+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Cumhuriyet Tarihi Forumunda Milli mücadele döneminde propaganda faaliyetleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. GÜLNUR
    Devamlı Üye

    Milli mücadele döneminde propaganda faaliyetleri








    Milli mücadele döneminde propaganda faaliyetleri

    Milli mücadele dönemi


    milli mücadelede propaganda.jpg

    Millî Mücadele’nin başlangıç döneminde ve bütün safhalarında Türkiye’nin içinde bulunduğu yalnızlık halini ve tanıtıma olan ihtiyacını bugün herkes bilmektedir. Dışarıda Şark Meselesi’ni kendi çıkarları doğrultusunda çözmeyi düşünen ve bu sebepten dolayı yıllardan beri yapageldikleri Türkiye’nin taksimi plânlarının sonuncusu olan Sevr Anlaşması’nı uygulamayı isteyenler ve bazı azınlıkların Batı ülkelerindeki lobi çalışmaları, içeride kimi İngiliz muhibbi, kimi saltanat veya hilâfet yanlısı, kimi de şahsî çıkarları doğrultusunda çetecilik yapan kişi ve gruplar vardı. Din, mezhep ve etnik farklılık esası üzerine bölücü ve kışkırtıcı faaliyetler, mesela misyoner okullarının çalışmaları, sözde bilimsel faaliyetler, yalan haberler ve her türlü anti-Türk kampanyalar hızla devam ediyordu.

    Bütün bunlardan dolayı, Millî Mücadele esnasında ve cumhuriyetin ilk yıllarında halkın gönlünün alınıp idareye desteğinin arttırılması için ”tenvir ve irşadı” elzem görüldüğünden, bu konuda bir çok çalışmaların yapıldığı biliniyor. Başlangıçta bu çalışmaları Ankara’ya destek için yapan Millî Mücadeleciler daha sonra, inkılapları ve cumhuriyeti yerleştirmeyi de düşünmüşlerdi. Ancak bazı icraatları görünce bu kadarla yetinmek istemediklerini, Türkiye halkını çağdaş(muasır) ve medenî bir seviyeye getirmeyi de gaye edindiklerini anlıyoruz. Halkın “Tenvir ve İrşadıyla” bir taraftan vatan müdafaası için seferber olması sağlanırken, diğer taraftan da ümmet kimliğinden yeni bir Türk kimliğine kavuşturulması ve bütün bunların hem içeride, hem de dışarıda çağdaş bir tanıtım ve propaganda atağı ile başarılacağının düşünüldüğü bellidir.

    Osmanlının zayıflamasıyla birlikte, dışarıdan Batılı çevrelerin desteği ve içeriden –özellikle-patrikhanenin çalışmalarıyla Hristiyan tebaada ayrılık fikirlerinin güçlendiğini ve uygun zamanları buldukça da bir bir imparatorluktan ayrıldıklarını biliyoruz. Ancak bu başlangıçta sadece Hristiyanlara münhasır bir akım sanılırken, daha sonra Müslüman tebaayı da etkilemiş, hatta Arnavut ve Arap gibi halklardan başka
    www.alasayvan.net doğrudan Türklere de sirayet eden bir propaganda fırtınasına dönüşmüştür. Tabii Türkler devletten ayrılmayı değil, çöküşü durdurmayı hedef alıyorlar, bunun için partiler ve gruplar halinde teşkilâtlanıyorlardı. Subaylar arasında İttihatçı-İtilâfçı v.s. parti kavgaları yapıldığı yetmiyormuş gibi bir de alaylı-mektepli husumeti adeta millî birlik ülküsünü dinamitliyordu. O yılların basınında bazı aydınların ve Atatürk’ün bu “daü’l-fırka” felaketini hüzünlü ifadelerle anlattıklarını biliyoruz.

    Aynı problem Millî Mücadele döneminde artarak, karşımızda aşılması zor bir engel haline gelmiştir. İkinci bir İttihatçı maceraperestliği ve Anadolu’nun da elden çıkmasına müncer olacak bir hareket olarak gösterilmeye çalışılan Millî Mücadele’ye, hem İtilâfçılar, hem de İstanbul’daki diğer bazı çevreler karşı çıkıyordu. I. Dünya Harbi bitmiş, İttihatçılar kaçakları oynuyor, hepsi canını koruma derdine düşmüş… Bu ortamda Hınçak ve Taşnak Partilerinin mensupları başta olmak üzere “Ermeni Tazıları”* öyle bir Türk avına çıkmışlardı ki, Türk politikacıları tehditler alıyor, takib ediliyor ve öldürülüyorlardı. Üstelik katiller korunuyor, İngiliz askerî savcıları suçluların beraatını isteyebiliyorlardı. O dönemin süper gücü olan İngiltere, propaganda teşkilâtlarına, “Bizim Orta Doğu politikamız Türk düşmanlığı üzerine kurulmuştur. Türk’ün itibarını yükseltip, Ermeni’nin kredisini düşürecek hiçbir şeye izin vermeyin” diye talimat verebiliyordu3. Bütün bunlar bizim şiddetli bir karşı propaganda hareketine ihtiyacımız olduğunu göstermekte idi.

    Ayrıca gerek hilâfet, gerekse diğer dinî-tarihî kurum ve zihniyetlerin kaldırılması sebeplerini halka iyi anlatmak, asırların verdiği alışkanlık ve kutsallık inancından dolayı halkın bu kurumlara bağlılığını birilerinin istismar etmesini de önlemek gerekiyordu. Millî Mücadele’ de bundan dolayı bir fetvalar savaşının yapıldığını kamuoyumuz bilmektedir.

    Millî Mücadeleciler hem haklı davalarını Türk ve dünya kamuoyuna doğru olarak duyurup destek almak için, hem de Türk halkını millî bir kimlik etrafında birleştirmek gayesiyle bir dizi tedbirler ittihaz etmişlerdir. Bunları şu şekil maddeler halinde sınıflandırabiliriz:

    1-Halkın dinî-manevî duygularına hitap edilmiştir. (Fetva ve vaazlar).

    2-Aydınlardan ve din adamlarından oluşan tenvir ve irşat heyetleri ile millî dava halka anlatılmaya çalışılmıştır.

    3-Basın-yayın faaliyetleri ile tanıtım yapılmıştır.

    4-Propaganda amaçlı faaliyetlere önem verilmiştir.

    5-Millî kimliği belirleyen unsurlardan dil, din, tarih, musiki gibi değerler de kendilerince, işlenerek yeni bir halk “yaratmaya” çalışılmıştır.








  2. GÜLNUR
    Devamlı Üye





    Gazi Mustafa Kemal’in heykellerinin ithal edilip dağıtımı ve satışını Tayyare Cemiyeti yapacak ve elde edilen kâr Cemiyete bırakılacaktır. Diyanetin görevleriyle hiç ilgisi bulunmayan bu icraata yönelik bilgiler bile 24 Nisan 1928 tarihli Diyanet İşleri Reisi Rıfat imzalı yazıyla bütün müftülüklere bildirilmiştir.

    Millî davaya yarayacak şekilde ihbarcılık yapanların ödüllendirileceği bile din adamları aracılığı ile halka duyuruluyordu (3 Temmuz 1923).

    Türk Dili Encümeni ve Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı yeni harflerin öğretilmesinde iş birliği yapmışlar ve hem Diyanet personeline, hem de diğer memurlara yeni alfabeyi okuma ve yazma kursları verilmiştir.

    Türkçe Hutbeler ve Köylüye Din Dersleri adlı kitapların müftülüklerce yurda dağıtımı yapılmıştır.Bu hutbe ve din dersleri, dinî olduğu kadar toplumsal ve millî gayeler de güdülerek yazılmışlardı.

    Camilerde namaz kılarken, bütün cemaatin “yeknesaklığı temin etmeleri için” hep birlikte şapka giymelerine dair müftülüklere yazı da (14 Ocak 1926)26 bu doğrultudaki politikalara örnek olarak verilebilir. Ancak bu son örneğin hem din-inanç hürriyeti, hem demokrasi ve insan hakları ve hem de millî birlik ve beraberlik
    www.alasayvan.net harcı olması bakımından faydadan çok zarar getireceği önceden görülememiş, ancak sonra bu mahsur fark edildiğinden böyle bir düşünce fiiliyata dönüştürülmemiştir.

    Anadolu Ajansı ve Matbuat Umum Müdürlüğü

    Tanıtım, propaganda, haberleşme ve aydınlatma faaliyetleri denince ilk akla gelen kurumların başında ajanslar gelmektedir. Bunun için tarihimizdeki ajans çalışmalarına bir göz atmayı uygun görüyoruz.

    Henüz TBMM kurulmadan, Ankara yönetiminin ilk başvurduğu tanıtım ve haberleşme teşkilâtı olarak Anadolu Ajansının kurulduğu biliniyor. Çünkü o dönemde yurdun bir köşesinden diğerine haber iletmek şöyle dursun, bir kasabadan diğerine veya bir askerî birlikten diğerine haber ulaştırılması büyük problemlerle karşılaşılarak güçlükle yapılabiliyordu. Ancak Anadolu Ajansı’na geçmeden, Türkiye’de ajansçılığın kısa bir tarihçesini vermek istiyoruz.

    Haber ajansları konusu Osmanlılarda da zaman zaman gündeme gelmiş ve birkaç teşebbüs de yapılmıştı. Yabancı ajansların daima kendi millî çıkarlarını gözeten çalışmaları görülünce 1911’de Osmanlılar bu işi ele alıp Osmanlı Ajansı’nı kurdular. Ancak bu ajans da istenen çalışmaları yapamamış, yabancı ajansların yerli uzantısı gibi çalışmak zorunda kalmıştır. I. Dünya Harbi esnasında bunların yerine Millî Ajans kurulmuş, maalesef onu da hükümet kapatmıştır. Meydanın boş kalması üzerine Havas ve Reuter Ajansları Türkiye Havas Reuter Ajansı’nı kurdular. Atatürk’ün, bu ajansın mandacı emeller doğrultusunda haberler yaymasından rahatsızlık duyduğunu biliyoruz.





  3. GÜLNUR
    Devamlı Üye
    Bu rahatsızlığı daha mütarekenin ilk günlerinde duyan başka birçok aydın vardı. Çünkü mütareke döneminde Avrupa’daki bir çok teşkilâtımız ya kapanmış veya bazı düşman unsurlarca rahat çalışamaz hale getirilmişti. Bu dönemde Almanya’da bulunan Ahmet İhsan Tokgöz evinin kapısına “Türkiye İstihbarat Ajanlığı” tabelâsını asarak Türkiye’yi temsile çalışmıştı.

    Avrupa’dan ikinci desteğin Macar Turancılarından geldiğini görüyoruz. Macar aydınları Türk İstiklâl Harbi’nin lehinde kamuoyu oluşturmak için çalışıyorlardı. Onlara göre “Avrupa basınının ısrarla sürdürdüğü tek yanlılık ve kasıtlı yanıltma politikası nedeniyle Turan halklarının bağımsız bir haber ajansına sahip olması” acilen gerekliydi. Bunu gerçekleştirmek için Türk uzmanlardan da destek alarak Turan Haber Ajansı’nı Ağustos 1921’de kurdular.

    Ancak bu kadarcık ajans çalışmalarıyla tanıtım ve haberleşme işlerinin yeterli olarak yapılamayacağı bilindiğinden 6 Nisan 1920’de Anadolu Ajansı (A.A.) kurulmuştur. Ajans faaliyetlerinin dışında matbuat çalışmalarına da gerek görüldüğünden iki ay sonra Sıddık Bey (Çorum), Hamdi Bey (Amasya) ve Mehmet Şükrü Bey (Karahisar-ı Sahip) lerin eleştirilerinin de etkisi ve Mustafa Necati’nin kanun teklifiyle İrşad Encümeni bir mazbata hazırlamış, sonunda Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti kurulmuştur (7 Haziran 1920).32 Müdürlük birçok işi büyük kıtlıklar içinde yapmaya çalışıyor, zaman zaman büyük idealizm ve fedakarlık örnekleri yaşanıyordu.

    Ajans işine paralel olarak yürütülen diğer bir çalışma da İrşat Encümeni’nin kurulması idi. TBMM yeni teşkilâtlanırken düşünülen komisyonlardan biri İrşat Encümeni olmuştur. Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendinin bir İrşat Encümeni kurulması için verdiği teklif doğrultusunda 27 Nisan 1920’de bu konu Mecliste tartışılmış, hatta bazı mebuslar bu işin önemine binaen İngilizler gibi bir İrşat Vekâleti kurulmasını önermişlerdi. Sonunda Encümen kuruldu ve Şeyh Servet (Bursa), Şeyh Seyfi (Kütahya), Abdülhalim Çelebi (Konya), Rıfat Bey (Konya), Halil Bey (Burdur), ve Hüseyin Mazlum Baba (Denizli)’ dan oluşan üyeler çalışmaya başladılar. Bu zevata 10 Mayıs 1920’de yeni ilâveler yapıldı. Bunlar; Hafız İbrahim Bey (Isparta), Mesut Bey (Karahisar-ı Şarki), Sıddık Bey (Çorum), Emin Bey (Erzincan), Muhittin Baha Bey, Mehmet Şükrü Bey (Karahisar-ı Sahib) idiler. 13 Mayıs 1920’de İktisat Encümeni’nden Yunus Nadi Bey ve Mahmut Celal Bey de Encümene katıldılar. Bu Encümen birçok yasayı hazırlamış, teşkilâtlanmaları plânlamıştı. Ancak bir bakanlık kadar geniş teşkilâtı gerektirdiği için bu vazifeyi yeni kurulacak bir müesseseye bırakmayı veya İrşat Vekâletine dönüştürmeyi tartışmaya başladılar. İzmit Mebusu Hamdi ve Burdur mebusu İsmail Suphi’nin başını çektiği mebuslar Türkiye’nin ve millî davamızın acilen çok ilmî usullerle tanıtılması gerektiğini uzun uzun anlatarak İrşat Encümeni’nin yetersiz kaldığını ve dolayısıyla vekâlete dönüştürülmesini isterlerken; Emin Bey (Bursa), Mehmet Şeref Bey (Sinop) ve Süleyman Sırrı Bey (Yozgat) ise Dahiliye Vekâletine bağlanmasını teklif etmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa da cevaben yaptığı konuşmada “İrşat ve propaganda ordu kadar, hatta ordudan daha önemlidir” diyerek tartışmalara katılmıştı.

    Encümenin çalışmalarından herkes memnun olmasına memnun idi, ancak yukarıda belirtildiği gibi, faaliyetlerini bu yapılanma ile mi, yoksa önemine binaen bir bakanlık veya genel müdürlük olarak mı sürdüreceği, hatta hangi makama bağlı olacağı da belli değildi. Başlangıçta daha çok dış kamuoyuna yönelik endişelerden dolayı bu kuruluşlar bazen Meclise, bazen de Hariciye Vekâletine bağlanıyorlardı. Daha www.alasayvan.net sonraları bir ara Dahiliye Vekaletine bağlı kaldılar, 13 Mayıs 1924’ ten itibaren ise doğrudan Başvekâlete bağlanmışlardır.





  4. GÜLNUR
    Devamlı Üye
    Tabii bu kuruluşların başka ihtiyaç ve problemleri de vardı. İrşat ve propaganda amacıyla kurulmuş olan Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti parasızlık, teşkilâtsızlık ve tecrübesizlik gibi sebeplerden ötürü beklenen tanıtım faaliyetlerini lâyıkıyla yapamadığı iddiası ile meclisin sert eleştirilerine hedef oluyordu. Bu kadar eleştirilen kuruma haliyle yönetici dayanmıyor ve iki buçuk ay içinde altı değişik müdür göreve getiriliyordu. Nihayet doğudaki irşat görevlerinden henüz dönmeden Ahmet Ağaoğlu, bu müdürlüğe getirilmiş (29 Kasım 1921) ve başarılı hizmetler yapmıştır.

    Matbuat Müdüriyeti ve Anadolu Ajansı bu dönemde idare tarafından elden geldiğince desteklenmiştir. Buna iki örnek verebiliriz: Osmanlı döneminde muhtelif hizmetler için kurulmuş vakıf gayri menkulleri, vakfiyedeki şartlara ve vakfın mantığına aykırı olsa bile bu yıllarda Anadolu Ajansının idaresine veriliyordu. İstiklâl Caddesi’ndeki bazı binalar vakıflardan kiralandığı gibi, bazı vakıf arsaları üzerine de ajans binaları yapılmıştır.

    Bu kuruma daha birçok alanda destekler verilmekteydi. Bir misal olarak, doğu halkını irşada giden aydınlara harcırah olarak bütçenin “İstihbarat ve irşad faslından” 200.000 kuruşluk ödenek ayrılmıştır.40 Bütçede para bulunmadığı durumlarda hazineden avanslarla da müdüriyetin desteklendiğini görüyoruz. Aynı hesaptan Moskova gibi yurt dışı merkezlerdeki tanıtım faaliyetlerini sürdürenler için ödeneklerin ayrıldığı görülmüştür.

    Bu malî ve siyasî desteklere rağmen gerek Anadolu Ajansı (A.A.) gerekse Matbuat Müdürlüğü ve İrşat Encümeni kendilerine verilen görevi yaparken icraat ve harcamaları nedeniyle pek çok defalar eleştirilmişlerdir. İlk Meclisin bu özgür ve demokratik yönü bu haliyle takdire şayan olmuştur. Bütün bu eleştirilere, sık sık yönetici değiştirmelerine rağmen o dönemin kıt kaynaklarına oranla önemli hizmetler de gerçekleştirilmiştir. Özellikle Meclisteki muhalif grup ciddi eleştirileriyle Meclise ve bu kurumlara bir dinamizm kazandırmıştır.

    Matbuat Müdürlüğünün diğer bazı icraatlarını da şöylece özetleyebiliriz: Müdürlük, malî desteğin yanı sıra kanunî olarak da güçlendirilmiş, birçok yetkiyle donatılmıştır. Devletin bu kurumları arasındaki şifre ile haberleşme yetkisi, ajanslar ve basın kuruluşları arasında geçilen bütün haberlerin telgraf şeklinde Erkan-ı Harbiye’ye verilmesi ve 9.1.1923’ten itibaren Bakanlar Kuruluna gönderilmesi, Anadolu’dan İstanbul’a hangi olayların bildirileceği ve gazetelerin gönderilmesi, gibi faaliyetleri üstlenmiştir. Ayrıca Batum Cemiyet-i İslâmiyesi’nin Anadolu ile ücretsiz haberleşmesini de müdürlüğün sağladığını görüyoruz.

    Matbuat Müdüriyeti ve Anadolu Ajansı zamanla güçlendirildikçe Ajans yeni gayrı menkuller almıştır. Şükrü Saraçoğlu’nun teklifi ile yarı resmî statüde Anadolu Ajansı Türk Anonim Şirketi’ne dönüşmüş (1925) hükûmetin hakimiyeti ve desteği altında daha da güçlendirilmeye çalışılmıştır.Ancak hükûmet sık sık başvurduğu gazete, dergi ve kitap yasaklama ve toplatmalarla bu basın işinin arzulanan istikamette gelişemeyeceğini gördüğünden 1931’de Türkiye’de ilk basın yasasını yaparak, basını yola getirmek isteyenlerin ve İsmet Paşanın görüşü doğrultusunda, gazeteci ve yazarları rahatsız eden bir kanunî düzenlemeye gitmeyi gerekli buldu. Bu yasa huzursuzluk kaynağı olacak maddeler içerdiğinden 18 Haziran 1933’de yeni bir yasa ile rahatsızlık veren maddeleri değiştirilmiştir.

    Basından bu kadar yarar umanların elbette hoşlanmadıkları yayınlar karşısındaki tavırları farklı olacaktı. Bu dönemde kitap, gazete ve dergi yasaklamaları çok sıkça görülmektedir. Bir yayının yasaklanması için komünist, şeriatçı, Türkçü, komşu ve dost ülkelerle arayı açıcı, yüz elliliklerden birinin yazmış olması ve memleketin genel siyasetine dokunur mahiyetli görülmesi gibi özellikler yetiyordu. Ancak Filiğin Emin Balta ile Nasıl Öldürüldü? gibi siyaset dışı konularda yazılmış kitapların yanı sıra Sait Faik’ in meşhur eseri Medar-ı Maişet Motoru bile yasaklanıp toplatılıyordu. Aynı şekilde Rıfat Ilgaz’ın şimdilerde herkes tarafından okunup filmi izlenen o zaman ki adı ile Sınıf adlı kitabı da piyasadan toplatılmıştı.Ayrıca Mevlid-i Şerif gibi Farzlı Büyük Namaz Hocası gibi kitaplar da yasaklanmıştır.55 Basından çok faydalanmak isterken idarenin basın hürriyeti alanını oldukça dar tuttuğu bu yasaklardan bellidir. Basın Yayın Genel Müdürlüğü sıkça “N. Atsız S. Ali davası hakkında yorum yapmayın” Soma’da veya Zonguldak’ta “maden ocaklarındaki kazaları yazmayın” gibi buyruklar yağdırıyordu. Türkiye’de basın yasakları hakkında çok güzel bir makale yazmış olan Mustafa Yılmaz bu konuyu yeterince aydınlatmıştır.

    Propoganda ve Tanıtımla İlgili Diğer Çalışmalar

    I. Dünya Harbi ve sonrası dönemlerde Batı kamuoyunu Türkiye aleyhine etkileyen güçlerin nasıl yalanlar uydurdukları, nasıl propaganda
    www.alasayvan.net yaptıkları biliniyor. Matbuat Müdüriyet-i Umumiyesi propaganda amaçlı olarak birçok gazete, dergi, afiş ve broşür de bastırıyor veya bu tür faaliyetlere malî destekler veriyordu. Ağaoğlu Ahmet’in müdürlüğü döneminde şu eserlerin yayınlandığı bilinmektedir: Pontus Meselesi, Ankara, 1338; Anadolu’da Yunan Zulüm ve Vahşeti, Ank. 1338, 3 Cild; Sırat-ı Müstakim, Köy Hocası ve Küçük Mecmua.Sertel ise kendi döneminde Ayın Tarihi’nin çıkarıldığını ifade etmiştir. Bunlardan başka İstanbul’da yayınlanan Fransızca Echo de Turquie, İngilizce Echo of Turkey gazetelerinin çıkması için malzeme yardımı yapmış ve basım işine de yardımcı olmuştur. Aynı müdüriyet Ecnebi Matbuatı Hülasaları adlı bir süreli yayın da çıkarıyor ve yayını Yeni Gün matbaasında bastırıyordu. Bunun gibi ; Zekeriya Sertel’in müdürlüğü zamanında çıkarılmaya başlanan Ayın Tarihi dergisi de bazen aynı matbaada basılmıştır. Daha sonra “Ayın Tarihi ve La Turquie Kemaliste mecmualarının bir harici propaganda mecmuası olmak hasebiyle pek nefis resimlerle süslü bir şekilde ” kurum tarafından bastırılıp dağıtıldığını görüyoruz.(1934).
    O dönemlerde benzeri destekler dış basına da
    www.alasayvan.net veriliyor veya dışarıdaki lüks matbaalarda propaganda amaçlı “tarihî ve turistik resimler” bastırılıyordu. Yurtdışında bu amaçla bastırılan eserlere 19 Şubat 1928 ve 2 Eylül 1936 tarihli albüm ve gazete ihalelerini örnek olarak gösterebiliriz.Özellikle Türkiye hakkında Avrupa’da özel bir nüsha yayınlayacak olan gazetelerin Ankara’daki temsilcilerine bu iş için zaman zaman para da tahsis ediliyordu.


  5. GÜLNUR
    Devamlı Üye
    Tabiî asıl propaganda ve tanıtımın içeride ve dışarıda kurulacak ciddî teşkilâtlarla olabileceğini düşünenler, Matbuat Müdüriyetinin buna göre çalışmasını isteyerek yetkilileri meclisde her fırsatta eleştiriyorlardı. Büyük vazifeler almış bulunan Müdürlük de bu eksikliğin farkında olarak, propaganda ve neşriyat işlerine daha çok önem vermek istemiş, bunu takdir eden “Kamutay” da zaman zaman müdürlüğün tahsisatını arttırmıştır. Ancak bu konu yine de Mecliste hep tartışmalı geçmiş, bazen mebuslar, ülke tanıtımını unutup işi şahsiyata dönüştürmüşlerdir. Bu tartışmaların birinde tahsisatın artmasını isteyen Umum Müdür Ağaoğlu Ahmet şunları söylemiştir:

    “Milletimize Avrupa’da çok şiddetli düşmanlıklar vardır. İftiralar vardır. Maddî-manevî kayıplara karşı propaganda elzemdir. Bunun için Meclisten asgarî 20 bin lira istiyorum. Önemini bilseniz, daha fazla verirsiniz. Yunanistan, Avrupa ve Amerika’da yüz binlerce lira sarf etmektedir. İngilizler bizim bütçemiz kadar parayı bunun için sarf ettiler. Biz şimdiye kadar bu hususu pek ihmal ettik ve bundan dolayı çok mutazarrır olduk. Bunu arttırarak kabul ediniz. Dahilî teşkilâtı lağvettiniz, bari bunu kabul ediniz”, diye adeta yalvarır. Söz alan Hüseyin Avni Bey de, Avrupa’da değil devletler, Ermenilerin bile küllî paralar sarf ederek aleyhimizde propaganda yaptıklarını söyler. İstenen paranın 30 bin liraya çıkarılmasını teklif eder. Neticede Matbuata yardım faslından kesilmiş olan 30 bin lira böylece haricî propaganda için verilmiştir.

    Paranın olduğu her yerde istismar ve yolsuzluk tartışmalarının çıkmasının yadırganmayacağı tabiidir. Meclisteki görüşmelerde Matbuat Umum Müdürleri ve mebusların bu konulardaki tartışmaları bitmiyordu. Bazıları yolsuzluk yapıldığını, bazıları da bu kadar para sarfına lüzum bulunmadığını söylemişlerdir. Bunlara karşılık bir kısım mebuslar ve umum müdürler de yukarıdaki satırlarda görüldüğü gibi Türkiye’nin her şeyden çok tanıtıma muhtaç olduğunu söylemişlerdir.

    Bu türden faaliyetlerin elbette bir malî faturası olacaktır. Dersim mebusu Feridun Fikri Beyin bu sebepten şu çıkışları yaptığını görüyoruz. Fikri Bey, “Maarif devletin hidemat-ı umumiyesinden değildir” diyerek eğitim ve irşat işine fazla para verilmesine karşı çıkmıştır. Ağaoğlu ona cevaben “belki ortaçağda öyle” olduğunu, ancak şimdi durumun değiştiğini söyleyerek şu görüşleri savunmuştur: “Devletler talim ve terbiyeyi o kadar mühim görmüşlerdir ki, babanın evladı üzerindeki velâyetini elinden almışlardır… çocukların kalp ve dimağlarına vahdet-i millîyeyi telkin etmek bir vazifedir… devletlerin maarif-i umumiyeye sarf ettikleri mebaliğin miktarı askerlere sarf ettikleri mebaliğin miktarından kat kat yüksektir.” Aynı Ağaoğlu Türkiye’nin dışarıda ve içeride tanıtılmasının gereğini şu sözlerle belirtmeye çalışıyordu: “Hariçte milletimizin evsaf ve fezailini tanıtmakla beraber dahilde ilmî ve edebî cereyanları takviye… makasıt-ı meşruamıza karşı yapılan propagandalara, millet ve devlet aleyhinde inşa olunan iftiralara mukabele” elzemdir.Ahmet Bey, diğer meclis konuşmalarında şunları söylemiştir: “Harici istihbarat ve propaganda teşkilâtımız iki kısma ayrılacaktır. Garp ve Şark. Bunlardan biri (Garp) nin yabancılığına ve hatta ananevî husumetine mukabil, diğeri bize en samimî bir ünsiyet ve en derin dinî rabıtalar ile bağlıdır. Fakat bir tarafın yabancılığını izaleye bezl-i mesai ettiğimiz gibi, diğer bir taraftan da alâka ve merbutiyetini takviye için muntazam vesaite müracaat eylemedik. Garp; tarihi, tarz-ı maişeti, ananesi ve zihniyeti ile bize yabancıdır. Nesilden nesile intikal eden mücadele ve mübareze hatıralarıyla meşbu olduğundan, düşmanlarımızın hakkımızda mebzulen icra ettikleri bedhahâne propagandaların tevessü ve intişarı gayet müsait bir zemindir. Aleyhimizde tasni edilen ve bazen hiçbir aklı selimin kabul ,edemeyeceği iftira ve isnatlar bile garp muhitinde kendini kabule bir silsile-i efkâr ve haysiyet bulmaktadır. Bunda irademizin haricinde bulunan tarihin bir hissesi vardır. Bin seneden beri İslamiyetin müdafii olan Türkler âlem-i İslâmın muhabbet ve merbutiyetini kazanmalarına mukabil, Hristiyan olan garp âleminin husumetini celb eylemişlerdir.”

    Bu kabilden fikirler hem haklı davanın cihana duyurulmasına, hem de Türk millî birliğinin sağlanmasına yönelik olarak hararetle serdedilirken, bunlara karşı duranlar da vardı. Burdur mebusu İsmail Suphi kurumun israfından şikayet ederken, Çorum mebusu Dursun Bey de kurumun çalışmalarından pek memnun değildir: “İrşadat, istihbarat bilmem ne… Ne irşat edilmiş var, ne de edenler var. Edenlerden ne faide görülmüş? İrşada gidenleri de biliyoruz. Milletin şimdi yalnız asayişe ihtiyacı vardır. Aydınlanmaya ihtiyacı yoktur.” Kütahya mebusu Cemil Bey, Sinop mebusu Hakkı Hami Bey, Erzurum Mebusu Durak Bey, Karesi Mebusu Hasan Basri ve Abdülgafur Beylerin de benzer şikâyetleri olmuştur.

    Bunun gibi irşat, istihbarat ve maarif işine çoğunluğu masraflı olduğunu bahane ederek karşı çıkmaya çalışanlara rağmen bu irşat, tenvir ve propaganda işini engellemek, hatta savsaklamak pek mümkün değildi. Şartlar o zamanın yöneticilerini öyle zorluyordu ki, bu konuda tam bir kararlılık vardı. Nitekim İrşat Encümeni Reisi Hilmi Tunalı: “Neşir ve tamimde ihmal ve tekasülleri görülen vazifedarlar… hıyanet-i vataniye kanununa tevfikan muhakeme ve tecziye edilirler.” şeklinde bir kanun teklifi ile bunun kanunî yollarla da desteklenmesine vesile olmuştu. Görüldüğü üzere bu faaliyetler
    www.alasayvan.net gerektiğinde zorlamalarla da olsa, gönüllü de olsa yapılacaktı.
    Halkın Dini Duygularından İstifade

    Bu kadar tanıtım ve kendini kabul ettirme problemi içinde bulunan Ankara yukarıda anlatılan tedbirleri bir bir uygulamaya koymuştur. Bunların içinde en fazla halkın dinî duygularına hitap etmekle başarılı olacaklarını düşünmüşlerdir. İstanbul hükümetlerinin Dürrizâde fetvalarına karşılık, Rıfat Börekçi ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde 160 civarında müftü Millî Mücadele’ den yana fetvalarla halkı din ve devlet yolunda birleştirmeye çalıştıkları biliniyor.

    Ağaoğlu Ahmet daha cumhuriyet idaresinin kurulmasından önce din adamlarının halkı eğitmesi gerektiğini anlatan bir yazı kaleme almış ve Batıda ruhanilerin hiç boş durmadan insanlara her türlü yardımı yaptıklarını ifade etmiştir. Malta’da sürgünde iken yazdığı Üç Medeniyet’de de hutbeler, mev’ızeler, mevlid ve ilâhîlerin halkın anlayacağı bir Türkçe ile yazılması ve okunması durumunda tam bir huşu ve vecd hali ile dinleneceğini ve ahalinin eğitilmesinde çok tesirli olacağını ifade etmiştir.


  6. GÜLNUR
    Devamlı Üye
    Ankara’da TBMM hükûmetiyle başlayan ve cumhuriyetle devam eden dönemde de din adamlarından bu doğrultuda faaliyet ve hizmetler beklenmekte idi. Diyanet İşleri Reisi Rıfat imzasıyla müftülere gönderilen yazılarda vaizlerin dinî, içtimaî, sa’yî, ahlakî, ticarî, sınaî, ziraî v.s. sahalarda halkı sade bir dille www.alasayvan.net aydınlatmaları, bunu yapamayacakların başkanlığa bildirilmesi ve her ay verilecek vaaz konularının vukuat cetvelleriyle bildirilmesi istenmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, Ankara, hutbeleri bir millî dava propaganda aracı olarak kullanıyordu. Ancak bu aracı sadece Ankara’nın kullanmadığını, başkalarının da bu işi düşündükleri bellidir. Mesela Yunanistan’da bulunan bazı kişilerin, Türkiye’deki hocalara gönderdikleri yazılarda, hükûmetin din aleyhinde tedbirler aldığı, bu konuda hocaların âhaliyi ikaz etmesi gerektiği gibi iddialarda bulundukları ve bu görüşlerin etkisiyle hareket eden bazı hocaların camilerde vaaz esnasında yaptıkları telkinlerle “Türkiye halitasında hainleri meydana çıkarmak için” gayret ettikleri, bu sebepten Başkanlıkça tertip edilen hutbeler dışında vaaz verilmemesi bildirilmiştir. Bu bildirimlerle hutbelerde din adamlarının canlarının istedikleri gibi ve özellikle millî dava aleyhinde vaaz vermemesi için tedbirler alınmıştır: İdarenin istediği yolda yayın ve vaaz verilmesini sağlamak amacı ile mev’ıze listeleri aylık olarak Ankara’ya isteniyor, talimat dışı vaaz verenler cezalandırılıyor ve istenilen türde vaaz ve hutbeleri içeren kitaplar yarışma yoluyla yazdırılıyordu. Ayrıca emniyetçe araştırılmadan kimsenin imam ve vaizliğe tayin edilmediğini de biliyoruz.Zira, özellikle Millî Mücadele karşıtı olanların ve benzer sabıkalıların, -İslâmî bilgileri yeterli olsa bile- dinî hizmetlere alınamayacağını ifadeye gerek yoktur.

    Bu noktada Atatürk ve arkadaşlarının din, insan ve toplum konularındaki fikirlerini hatırlatmak faydalı olur kanaatindeyiz. Onlara göre din lüzumlu bir müessesedir ve toplumda birlik ve mânevî kudret unsuru olarak görülmektedirler. Hatta Atatürk’e göre “Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.” Bir Batılıya göre “İslâmiyetin, cumhuriyetin idealleriyle bağdaşabilen yanları iyi karşılanmakta, Kemalizm’in başarısını tehlikeye sokabilecek yanlarına ise şiddetle cephe alınmaktadır. Bunun dışında devletin din karşısında az çok tarafsız kaldığı söylenebilir”. Gerçekten bu dönemde din, millî davaya hizmet edecek bir araç olarak düşünülüyordu. Hükûmet bu araçtan her fırsatta faydalanmıştır. Hutbelerde, millet ve cumhuriyetin selâmet ve saadetine dua edilmesi, Gazi Mustafa Kemal imzalı Bakanlar Kurulu Kararı ile (5.Mart1924) tarihli yazı ile istenmiştir. Sovyet kaynaklarının iddialarına göre de Gazi, dinin ve hilâfetin birleştirici etkisini Batıya karşı kullanmayı düşünüyordu. Bu doğrultuda bazı icraatlar da bilinmektedir. Türkistan ve Hindistanlı Müslümanların Türk Millî Mücadele’sine yardımını tabiatıyla unutmayan Atatürk, gerektiğinde onlarla dinî bağı güçlü tutmayı faydalı buluyordu. Bu anlayışın da etkisiyle Rusya’daki Müslüman Türklerin çektiği büyük kıtlıktan dolayı müftülükler ve vaizler yolu ile halkın dinî duygularına hitap edilerek, din kardeşlerimize gıda yardımının bir “din emri” olduğu bildiriliyordu.

    Aynı gerekçelerle Şeyh Sunusi’ye yardım yapılıyor; ödenek birkaç defa da artırılarak Şeyh, başta Konya olmak üzere bazı şehirlerde ikamet ettiriliyordu (1920-1921). Benzer şekilde, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı postnişini Şeyh Hasan’ın Osmanlı Devletinin bekası ve meşrutiyet idaresinin yerleşmesi hususundaki irşat hizmetleri sebebiyle aylığa bağlandığını da biliyoruz(1921). Din ve tasavvuf erbabının devlete ve rejime hizmetleri ile ilgili hükûmetin beklentileri bunlardan ibaret değildir.

    Atatürk’ün Nutuk adlı eseri, müftülükler aracılığı ile halka taksitle satılırken, her halde halkın dinî duygularından faydalanmayı düşünüyorlardı. Bu konuda yazılmış olan tarihli bir yazıdan anladığımıza göre Nutuk satışından kazanılan paralar Tayyare Cemiyeti şubelerine yatırılıyordu. Arşivdeki belgelerden bu borcun taksitler halinde ödendiğini görmekteyiz.Tayyare Cemiyetine yardım için başka usuller de kullanılmaktaydı. Fitre ve zekatların toplanmasında müftülüklerin her türlü yardımı talep ediliyor, bunun yanı sıra, halkın bu yardımları yapmasını telkin için vaizlere talimatlar veriliyordu. (23 Şubat 1929) Ancak din adamlarının her zaman idarenin destekçisi olmadıklarını da görüyoruz. Meselâ bazı din adamları piyango aleyhindeki, İslâma göre kumar sayıldığı sözlerinden dolayı cezalandırılacaklarına dair uyarılmışlardır. (7 Ağustos 1928)

    Bunlara ilâve olarak, müftülükler ve sair kurumların yardımıyla gerçekleştirilen işler hakkında birkaç kısa örnek daha verebiliriz:

    Kurban derilerinin THK’ya verilmesi için halkın irşadı, bir görev olarak Diyanete verilmiştir.


+ Yorum Gönder


milli mücadele dönemi