+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Cumhuriyet Tarihi Forumunda Atatürk hangi kurum ile basın ve haberleşme faaliyetlerini birleştirmiş Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Atatürk hangi kurum ile basın ve haberleşme faaliyetlerini birleştirmiş








    Atatürk hangi kurum ile basın ve haberleşme faaliyetlerini birleştirmiş

    Millî Mücadele’nin başlangıç dönemi hakkında

    Millî Mücadele’nin başlangıç döneminde ve bütün safhalarında Türkiye’nin içinde bulunduğu yalnızlık halini ve tanıtıma olan ihtiyacını bugün herkes bilmektedir. Dışarıda Şark Meselesi’ni kendi çıkarları doğrultusunda çözmeyi düşünen ve bu sebepten dolayı yıllardan beri yapageldikleri Türkiye’nin taksimi plânlarının sonuncusu olan Sevr Anlaşması’nı uygulamayı isteyenler ve bazı azınlıkların Batı ülkelerindeki lobi çalışmaları, içeride kimi İngiliz muhibbi, kimi saltanat veya hilâfet yanlısı, kimi de şahsî çıkarları doğrultusunda çetecilik yapan kişi ve gruplar vardı. Din, mezhep ve etnik farklılık esası üzerine bölücü ve kışkırtıcı faaliyetler, mesela misyoner okullarının çalışmaları, sözde bilimsel faaliyetler, yalan haberler ve her türlü anti-Türk kampanyalar hızla devam ediyordu.

    Bütün bunlardan dolayı, Millî Mücadele esnasında ve cumhuriyetin ilk yıllarında halkın gönlünün alınıp idareye desteğinin arttırılması için ”tenvir ve irşadı” elzem görüldüğünden, bu konuda bir çok çalışmaların yapıldığı biliniyor. Başlangıçta bu çalışmaları Ankara’ya destek için yapan Millî Mücadeleciler daha sonra, inkılapları ve cumhuriyeti yerleştirmeyi de düşünmüşlerdi. Ancak bazı icraatları görünce bu kadarla yetinmek istemediklerini, Türkiye halkını çağdaş(muasır) ve medenî bir seviyeye getirmeyi de gaye edindiklerini anlıyoruz. Halkın “Tenvir ve İrşadıyla” bir taraftan vatan müdafaası için seferber olması sağlanırken, diğer taraftan da ümmet kimliğinden yeni bir Türk kimliğine kavuşturulması ve bütün bunların hem içeride, hem de dışarıda çağdaş bir tanıtım ve propaganda atağı ile başarılacağının düşünüldüğü bellidir.


    atat-rk-hangi-kurum-ile-bas-n-ve-haberle-me
    Osmanlının zayıflamasıyla birlikte, dışarıdan Batılı çevrelerin desteği ve içeriden –özellikle-patrikhanenin çalışmalarıyla Hristiyan tebaada ayrılık fikirlerinin güçlendiğini ve uygun zamanları buldukça da bir bir imparatorluktan ayrıldıklarını biliyoruz. Ancak bu başlangıçta sadece Hristiyanlara münhasır bir akım sanılırken, daha sonra Müslüman tebaayı da etkilemiş, hatta Arnavut ve Arap gibi halklardan başka doğrudan Türklere de sirayet eden bir propaganda fırtınasına dönüşmüştür. Tabii Türkler devletten ayrılmayı değil, çöküşü durdurmayı hedef alıyorlar, bunun için partiler ve gruplar halinde teşkilâtlanıyorlardı. Subaylar arasında İttihatçı-İtilâfçı v.s. parti kavgaları yapıldığı yetmiyormuş gibi bir de alaylı-mektepli husumeti adeta millî birlik ülküsünü dinamitliyordu. O yılların basınında bazı aydınların ve Atatürk’ün bu “daü’l-fırka” felaketini hüzünlü ifadelerle anlattıklarını biliyoruz1.

    Aynı problem Millî Mücadele döneminde artarak, karşımızda aşılması zor bir engel haline gelmiştir. İkinci bir İttihatçı maceraperestliği ve Anadolu’nun da elden çıkmasına müncer olacak bir hareket olarak gösterilmeye çalışılan Millî Mücadele’ye, hem İtilâfçılar, hem de İstanbul’daki diğer bazı çevreler karşı çıkıyordu. I. Dünya Harbi bitmiş, İttihatçılar kaçakları oynuyor, hepsi canını koruma derdine düşmüş… Bu ortamda Hınçak ve Taşnak Partilerinin mensupları başta olmak üzere “Ermeni Tazıları”* öyle bir Türk avına çıkmışlardı ki, Türk politikacıları tehditler alıyor, takib ediliyor ve öldürülüyorlardı. Üstelik katiller korunuyor, İngiliz askerî savcıları suçluların beraatını isteyebiliyorlardı2. O dönemin süper gücü olan İngiltere, propaganda teşkilâtlarına, “Bizim Orta Doğu politikamız Türk düşmanlığı üzerine kurulmuştur. Türk’ün itibarını yükseltip, Ermeni’nin kredisini düşürecek hiçbir şeye izin vermeyin” diye talimat verebiliyordu3. Bütün bunlar bizim şiddetli bir karşı propaganda hareketine ihtiyacımız olduğunu göstermekte idi.

    Ayrıca gerek hilâfet, gerekse diğer dinî-tarihî kurum ve zihniyetlerin kaldırılması sebeplerini halka iyi anlatmak, asırların verdiği alışkanlık ve kutsallık inancından dolayı halkın bu kurumlara bağlılığını birilerinin istismar etmesini de önlemek gerekiyordu. Millî Mücadele’ de bundan dolayı bir fetvalar savaşının yapıldığını kamuoyumuz bilmektedir.

    Millî Mücadeleciler hem haklı davalarını Türk ve dünya kamuoyuna doğru olarak duyurup destek almak için, hem de Türk halkını millî bir kimlik etrafında birleştirmek gayesiyle bir dizi tedbirler ittihaz etmişlerdir. Bunları şu şekil maddeler halinde sınıflandırabiliriz:

    1-Halkın dinî-manevî duygularına hitap edilmiştir. (Fetva ve vaazlar).

    2-Aydınlardan ve din adamlarından oluşan tenvir ve irşat heyetleri ile millî dava halka anlatılmaya çalışılmıştır.

    3-Basın-yayın faaliyetleri ile tanıtım yapılmıştır.

    4-Propaganda amaçlı faaliyetlere önem verilmiştir.

    5-Millî kimliği belirleyen unsurlardan dil, din, tarih, musiki gibi değerler de kendilerince, işlenerek yeni bir halk “yaratmaya” çalışılmıştır.

    Halkın Dini Duygularından İstifade

    Bu kadar tanıtım ve kendini kabul ettirme problemi içinde bulunan Ankara yukarıda anlatılan tedbirleri bir bir uygulamaya koymuştur. Bunların içinde en fazla halkın dinî duygularına hitap etmekle başarılı olacaklarını düşünmüşlerdir. İstanbul hükümetlerinin Dürrizâde fetvalarına karşılık, Rıfat Börekçi ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde 160 civarında müftü Millî Mücadele’ den yana fetvalarla halkı din ve devlet yolunda birleştirmeye çalıştıkları biliniyor.4

    Ağaoğlu Ahmet daha cumhuriyet idaresinin kurulmasından önce din adamlarının halkı eğitmesi gerektiğini anlatan bir yazı kaleme almış ve Batıda ruhanilerin hiç boş durmadan insanlara her türlü yardımı yaptıklarını ifade etmiştir5. Malta’da sürgünde iken yazdığı Üç Medeniyet’de de hutbeler, mev’ızeler, mevlid ve ilâhîlerin halkın anlayacağı bir Türkçe ile yazılması ve okunması durumunda tam bir huşu ve vecd hali ile dinleneceğini ve ahalinin eğitilmesinde çok tesirli olacağını ifade etmiştir.6

    Ankara’da TBMM hükûmetiyle başlayan ve cumhuriyetle devam eden dönemde de din adamlarından bu doğrultuda faaliyet ve hizmetler beklenmekte idi. Diyanet İşleri Reisi Rıfat imzasıyla müftülere gönderilen yazılarda vaizlerin dinî, içtimaî, sa’yî, ahlakî, ticarî, sınaî, ziraî v.s. sahalarda halkı sade bir dille aydınlatmaları, bunu yapamayacakların başkanlığa bildirilmesi ve her ay verilecek vaaz konularının vukuat cetvelleriyle bildirilmesi istenmiştir7. Buradan anlaşılıyor ki, Ankara, hutbeleri bir millî dava propaganda aracı olarak kullanıyordu. Ancak bu aracı sadece Ankara’nın kullanmadığını, başkalarının da bu işi düşündükleri bellidir. Mesela Yunanistan’da bulunan bazı kişilerin, Türkiye’deki hocalara gönderdikleri yazılarda, hükûmetin din aleyhinde tedbirler aldığı, bu konuda hocaların âhaliyi ikaz etmesi gerektiği gibi iddialarda bulundukları ve bu görüşlerin etkisiyle hareket eden bazı hocaların camilerde vaaz esnasında yaptıkları telkinlerle “Türkiye halitasında hainleri meydana çıkarmak için” gayret ettikleri, bu sebepten Başkanlıkça tertip edilen hutbeler dışında vaaz verilmemesi bildirilmiştir.8 Bu bildirimlerle hutbelerde din adamlarının canlarının istedikleri gibi ve özellikle millî dava aleyhinde vaaz vermemesi için tedbirler alınmıştır: İdarenin istediği yolda yayın ve vaaz verilmesini sağlamak amacı ile mev’ıze listeleri aylık olarak Ankara’ya isteniyor, talimat dışı vaaz verenler cezalandırılıyor ve istenilen türde vaaz ve hutbeleri içeren kitaplar yarışma yoluyla yazdırılıyordu9. Ayrıca emniyetçe araştırılmadan kimsenin imam ve vaizliğe tayin edilmediğini de biliyoruz.10 Zira, özellikle Millî Mücadele karşıtı olanların ve benzer sabıkalıların, -İslâmî bilgileri yeterli olsa bile- dinî hizmetlere alınamayacağını ifadeye gerek yoktur.

    Bu noktada Atatürk ve arkadaşlarının din, insan ve toplum konularındaki fikirlerini hatırlatmak faydalı olur kanaatindeyiz. Onlara göre din lüzumlu bir müessesedir ve toplumda birlik ve mânevî kudret unsuru olarak görülmektedirler. Hatta Atatürk’e göre “Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.”11 Bir Batılıya göre “İslâmiyetin, cumhuriyetin idealleriyle bağdaşabilen yanları iyi karşılanmakta, Kemalizm’in başarısını tehlikeye sokabilecek yanlarına ise şiddetle cephe alınmaktadır. Bunun dışında devletin din karşısında az çok tarafsız kaldığı söylenebilir12”. Gerçekten bu dönemde din, millî davaya hizmet edecek bir araç olarak düşünülüyordu. Hükûmet bu araçtan her fırsatta faydalanmıştır. Hutbelerde, millet ve cumhuriyetin selâmet ve saadetine dua edilmesi, Gazi Mustafa Kemal imzalı Bakanlar Kurulu Kararı ile (5.Mart1924) tarihli yazı ile istenmiştir13. Sovyet kaynaklarının iddialarına göre de Gazi, dinin ve hilâfetin birleştirici etkisini Batıya karşı kullanmayı düşünüyordu14. Bu doğrultuda bazı icraatlar da bilinmektedir. Türkistan ve Hindistanlı Müslümanların Türk Millî Mücadele’sine yardımını tabiatıyla unutmayan Atatürk, gerektiğinde onlarla dinî bağı güçlü tutmayı faydalı buluyordu. Bu anlayışın da etkisiyle Rusya’daki Müslüman Türklerin çektiği büyük kıtlıktan dolayı müftülükler ve vaizler yolu ile halkın dinî duygularına hitap edilerek, din kardeşlerimize gıda yardımının bir “din emri” olduğu bildiriliyordu.

    Aynı gerekçelerle Şeyh Sunusi’ye yardım yapılıyor; ödenek birkaç defa da artırılarak Şeyh, başta Konya olmak üzere bazı şehirlerde ikamet ettiriliyordu (1920-1921)15. Benzer şekilde, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı postnişini Şeyh Hasan’ın Osmanlı Devletinin bekası ve meşrutiyet idaresinin yerleşmesi hususundaki irşat hizmetleri sebebiyle aylığa bağlandığını da biliyoruz(1921)16. Din ve tasavvuf erbabının devlete ve rejime hizmetleri ile ilgili hükûmetin beklentileri bunlardan ibaret değildir.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Atatürk’ün Nutuk adlı eseri, müftülükler aracılığı ile halka taksitle satılırken, her halde halkın dinî duygularından faydalanmayı düşünüyorlardı. Bu konuda yazılmış olan tarihli bir yazıdan anladığımıza göre Nutuk satışından kazanılan paralar Tayyare Cemiyeti şubelerine yatırılıyordu.17 Arşivdeki belgelerden bu borcun taksitler halinde ödendiğini görmekteyiz.18 Tayyare Cemiyetine yardım için başka usuller de kullanılmaktaydı. Fitre ve zekatların toplanmasında müftülüklerin her türlü yardımı talep ediliyor, bunun yanı sıra, halkın bu yardımları yapmasını telkin için vaizlere talimatlar veriliyordu. (23 Şubat 1929)19 Ancak din adamlarının her zaman idarenin destekçisi olmadıklarını da görüyoruz. Meselâ bazı din adamları piyango aleyhindeki, İslâma göre kumar sayıldığı sözlerinden dolayı cezalandırılacaklarına dair uyarılmışlardır. (7 Ağustos 1928)20

    Bunlara ilâve olarak, müftülükler ve sair kurumların yardımıyla gerçekleştirilen işler hakkında birkaç kısa örnek daha verebiliriz:

    Kurban derilerinin THK’ya verilmesi için halkın irşadı, bir görev olarak Diyanete verilmiştir.21

    Gazi Mustafa Kemal’in heykellerinin ithal edilip dağıtımı ve satışını Tayyare Cemiyeti yapacak ve elde edilen kâr Cemiyete bırakılacaktır.22 Diyanetin görevleriyle hiç ilgisi bulunmayan bu icraata yönelik bilgiler bile 24 Nisan 1928 tarihli Diyanet İşleri Reisi Rıfat imzalı yazıyla bütün müftülüklere bildirilmiştir.

    Millî davaya yarayacak şekilde ihbarcılık yapanların ödüllendirileceği bile din adamları aracılığı ile halka duyuruluyordu (3 Temmuz 1923)23.

    Türk Dili Encümeni ve Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı yeni harflerin öğretilmesinde iş birliği yapmışlar ve hem Diyanet personeline, hem de diğer memurlara yeni alfabeyi okuma ve yazma kursları verilmiştir.24

    Türkçe Hutbeler ve Köylüye Din Dersleri adlı kitapların müftülüklerce yurda dağıtımı yapılmıştır.25 Bu hutbe ve din dersleri, dinî olduğu kadar toplumsal ve millî gayeler de güdülerek yazılmışlardı.

    Camilerde namaz kılarken, bütün cemaatin “yeknesaklığı temin etmeleri için” hep birlikte şapka giymelerine dair müftülüklere yazı da (14 Ocak 1926)26 bu doğrultudaki politikalara örnek olarak verilebilir. Ancak bu son örneğin hem din-inanç hürriyeti, hem demokrasi ve insan hakları ve hem de millî birlik ve beraberlik harcı olması bakımından faydadan çok zarar getireceği önceden görülememiş, ancak sonra bu mahsur fark edildiğinden böyle bir düşünce fiiliyata dönüştürülmemiştir.





+ Yorum Gönder