+ Yorum Gönder
Okul ve Eğitim ve Bilgi Arşivi Forumunda Küresel ve bölgesel organizasyonlar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Nevriye Uzun
    Üye

    Küresel ve bölgesel organizasyonlar








    Küresel ve bölgesel organizasyonlar hakkında bilgi verir misiniz?







  2. Asel
    Bayan Üye





    Küresel ve bölgesel organizasyonlar

    Küresel ve bölgesel organizasyonlar hakkında

    Küresel ve bölgesel organizasyonlar nelerdir

    Küresel ve bölgesel organizasyonlar ile ilgili bilgi



    Değişim, dünyanın en büyük özelliğidir, doğanın temelinde vardır. Gezegenler, var oluşlarını takip eden binlerce yıl süresince değişim göstermeye devam eder. Bir önceki yüzyılı ayrıcalıklı kılan ise bu değişimin kavranmasıdır. Bu anlamda değişim az ya da çok insanlık tarihi ile eş zamanlı ve fakat farkındalığı sürekli artan, her an gözlemlediğimiz, izlediğimiz ve yaşadığımız önüne geçilmez bir olgudur. Farkındalığı artan değişimin, tek başına çağımızı niteleyen bir kavram olmasındaki sır buradadır. Çünkü bu değişimin kavranmasıyla 20-30 yılda sağlanan değişim, insanlık tarihindeki değişim ve gelişimlerin toplamından daha fazla olmuştur. Heraklit’in aynı görünen ve fakat bir önceki zaman diliminden tamamen ayrı olan “ırmağı”ndan farklı olarak, yeni değişim sürecinde “görünüm”de değişmektedir. Artık değişim “ırmağın” sadece “suyu”na değil, biçimine de sirayet etmiştir. Değişim, daha iyiye ve mükemmele doğru bir akış olmalıdır. Günümüzde ayakta kalma yarışındaki toplumlar, kurumlar ve kuruluşlar “mükemmellik” yolculuğundadırlar

    1980’li yıllarda, o döneme kadar hegemonik bir kavram ve vazgeçilmez olarak görülen sosyal devlet, artık her türlü sorunun kaynağı olarak algılanmaya başlanmıştır. Sosyal devletin hemen hemen her alanda toplum aleyhine giderek büyüdüğü ileri sürülmüş ve bu şartlar altında sosyal devlet, kamu sektörünün taşıyamayacağı ağır bir yüke dönüşüvermiştir. Bu arada dünyadaki dengenin arz yönlü bozulmaya başlaması ile birlikte yaşanan rekabet, kendi talebini oluştururken yıkıcı bir kimliğe büründü. Sadece işletmelerin değil, devletlerin de düşmanca ve yok edici rekabet hedefleri, onları yönetim anlayışlarını değiştirmeye zorladı. Bir yandan sosyal devletin toplumsal sorunların kaynağı görülmesi, diğer yandan yıkıcı rekabetin beraberinde getirdiği krizler ve huzursuzluk, diğer yandan da teknolojideki gelişmelerin sağladığı verimlilik artışı, dünya pazarlarının küreselleşmesi ve bilgi toplumuna geçiş aşamalarının yaşanması, küresel ulaşım, iletişim, teknoloji patlaması ve yenilikçilik, yeniden yapılanmaya zorlayan faktörler olarak belirdi

    Günümüzde dünya çok hızlı bir değişim süreci içerisinde bulunuyor, küreselleşme adı verilen değişim trendi tüm dünyada global ve bölgesel ekonomik entegrasyona uyumu zorunlu kılıyor, uluslararası ticaret ve sermaye hareketlerinin önündeki engellerin azalmasına paralel olarak tüm dünyada rekabet giderek artıyor, devletin ekonomideki ağırlığının giderek azaltılması yönündeki istek ve çabalar yaygınlaşıyor. Küreselleşmenin değişimi hızlandıran etkisi her zaman sadece ekonomik ya da siyasal anlamda ve belli bir yönde olmaz. Örneğin yeni kriz de “küresel” olarak adlandırılmakta ve yıllara sari yıkıcı etkisini her yerde hissettirmektedir. Böylesine bir değişime kayıtsız kalmak Tsunamiyi dikkate almayan Maldivler sakinlerinin durumuna benzer. Oysa küresel Tsunamiye Himalayalarda yaşayanlar direnebilir, ancak Maldivlerde yaşayanların bu değişime kendini hazırlamaması durumunda kaybedeceği şüphesiz açıktır. Hatta sorun sadece değişime ayak uydurmak değil, kendi değişim dinamiklerini oluşturabilmektir.

    Devlete bakış açısındaki farklılaşmalar yanında işletmeler açısından değişenlere bir göz atarsak; rekabet, müşteri, iletişim, teknoloji, üretim hızı, prodüktivideki artış, uluslararası dengeler, kullanılan yöntemler, yönetim felsefesi, çevre ve bunların değişim hızında değişimler sayılmaktadır. İşletmelerde değişim isteğine neden olan faktörler ise şu şekilde sıralanabilir: küreselleşme ve rekabet, uluslararası ve bölgesel entegrasyonların önem kazanması, bilgi teknolojilerindeki gelişmeler, malzeme teknolojisindeki gelişmeler, yeni teknolojik buluşlar, yeni oluşan pazarlardan pay kapma, ekonomik kalkınmanın itici gücünün insan kaynağı olduğunun anlaşılması, müşterilerin bilinçlenmesi ve müşteri beklentilerinin değişmesi, uluslararası ticarette standardizasyona gidilmesi. Görüldüğü üzere değişim; daha çok işletmenin dışsal çevresinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, işletme mevcut veya potansiyel çevresel baskılar sonucu değişmek durumundadır. Bu durum, işletmelerde böyle olduğu gibi devletlerde de prensip olarak daha farklı değildir.

    Son yıllarda, hem akademik ve kamusal söylemin felsefi/kuramsal dünyasında, hem de toplumsal yaşamın somut dünyasında aktörlerin, stratejilerin ve düşüncelerin hızla değiştiğini gözlemlemekteyiz.Genel olarak kabul gören bir görüşe göre, yeni küresel pazar kapitalizmi ulusal, modern devleti, siyaset kavramının tanımını ve temsili demokrasinin işlerliğini köklü bir biçimde etkilemiş ve değiştirmiştir. Bu çerçevede;

    a) Ulusal modern devletin işlevselliğinin ciddi ölçekte dönüşüp dönüşmediği,

    b) Temsili liberal demokrasinin bir kriz ile karsılaşıp karsılaşmadığı,

    c) Eğer bir kriz söz konusu ise, örneğin “müzakereci demokrasi” ve “yönetişim” çözümlemelerinin böyle bir krizi aşabilmeyi sağlayıp sağlamayacağı,

    d) Bu durumun ülkemiz açısından oluşturduğu fırsatlar ve karşı karşıya kaldığı tehditler önem kazanmaktadır.

    Ulus-devletin ortaya çıkışının kapitalizm ve modernite ile başladığı ve zamanın bu yeni gelişiminin feodal toplum ve imparatorlukların sonu anlamına gelen bir süreç olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır. Kapitalizm ile modernite, aynı tarihsel olgunun farklı biçimde değerlendirilmesi olarak da görülmektedir. Kapitalist dönüşümün siyasal çıktılarından birinin ulusal modern egemen devletin oluşumu ve bir başka siyasal çıktısının ise temsili liberal demokrasi olduğu hususunda da konsensus vardır. Ancak ulusal modern devletin işlevselliğinin ciddi ölçekte dönüşüp dönüşmediği, temsili liberal demokrasinin bir kriz ile karsılaşıp karsılaşmadığı ve eğer bir kriz söz konusu ise, örneğin “müzakereci demokrasi” ve “yönetişim” çözümlemelerinin böyle bir krizi aşabilmeyi sağlayıp sağlamayacağı hususlarındaki konsensus bir önceki kadar belirgin olmadığı gibi, belli alanlarda konsensus olup olmadığı da tartışmalıdır. Bu durumun ülkemize etkilerinin ise tehditler ve fırsatlar olarak ele alınması gerekmektedir.

    Daha somut olarak söylersek, küreselleşmenin “devletler, toplumlar ve kültürler arası karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin zamansal/mekansal genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanması” sürecini simgeleyen niteliği üzerinde akademik ve kamusal söylem içinde bir uzlaşma varken, bu sürecin toplumsal ilişkiler, ulus devlet, ulusal kimlik ve değerler üzerindeki etkilerinin nasıl anlaşılacağı, ve bu etkiler bağlamında ne tür düzenlemeler ve siyasalar üretilmesi gerektiği soruları tali karşıtlıklara dayalı kutuplaşmalara yol açmaktadır. Kapitalist Batı toplumu yaşadığı onlarca krize rağmen, kendi rakibi ve karşıtı olan sistemin – sosyalizm - 20. yüzyılın son 10 yılı içinde çökmesi ile, liberal temsili demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi 19. yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi alternatifsiz bir sistem konumuna gelmiştir. Bu da, bugünün en etkin siyasal ideolojilerinden biri olan Yeni Sağın demokrasi anlayışındaki “pazar mekanizmasına minimum kamusal müdahale” anlayışının tüm dünya da yaygınlaşması ile ortaya çıkan küreselleşme gerçeğine neden olmuştur. Dünyanın küçük bir köy gibi algılanmasına neden olan küreselleşme, aslında dünyanın bir küçük pazar olmasından başka bir şey olmayıp, onu küçük yapan da piyasa ekonomisi kurallarının neredeyse yerkürenin tamamında bir şekilde uygulanmasından başka bir şey değildir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi, artık krizlerde global bir karakter kazanmıştır.



    Globalizm diye de adlandırılan ve belki de akademik ve kamusal söylemin hegemonik kavramı olan küreselleşmeyle son tahlilde;



    -Mal ve Hizmetlerin Serbest Dolaşımı,

    -Sermayenin Serbest Dolaşımı,

    -Kişilerin Serbest Dolaşımı amaçlanmaktadır.



    Bu serbest dolaşım kriterleri arasında kişilerin serbest dolaşımı ise kuşkusuz kontrolü en fazla önemsenen ve dolaşımı en son serbest bırakılması arzulanan kriter olarak yer almaktadır Avrupa Birliği’nin de Türkiye için aynı duyguları taşıdığı kuşkusuzdur. Öte yandan kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin Avrupa’nın geri kalan ülkelerinden, Asya ve Afrika’dan gelen ve emeğini ucuza satan insanları çalıştırmak istediğinden daha fazla onlarla komşu olmama duygusu taşıdığı ortadadır.



    Tarihin bir döneminde, insan gereksinmesinin bir ürünü olarak ortaya çıktığı için “tarihsel” ve “bir hayli eski” olan devletin, modern devlet olabilmesi için 3-4 asır önce gerçekleşen kapitalist dönüşümü beklemesi gerekmiştir. Bu anlamda modern devlet, sermaye birikimi sürecinde etkin rol oynayan devlettir ve bunu da daha çok merkantilist politikalar ile sağlar. Bu devlet aynı zamanda ulusal devlettir. Yani ulus denilen belli bir toplumsal kategori ile ilgili ve dolaylı olarak da bir coğrafi alanda egemenlik içeren devlettir. Batılı ulus devletler zenginliğini 19.yüzyıl da sömürgelerine, geçen yüzyılda da 20 yüzyılın ortasından itibaren sömürgelikten kurtulan aynı devletlerde konuşlandırılan kendileri ile uyumlu yöneticilere borçludur. Öte yandan ulus-devlet için egemenliğin kullanılması mutlak anlamda demokrasi ve cumhuriyet anlamına gelmemektedir. Hitler Almanyası, Churchill İngilteresi kadar, Napolyon ya da De Gaulle Fransası ya da Franco İspanyası da bir ulus-devlet modelidir.



    Latince “status” ile ilişkili olan Devlet sözcüğündeki görünmez öğe egemenlik kavramı üzerine kuruludur. İktidar ilişkisi, en az iki farklı gruptan birinin diğerini kendi istediği gibi davranmaya itmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu ilişki toplumun tamamına yönelik ve kaynakların bölüşümü ile ilgili olursa siyasal iktidardan söz edilir. Kamu hukukunda buna “otorite” denir. Otorite, iktidar ilişkilerinin taraflarca meşru ve rasyonel kabul edilmesidir

    Ulus-devlet, temelde kurumsallaşmış siyasi ilişkileri içermektedir. Bunun ortaya çıkışı temsili liberal demokrasidir. Kapitalizm de pazara bağımlılık vardır. Üretim faaliyetleri arasındaki ilişkiyi pazar güçleri belirler. Pazarda ise yarışma ve birikim vardır. Yarışma ve birikim için kar maksimizasyonu şarttır. Bu aynı zamanda kapitalizmin dinamizminin kaynağıdır. Modern devlet, sermaye birikimi alanında önce merkantalist politikalar sonraları da liberal politikalar ile aktif rol oynamıştır. Diğer taraftan kapitalist dönüşümle ortaya çıkan siyasal çıktılardan bir diğeri de, yeni bir toplumsal kategori olan ulus kavramıdır. Kilise ile merkezi krallıkların çatışması sürecinde, merkezi krallıkların yanında yer alan burjuva sınıfı, daha sonra kralların yetkilerinin sınırlanmasında da başat rol oynayacak ve çatışmaları bizzat yönlendirecektir. 1789 Fransız İhtilali ile ulusal devletlerin yaygınlaştığı doğru ise de, demokratik gelişmeyi hukuk metinlerinden izlediğimizde bunun önceliğinin iktidarın sınırlaması ile özgürlüklerin gelişmesi arasında bir paralellik gördüğümüz İngiltere’de başladığını yadsıyamayız. Örneğin 1215 Magna-Carta libertatum, İngiliz kralının yetkilerini sınırlamak üzere çıkarılmıştır. Parlamentoyu oluşturan Lordlar ve Avam Kamarasının geçmişi Ortaçağa kadar gitmektedir. Sürdürülen tedrici gelişmeci İngiliz Modeli, önceki yüzyıl boyunca da Parlamento aracılığıyla ülkeyi yönlendirmeyi sürdürmüştür ve yasama ve yürütmede Parlamentonun bu derece merkezi rol alması baskıcı rejimlerde yaşayan insanların anlayamayacağı fakat etkileneceği bir yönetim sistemidir. Ancak, inkar edilemez bir gerçek de, ulus-devlet modelinin, burjuva sınıfına dayandığı hususudur. Zaman zaman ulus-devletlerin List’çi bir yaklaşım ile gecikmiş merkantilist ve korumacı politikalar izlediği ve Almanya ve Uzakdoğu örneklerinde olduğu gibi göreceli olarak başarılı sayılabilecek örnekler de sergilediği olmuştur.

    Peter Drucker, “Kapitalizm Sonrası Toplum” adlı eserinde], “ulus-devlet” kavramını uzun uzun inceledikten sonra, şöyle der: “ son yıllarda - belki 1970’lerden sonra - ulus-devlet dağılmaya başladı. “Egemenlik” kavramının bütün anlamını yitirdiği kimi kritik alanlarda zaten saf dışı olmuştu. Artık hükümetlerin karşı karşıya olduğu yeni sorunlar, yalnızca ulusal, hatta uluslararası girişimlerle çözülmesi artan ölçüde olanaksız hale gelen sorunlardır. Yeni meydan okumalar kendi “egemenlik”lerine sahip ulus-ötesi organlar gerektiriyor. Bölgecilik de ulus-devleti artan ölçüde kenarda bırakıyor ve içerde de kabilecilik ulus-devletlerin altını oyuyor.” Drucker’e göre, ulus-devlet kavramını hırpalayan ve gittikçe güçsüzleştiren yedi önemli olgu vardır. Bunlar sırasıyla, “paranın kontrolü”nün “ulusal egemenlik” kavramını aşması, aynı para gibi, denetim dışı dolaşan “bilgi”, optimal üretim yapılanması olarak görülen ulus-devlet sınırlarını aşan “çevre sorunu” ve “ulus-üstü terör” “silahların kontrolü” ve “bölgecilik” ile “mikro milliyetçilik” olarak tanımlanıyor. Buna uluslararası göç ve mülteci hareketleri gibi yeni konuları da eklemek mümkündür.



    Bu yedi kavramın ulus-devlet ve “egemenlik” kavramı ile çelişir hale gelmesi, ulus-devlet anlayışının dışında yeni bir örgütlenme ve düzenlemeyi zorunlu kılan olgulardan olarak görülmektedir.



    İki büyük dünya savaşını gören 20. yy. başında Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının yerlerini ulusal devletlere bırakması, imparatorlukları tarihten silerken tarihin bu döneminde ulus devletleri vazgeçilmez yapmıştır. Ancak Kosova gibi mikro-devletlerin ortaya çıkışı İmparatorluk bakiyesi ulus-devletlerin önemini yeniden artırmaktadır.

    Küreselleşmenin önemli öğelerinden olan “bölgecilik” ile “mikro milliyetçilik”, içinde bir takım tehditler barındırsa da yönünü “küreselleşme”nin gereklerine çevirmiş Türkiye gibi İmparatorluk bakiyesi bir devleti önemli bir konuma oturtmaktadır


    İkinci olarak, imparatorluğun gerileme ve yıkılma safhalarında anavatana akın eden ve bir kısmı yeni yerleşim mekanlarına kültürel adlarını yansıtan (“Yeni Bosna”, “Polonezköy” ve “Arnavutköy” gibi) çok sayıda yerleşim yerlerimiz bulunmaktadır. İstiklal Marşının şairi Mehmet Akif Ersoy gibi birçok insan bu üçüncü kuşak mikro-devletlerle akrabalık bağlarını unutmamaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu bölgeden (Kocacık köyü) olması, ayrıca Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, İlhan Cavcav, Hakan Şükür, Arif Erdem gibi kişilerin aslen Arnavut kökenli olması ilişkileri kolaylaştırmaktadır. Tarihi süreçte Kafkaslardan ve Balkanlardan Türkiye’ye gelen insanların sayısı milyonlarcadır ve bunların unutulan ya da unutulmayan milyonlarca akrabası bulunmaktadır. Türkiye istese de istemese de gerek bu ülkelerin vatandaşlarından ve gerekse bu ülkelerden Türkiye’ye zamanında gelmiş vatandaşlarının taleplerinden kendini soyutlayamayacaktır.



    Üçüncüsü, Osmanlı İmparatorluğunun gerek tebaası ve gerekse tebaası olmayanlar için gösterdiği hoşgörülü devlet geleneğidir.



    Dördüncüsü, İmparatorluğun öncesi ve sonrası istikrarsızlık, savaş ve gözyaşı dolu olan yaklaşık dört yüzyıl süren barışı Balkanlar, Kafkasya ve Kuzey Afrika’da temin etmiş olmasıdır


    Son olarak, yeni mikro-devletlerin demokrasi anlayışı Türkiye’nin yönelimine yatkındır. Örneğin Balkan ülkelerinin AB’ye girmesi oradaki halklarla akraba olan ülkemizdeki insanların bu kültürü oralara taşıması yanında, onların özel haklarını da yaşatarak sürdürmesine imkân tanıyacaktır.



    Ulusal modern devletin işlevselliğinin ciddi ölçekte dönüştüğü açıktır. Ulusal kültürler, ulusal ekonomiler ve ulusal sınırlar çözülürken, sosyal yaşamın büyük bölümü küresel ve bölgesel süreçler tarafından belirlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda;



    a) Bilgi toplumuna doğru oluşan süreçte, gerek üretim, gerek iletişim alanındaki teknolojik gelişmeler ve kapital birikim süreçleri bir araya geldiğinde, ulus ötesi firmaların ve finansman kurumlarının küresel ekonomiyi oluşturan temel aktörler haline gelmesi,

    b) Uluslararası veya uluslar üstü organizasyonların ve işlemlerin hem nitelik hem de nicelik bakımından giderek artması,

    c) Çevre sorunları, terör, göç, iltica silahların kontrolü gibi alanlarda çözüm bulunmasına ulus devlet yapısının yetmemesi,

    d) Bölgesel ve yerel hizmetlerin verilmesi için de gereğinden fazla hantal bulunması temel gerekçeler olarak sayılabilir. Bu süreç sonunda “ulusal” kimlikler de yerini “bölgesel” ve “evrensel” kimliklere bırakmaktadır. “Dünya Vatandaşı” kimliği henüz yaygın değilse de, “Avrupa” kimliği işlevsel ve yaygındır. Avrupa kimliği ise kuşkusuz, ulusa dayalı ulusal bir model olmaktan uzaktır.



    Küreselleşmenin temeldeki amacı bu olmasa da sonuç itibariyle ulus-devlet ve ulusal yapı ile kurumları hedef aldığı ve özellikle ulus devletlerin egemenlikleri üzerinde ciddi değişimleri öngördüğü ve bunu gerçekleştirmeye çalıştığı açıktır. Bu aşamada karşımıza çıkan paradoks, demokrasinin günümüzdeki geçerli biçimlerinin ulus-devlet yapısı ile sınırlı kalmasıdır. Buna karşılık, günümüzde küreselleşme diye adlandırılan süreç sonucunda ulus-devlet zayıflamakta, özellikle vatandaşlarının refahına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmekte yetersiz kalmaktadır. Ayrıca “paranın” ve “bilginin” kontrolü’ nün “ulusal egemenlik” kavramını aşması, optimal üretim yapılanması olarak görülen ulus-devlet sınırlarını aşan “çevre sorunu” , “ulus üstü terör” ve “silahların kontrolü” ile “bölgecilik” ve “mikro milliyetçilik” yaklaşımlarının ve “göç”, “iltica” gibi olguların ulus devlet yapılanmasını içten içe ve aşikarene yıprattığı görülmektedir. Tüm bunlara ek olarak uluslar üstü kuruluşların etkinliği de artmaktadır. Bir yandan küreselleşme sonucu refah devleti zayıflayıp demokratik katılım süreçlerini zorlarken, diğer yandan da yine küreselleşme sonucunda ulus-devletlerin egemenlik alanları daralmakta ve bireyler kendi egemen devletleri karşısında uluslararası kuruluşları harekete geçirebilmektedirler. Üretim, yatırım, ticaret, okyanuslar, uzay ve benzeri uluslar ötesi benzerlik sahalarını düzenlemek üzere tesis edilen NATO, IMF ve Avrupa Birliği gibi büyük uluslararası ya da uluslar ötesi organizasyonları bağrında taşıyan çağdaş küresel sistem içsel zayıflıklarına rağmen önemini sürdürmektedir. Bu anlamda katılımcı demokrasi, müzakereci demokrasi, yönetişim gibi kavramlar ve bağımsız idari otoriteler, uluslararası tahkim ve divanlar gibi kurumlarla, ulus-devletin yapısı genişletilmeye çalışılıyorsa da, yeni bir dünya düzeninin kaçınılmazlığı ortadadır.



    Yeni dünya düzeninin liberal demokrasiyi bile aşabilen üstün bir demokrasi anlayışına ihtiyacı vardır. Bu ufuk ise şu an itibariyle Batıda kararmış görünmektedir. Abhazya ile Gürcistan’ın savaş çığlıkları attığı günlerde Abaza ve Gürcü kökenli T.C. vatandaşlarının Türkiye’deki dostane ilişkileri dikkate alınması gereken sosyolojik bir olgudur. Ülkemiz insanlarının İmparatorluk birikimi ve Cumhuriyet kazanımlarının diğer etmenlerle beslenen değerleri “çevreye” ihraç etmesi bölgesel ve küresel barış için gerekli olduğu gibi aynı zamanda tarihsel olarak da kaçınılmazdır. “Akrabalık bağlarının” bu barış için harekete geçmesi topluma karşı insani ve tarihe karşı vicdanidir. Geleceğin belirlenmesinde belki de bu “Akraba Diplomasisi” özellikle Balkanlarda ve Kafkaslarda barışın tesisinde önemli bir rol alabilir.



    Küresel aktörlerce bölgenin jandarmalığına zorlanan Türkiye’nin bölgenin barış güvercini olması ironi olarak algılanabilir. Ancak bu iki kavram birbirini güçlendirmektedir. Küreselleşme ve Bölgeselleşme tehditlerinin büyüklüğü oranında yeni fırsatlar sunmaktadır, yeter ki mikro kurumsal milliyetçilikler için büyük değerler feda edilmesin.





+ Yorum Gönder


küresel ve bölgesel organizasyonlar,  küresel ve bölgesel örgütler,  küresel ve bölgesel örgütler nelerdir,  küresel ve bölgesel organizasyonlar nelerdir,  küresel ve bölgesel örgütler slayt,  küresel ve bölgesel organizasyonlar ödev