+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 12
Atasözlerimiz ve Deyimler ve Deyimler Forumunda Deyimlerimizin Hikayesi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. HaKHaN
    Özel Üye

    Cevap: Deyimlerimizin Hikayesi

    Ali Kıran Baş Kesen

    Külhanbeyi ağzında Ali kıran baş kesen diye bir deyim vardır. Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır. Bu deyim aslında Dal kıran baş keser atasözünden doğmadır.
    Atalarımızın insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri eskiden beri Türk-İslam töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih'in "Affedilen Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim." demesi gibi

    Güme gitti

    Yeniçeriler günümüz polisliğini yaptığı dönemlerde olaylara müdahele edip, göz altına alacakları adamları kodeslere götürürmüş. İçeri atarkende "hooopgüümm" derlermiş. Ahalide bir olay sırasında suçsuz yere içeri alınan insanlara "vay be! adam bağıra çağıra güme gitti!" derlermiş. Bu deyim buradan çıkmış

    İş İnada Bindi

    Adamın biri hayatında hiç namaz kılmamış. Bunu bilen bir arkadaşıda "Yahu şu mübarek Ramazan bari bir-iki rekat namaz kıl demiş. O da "Tamam tamam kılarız iki rekat deyip", akşam Teravih namazına gitmiş. Teravih başlamış. Bir-iki-dört derken namaz devam ediyor. Adam bir camdan kafasını uzatıp cami önünde bekleyen oğluna , "evlat sen eve git bu iş inada bindi" demiş. Bu deyim de buradan kalmış

    Cevap: Deyimlerimizin Hikayesi frmacil sayfa 2iki Cevap: Deyimlerimizin Hikayesi

  2. HaKHaN
    Özel Üye
    İki Dirhem Bir Çekirdek

    Giyim kuşamına özen göstermiş, şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık bu deyim kullanılır.
    Bu yakıştırma, ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır. Belki biliyorsunuzdur; bir okka, bugünkü ölçülerle 1283 gr. tutar. Okkanın 400'de 1'ine dirhem adı verilir. Dirhem, daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür. Ancak sarraflar, dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kullanırlar. Buna çekirdek denir ki, toplam 5 santigram karşılığıdır.
    Eski devirlerin enkıymetli parası olan Osmanlı altını toplam 2 dirhem ve 1 çekirdek ağırlığa sahiptir. Yani; 2 dirhem+1 çekirdek= 1 Osmanlı altını.
    Bu durumda süslenmiş kimselere iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasında bulunanlar, mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki, bizce pek zarif bir nüktedir.
    KAYNAK: İskender PALA (2000). İki Dirhem Bir Çekirdek, Bab-ı Ali Kültür Yayıncılık, İstanbul.

    Hakkında Hayırlısı Böyleymiş

    Bu deyim daha çok değer verilmeyen birinin başına gelen felaketi –birazda alay ederek- hafife almak için kullanılıyor. Hikaye şöyle;
    Bir zamanlar Üç kişilik bir hırsız gurubu varmış. Bunlar her gittiği yeri soyup soğana çevirmekte yurt çapında ustalaşmış, namı almış yürümüş kişilermiş. Aralarından biri şefmiş. Şef oldukça sert mizaçlı, acımasız biriymiş. Bir gece konağın birini soyuyorlarmış, çatıdan salona ip sallandırmışlar, biri topladığı eşyaları iple tırmanarak çatıdaki şefe veriyor, şef; bunları dışarıda gözcülük yapan diğer hırsıza ulaştırıyormuş. İçerdeki hırsız salonda som altından bir şamdan görmüş, iple çatıya çıkarken,
    “şefim bu şamdan benim ona göre” demiş. Şef bu lafa bir hayli sinirlenip ipi kesmiş, adam kafa üstü yere çakılıp ölmüş. Konaktan yürütebildikleri ile birlikte öteki hırsızla hızla uzaklaşırlarken adam ölen arkadaşı ile ilgili bütün cesaretini toplayıp; “Zühtü de iyi adamdı be şefim” Şef sert bir bakış fırlattıktan sonra gür sesiyle bağırmış: “ Sus ulen! Hakkında hayırlısı böyleymiş”

    Zerdeyle Zırva

    Şair fodul kelimesinin faziletli veya tam zaddı olan hiç bir şeye yaramaz anlamlarıyla;fodalay ise fazilet sahipleri ve fodla manâlarıyla tevriyeli(her iki anlamı da beyte uygun) kullanıyor. İkinci dizedeki zerde malum tatlının adıdır.
    Zırva ise yine zerdeye benzeyen bir tür tatlıdır. İmaretlerde pişirilen zırvalar önceleri incir,üzüm,hurma,şeker ve pirinçten yapılırmış. Sonra sonra sadece pirinç kullanılarak lapamsı bir tür pilava dönüşmüş ve üzerine şeker ekilerek yenilir olmuş. Bu yüzden zerdeyle zırva denilmiş

    SIRRA KADEM BASMAK

    Sır gizli şey demektir.Tasavvuf çevrelerinde ve özellikle Mevlevilikte bu kelimenin sırlamak şeklinde fiil yapılmış hali sıkça kullanılır. Sırlamak, kapmak,örtmek ses ve hava akımına müsaade etmeyecek derecede bir yere gizlemek anlamına gelir. Nitekim Mevleviler kapıyı yahut pencere kapa yerine, sırla, sırret derler. Sıralamak ve sıralanmak ise gömülmek, ölünün gömülmesi anlamına da kullanılır. Bu deyim de buradan gelmektedir

    alıntıdır





  3. HaKHaN
    Özel Üye
    AKLA KARAYI SEÇMEK


    (Bir işin üstesinden gelene kadar çok zorluk çekmek, güçlükle başarmak)
    Dinimize göre, sabah namazının kılınma vakti, güneş doğuncaya kadar geçerlidir. Ortalık ağarmaya başlayıp da ak iplik ile kara iplik birbirinden seçilinceye kadar sabah namazı kılma süresi devam eder. Ağır hastalar bütün gece sancı ve ızdırap içinde kıvranarak uyuyamadıklarından, sabahı zor ederler.

    İPE UN SERMEK

    (İstenilen işi yapmamak için çeşitli bahaneler uydurmak, güç koşullar öne sürmek, güçlük çıkarmak anlamında bir deyim.)
    Nasreddin Hocanın, aldığını bir türlü geri vermeyen ya da kırık dökük, delik, kopuk, sakat olarak geri getiren bir komşusu Hocadan bir gün urgan ister. Hoca da Bizim hanım biraz evvel urganın üzerine un serdi, veremeyiz. Der. Komşusu güler;Aman hocam, hiç urgan üstüne un durur mu, ipe un serilir mi? diye sorunca, Hoca cevabı yapıştırır. Neden serilmesin. Vermeye gönlüm olmayınca, ipe un da serilir elbet demiş. Bu deyim buradan gelmedir





  4. HaKHaN
    Özel Üye
    Afyonu Patlatmak

    Eski tiryakiler Ramazanda afyonu macun haline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar her sahurda iki üç tane yutarlarmış. Ancak her bir macunu sırasıyla bir,iki,üç kat kâğıtlara sarmayı da ihmâl etmezlermiş. Böylece kâğıt mide özsuyunda eriyince macun midede dağılır ve bir kaç saatliğine keyif devam edermiş.Tabii iki kat kâğıda sarılan macun bir kaç saat sonra,üç kat kâğıda sarılı macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverirmiş.

    SEBİLHANE BARDAĞI

    Büyük yerleşim merkezlerinin işlek caddelerinde ve büyük camilerin avlularında yer alan sebilhanelerin pencereleri önünde gelip geçenlerin ücretsiz su,ayran,şerbet (kış mevsiminde salep,süt vb.) içmeleri için sıra sıra bardaklar bulundurulması âdettendir. Keza cami çıkışlarında ve sebil önlerinde yoksulların ve dilencilerin sıra olup beklemelerine de sık sık rastlandığından bunların acınacak halde dizilmeleri sebilhane bardaklarının dizilmelerine benzetilmiş ve sıra sıra duran kişiler hakkında sebil hane bardağı gibi (dizilmek)deyimi kullanılır olmuştur.

    MUHAVERE-İ TEBABÜLİYE

    Efsaneye göre Nuh’un torunları gök yüzüne tırmanmak için birçok kattan meydan gelen ve son katı tapınak olarak düzenlenen bir kule yapmışlar. Gökyüzünü hakimiyeti altına almak isteyen insanın kendini beğenmişlik ve nefesine güvenini simgeleyen bu kule hakkında Tevrat ve İncil ile Yunan mitolojisinde de değişik varyantlar vardır. Her kafadan bir sesin çıktığı, kalabalık bir mekânda meclis adabını çiğneyerek ikişer kişinin birbirleriyle lafladığı ve seslerin bir uğultuya dönüştüğü durumlar tam da Muhavere-i Tebabüliye sayılır.


    MUSUL ÇEŞMESİNDE SU İÇMEK

    Musul’da Yunus Nebi zamanından kalma bir çeşme varmış. Suyundan içen mahsumlara şifa, zalimlere zehir olurmuş.Ne zaman şehre bir zalim vali gönderilse,halk bir müddet sonra onu götürüp bu çeşmeden su içirirler ve bir kaç günde göçürterek zulmünden kurtulmuşlarmış. Musul’un zarif kişi zadeleri arasında zalimlere karşı ”İçtiğin Yunus Nebi çeşmesi ola!” demek bir darbı mesel olmuş.

    KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARMAK

    Masumane işlemiş bazı hatalar vardır; hani birisine iyilik yapayım derken zararı dokunmak, iltifat edeyim derken karşısındakini gülünç duruma sokmak, saygı göstereyim derken aşağılamak gibi. Tamamen iyi niyete bağlı bu tür hatalar için dilimizde “kaş yaparken göz çıkarmak ” denir. Resmi tatilin cuma günleri yapıldığı eski toplumumuz da düğünler de bu güne rast getirilir ve Perşembe akşamından da gelin hanım süslenirmiş. Kuaförlerin, güzellik salonlarının, moda evlerinin bulunmadığı o zamanlarda gelini süsleyen hanımlara meşşata, kalemkâr veya yüz yazıcı, bu faaliyete de koltuk merasimi denilmiş.

    KABAK TADI VERMEK

    Genç ve şehirli nesil, bu cümlemizden hiç bir şey anlamayacaktır eminim. Zira onlar kabağı, neuzübilleh ağaçta yetişir sanırlar. Hele kabağın çeşitleri olduğuna dair hiç akıl yormamışlardır. Sofrada tatlı tatlı yedikleri kabağın “bal kabağı” olduğunu kara kabaktan nefis börek ve bükmeler yapıldığını düşünmemişlerdir hiç. Bu durumda tabii ki su kabağının ne menem bir şey olduğunu da onlara tarif etmek gerekir. Efendim,su kabağı,bostan cinsinden olup yerde sebze gibi büyüyen, karpuzu andıran kurs’u ucunda da kart hıyar büyüklüğünde boyun kısmı bulunan bir tür sebzenin meyvedir. Bu deyim işte bu kabağın tadından gelmektedir.

    ÇADIRINI BAŞINA YIKMAK

    Osmanlı hükümdarları, sefer esasında hareketlerinden ve hizmetlerin den hoşnut olmadıklar vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardır. Bu hareket iktidardan düşme manâsına eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya’dan itibaren uygulanmıştır. Fatih’in, Karman seferi sırasında Mahmud Paşa’nın; Yavuz’un da çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmed Paşa ile Dukaginoğlu Ahmed Paşa’nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur. Bu deyim bu olaylar sonrasında ortaya çıkmıştır.

    HAPI YUTMAK

    Bir şeyin artık gerçekleşme ihtimali kalmadığı,birisinin başına gelen kötü bir halden dolayı iflah olmaz mecraya girdiği, düzen ve dubaranın bozulup hakikatin ortaya çıktığı, kötülüklerin sona erdiği durumlarda “Artık hapı yuttu,hapı yuttu sayılır” gibi ifadeler kullanırız. Bu deyim bize Sultan IV.Murad zamanının yadigârıdır. Sultan Murad’ın kave, müskirat (sarhoş edicimaddeler) ve mükeyyifatı (keyif verici maddeler) yasakladığı dönemde saray casuslarından biri, belki de kıskançlık sebebiyle, hekimbaşı Emir Çelebi'nin yasakları çiğnediği ve afyon kullandığına dair bir ihbarda bulunur. Onun için "Hapı Yuttu" deyimi ortaya çıkmıştır.

    alıntıdır


  5. HaKHaN
    Özel Üye
    Tereciye Tere Satmak



    Çok bilgili bir kişiye aynı bilgileri tekrar tekrar anlatmak ve ondan daha çok bilgiliymişiz gibi davranmaya tereciye tere satmak denir.

    Akla Karayı Seçmek

    Bir işin üstesinden gelene kadar çok zorluk çekmek, güçlükle başarmak anlamında bir deyim.
    Deyimin öyküsü: Dinimize göre, sabah namazının kılınma vakti, güneş doğuncaya kadar geçerlidir. Ortalık ağarmaya başlayıp da ak iplik ile kara iplik birbirinden seçilinceye kadar sabah namazı kılma süresi devam eder. Ağır hastalar bütün gece sancı ve ızdırap içinde kıvranarak uyuyamadıklarından, sabahı zor ederler. Bu deyim buradan çıkmıştır.

    Parayı Veren Düdüğü Çalar

    Her isteğimizin bir karşılığı vardır ve istekte bulunan kişi bu bedeli ödemeye razı olmalıdır anlamında bir deyim. Bu deyime Nasreddin Hoca'nın aşağıdaki fıkrası kaynak olarak gösterilmektedir.
    Nasreddin Hoca bir gün çarşıya gidiyormuş. Bir çocuk parayı hocaya vererek bir düdük istemiş. Çocuğun verdiği parayı önemsemeyip, isteğini gören diğer çocuklar da: para vermeden
    -Hocam bize de düdük al demişler.
    Nasreddin Hoca çarşıdan gelmiş ve parayı veren çocuğa düdüğü vermiş
    Diğer çocuklar Hoca’nın yanına gelerek:
    -Hocam bize niye düdük almadın? diye sormuşlar.
    Hoca da:
    -"Parayı veren,düdüğü çalar." diyerek çocuklara ders vermiş. Bu deyimimiz de Nasrettin Hoca'dan çıkmış.

    Verilmiş sadakası olmak

    Bir belayı, kazayı zarar görmeden atlatmak.
    Peygamber Efendimizin "Sadaka belayı giderir" anlamındaki hadisinden doğmuş bir deyim.

    Anasının Algısı Başında İmiş

    Daha çok kadınlar arasında kullanılan bir deyim, herhangi bir tehlikeyi ucuz atlatan kadınlar için söylenir.
    Algış, sevgi, vergi, çalgı kelimeleri gibi, "almak" yükleminden türemiş olan "algı" kelimesinin değişmesi ile ortaya çıkmış bir kelimedir.
    Geleneklerimiz arasında "Gelin almaya gitmek" özel bir yeri olan, güzel bir törendir.
    Ana-baba evini terk eden, yeni bir yuvaya, yeni bir yaşantıya giden gelin, gelecekteki hayatı ile ilgili olarak tedirginlik ve kuşku içinde olurdu.
    Kızının, yeni yuvasında, bolluk, bereket, sağlık ve mutluluk içinde yaşamasını isteyen anası, gelinin başını okuyup üfler, dua eder, geleceği için iyi dileklerde bulunur. Buna Anadolu'da "Algış Duası" denirdi.
    Tehlikeyi ucuz atlatanlar için anne duasının tehlikeyi atlattığı inancını ifade eder

    alıntıdır


  6. HaKHaN
    Özel Üye
    Eli Kulağında

    Bir işin olması gerçekleşmesi çok yakın.
    Gerçekleşmesi pek yakın olan işler hakkında "(Henüz olmadı ama) eli kulağında!" deriz. Bu deyimin kaynağı Bilal-i Habeşî'ye kadar uzanır. İslâmiyet yayılmaya başlayıp da Müslümanların sayısı artınca, onları namaz için bir araya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmış ve sesi güzel olduğu için de Habeşîstanlı eski köle Hz. Bilal bu vazifeye seçilmişti. Hz. Bilal, ellerini kulaklarına götürerek ezan okuyordu. Daha sonrasında da müezzinler ellerini kulaklarına götürmeyi bir tür Bilal-i Habeşî sünneti olarak ezanı hep bu şekilde okudular.
    Eskiden birisi yanındakine,
    - Ezan okundu mu? dediğinde, eğer vakit çok yakın ise,
    - Okunmadı ama (müezzinin) eli kulağında; dermiş.
    Günümüzde yaygın olarak: "çok az kaldı, çok yakın" anlamında kullanılmaktadır.

    Dayansın Ehli Kubur

    Sultan II. Mahmut zamanında bir Halet Efendi varmış. Pek kurnaz, pek zalim ve hırslı bir adam imiş. Böyleyken, saray efradı arasında tanıdığı, seveni çokmuş. Sözü dinlenir, dileği yerine getirilirmiş. Öyle ki, koskoca sadrazam bile onun kadar hükümet işlerinde etkili olamazmış. Nice, devlet adamının canına okumuş, sürdürmüş, katlettirmiş, görevinden aldırtmış.

    Aynı zamanda şairliği de olan ve hatta kendisinden geriye bir divan da kalmış bulunan Halet Efendi, pek çok şairi, sanat ve ilim adamını korumasına da almışmış. Ancak, düşmanı ve muhalifi olanın vay haline!

    Bir gün, konağının bahçesindeki incir fidanlarının söktüğünü gören hazırcevap bir dostu kendisine şöyle demiş:
    Aman muhterem! Atmayınız o incir ağaçlarını, lazım olur size, birinin ocağına dikersiniz.

    İşte bu Halet Efendi de, her fani gibi geçip gitti. Ardından iyi söyleyenler olduysa da, kötülüğünü görenlerin söyledikleri daha ağır bastı. Onlardan biri de Arif Paşadır ki, Haletin ölümü ardından şu meşhur dizeleri söylemiştir:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur;
    Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.


+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 12


hapı yutmak deyiminin hikayesi,  ipe un sermek deyiminin hikayesi,  tereciye tere satmak hikayesi,  ipe un sermek deyimi nasıl ortaya çıkmıştır,  hapı yutmak hikayesi,  deyimler ve hikayeleri