+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Bilgi Hazinesi Forumunda Atatürk inkılaplarından önce ülkemizdeki günlük yaşantı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Atatürk inkılaplarından önce ülkemizdeki günlük yaşantı








    Inkılaplardan önce türkiye nasıl bir ülke idi. bunun dışında mustafa kemal atatürkün getirmiş olduğu inkılaplar nelerdir ve bu inkılaplar hangi alanlara getirilmiştir. son olarak inkılaplardan sonra türkiye nasıl bir ülke olmuştur kısaca açıklayalım.







  2. Mineli
    Devamlı Üye





    Osmanlı Devleti 13 yy’ın sonlarından 20 yy’ın ilk çeyreğine kadar varlığını sürdürmüş, bu çerçeve içerisinde ilk iki yy yayılma ve genişleme yy’ı olmuştur

    Siyasi ve kültürel açıdan hızlı bir gelişme kendisini, Osmanlı’nın zirvesi 15- 16 ve 17 yy kalsil dönem Osmanlının tüm kurum ve kuruluşlarıyla kendi içinde ve dışında mükemmelliğe ulaştığı en parlak dönemdir

    Kalasik dönemde Osmanlı İmparatorluğu uçsuz bucaksız sınırlara ulaştığında neredeyse sonsuz diyebileceğimiz ırklar manzumesine sahipti Hiç şüphe yok ki, böyle bir yapılanma çok kültürlü idi Dil, etnisite ve din farklılıkları resmi dilin Türkçe olmasına karşın düşünüldüğünde, bir Türk haritası çizmiyordu Ve Müslümanlığı kabul etmiş bir kişinin kendi etnik ve kültürel özelliklerinden vazgeçmesi gelenek ve göreneklerini kısacası yaşayış tarzını, terk etmek zorunluluğu yoktu (1)Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası,yaşam düzeyi ve kültürü açısından biribirine çok benzerdi Bu benzerlikte muhtelif din ve dile tabi olmak çok şey ifade etmezdi(2)

    Bu doğrultu da sosyal hayatın merkezi Osmanlı kentlerinde yaşam, özellikle ulaşım ve ekonomi gibi bazı koşullara bağlı olarak gelişmiştir Osmanlı kentleri ticaret ve siyasetin merkezi olmasının yanında özellikle zengin kesimin yerleşim alanıydı

    Omsalı kentlerinin 1580 dolaylarında ki konumunu gösteren bir haritada yüksek bir kentleşme düzeyine ulaşmış üç bölge saptanabilir: Ege kıyısında Gediz Çayı ve Büyük Menderes arasındaki ki bölge, Kızılırmak ve Yeşilırmak’ın yaşadığı kısımları ve bu çalışmanın kapsadığı alan Dicle ve Fırat vadileridir Kızılırmak, Yeşilırmak bölgesinin büyük kısmı, Kastamonu sancağına, dolayısıyla Anadolu vilayetine dahil birkaç kentin varlığına karşın, Rum vilayetleri sınırları içerisinde idi B u nedenle Kızılırmak ve Yeşilırmak yakınında ki kent topluluğu Rum vilayeti kentleri olarak adlandırılmaktaydı Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Gediz vadilerinde ki kent yığılmasını, Rum vilayetlerine göre çok daha düşüktü Ama Ege bölgesi, komşu yörelerle karşılaştırıldığında oldukça sık bir kentsel yerleşim örgüsüne sahipti (3)

    Küçük ve iyice bölünmüş cemaatler halinde yaşayan Osmanlıların kendi kentlerini fazla umursamadıkları izlenimi edinmek de mümkündür Çünkü eski araştırmacılara göre önem verilen şeyler sadece din ve aile yaşamıydı, yani bir yandan camiler ya da kiliseler, öte yandan da konutlar Bu toplumsal yapı da gerçek anlamda bir kent bilincine yer kalmamış oluyor

    Ama günümüzde yapılacak araştırmaların bu tabloyu değiştireceği kesindir Dini bağ kuşkusuz önemliydi, ama bu, daha başka bağların yok sayılması anlamına gelmiyordu (4)

    15 ve 16 yy'lar da Anadolu kentlerinin fiziksel görüntüsü Selçuklu beylikler döneminden itibaren pek büyük bir değişiklik göstermedi, kentler fiziki özelliklerini korudu

    Temel yerleşme birimi eskiden olduğu gibi genellikle bir dini yapının ya da bir pazarın etrafında gelişmiş olan mahalle idi

    Her mahalle kendi gelenekleri ve yaşam tarzları farklı cemaatleri içine alıyordu Mahallenin yerleşikleri dini inanç, ekonomik meşkale ve onları komşularından ayıran ve birey yapan faktörlerle birbirine bağlanmışlardı İbadet yeri ya da Pazar yeri, bütün mahallenin ortak faaliyeti gerektiğinde açılar ve genişletilen cemaat merkezini oluşturuyordu Bu yüzden mahalle kent yaşamının fiziksel merkezi olduğu kadar bütün yerleşiklerinin katıldığı bir loncanın ve ya milletin yerel birimi olarak düşünülebilir

    Daha Selçuklulardan beri gayri Müslim mahalleleri ile Türk mahalleleri kaynaşmamış ayrı ayrı kurulmuşlardı Bu durum Anadolu'ya geçen gezginlerinde dikkatini çekmiştir Ancak gözlemlerinde zellikle Ermeni nufüsla Türklerin çok iyi anlaştığını belirtmişlerdir XVIyy'da Anadolu'ya Schwcigger safça bir yaklaşımla bu iyi geçinmenin sebebini, bir Ermeni rahibin Hz Muhammed'e çok evvelden peygamberliğini müjdelemesine bağlamaktadır(5)

    Osmanlı kentleri, genelde beş ile yüz arasında ailenin yaşadığı mahallelere bölünmüştü, ama örneğin Halep de görüldüğü gibi daha büyük mahallelerde oluyorduEn sık karşılaşılan otuz kırk ailenin yaşadığı mahalelerdi Çoğunlukla aynı mahallede aynıdinden, etnik köşeden ya da mezhepten olanlar yaşardı Bununla birlikte bir mahalleye yabancı insanların gelip yerleştiği ve bunun sonucunda mahallenin başlangıçtaki niteliğinin zamanla değişikliğe uğradığı az olurdu Mahalle sakinleri mahallelerine giren çıkanı denetlemeye çalışırlardı, bu yüzden arabaların geçmesine olanak veren genişçe sokakların sayısı oldukça azdı Hatta karışıklık dönemlerinde birbirinden duvarlarla ayrılmış mahallelerde görülmüştü Pek çok çıkmaz sokak vardıVe bunların çoğundan herkez geçemezdi(6) Anadolu'da ilk çağdan beri devam eden geniş sokak ve meydan geleneği Selçuklu ve Osmanlı döneminde yavaş yavaş kayboldu Dışa dönük yaşam biçimi giderek dar sokak ve avlu ile içe dönük bir görüntü kazandı Dar sokakla avlunun mahrumiyeti sürdürüldü(7)

    Kent içi evlerinin bahçeli olanları az görülüyordu ama avlularında birkaç ağaç ya da bazen süs bitkileri bulunurdu Zenginler bahçelerine fıskıyeli süs havuzları yaptırırlardı ama yazları doğanın tadını çıkarmak için yazlığa giderlerdi Zengin ailelerin çoğunun kent dışında bağları bahçeleri vardı Dükkan sahipleri ve zanaatkarlarında yazlıklara igtmesiyle kentler epeyce boşalırdı(8) Bunlar gibi bir çok şehir halkı da yazı bağ evinde geçiriyordu Burada ki evlere sayfiye evi denirdi Burada da üretim devam ederdi Esnaf ve ya memur olan evin erkekleri, haline göre ve uzaklığa göre bağları ya eşekle ya basit bir arabayla gündelik gidip gelirlerdi Çünkü şehirde işleri devam etmekteydi(9)

    Bu mevsimde özellikle kadınlar rahat ederlerdi Ağaçlar bahçelerin içinin dışardan görünmesini engellediği ve çevre de oturanlar akraba ya da tanıdık olduğu için, yabancı erkekler kadınları görmesin diye kentteki gibi önlem almak gerekmezdi(10)

    Geleneksel ailenin yapısı içinde en önemli üye kadındır Fakat gerek aile içindeki gerekse toplumda ki statüsü, üretim fonksiyonu ile orantılı değildir Kadının aile ve toplum içindeki konumu çocukların sayısı ve yaşlılık ile yükselirdi(11)

    Bu doğrultu a Osmanlı toplumunda aile'nin günlük yaşamı, her yerde her zaman olduğu gibi çocukların eğitimi ve beslenmesi, karı koca ve hayatın yükünün paylaşılması, evin idaresi, sağlık ve beslenme sorunlarının çözülmesi ve gündelik uygulaması etrafında oluşur Bu saydığımız sorunların çözümü ve gündelik uygulamaya konusu aynı zamanda bir toplumun kültürel hayatı ve kurumlarını oluşturur Çocuk aileyi devam ettirecek temel unsurdur Bu sebeple aile hayatı onun etrafında şekillenir (12)

    Bu dönem de ki Osmanlı toplumu fakirdi Eyüp oyuncakları gibi basit tahta ve pişmiş toprakları dayanıksız oyuncaklarla oynarlardı Çocukların çoğu onu da bilmezl, kendi yaratıcıklarıyla toprak kule,fırın, çamur ev ve bebek, tahtadan yontma araba ve atla dünyalarını inşa ederlerdi O günün çocuğunun dünyası gulyabaniler,şamamalar ve ya Battal Gazi gibi kahramanlardan oluşurdu(13)

    Halkın dünyasının eğlencesi ise şenlikler ve bayramlardı Bunların başında sünnet ve evlenme törenleri, Mekke'den dönen hacılar için düzenlenen alayar bir Yahudi ya da Hristiyan'ın ihtida edip Müslümanlığı seçtiğinde düzenlenen alaylar, çıktıkları seferden zaferle dönüldüğünde düzenlenen şenlikler ve padişah'ın düzenlediği şenlikler'den oluşurdu(14) Gerek Osmanlı gerekse Avrupalı yazarların mektuplarında, günlüklerinde çok büyük bir ilgi ile yaklaştıkları halde, halk şenliklerine pek az yer verdikleri gözlenir Bu iki olgu birbirine sıkı sıkı bağlıdır(15)(Osmanlı kültürü ve gündelik yaşam)

    Hükümdar ve önde gelen devlet görevlileri bir esnaf alayı düzenlemesini kararlaştırıldığında, bu alayın ana çizgilerini belirleyen, onu düzenleyen esnaftan çok politik güç sahipleri olmuştur Üstelik bu alayı yazıya dökenler de olayı çoğu zaman aynı bakış açısıyla ele alarak padişahın gücünü, başka bir deyişle mutlakiyet yönetimini meşrulaştırmaya yönelmişlerdir Padişahın şenliklerde sadece izleyici olarak yer alması, onun geri planda kalması anlamına da gelmezdi 1582 ve 1720 yıllarında ki büyük şenlikleri gösteren minyatürlerin çoğunda, hükümdarın mahiyetiyle birlikte gösterileri izlediği çadır ya da balkonun hep kompozisyonun merkezine yerleştirildiği görülmektedir(16)

    Padişah'ın düzenlediği şenliklerde karşılıklı verilen armağanlar da dikkat çekmektedir Biz genelde, yüksek devlet görevlilerin ve yabancı elçilerin armağanlarını biliyoruz ama padişah ile tebası da birbirine armağanlar verirlerdi

    Halkın kutladığı bayramlara gelince şeker ve kurban bayramlarında ziyafetler yapılır, olanaklar ölçüsünde şekerler ve tatlılar ikram edilir, çocuklara yeni giysiler alınırdı Peygamber'in doğum günü'de mevlit kandili olarak kutlanırdı 16 ve 17 yy'lar da Avrupalı müşterilere satmak üzere İstanbul yaşamından sahneler çizen reklamlar, perdeleri kapalı tahtırevanlar içinde damat'ın evine götürülen gelinlerin yer aldığı düğün alaylarınıda tasvir etmişlerdir Ayrıca herhangi bir tarikatla yakınlığı bulunan aileler, dergahı da yapılan törenlere katılırlardı(17)

    Bu tür eğlence vesilelerinin dini bir bakımdan sorun oluşturmayacağı açıktır Osmanlı şenliklerini izlemiş Avrupa aristokratların ya da yüksek burjuvaların hepsi halkın davranışlarındaki düzen ve disiplini övmüşlerdi Bazı Avrupalılar, kendi kültür çevrelerinde sonradan erişilen bir nitelik olan disiplinli davranışı, Osmanlılarda zaten mevcut bir tutum olarak görüyorlardı

    Osmanlı şenliklerinde sık sık karşılaşılan cambaz gösterileri, aynı havai fişek gösterileri gibi, rönesans Avrupa'sında ki eğlencelerde yer alırdı Bu şenliklerde halk kalfa ve çıraklarıyla birlikte ellerinde bayraklar, donanmalar ve müzikli oyunlar düzenler sokaklara dökülürdü Bazen de en sevilen bayram eğlencelerinden biri olan salıncaklarda sallanılırdı(18)

    bu osmanlı yaşayış tarzı ondan sonrada savaşlar ve inklaplar yapılmıştır




  3. Mineli
    Devamlı Üye
    Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922) :Neden üşürüz İnkılap Tarihi derslerinde? Ya da şöyle soralım: Genel olarak tarih dersleri hep sıkıcı olmak zorunda mıdır? Kabahat hocalarımızda mı yoksa kitaplarda mıdır? Yoksa hepimiz mi suçluyuz?

    Tekrarlana tekrarlana bilgiler şablonlaşmış, derslere mekanik bir anlatım tarzı hakim olmuştur Oysa bir imparatorluğun bünyesinden ulus devlete geçilirken ne amansız alt üst oluşlar yaşanmış, hangi büyük badireler atlatılmış, devrimleri yapanların olduğu kadar ona maruz kalanların beyinleri de bu yeni düzene hangi zorlanmalarla intibak etmiştir? Neresinden baksanız son derece ilginç bir dönem Düşünün, daha harf devriminin sosyal psikoloji açısından doğru dürüst bir incelemesi yapılamamıştır Halbuki sırf bu ‘olay’, sosyal bilimcilerimiz için ne paha biçilmez bir kaynaktır, bilsek
    Gelin bugün iyi bildiğimiz bir olayı mercek altına tutalım Saltanatın kaldırılması nasıl gerçekleşti?
    Prof Suna Kili’nin “Türk Devrim Tarihi”ne bakarsanız, saltanatın kaldırılması Atatürk devrimlerine dahildir (Şimdi birileri kalkıp ‘değil midir?’ demezsin sakın Öyle olup olmadığını göreceğiz) Prof Kili’ye göre saltanatın kaldırılması “ulusal eylemin”, yani milli mücadelenin ve 1921 anayasasının “doğal sonucudur” Neden? Çünkü anayasanın kabulünden 21 ay, 12 sonra TBMM saltanatın kaldırılmasını gündemine almıştır Yani daha önce veya daha sonra gündemine alsaydı bu ‘doğal sonuç” ortaya çıkmayacak mıydı sayın hocam? Neyse, geçelim, çünkü daha ilk adımda sonuç ile nedenin mutlaka zamansal olarak öncelik-sonralık sırasıyla açıklanamayacağına dair Gazali ve Kant’ın söylediklerine sarkma riski belirdi, onun için itirazlarımı burada kesiyorum
    Siz de sıkıldınız, biliyorum Lakin bu iş böyle Önümüzdeki metinleri redakte ederek gideceğiz doğruya
    Nerde kalmıştık? Ha, evet, TBMM saltanatın kaldırılmasını gündemine almıştı Sonra gündemle ilgili önerge üzerinde uzun tartışmalar olmuş, padişahı tutan milletvekilleri karşı çıkmışlar, nihayet önerge “Mustafa Kemal ve sekseni aşkın milletvekilince imzalanmış” Konunun o tarihte gündeme gelmesine ise İstanbul’dan Sadrazam Tevfik Paşa’nın Lozan’a birlikte katılma isteği neden olmuş Sonra? “Bu davranış iyi değerlendirilmiş, saltanatçı milletvekillerine karşın saltanatın kaldırılması oybirliğiyle kabul edilmiştir”
    Profesörümüze göre bu oybirliğini sağlamak öyle kolay olmamıştır Önerge ve “diğer önergeler” komisyonlarda görüşülürken tartışmalar uzamış, saltanatçı vekiller hilafet ve saltanatın ayrılmasının sakıncalar yaratacağını ileri sürmüşler Ne güzel, demokratik bir tartışma diyebilirsiniz ama yok Suna hanım bu çok seslilikten hiç mi hiç hoşnut değildir “Sonunda karar gene Mustafa Kemal’in yerinde uyarısı ve karşıtların gözünü korkutmasıyla alınabilmiştir” Mustafa Kemal’in komisyonda neler dediğini de aktarıyor bize: “Burada (yani komisyonda) toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olacaktır Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama belki bir takım kafalar kesilecektir”
    Bu ‘kesin, kararlı, inançlı’ çıkış karşısında herkes susmuş, hatta Hoca milletvekillerinden Mustafa Efendi’nin ünlü (!) “Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık; açıklamalarınızdan aydınlandık” cümlesi bu sert çıkış üzerine söylenmiş Bunun üzerine komisyon önergeyi benimseyerek genel kurula göndermiş, aynı gün 1 Kasım 1922’de 2 oturumda kabul edilmiştir
    Demokrasiye demokrasi dışı müdahalenin, bir nevi sert bir muhtıranın sözünü etmesine rağmen Prof Kili’nin Mustafa Kemal’in sözünü oldukça haklı ve yerinde bulması ilginçtir Devrimler yapılırken bu örnekler olağan görülmelidir Yine de hep böyle korkutarak bir yere varılamayacağının bilincindedir hocamız Her adımda ‘gerekirse bazı kafalar kesilecektir” demenin demokratik bir anlayışla bağdaşmayacağının, sık sık tekrarlandığı zaman olumsuz tepkilere yol açabileceğinin farkındadır İşte bunun için yapılacak şey, yine demokrasiye dışarıdan müdahale edilip meclisteki çatlak seslerin temizlenerek yeni bir meclisin kurulmasıdır Bu kaçınılmazdır
    Bu geniş aktarmayı, Prof Kili’nin tarih bilgisi ve yorumunu kesmeden vermek ve inkılap tarihi kitaplarımızın içinde yüzdüğü mekanik ve sığ bilgi yığınını bütün halinde göstermek amacıyla yaptım İyi güzel de, neye itiraz ediyorum? Nedir beğenmediğim ya da eleştirdiğim taraf bu metinde?
    Bir kere hatalar
    1 Önerge veya önergeler sanki Mustafa Kemal tarafından verilmiş gibi gösteriliyor Halbuki Nutuk’ta bile kendisi, “…bir takrir (önerge) hazırlandı Sekseni mütecaviz arkadaşa imza ettirildi Bu takrirde benim de imzam vardır” diyor, yani saltanatın kaldırılması için hazırlanan önergenin kendisi haricinde hazırlandığını bizzat kendi ağzıyla kabul ediyor Hatta ben hazırladım bile demiyor, “benim de imzam vardır” diyerek aslında bunu ilk düşünenin kendisi olmadığını itiraf ediyor
    2 Meclise o gün üç önerge verilmiştir Verenler arasında ikinci gruba, yani muhaliflere ait olanlar da vardır Mecliste padişahlığı tutanlar olduğu kadar saltanatla beraber hilafeti de kaldıralım diyecek kadar ileri gidenler vardı Ama bu kadar ileri gitmek o aşamada sakıncalı bulunduğu için hilafet bir süre daha kalmış, hilafetli Cumhuriyetimiz yaklaşık 6 ay devam etmişti Bir de Rauf Orbay gibi, karşı çıkanların bir kısmı, hilafatle saltanatın ayrılmasına karşı çıkıyorlardı, saltanatın kaldırılmasına değil Bu önemli ayrım atlanıyor
    3 Peki oybirliğiyle kabul edilmesinden bahsediyorsunuz da, o gün kaç milletvekilinin meclise geldiğinden neden söz etmiyorsunuz? Üstelik madem bu kadar yaygın bir oybirliği vardı, saltanat neden ilk turda değil de ikinci turda kaldırılabildi? Bunun açıklaması nerede? Çünkü ilk oylamada gerekli çoğunluk mevcut değildi Bütün uyarılara rağmen oylamaya sadece 136 milletvekili katılmış, 132 kabul, 2 red, 2 çekimser oy çıkmış, karar yeter sayısı bulunamayınca ertesi günkü 2 tura bırakılmıştı (Kili’nin dediği gibi 2 oylama aynı gün yapılmamıştı) Uzatmaya gerek yok Anladınız İnkılap tarihlerimizin neden sığ ve yavan olduğuna bir misal daha vermiş olduk

    Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923) Cumhuriyetin ilandan önce devlet padşahlıkla yönetiliyordu halk bundan memnun değildi çünükü padişah istediği herşeyi yaptırıyor halkın fikri sorulmuyordu

    Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924) Halifelik artık dinin temsilcisiolmaktan çııkmış bir saltanat haline gelmişti artık dnin kuralllarını yerine getirmek yerine birçoğu halkı hiçe sarıyor ortamı velveleye veriyordu

    Şeriye ve Evkaf Vekâleti'nin kaldırılması (3 Mart 1924)

    Eğitim ve öğretim devrimi (3 Mart 1924) eğitim sadece medreselerde yapılıyor ve kadın ve erkeklere okuma konusunda aynı eşitlik sağlanmıyordu

    Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) toplumun giyimi şalvar kadınlar içinde çarçaftı

    Tarikatların kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925) birçok tarikatlar farklı sesler çıkararak ülkeyi karıştırıyor isyan çıkarmaya çalışıyor ve halka zarar veriyorlardı

    Medeni Kanun'un kabulü (17 Şubat 1926) Resmi nikah zorunlu hale getirilmiştirBöylece evlilik devlet kontrolü altına alınmıştır
    * Tek eşle evlilik zorunluluğu getirilerek Türk ailesi modern bir yapıya kavuşturulmuştur
    * Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlanmıştır
    * Boşanma hakkı düzenlenmiş ve kadınlara da bu konuda haklar tanınmıştır
    * Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanınmıştırBöylece kadın ve erkekler arasında ekonomik ve sosyal alanlarda eşitlik sağlanmıştır
    * Toplumsal hayatın çağdaş kurallara göre düzenlenmesinin sağlanması Türkiye’de yaşayan gayrimüslim halkı da etkilemiştirMüslüman olmayan halk Lozan antlaşmasının kendilerine tanıdığı haklardan vazgeçerek Türk medeni kanununa uymak istemişlerdirBu istekleri kabul edilmiştir
    * Patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkileri sona ermiştir
    * Türkiye’de hukuk birliği sağlanmıştır
    * Laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde uygulanır hale gelmiştir
    bunların olmadığını varsayarsak kadınların konuşmasın yasak gib birşeydi

    Laikliğin kabulü (1928-1937) laiklik kabul edilmeden önce devlet katı kuaralllar içerisinde ne denirse onu yaptırılmaya zorlanıyor fikirleri sorulmuyordu

    Harf ya da yazı devrimi (1 Kasım 1928) yeni bir devletin yeni bir yazısı olmalıydı osmanlıda osmanlıca farsça karışımı birdil kullanılmaktaydı

    Tarih anlayışında gerçeğe dönüş (12 Nisan 1931)Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı Türkiye Cumhuriyeti'nin "önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı" olduğu, "dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu" görüşünden yola çıkan Atatürk'ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931'de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin kurulmasıyla sonuçlandı


    Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik (1925 ve 1931) tarih ve saat değişiminde dünyaya uyulmaya çalışıldı

    Dil devrimi (12 Temmuz 1932) Dil devrimi yapılmadan önce Osmanlıda farklı diller kullanılıyordu milli bir dile ihtiyaç vardı

    Kadın haklarının tanınması (1930-1933 ve 1934) Kadınlara gerekli hak ve özgürlükler verilmiyordu bir mal şeklini aldığı savunuluyordu kadınların itiraz hakları yoktu

    Soyadı yasasının kabulü (21 Haziran 1934) herkes babasının adıyla yada belli lakaplarıyla çağrılıyor çoğu zaman karışlıklar yaşanıyor tatsızlıklar oluyordu




  4. Ziyaretçi
    yazılar doğru ama ben ay istemiyorun..

  5. Nesrin
    Devamlı Üye
    Mustafa kemal atatürk bilindiği gibi yeni türkiye devleti kurulduktan sonra bir çok alanda yeni inkılaplar getirmiştir. bunun en büyük nedeni bilindiği gibi osmanlı devletinden kalmış olan ve çağa cevap vermeyenlerin yerine yenisini getirmek ve ülkeyi diğer dünya ülkelerine yetiştirmektir.

+ Yorum Gönder