolojik ve antropolojik araştımalar yapma bahanesiyle tüm www.alasayvan.net ülkeye yayıldılar. Haritalar çıkarıldı, her köy ve aşiretin sahip olduğu ev ve çadıra kadar her şey saptandı. Pan-Germen birliği geleceklerinin, zengin ve az kalabalık Osmanlı topraklarında yattığına inandılar. Geçmişte parlak uygarlıklar barındırmış olan verimli Mezopotamya topraklarının ‘çalışkan’ Almanların elinde büyük bir zenginlik kaynağı olacağına karar verildi. Kayzer II.Wilhelm, ‘Doğu birini bekliyor’ Paul Rohrback ‘Almanya’nın geleceği Doğu’da Türkiye’de Mezopotamya'da, Suriye’dedir’ " diyorlardı.

    Osmanlı topraklarıyla ilgilenenler sadece Almanlar değildi. İngiliz Gizli servisi Başkanı Sir Walter Bullivant 1916 yılında şunları söylüyordu: "Her yandaki ajanlarımdan, yani Kafkasya’daki dilencilerden, Afgan at tüccarlarından, Türkmen tacirlerden, Mekke yolundaki hacılardan, Kuzey Afrika’daki şeyhlerden, Karadeniz takalarındaki denizcilerden, koyun postu içindeki Moğollar’dan, Hint fakirlerinden, Körfez’deki Yunan tüccarlardan, Bulgar çobanlardan, şifre kullanan saygın konsoloslarımdan raporlar alıyorum. Hepsi aynı şeyi söylüyor. Doğu bir vahiy bekliyor. Batıdan bir güneş doğuyor. Almanlar dünyayı şaşkına çevirecek olan bu kozu kullanmak istiyorlar."

    Osmanlı’nın Batı tarafından diz çöktürülme süreci 1830’da Amerika ile imzalanan Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması ve 1838’de İngilizlerle imzalanan Balta Limanı Antlaşması ile başlamıştır. 1839 Tanzimat Fermanı’yla günümüzdeki "Avrupa Uyum Yasaları" veya "İkiz Anlaşmalar" benzeri uygulamalarla adeta örtüşmektedir. 1854 yılında emperyalist devletlerden borç almaya başlayan Osmanlı, 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma gerçekleştirmiş ve kısa sürede 239 milyon lira gibi dev borç yükünü sırtlanmak zorunda kalmıştır. 1865 yılına kadar borçların yıllık ödemelerini güçlükle sürdürmüş, bu tarihten sonra da yıllık ödemeleri ancak yeni dış borçlanmalarla yapabilmişti. Ancak alınan faiz ödenemeyecek www.alasayvan.net duruma gelmiş ve Osmanlı elinde kalan tek varlığı olan "topraklarını" yabancıların toprak alımına onay vererek çıkış yolu bulmaya çalışmıştı. Cengiz Özakıncı’nın belirttiğine göre;

    "1870’lere doğru, borç veren yabancılar, Osmanlı’nın yeni borç istemleri karşısında "iyi ama nasıl ödeyeceksiniz, bugüne kadar aldıklarınızın faizini bile ödeyemez durumdasınız, borcunuzun karşılığında bize bir güvence gösterin ki borç vermeyi sürdürebilelim" deyince, ülkenin topraklarından başka verebileceği bir güvencesi kalmayan Osmanlı, tıpkı bugün yapıldığı gibi yabancı uyruklulara toprak satışı için yasa çıkardı.

    Abdülaziz’in çıkardığı 7 Safer 1284/10 Haziran 1867 günlü "Tebayı Ecnebiyenin Emlâke Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun" ile birlikte yabancılara Osmanlı ülkesinde toprak satınalma hakkı tanınmış, böylece borç veren yabancılar, alacakları ödenmediğinde karşılığını topraklara el koyarak alabilme hakkına kavuşmuşlardı."

    Osmanlı’nın yabancılara toprak satın alma hakkının verilmesiyle birlikte zengin Anadolu coğrafyası adeta yabancıların talanına sahne olur. Günümüzde de Abdülaziz uygulamalarına benzer bir uygulama olarak, 19 Temmuz 2003 tarihli 25173 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 4916 sayılı yeni tapu kanunuyla yabancı uyruklu gerçek veya tüzel kişilerin ülkemizde taşınmaz mal edinmesi kanunu kabul edilmiş ve köy kanununda yapılan değişiklikle de köy arazisi alması olanaklı hale getirilmiştir.

    Abdülaziz’in yabancıların toprak alımıyla ilgili kanunu yayınlamasının ardından ilk olarak zengin maden yataklarının envanteri çıkarılır.www.alasayvan.net Büyük bir talan ve yağmalama stratejisi, sistemli bir şekilde Osmanlı’ya dikte ettirilen ticaret anlaşmaları ile yasal hale getirilir. Araştırmacı Yazar M.Mustafa Çınkı’nın belirttiğine göre: "1882 yılından 1922 yılına kadar 35 adet krom imtiyazı verilir. Bu imtiyazların 20 si yabancı ve zimmi Türk tebasınındır."








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Madenler üzerindeki yağma ve talan stratejisi petrol yarışında da geçerlidir. Emperyalist güçlerin birbirleriyle yarışı, Osmanlı yönetimini etkileme ve kendi istekleri doğrultusunda karar çıkarma stratejileri sonucu küstahça isteklerine sürekli boyun eğilmiş ve Batı’nın isteklerine karşı çıkabilecek bir anlayış geliştirilememiştir.

    "Petrol alanlarına sahip olma hırsının en belirgin olduğu 1900’lerin başında İngiliz D’Arcay Co. şirketi Osmanlılarla müzakereye oturmuştu. Amerika tabiki yarışta geride kalmak istemiyordu ve Roosevelt’in 1908’de Amiral Chester’i özel elçi olarak İstanbul’a göndermesi konuya verilen önemi gösteriyordu. Aynı dönemde Fransız bilim adamları ve özellikle J.de Morgan, Qesrê Şirin’in arkasında kalan zengin "Kerkük Xaneqin-Şaxi Kuweyxe" petrol hattının sınırlarını belirlemeyi başardı. Morgan, bu hattın uzunluğunun yaklaşık 300 km’yi bulduğunu hesapladı. Almanlar ise Bağdat Demiryolu’nun her iki yanında 20 kilometrelik şerit içinde kalan petrol yataklarını kullanmaya ilişkin bir imtiyaz elde ettiler" (Ersal Yavi)

    Osmanlı borç para bulmak için toprak satışlarına izin vermiş ve bununla birlikte maden yağması Anadolu coğrafyasında kesintisiz devam etmiştir. 1867’de Avrupa seferine çıkan Abdülaziz İngiltere Kraliçesi Viktorya’dan Garter Şövalyesi ünvanını almıştır. Özakıncı, Osmanlı Padişahı Abdülaziz’in tamamen Batı tahakkümü altına girdiğinin en belirgin durumunu şu şekilde şekilde anlatılıyor:

    "Abdülaziz, Portsmouth’daki donanmayı Kraliçe Viktorya ile teftişe gitmişti. İki tatbikata katılan yaklaşık yüz gemi arasında Trafalgar Savaşı’nın ünlü amiral gemisi Victory de vardı. İngiliz Kraliyet yatı Victoria and Albert’in güvertesinden deniz tatbikatı seyredildikten sonra Kraliçe Viktorya, Osmanlı Sultanı’na dizbağı nişanı takarak onu Garter şövalyesi ilan etti. Böylece tarihte herhalde ilk defa bir Halife’ye Hristiyanlığı korumakla yükümlü bir şövalyelik sınıfının üyeliği veriliyordu."

    1800’lerin ilk çeyreğinde başlayan teslimiyet süreci, 1919 yılında Osmanlı yönetiminin Batı’ya tamamen teslimiyeti bizzat istemesi Osmanlı’nın devlet yönetimi iflasının net göstergesi idi. Damat Ferit sadrazam olur olmaz padişah ile İngilizlere teslimiyet projesini gizlice hazırlar ve 30 Mart 1919 tarihinde İngilizlere sunar. Bu gizli proje İngilizler tarafından kabul edilmez ve ilk defa bir Amerikan gazetesinde bu proje yayınlanır. 22 Ocak 1920 tarihli The New York Herald Tribune adlı gazetede yayınlanan 7 maddelik projenin ilk maddesinde şu sözler geçmektedir:

    "1- İngiltere Hükümeti kendi kumandası altında Türkiye’nin tamamiyet ve istiklalini deruhte eder."

    Osmanlı Padişahları bir taraftan emperyalistlere teslim olma yolundan başka çıkış yolu bulamazken diğer yandan da ne pahasına olursa olsun tahtta kalma savaşı veriyordu. Bunun en acı örneklerinden birisi de Osmanlı Donanması’nı çürümeye terk eden II. Abdülhamit uygulamaları olmuştu. Kendinden önceki iki padişahın hızla www.alasayvan.net tahttan indirilmesinin etkisinde kalan Abdülhamit saltanatını güçlendirme çabasına girmiş ve Osmanlı Hazinesi’ne çok büyük yük getiren casus ağını kurmuştur. Abdülhamit’in kuşkuculuğu imparatorluğun giderek gerilemesine ve yenileşme ile ilgili tüm adımların durdurulması uygulamalarına kadar gitmektedir. Osmanlı Donanması’nın Abdülhamit eliyle bilinçli olarak nasıl çürütüldüğünü dönemin Bahriye Nazırlarından Hasan Râmi Paşa’nın hatıralarında yer alır:

    "Zamanın en kudretli donanmalarından biri olan Osmanlı Donanmasının bir gün başkaldırarak kendisini tahttan indireceği düşüncesine saplanan II. Abdülhamit, sistemli bir biçimde donanmayı çökertmeğe koyulmuştu. Milyonlarca sterline mal olan ve borçlarının taksitlerinin bile ödenmesinde zorluk çekilen zırhlılar ve korvetlerin, bir gün sarayı topa tutabilecekleri düşüncesiyle, top atış eğitimi yapmaları yasaklanmış; daha sonra hepsi Haliç’e çekilerek kıyılara bağlanmıştı. Artık gemilerin kazanları yanmayacak, bacaları tütmeyecek, uskurları dönmeyecekti."

    Donanmanın çürümeye bırakılması sonucunda 1897 yılında çıkan Osmanlı-Yunan savaşında Yunan savaş gemilerine karşılık verecek tek sağlam gemi ayakta kalmadığı gibi çoğu zırhlı geminin kazanları Haliç’ten çıkamadan patlamış, Marmara’ya açılabilen birkaç gemi ise top atışı yaparken henüz ilk atışlarında top kızakları parçalanmıştı.

    Donanmanın parasız kalması ve çürümeye terk edilmesi, memurların maaşlarının aylardır ödenmemesi, subayların maaşlarının belli belirsiz dönemlerde ve eksik bir şekilde ödenmesi ekonominin büyük bir çöküntü ile dışa bağımlılığının göstergesiydi. Yukarıda belirttiğimiz 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Ticaret Anlaşması ile alınan kararlar sonucunda Osmanlı İmparatorluğu iç piyasasını koruyacak tüm mali tedbirlerden yoksundur artık.

    Avrupa’nın buharlı makineleri icat etmesi ve sanayisinde kullanmasıyla birlikte hızla hammade ihtiyacına yönelmesiyle Osmanlı’nın iç piyasasında kendini korumak için satışını yasakladığı pamuk,ipek,bakır gibi hammaddelerin önünü açan anlaşmalar Osmanlı’nın elindeki malların değerinin çok altında hızla dışarıya çıkmasına neden olmuştur.

    İngiltere ile 1838’de imzalanan Ticaret Anlaşması aynı yıl Fransa ile de imzalanmıştır. İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda, Belçika ve Prusya sıraya girip bu haklarını 1840 yılında imzaladıkları anlaşmalar ile almışlardı. Danimarka ise 1841’de Osmanlı ile anlaşmayı imzalamış ve diğer sömürgeci devletlerin elde ettiği tüm haklara kavuşmuştu.

    Avrupalı devletler artık ürettikleri malları Osmanlı’ya kolayca satarak ucuz hammaddelerini Anadolu coğrafyasından karşılıyorlardı. Osmanlı ekonomisi bu süreçte tam bir çıkmaza ve kısır döngüye girmiş elleri kolları bağlanmış sadece beyin fonksiyonları ile bir süre daha yaşamasına müsade edilir konuma getirilmişti. Osmanlı’nın yönetimindeki çöküntü halk üzerinde de büyük bir hayalkırıklığı ve umutsuzluk yaratmaktaydı. 1800’lerin ilk çeyreğinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreç son derece buhranlı ve sıkıntılı geçmişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nde görev almış olan Dr.Ernest Jackh’ın Alman Başbakanlığı’na sunduğu rapordan bir bölüm:

    "Yabancılar tamamen ülke dışı sayılırlar ve anavatanlarının yasalarına bağlı kalırlar. Türklerin bir misafir sıfatıyla bütün haklarına riayete mecbur oldukları yabancılar, buna karşılık Türkiye ve Türk yasalarına karşı hiçbir sorumluluk duymazlar. Kendi yasalarına göre hüküm veren yargıçlara sahip yabancı konsolos mahkemeleri, tam bir yargı hakkına maliktirler. Hatta Türklerle yabancılar arasında çıkan anlaşmazlıklar Türk mahkemelerinde çözümlenemez. Bu gibi anlaşmazlıkların çözüm yeri birleşik mahkemelerdir.

    Türk polisi yabancıları, hatta bir yabancı elçilik veya konsolosluğunun himayesin altında bulunduğunu bir belge ile ispat eden kendi yurttaşlarını bile tutuklayamaz. Rus Konsolosluğu, Türklere "himaye belgesi" ticareti yapmak suretiyle kârlı mali ve siyasi işler koymaktadır.

    Bu konuda en çirkin örnek şudur: Dostlarımdan İstanbul Belediye Başkanı, İstanbul’u kendi deyimiyle "civilization of syphilization" dan (İstanbul Belediye Başkanı uygarlık anlamına gelen "civilization" kelimesi ile frengi anlamına gelen "syphilization" kelimelerinin okunuşlarındaki yakın ses uyumundan yararlanarak "civilization of syphilization" (frengi uygarlığı) demek suretiyle yabancı uyruklu Avrupalı fahişeler ile Avrupa uyarlığı arasında ince bir bağlantı kurmak istemektedir) kurtarmak istemişti. Belediye Başkanı yabancı uyruklu fahişeler hakkında sağlık tedbirleri almağa kalkıştığı zaman, sözü geçen büyükelçi derhal hastalıklı fahişelerin koruyucusu kesilerek karşı koydu ve başkentin sağlığını korumaktan başkanı alıkoydu.

    Yabancı devletler kendi posta ulaşımlarını yönetmekte ve denetlemektedirler. Avrupa’dan gelen bütün mektup ve paketler ile Türkiye’de bulunan yabancılar arasındaki posta çantaları, Türk olmayan posta idaresi tarafından alınıp verilmektedir. Böylece, yılda milyonlara varan posta gelirinden Türkiye yoksun kalmaktadır. Bir gün Türk bakanlarından biri şu gerçeği ortaya koymuştu: Eğer Almanya’daki ölçüde yabancılardan vergi alınsa ve yabancıların sahip bulunduğu posta ayrıcalıkları kaldırılmış olsa, Türkiye’nin eline geçecek gelir Türk bütçe açığını kapatmaya yetecekti.





  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Eğitim işlerinde de durum böyledir. Yabancı okullar daha iyi finans ediliyor, Türke el vermiyen bir hayat felsefesi okutuluyor ve büyük ölçüde siyasal propaganda yapılıyor. Hemen hemen "Osmanlı-Hristiyan" ulusların bütün Türk aleyhdarı temsilcileri ülke dışı yasalara bağlı yabancı okullarından yetişmişlerdir"

    Osmanlı İmparatorluğu sadece ekonomik ve ticari bir kıskaç ile değil ayrıca misyoner faaliyetlerinin yoğunlaştığı Anadolu’nun hristiyanlaştırılması tehlikesine maruz kalmıştır. Amerikan Yabancı Misyonlar Kurumu Başkanı Dr.James www.alasayvan.net L.Barton tarafından Ocak 1919’da Barış Konferansı’na sunulan rapora göre Türkiye’deki yabancı misyonerlerin durumu şöyledir:

    "Amerika Birleşik Devletleri 304 eğitim misyoneri ve 65,104 kilise elemanı ile başta gelmektedir. Ayrıca 11 çocuk yuvası, 337 ilkokul, 28 orta öğretim kuruluşu, 11 kolej, 11 hastane ve 12 dispanserden oluşan sosyal ve kültürel kuruluşlara sahiptir.

    İngiltere’nin Türkiye’deki eğitim misyoneri sayısı 51, kilise elemanı sayısı 23 tür. 1 çocuk yuvası, 7 ilkokul, 5 ortaokul, 2 hastane ve 4 dispansere sahiptir.

    Türkiye’deki Alman misyonerlerin sayısı 79 eğitim elemanı ve 791 rahip olmak üzere 870’dir. Ayrıca 7 çocuk yuvası, 17 ilkokul ve ortaokul ile 2 hastane ve 2 dispanser yönetmektedirler."

    Osmanlı toprakları üzerindeki katoliklerle Fransa ilgilenmiş, Rusya imparatorluk sınırlarındaki ortodoksların koruyuculuğunu yüklenmiş ve her ülke ırk ve din bağı için ayrı çıkarlar elde etmeye çaba göstermiştir. Avrupalılar artık elde ettikleri tüm imtiyazları kullanarak yerli yatırımcıların Osmanlı ticaret hayatından çekilmesi için çaba göstermeye başlamışlar, çeşitli şirketlerle impratorluğun demiryollarını, limanlarını, elektrik, su işletmelerini elde etmeye, madenlerini ele geçirip fabrikaları ile yerinde üretim yapmaya başlamışlardı.

    Rumeli ve Ege bölgesindeki demiryolları Fransız ve İngizlilerin egemenliğine, boraks madenleri yine İngiliz egemenliğine, Zonguldak ve Ereğli kömür yataklarının büyük bölümü Fransız şirketlerine verilmiştir. Bunun dışında, İstanbul’un tüm hayati fonksiyonlarını içeren elektrik, su, tramvay gibi hizmetlerin de Fransız özel şirketlerince yürütülmesi sağlanmıştır. Keza Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan acı bir gerçek daha vardır. Anadolu ve Bağdat Şimendifer Kumpanyalarının bütün yazışmaları ve konuşmaları – bu kumpanyalar Almanların olduğu halde – tamamen Fransızca yapılmakta idi. Bu sıkıntı Kurtuluş Savaşı yıllarında da devam etmişti. Şöyle ki, işletmeleri yönetecek Türk olmadığı gibi makinistler ve teknik personel de Türk değildi.

    Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na kadar kabul ettiği tüm şartlar ile Anadolu’nun emperyalistler tarafından istilasına gözyummakla kalmamış adeta bunu teşvik etmiştir. Osmanlı yönetimi 1800’lerin ortasından itibaren değişen koşullara göre uluslararası siyasette sürekli büyük devletlerin koruması altında kalmak ve korunmak için onursuz bir politika izlemiş, yabancıların tüm isteklerini karşı koymaksızın harfiyen yerine getirmiştir.

    Birinci Dünya Savaşı öncesinde tüm kaynaklarını yabancıların kontrolüne bırakan 42 dış borçlanma ve toplam 402 milyon Osmanlı altın lirası tutarındaki ağır borç yükü altında ezilen Osmanlı, devlet yapısının tüm kurumları ile birlikte çöktüğü diğer uluslar tarafından bilinmekte ve adına "hasta adam" ünvanı yakıştırılmakta idi. Almanya ile yanyana savaşa giren Osmanlı toprakları işgal edilmiş ve en ağır şartları kabul etmek zorunda kalmıştı. Ancak Almanya’nın savaşı kazanması durumunda dahi, Osmanlı’nın 4 yıllık süre ile ödeme sözü verdiği %6 faizle 5 milyon altın liraya borçlandığı Almanya’nın yarı-sömürgesi olacağı kesindi.

    Bununla birlikte, Kurtuluş Savaşı’nın başarı ile sonuçlanmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti "ulus-devlet" yapısını kurmuş ve tarihte yerini almıştır. Türkleri dünya sahnesinden silmek isteyen Batı’ya 1920’lerde dur denmiştir. Ancak Kurtuluş Savaşı sürecinde vatan haini işbirlikçiler sahneye çıkmış, elde ettikleri yüksek mevkilerden Anadolu’da mücadele eden bir avuç vatansevere engel olma yarışına girmişlerdir. Bunun en açık örneği İstanbul basınınında görülmüş, Batılı emperyalistlerin güdümündeki ihanet dolu yazılarıyla milli mücadeleyi sekteye uğratma amacı gütmüşlerdir. Bunlara birkaç örnek:

    REFİK HALİT KARAY: "Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, İngiltere ile beraber yürümektir Mustafa Kemal’in muzaffer olduğunu görmektense, memleketin Yunanlılar tarafından alınmasını tercih ederim."

    ADLİYE NAZIRI ALİ RÜŞTÜ: "Yunan Ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz"

    İSKİPLİ ATIF HOCA’NIN BAŞINDA BULUNDUĞU TEALİ İSLAM CEMİYETİ BİLDİRİSİ: "Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse şer’an kafîrdir Yunan ordusu Halife’nin ordusu sayılır"

    ALİ KEMAL: "Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim."

    DAMAT FERİT PAŞA: "Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken, Kuvayı Milliye ayaklanmasından korkulmaz."

    REFİ CEVAT ULUNAY: "Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır."

    RIZA TEVFİK: "Medeniyei temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır."

    HARİCİYE NAZIRI MUSTAFA ŞERİF PAŞA: "Umumun arzusu, İngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir." (Hablemitoğlu)


    SONUÇ

    Sonuç olarak, 1800’lü yılların başından itibaren Osmanlı toprakları üzerinde mücadele eden İngiltere, Amerika, Almanya, İtalya, Rusya gibi ülkeler önce antropolog, jeolog, akademisyen ünvanları altında imparatorluk topraklarındaki maden ve petrol yataklarının envaterini çıkarmış; misyonerlik faaliyetleri için önemli ulaşım noktaları, su havzaları, verimli tarım arazileri seçilmiş; hammadde kaynaklarına hızla ulaşmak için ticaret anlaşmalarıyla elde ettikleri imtiyazlarla kendi sanayileşmelerinin önünü açarken, Osmanlı İmparatorluğu’nu sürekli borçlandırmışlardır.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında yönetime gelen tüm padişahlar ve çevresindekiler imparatorluğun Batı’ya teslim olma şartlarını hazırlamışlardır. Geri dönüşü olmayan dış borçlanma, bağımlılık içeren siyasi ve ticari antlaşmalar Osmanlı’nın çöküş sürecini hızlandırmıştır.

    Birinci Dünya Savaşı sonunda, Limni adasının Mondros limanında Bahriye Nazırı Rauf Bey'in (Orbay) başkanlığını yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilaf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla imparatorluğun çöküş ve çözülüşü resmen kabul edilmiştir.

    Bu tarihten sonra Anadolu’da bir Türk devletinin yaşama olasılığının artık kalmadığını düşünen Batı, Yunanlıları silahlandırarak hızla Türk topraklarını işgal ettirmiş ancak beklenen son gerçekleşmemiş, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarihin akışını ters çevirmiştir.

    Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal’in hayatta olduğu dönemde siyasi, ekonomik ve askeri açıdan tam bağımsız bir şekilde yaşamış, 1938 Mustafa Kemal’in ölümüne kadar dış politikasından ödün vermemiş, yabancı devletleri iç işlerine karıştırmamıştır.

    M.Kemal’in ölümüyle birlikte Batı bağımlılığı hastalığı yeniden ortaya çıkmış ve tıpkı Osmanlı’yı yöneten kafaların Osmanlı’yı Batı’ya bağlaması gibi Türkiye de yöneticiler tarfından bağımlı hale getirilmiştir. Bir sonraki yazımızda bu bağımlılığın hangi koşullarda, kimler tarafından sağlandığı ele alınacaktır.





+ Yorum Gönder