+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Ders Notları Forumunda Felsefede doğru nedir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Felsefede doğru nedir








    felsefede doğru nedir







  2. Asel
    Bayan Üye





    felsefede doğru nedir


    Felsefede Doğruluk

    Doğru nedir ve ne işe yarar?







    İnsanlık tarihinin en eski ve bu güne dek hiç çözülmemiş bulmacası “doğru nedir?” sorusudur. Neyin doğru neyin de yanlış olduğu sorunsalı ile ilgili yaygın kanaat büyük ölçüde “herkesin doğrusunun kendisine göre” olduğu şeklindedir ve zaten asıl sorunda herkesin doğrusunun kendisine göre doğru olduğunun var sayılması ve genel geçer, evrensel doğruların bulunamamış olmasıdır. Peki bu sorun çözülebilir mi? Bana göre bu sorunun tek bir cevabı vardır ve o da kocaman ve güçlü bir “evet!” tir.

    Önce şunu belirtmekte yarar vardır. Mutlak doğru diye bir şey yoktur. Doğru daima bir şey ile ilgilidir. Her şey için geçerli olan bir doğru olamaz. Çünkü her şey birbirinden farklıdır ve haliyle de her hangi bir şey ile ilgili olarak doğru olanın her şey için doğru olması beklenemez. Bu nedenle de bizim amacımız her şey için geçerli olabilecek “sihirli bir doğru” yu bulmak değil, onun yerine her zaman ve her şey için geçerli olabilecek bir “doğruyu arama ve bulma yöntemi” geliştirmek olacaktır. Başka bir ifadeyle de bizim amacımız yaşamın nerede ise sonsuz sayıdaki bütün kapılarını açmak değil, ama bütün kapıları açabilecek bir “anahtar” geliştirmek olacaktır.

    Doğru nedir sorusuna geçmeden önce doğru veya yanlış dediğimiz şeylerin bağlantılı iki ayrı kavramı irdeleyip “gerçeklik nedir?” ve “görecelik nedir?” sorularına bir açıklık kazandırmamız gerekir. Çünkü doğru dediğimiz şey soyut bir kavram değildir ve onun ne olup olmadığını tam olarak anlayabilmemiz için o kavramı olabildiğince somutlaştırmak gerekecektir. Çünkü belli bir ölçüde de somutlaştırılamayan bir kavramın neliği de soyut tartışmalardan, fikirlerden ve var sayımlardan ileri gitmeyecektir.

    “Gerçeklik” bizim onu algılayış biçimimizden bağımsız olarak gerçekleşmiş olan, bitmiş, tamamlanmış ve artık tarihe mal olmuş bir şeydir. Örnekleyecek olursak; Farz edelim ki bir cam ustası elindeki aletler ve hammaddelerle camdan bir vazo yapmak istiyor, uğraşıyor, didiniyor ve sonunda da camdan bir vazo yapıyor. İşte bu durumda söz konusu cam vazonun,

    1. Nesnelliği ile ilgili bir “gerçekliği”
    2. O nesnel varlığın yapılış, var oluş amacıyla ilgili “gerçekliği”,
    3. Yine o nesnel varlığın yapılış süreciyle ilgili, tarihide diyebileceğimiz bir “gerçekliği” ve
    4. Son olarak o cam vazonun yapıldıktan sonra dünya ve haliyle de biz insanlar için ne ifade ettiği, edeceği ile ilgili işlevselliği olarak da tanımlayabileceğimiz bir “gerçekliği”
    nin varlığından söz edebiliriz. Bütün bu gerçeklik parametrelerine dayanarak da var olan her şeyin “yapısal, amaçsal, tarihsel ve işlevsel” olarak birbirinden farklı ama birbirinden ayrılmaz, çünkü her biride diğerleri ile “nedenli” olan 4 ayrı gerçekliğinin olduğunu öne sürmek mümkündür.

    Gerçeklik tabii ki sadece insanın yaptıkları ile de sınırlı değildir. Dünyamızda var olan her şeyin görünen, görünmeyen, bilinen veya bilinmeyen her varlığın bir gerçekliği vardır. Dağların, denizlerin, hayvanların, bitkilerin, tabii ki insanların ve o insanların yaptıkları her şeyin ama istisnasız her şeyinde birer gerçeklikleri vardır. Sadece var olmayan, var olduklarını varsaydığımız veya uydurduğumuz şeylerin gerçeklikleri yoktur. Onlar ise gerçeklik dışı hayal ürünüdürler.
    Diğer taraftan gerçeklik sadece olmuş, bitmiş, gerçekleşmiş olan “gerçeklik” ile ilgili bir özellik değildir ve aynı kavramı daha henüz olmamış, bitmemiş ama olması, yapılması düşünülen, planlanan şeylerle ilgili olarak da kullanırız. Bu durumda da düşünülen ve planlanan şeyin gerçekleşme olasılığı söz konusudur ki bu henüz gerçekleşmemiş olanın gerçekçiliği ayrı bir konu olup, onun irdelenmesi de ayrıca yapılacaktır.

    “Görecelik” kavramı büyük ölçüde Albert Einstein’ın keşfettiği, geliştirdiği ve tanımladığı “izafiyet teorisi” nden sonra dillerimize yerleşen ve varlıkların var oluş biçimlerinin birbirleri ile karşılaştırılması sonucunda gözlemleyebildiğimiz var oluşsal farklılıklarını ifade eden bir kavramdır. Örneğin birbirinden farklı hızlarla hareket eden araçların içinde diğer aracı gözlemleyen insanların diğer aracın hızını tam olarak algılayamaması tam bir bir “görecelik” sorunudur. İzafiyet teorisinin ifade ettiği gerçekliklerden birisi de bizim hareket eden bir cismin hızını en gerçekçi bir şekilde sabit bir noktadan bakarak tespit edebileceğimizdir. İkinci bir gerçeklik de eğer biz kendimiz hareket halindeysek de sabit bir nokta olmadan kendi hareket hızımızı tespit edemeyeceğimizdir. Kısacası her iki durumda da sabit bir noktadan yararlanmadan gerçek hız tespiti daima göreceli, dolayısıyla da gerçekçi olmayan bir tespittir. Bu da genel anlamda göreceliğin ortadan kaldırılabilmesinin mutlak bir şekilde başka bir sabit konumlu varlığın ölçü teşkil etmesi durumunda söz konusu olabileceğini ifade eder. Bunu da örneklemek gerekirse eğer elimizde bir pusula yoksa açık denizde yolumuzu kaybederiz. Güneş yolumuzu ve yönümüzü belirlemek açısından (çok zor) ölçü teşkil eder. Fakat buna mukabil kutup yıldızı yön tespitinde yüz yıllar boyunca güvenilir bir ölçü birimi olmuştur. Çünkü güneş de bizimle birlikte hareket halindedir, ama kutup yıldızı da aslında hareket ediyor olmasına rağmen aradaki uzaklık nedeniyle sabit duruyormuş gibi kabul edilebilir. Çünkü kutup yıldızının hareketliliği “bizim konumuza göre” göz ardı edilebilir bir hareketliliktir.

    Görecelik kavramının ifade ettiği gerçekliği aslında Albert Einstein’dan çok daha önce fark eden ama yaşadığı dönemde önemi yeterince anlaşılamayan Alman filozofu İmanuel Kant olmuştur. Kant çok doğru bir şekilde gerçekliğin iki tür var oluşunu ortaya çıkarmış ve bunu da “Das Ding an sich” ve “Das Ding für mich” tanımlamalarıyla ifade etmiştir. Türkçeleri “şeyin aslı, şeyin kendisi” ve “bana göre şey”olarak tercüme edilebilecek bu iki var oluş biçimi bizim gerçekliği olduğu gibi değil bize göründüğü gibi, bizim duyumsadığımız ve en geniş anlamıyla da bizim algıladığımız gibi fark edip bilincine eriştiğimizi ifade etmektedir ve bunu da
    var olan gerçeklik =/= algılanan gerçeklik
    eşitsizliği şeklinde sembolize etmek mümkündür. Çünkü var olan gerçeklik ve algılanan gerçeklik her zaman aynı şey değillerdir. Algılanan gerçekliğin var olan gerçeklikten farklı olmasının en önemli nedeni de algılanan gerçekliğin belirleniş biçiminin o algılamayı yapan kişinin kişisel varlık, düşünce ve değerlendirme biçimleri ile bağlantılı ve orantılı olmasıdır. Bu durumda da o kişinin “kişiden kişiye değişken olan” düşünce ve değerlendirme biçimi var olan gerçekliğin tespitine ölçü teşkil edeceği için algılanan gerçekliğin “göreceli” olması söz konusu olur. Bu nedenle de
    var olan gerçeklik = algılanan gerçeklik
    eşitliğin sağlanabilmesi için “var olan gerçekliğin” ve de o gerçekliği algılayan kişinin “değişken” düşünce ve değerlendirme ölçütlerinden bağımsız ve farklı bir ölçü biriminin “değerlendirme ölçütü” olarak kabul edilmesi gerekir. Bu yapıldığında, yapılabildiğinde de gerçekliğin ve algılayanın gerçekliğinin dışında 3 üncü bir sabit nokta esas ölçü birimi olarak kabul edilmiş olur ve bu sayede de o değişken olmayan 3 üncü sabit noktaya “göre” sabit, değişken ve göreceli olmayan bir gerçeklik tespit edilmiş olur. Bu yöntem de şimdiye kadar doğa bilimleri tarafından kullanılan bir yöntemdir ve doğa bilimlerinde bu güne kadar sağlanan büyük gelişmelerin de temel nedenidir. Doğa bilimlerini bilimsel ve objektif kılan bu özellik “kilo, metre, derece, volt veya atü vb” gibi birçok genel geçer ölçü birimlerinin kabul edilmeye başlanması ve ölçüt olarak kullanılması sonrasında elde edilmiş bir kazanımdır.

    Var olan ve algılanan gerçekliklerin farklılıklarının ve bunların sonuçlarının anlaşılabilmesini kolaylaştırmak amacıyla bir örnekleme yapmakta yarar vardır. Şimdi, örnek olarak 3 kişi ve 1 sorun veya bir olgu ele alalım. Kişileri K1 , K2 ve K3 olarak tanımlayalım. Örnek olarak ele aldığımız bu 3 kişinin de elbette ki söz konusu sorunu veya olguyu kendilerine göre birer algılayış şekilleri olacaktır ve bunları da




  3. Asel
    Bayan Üye
    A1, A2 ve A3 olarak tanımlayalım. Bu durumda da herkesin kendisi ile söz konusu olguyu algılayış şeklide arasında birer
    K1 = A1
    K2 = A2
    K3 = A3
    eşitliklerinin oluşacağı muhakkaktır. Buradaki sorun söz konusu her kişinin kendi algılayış biçimini “doğru” olarak kabul edip, algılama biçimlerinin birbirlerinden farklı olmasından kaynaklanan
    A1 =/= A 2 =/= A3
    eşitsizliği de, herkesin ayrı ayrı birer doğrusu olabileceğini ve bu nedenle de tek bir doğru olamayacağının kanıtı gibi görmesidir. Oysa bu durum; herkesin kendi algılayış biçimini doğru olarak kabul etmesinden kaynaklanan kavram kargaşasının ortaya çıkardığı bir yanılsama halidir. Her 3 kişinin de farklı doğrularının olması; doğruların birbirine eşit olmamasının değil ya da o doğrunun göreceli olabileceğinin de değil ama o göreceli doğruları belirleyen kişilerin birbirlerinin eşiti olmadığının kanıtıdır. Bu ise apayrı bir konudur ve bunun da
    K1 =/= K2 =/= K3
    şeklinde bir eşitsizlik olarak simgelenmesi gerekir. Bu eşitsizliğin ifade ettiği gerçekliğin ise; insanların bir konuda birbirinden farklı doğruların olabileceği şeklinde değil, her konuda farklı bilgiye, farklı tecrübe birikimlerine ve farklı değer yargılarına sahip olmaları nedeniyle gerçekliği algılarken, gerçeklikle ilgili fikirlerini oluştururlarken gerçeklikten kendi kişilikleri ile orantılı olarak “sapmış” oldukları şeklinde açıklanması gerekecektir. Çünkü onların her biri doğruyu belirlerken kendilerini, kendi düşünce ve değerlendirme biçimlerini ölçü kabul etmişler ve dolayısıyla da “kendilerine göre, kendi kişiliklerine göre” doğru olduklarını varsaydıkları doğrular tespit etmişlerdir. Oysa doğru hiçbir zaman göreceli olamaz, doğruda önemli olan doğruyu tanımlayanın değil, tanımlananın gerçekliğidir. Doğrunun mutlak bir şekilde genel geçer bir doğru olması gerekir ve ancak genel geçer doğrular gerçekliği tam olarak ifade edebilir. Bunu da;
    Tek doğru =/= göreceli doğru veya
    Tek doğru = genel geçer doğru
    olarak sembolize etmek ve kabul etmek gerekir. Çünkü doğru gerçekliğe göre doğrudur veya değildir, yani
    Doğru = Gerçeklik tir.

    İnsanların içinde yaşadıkları gerçeklikleri farklı şekillerde algılamaları ve bu algılayış farklılıklarına dayanarak birden çok doğru olabileceğini kabullenmeleri yukarıda da belirtildiği gibi tamamen farklı değerlendirme biçimlerinin neden olduğu bir görecelik sorunudur. Bu sorun doğanın nesnel gerçekliğinin “bilimsel yöntem” olarak tanımladığımız “genel geçer ölçü birimlerinin esas ve ölçüt kabul edilmesi” sayesinde aşıldığını biliyoruz. İşte bu nedenle de çevremizi kuşatan gerçekliğin genel geçerliliğe haiz olacak bir şekilde doğru olarak tanımlanması ve ifade edilmesi artık mümkün olmuştur.

    Bilimsel doğruları göreceli doğrulardan ayırt eden en önemli özellik bilimsel yöntemlerin ve genel geçer ölçü birimlerini esas kabul eden her araştırmacı yaptığı deneyler ve usa vurumlar sayesinde daima aynı sonuçlara ulaşabiliyor olmasıdır. Bu yapılmadığı takdirde de araştırmacının kişisel değerlendirme biçimi esas olacağı için ulaşılan her sonuç birbirinden farklı çıkacak ve dolayısıyla da genel geçer doğru, tek doğru olamayacak, kısacası ulaştığı sonuç gerçekliği birebir ifade etmeyecektir. Zaten dikkat edecek olursak sosyal bilimler alanında bilim adamlarının, filozofların, düşünürlerin, aydınların ve hatta sokaktan geçen insanların fikirleri daima birbirlerinden farklı olmaktadır. Bu da gerek bilim adamlarının ve gerekse de filozofların, düşünürlerin veya aydınların fikirlerinin de göreceli fikirler olduklarının genel geçer, bilimsel olmadıklarının açık bir kanıtıdır.

    Özellikle doğa bilimlerinde son birkaç yüz yılda gelişmeler sayesinde de içinde yaşadığımız gerçeklik artık büyük oranda bellidir ve doğanın nesnelliği ile ilgili olarak neyin doğru neyin de doğru olmadığı konusunda fazla bir tartışma da bulunmamaktadır. Bizim günümüzde hala doğruların göreceli olduğunu düşünmemizin nedeni sosyal bilimler alanlarında henüz bilimsel yöntemlerin geliştirilememiş olmasından kaynaklanmaktadır.

    Sosyal bilimlerin araştırma alanı insan, insanın toplumu ve bunların var oluş biçimleri ile ilgili alanlardır. Buradaki zorluk da insanın bir cam vazo gibi nesnel bir gerçekliğinin olmaması ve daha da önemlisi cam vazo “statik” bir varlıkken, insanın “dinamik, yaşayan ve her an değişen” bir varlık olmasıdır. Bu farklılık da sosyal bilimciyi doğa bilimciye oranla çok daha zor bir bulmacayla karşı karşıya getirmekte ve bizim de insanın yaşam gerçekliği ile ilgili olarak genel geçer doğrulara erişmemizi zorlaştırmaktadır. Ancak ve var bu zorlukta aşılamayacak bir zorluk olmamalı ve insanın yaşamıyla ilgili olarak da genel geçer doğrulara erişebilmek üzere bilimsel bir yöntemin geliştirilebilmesi mümkün olmalıdır.

    Biz Herakleitos’dan günümüze kadar her şeyin değiştiğini biliyoruz. Ama burada dikkat etmediğimiz bir konu varsa oda her şeyin aynı hızla değişmediğidir. İnsan dünyanın en hızlı bir şekilde değişen ve gelişen varlığıdır. Zaten başka türlü de insanın son 3-4 milyon yılda geçirdiği evrim mümkün olamazdı. İnsan büyük bir gelişme gösterebilmiştir, çünkü o aynı zamanda da büyük bir hızla değişebilmiştir. Üstelik insanın değişim hızı da her geçen gün artmaktadır. Örneğin 1.500 lü yılları 500 sene öncesi ile kıyaslayacak olursak insanın yaşam biçiminin fazla değişmediğini görürüz. Değişmemiştir çünkü o arada geçen 500 yıl içinde önemli icatlar ve keşifler yapılmamıştır. Buna karşılık 1900 lü yılların başı ile aynı yüzyılın sonunu birbiri ile, hatta son 50 senenin başını ve sonunu karşılaştırdığımızda insanın yaşam biçiminin ne kadar hızlı değiştiği açık bir şekilde ortaya çıkar. 1900 lü yılların başında yürüyerek, at sırtında veya at arabasıyla bir yerden başka bir yere gidebilen insan yüzyılın sonunda uçaklar ve son model motorlu taşıt arabalarıyla hareket eder hale gelmiş, hatta uzay araçları ile de aya gidip gelmeye başlamıştır. 1900 lü yılların başında büyük oranda okuma yazması bile olmayan insan yüzyılın sonunda bilgisayar kullanmaya başlamış ve internet ağı vasıtasıyla her an mesafe tanımaksızın birbirleriyle iletişim kurabilmektedir. 1900 lü yıllarda insanlığın doğa hakkındaki bilgi birikimi her 10 yılda bir ikiye katlanmış ve bunun sonucunda da yaşam baş döndürücü bir hızla değişmiş ve gelişebilmiştir.

    İnsanın çok hızlı bir şekilde değişmeye başlaması muhakkak ki onun geliştirdiği bilgi birikiminin ve bilgi birikimine dayalı olarak geliştirdiği sanayi ve teknolojinin doğal bir sonucudur. Ancak ne var, hepimizin de çok açık ve ne net bir şekilde bildiğimiz gibi bu değişim de bütün insanların eşit bir şekilde yaşadığı bir değişim olmamıştır. Çünkü insanların her birinin geliştirilen bilgi birikiminden istifade etmesi, etmek istemesi her zaman aynı oranda mümkün olmamıştır. Bunun sonucunda da bazı insanlar kendi toplumları içinde daha hızlı değişirken bazıları ise o değişime ayak uyduramamış ve göreceli olarak daha geri kalmışlardır. Bu da haliyle insanların birbirinden farklı şekillerde değişmesinin ve gelişmesinin ortaya çıkardığı sınıfsal farklılıkların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Günümüzde en gelişmişinden en geri kalmışına kadar her toplumda bu “bilgi ve bilgiye dayalı” farklı gelişmelerin tezahürlerini görmek kolaylıkla mümkündür. Örneğin ülkemizde en gericisinden tutun en ilericine kadar her türlü kültürel renkte insan yaşamamaktadır. Bunun en canlı ve karakteristik örneği de bir kısım insanların kara çarşaflarla dolaşırken, bir kısmının onlara göre daha gelişmiş olup türban kullanmaları, bir kısmının ise türban da kullanmayıp başını belli belirsiz bir başörtüsüyle örtmesi, bir kısmının hiç başını örtmeye bile gerek duymaması ve en az mutaassıp olanların ise örtünme ne kelime vücutlarında ne var ne yoksa ortaya koyan bir giyim tarzını benimsemeleridir. İnsanların yaşam ve giyim biçimlerinde görünür olan bu değişmişlik ve gelişmişlik farklılıkları hiç şüphesiz ki nedensiz olgular değildir. Yaşam ve giyim biçimini değiştiren şey her şeyden önce insanın zihinsel yapısı, bilgi birikimi, dünya anlayışı ve bu anlayış doğrultusunda sergilediği, nesnelleştirdiği, görünür kıldığı yaşam biçimidir. Modern ve çağdaş bir dünya anlayışına sahip bir kadının kara çarşaflar içinde dolaşması her halde olası bile değildir. Şimdi burada önemli olanda zaten insanları dünya anlayışları, yaşam biçimleri veya giyim tarzları itibariyle sorgulamak veya yargılamak da değildir. Burada asıl önemli olan insanların homojen bir şekilde değişmemeleri ve gelişmemeleri olgusunu anlaşılır kılmak ve açıklayabilmektir. Bir diğer önemli sorunda “genel geçer doğruların” bulunmasına yarayan bilimsel bir yöntemin geliştirilebilmesinin gün geçtikçe daha büyük bir zorunluluk haline gelmesidir. Çünkü bir taraftan nüfus artış, diğer taraftan da insanların değişim süreçlerinde gösterdikleri hız farklıları zorunlu olarak göreceli dünya anlayışlarının hızla artmasına ve bu da insanlar tarafından kabul edilebilecek genel geçer doğruların bulunamamasından kaynaklanan ama özlemi duyulan genel mutabakatın, anlaşmanın, kısaca barış ortamının giderek zorlaşmasına neden olmaktadır.

    Sosyal yaşamda genel geçer doğruların bulunması önündeki en büyük engel hiç şüphesiz ki, doğal varlıklarda gözlemlenebilen, ölçülebilen gerçekliğin insan için geçerli olmamasıdır. İnsan sürekli değişiyor diyorsak ve bunu da her gün gözlemleyebiliyorsak bu durumda hangi gerçeklikten yola çıkabiliriz ki? Nesnel gerçekliği ortadan kaldırabilmek için bu gerçekliğin dışında hiç değişmeyen sabit bir ölçü birimi ihtiyaç duyarken, zaten değişken olan insanı genel geçer bir şekilde değerlendirmek mümkün müdür?




  4. Asel
    Bayan Üye
    İnsanın değişen gerçekliği ile ilgili sorunun aşılabilmesi için başvurabileceğimiz kaynak yine doğanın kendisi ve onun içindeki değişken olmayan özellikler olacaktır. Şöyle ki, doğa ne kadar değişirse değişsin onun yine de hiç değişmeyen ve her zaman aynı kalan bazı özellikleri vardır. Nedir bunlar?

    Doğanın ve insanın hiç değişmeyen ve bu nedenle bundan sonrası için de hiç değişmeyeceğini öngörebileceğimiz özellikleri vardır ki bunlarda insanlarında tabi olduğu doğa yasaları ve bütün canlı varlıkların (hatta cansız varlıkların da) sahip oldukları ve tüm yaşam biçimlerini etkileyen, belirleyen dürtüleridir. Dürtülerin işlevi tüm canlılarda olduğu gibi belirli ihtiyaçların hissedilmesini sağlayarak insanların ne kadar farklı kültür ortamlarında doğup büyümüş olsalar bile benzer davranışları sergilemeleridir. Cansız varlıkların sahip olmadıkları bir etkinliğe onlardan türeyen insanın da sahip olamayacağı varsayımı ile dürtülerin tüm evrensel hareketliliğin de temel nedeni olduğunu düşünmemiz için birçok neden vardır. Bu nedenleri buradaki konu ile ilgili olarak irdelemek konuyu fazlasıyla saptıracaktır ama burada şu kadarı söylemek mümkündür ki, en ilkelinden en gelişmişine kadar davranışları dürtüler tarafından belirlenmeyen hiçbir canlı türü yoktur ve dürtülerinin kaynağı da halen bilinmemektedir. İşte sırf bu nedenle bile dürtülerin her zaman var olan ve bu özelliği sayesinde evrensel ve değişmeyen insani bir gerçeklik olarak kabul edilmesinde bir sakınca olmaması gerekir. Zaten insan yedi milyara yakın insan topluluğunun da genel geçer bir ölçüt teşkil edebilecek daha başka ve farklı bir ortak noktası da her halde yoktur ve bulunamaz.

    Dürtüler vardır ve onların itici gücü sayesinde de insanoğlu sürekli değişmiş, evrim sürecinde bu günlere gelmiş ve henüz aşamadığı cehaleti nedeniyle kendi kendini yok etmezse muhakkak ki çok daha ilerilere de gidecektir. Ancak ne var ki insanın ne geride bıraktığı tarihinde yaşadığı her hangi bir günü ne de bu günü onun her gün değişen gerçekliğine ölçü olarak kabul etmek mümkün de değildir. Çünkü insanlık tarihi kadar bu günü de acılar, yoksulluklar ve sosyal sorunlarla doludur ve insanın kendi için, çocukları ve torunları için belirleyeceği amacı elbette ki bu gününü sonsuza kadar sürdürmek olmayacaktır. Bu nedenle de eğer biz insanlık için doğruya, doğru olana ölçüt teşkil etmesini isteyeceğimiz sabit bir nokta oluşturacaksak bu elbette ki onun hayalini de kurabileceği bir ideal olmalıdır. Kaldı ki insanın böyle bir ideali de vardır ve yüz yıllardır da bilinmektedir. İnsanlar refah, mutluluk ve huzur içinde cenneti anımsatan bir barış ortamında yaşamanın hayalini hep kurmuştur ve bu hayalden vaz geçmek içinde herhangi bir neden yoktur. Günümü doğruları ne kadar farklı ve çeşitli olurlarsa olsunlar insanın insana eşit olduğu ve herkesin barış ve kardeşlik içinde yaşadığı bir yarına kimsenin en ufak bir itirazı olmayacaktır. O halde doğanın gerçekliğini doğru olacak şekilde tanımlamak için nasıl doğa bilimcileri doğanın kendisini, nesnelliğini gerçeklik olarak kabul ederek ve bunun yanı sıra objektif ölçü birimleri geliştirdilerse, şimdi benzer bir yöntemle insanın ideallerini değişmez ve sabit bir nokta, hedef kabul ederek ölçü oluşturmak da mümkün olmuş demektir.

    Diğer taraftan bu yazının başında sözü edilen gerçekliğin 4 parametresini ele alacak ve bunların “yapısal, amaçsal, tarihsel ve işlevsel” olduklarından yola çıkacak olursak doğa gerçekliğin dördüncü parametresi olan işlevselliğinin insanın ihtiyaçları, doğayı kullanma gereksinimi ile doğanın varlığı arasında tam anlamıyla bir nedensellik ilişkisi olduğu görülür. İşte bu nedensellik ilişkisi ve bunun ayrılmaz bir bütünlüğü olan “etki ve tepki yasaları” ve “sebep sonuç ilişkileri” olarak tanımlayabileceğimiz doğa yasaları ile olan örüntüsü de insan ile doğa arasındaki değişmez bağımlılığı insanın gerçekliğine ölçü teşkil edebilecek sabit bir ölçüt olarak kabul edebileceği ortaya çıkar. Çünkü insan doğanın ayrılmaz bir mensubudur ve doğadan bağımsız, soyut bir şekilde ne var olabilir ne de düşünülebilir. Bu nedenle de insanın var oluşunun, düşünce biçiminin ve yaşam biçiminin ölçü birimi de hiç şüphesiz ki onun dürtüleri tarafından belirlenen ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlarının doğanın gerçekliği örtüşüp örtüşememesi veya nasıl ve ne şekilde örtüşeceği olacaktır. Bu durumda da tabii ki doğanın nesnelliği için geçerli olan;
    Doğru = Gerçeklik
    eşitliği insanın sosyal yaşantısı için de genel geçer doğrular bulmak konusunda geçerliliğini koruyacak, yardımcı olacaktır.

    Yukarıda gerçekliğin “yapısal, amaçsal, tarihsel ve işlevsel” olmak üzere 4 parametresi vardır dedik. İnsanın gerçekliği ile ilgili olarak dürtüleri ve doğa yasaları tarafından belirlenmiş ve bu anlamda da değişmeyen bir yapısı vardır. İnsanın yine ne ise o olarak kabul etmemiz gereken, bu nedenle de geriye dönük olarak değiştirilemez bir tarihi vardır ve bu tarihte aynı doğa bilimcilerinin ileriye doğru yaptıkları deneylerin yerini tutabilecek bir zenginliktedir. Tek fark geriye dönük ama yaşanmış deneyler olmasıdır. İnsan gerçekliğini amacı ise zaten bellidir; insanların eşitlik, refah, mutluluk ve huzur içinde yaşayabilecekleri cennetimsi bir barış ortamı tesis etmek! İşlevselliği de bu amacın gerçekleşmesini mümkün kılacak rasyonel bir toplumsal iş bölümünün bilinçli ve bilgili bireyleri olmaktır. Geriye ne kaldı? Bu parametreler çerçevesinde insanlığın idealinin nasıl ve ne şekilde gerçekleşebileceğini araştıran, onun bilgi ve kurallarını geliştiren ve artık yaşamımızın sosyal alanıyla ilgili bütün doğruları belirtilen bu parametreler doğrultusunda çorap söküğü gibi peşpeşe bulabilecek, belirleyebilecek yeni bir sosyal bilim anlayışı. Doğru olanda bu değil midir? 2 kere 2 nin 4 ettiğini nasıl biz kendimiz belirlemiyor veya dalından düşen elmanın düşüş nedenini biz kendimiz keyfi bir şekilde açıklamıyor bilimsel tespitleri esas alarak neyin doğru neyin de yanlış olduğunu kabulleniyorsak, aynı şekilde de sosyal yaşamımızda neyin doğru, neyinde yanlış olduğunu öğrenirken sosyal bilimlere başvurmak herhalde düşünce özgürlüğümüzü kısıtlayan bir sorun teşkil etmeyecektir.


    Diğer taraftan elbette ki hayal de kurmamak, daha doğrusu kurulacak hayallerin de gerçekçi olması gerekir. Çünkü ancak gerçekçi hayallerin gerçekleşmesi mümkündür. Nedensellik yasalarının hüküm sürdüğü dünyamızda hayallerinde gerçekleşmesi onlarında doğru bir şekilde kurulmuş, tanımlanmış ve ifade edilmiş olmalarına bağlıdır. Örneğin kuşlar gibi kanat çırpıp uçamayız ama gerekli araçları yaptığımızda da kuşlardan bile yükseklere, kuşlardan bile uzaklara uçabiliriz, üstelik first class!. Ama netice olarak binlerce yılın varsayımlarının saçma sapan ve gerçekleşmesi asla mümkün olmayan sayısız fikirlerin, dinlerin, ideolojilerin, dogmaların, “izm” lerin zihinlerimizde neden olduğu kültürel enkaz muhakkak ki kısa bir sürede kaldırılamayacaktır. Doğa bilimlerinin bu günkü seviyesine gelebilmesi 500 sene kadar evvel dünyanın mı güneş etrafında döndüğü, yoksa güneşin mi dünya etrafında döndüğü tartışmalarıyla başlayan bir süreçtir ve yüzlerce yılda ancak mümkün olabilmiştir. Benzer bir süreç muhakkak ki sosyal bilimlerle de ilgi olarak bir şekilde yaşanacaktır. Ama ne olursa olsun sosyal bilimlerde sonunda var olan düzenin korunması ve muhafaza edilmesi için değil, insanlığın barış ve mutluluk idealinin gerçekleşmesi için neler yapılması gerektiğini sorgulamaya başlayacaklardır. Eğer biz bu evrenin tesadüfen var olmadığına, muhteşem bir aklın tasarımı olduğuna inanıyorsak, mutlaka geleceğin de bir gün geleceğine inanmamamız için hiçbir nedenin olmaması gerekir. Yeter ki eğrisini doğrusuna denk getirmekle yetinmeyip, sadece ve sadece doğrusunu, dosdoğrusunu aramaktan asla vaz geçmeyelim.

    Şimdi, en başta sorduğumuz “Doğru nedir ve ne işe yarar?” sorusuna tekrar geri dönecek olursak o sorunun cevabını da artık biliyor olmamız gerekir. Çünkü doğru olan “içinde yaşadığımız evreni kendi gerçekliğine sadık kalarak algılamamıza, bilmemize ve bu gerçeklik içinde tüm insanlığın mutluluğa erişebilmesine en rasyonel bir şekilde hizmet edecek tespitler, tanımlamalar ve fikirlerimiz” dir. “Doğru” fikirlerimiz ise insanlığın en büyük hayali olan “evrensel barış” ın sağlanmasına veya bir diğer ifadeyle de kutsal kitaplarda vaat edilen “cennetin” yaşadığımız topraklarda gerçekleşmesine yarayacaktır. Çünkü “doğru” olan “gerçeklik” tir ve evrenin tek gerçeği de maddenin “ilahi bir güç (?)” tarafından donatıldığı “dürtüler” ile maddenin en yüce hali olan insanlığın hiçbir zaman vaz geçemeyeceği “mutluluk ve barış” içinde yaşamak idealidir.

+ Yorum Gönder