+ Yorum Gönder
Frmacil İslamiyet ve Dini Hikayeler Forumunda Gerçek Yaşanmış Hikayeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. D.K.F.Q
    Devamlı Üye

    Gerçek Yaşanmış Hikayeler










    Gerçek Yaşanmış Hikaye Örnekleri



    Kar yolları kaplamıştı

    BUNDAN yirmi-yirmibeş yıl önceydi Ben okul çağındaydım. Bir sabah uyandığımızda annem:

    “Bu sabah okula gidemezsiniz, çünkü kar bütün yolları kapamış” diye odamıza girdi.

    Üç kardeştik. Sıcacık sobalı odaya koştuğumuzda lâpa lâpa yağan karın köşe başlarında sanki kardan duvarlar örmekte olduğunu gördük.

    Annem:

    “Pek ummuyorum ama, pencereden kollayın da, ekmek arabası gelirse, ekmek alalım” dedi.

    Camın önünde uzun zaman bekledim. Sokaklar bomboştu. Neden sonra, semtimizin fırınının çinko kaplı arabası göründü. İyice yaklaştığında gözlerime inanamadım. Çünkü arabanın önünde at yoktu. Arabacı atın yerine kendi geçmiş, soğuktan morarmış yüzü ile arabayı çekerek geliyordu. Her zamanki ekmekçimizin atı ya hasta idi, yahut o havada hayvana kıyamamıştı. Fakat içindeki sorumluluk duygusu ile bütün bir mahalleyi ekmeksiz bırakmamak için, bilir, çektiği yükü belki de umursamıyordu.

    Köşeye geldiğinde bakkal dükkânında bekleşen birkaç erkek ile pencereden durumu gören komşular sokağa fırlayıp arabayı itelemeye başladılar. Çocuk gözlerime yaşlar dolmuştu.

    Aradan bunca yıl geçti. Öylesine büyük bir insana bir daha rastlamadım. Bu ekmekçiyi hiçbir zaman unutamam.








  2. D.K.F.Q
    Devamlı Üye





    Bir Hiç Uğruna


    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI yıllarında, Almanlara karşı mücadele eden bir Fransız birliğinde çarpışan iki arkadaştan biri, ağır yaralanmıştı.

    Geri çekilen Fransız birliği, yaralı askeri çatışma alanında bırakmıştı.

    Yaralı askerin arkadaşı, çatışma alanına dönüp arkadaşını getirmek istiyordu.

    “Arkadaşın herhalde ölmüştür” dedi komutan. “Onun cesedini getireyim derken kendi hayatını tehlikeye atmanın gereği yok.”

    Fakat, askerin bitmek bilmeyen ricaları karşısında, komutan yumuşadı.

    Ne var ki, çatışma alanından geri dönen askerin sırtında, yaralı bir beden değil, bir ceset vardı.

    “Görüyorsun” dedi komutan, “bir hiç uğruna hayatını tehlikeye attın.”

    “Hayır” diye cevap verdi asker. “Onun benden istediği şeyi yaptım ve ödülümü aldım. Onu kaldırıp kollarımın arasına aldığımda, henüz ölmemişti. ‘Biliyordum Tom’ dedi, ‘geleceğini biliyordum. Beni yalnız bırakmayacağını biliyordum.’”





  3. D.K.F.Q
    Devamlı Üye
    Azrail anını almaya geldiğinde Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail'e:

    - Yürü git, Sultana arzet, halilinden can istemesin artık, der.


    Yüce Allah buyurur ki: "Eğer Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki sen caınını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?"

    Yanında bulunanlardan biriside Hz.İbrahim'e


    -Ey alemin nuru, neden Azrail'e can vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını esirgiyorsun diyiince:

    Halillullah derki.
    - Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O zaman ben Cebraile bakmadımben. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden alıkoyuyordu. Cebrail'e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail'e can veriririm?


    ALLAH'tan "Canını feda et" sesi,ni duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki alemde de canımı başka birisine teslimm edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.


    Kaynak: Mantıku't - Tayr, Feridüddin Attar





  4. D.K.F.Q
    Devamlı Üye
    1965 senesiydi. İşe gireli henüz iki hafta olmuştu. Bir genel müdürlükte, özel kalem müdürünün yardımcısıydım. Bayrama on gün kala, müdürüm hastalandı ve rapor aldı. Ertesi gün, genel müdür, beni odasına çağırdı.

    “Buyrun efendim.”

    “Tebrik kartları hazır mı evladım?”

    “Hangi tebrik kartları efendim?”

    “Eyvahlar olsun, Şükrü sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartı göndermeli. Şimdiye çoktan postaya vermiş olmamız gerekirdi.”

    “Hiç haberim olmadı efendim”

    “Hemen, hemen hemen! Yarına istiyorum üçbin adet kartı sabaha kadar yaz ve postaya ver.”

    “Emredersiniz efendim!” dedim ve odadan çıktım. Ancak üç bin adet bayram tebrik kartını tek tek nasıl yazacağım?

    Genel müdür, kartların çini mürekkeple ve güzel bir yazıyla yazılmasını isterdi. Üç bin adet kartın iki bin tanesi makamca kendinden aşağıda olanlara şu şekilde yazacaktım:

    “Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”

    Kalan bin tanesi de, daha üst makamdakilere:

    “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.” şeklinde yazılacaktı.

    Hiç vakit geçirmeden masamın başına geçip kolları sıvadım. Önümde davetiyelerden oluşan irili ufaklı pek çok dağ duruyordu. Ben mesaim bitiyor, az sonra çıkar evime giderim derken, sabaha kadar burada kalıp üçbin kartı yazmak zorunda kaldım. Sızlanmanın faydası yok, işe başladım:

    “Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”

    “Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”

    5,10,20,50,100,750,875… Yazıyorum yazıyorum bitmiyor! Vakit gece yarısını geçti gitti bana öyle bir sıkıntı bastı ki, tarif edemem.

    Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum.. bitmiyor.

    En nihayetinde alt makam kartları bitti. Ama ben de bittim. Şafak sökmek üzereydi. İşi biten kartları masamın üzerinden alıp başka bir yere koydum. Ama önümde hâlâ bin adetlik bir kart yığını durmaktaydı. “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim”e başladım..

    Durmadan yazıyordum. Göz kapaklarım öyle ağırlaşmıştı ki, gözlerimi açık tutmam her bir kartttan sonra daha da zor bir hale gelmişti. Resmen işkence çekiyordum.

    125,279,400,689… yazdım yazdım yazdım. Bir vakit sonra, artık ben kaleme değil o bana hakim olmaya başladı. Ama hâlâ yazıyordum:

    “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.”

    “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.”

    “Niyaz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken”

    “Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim”

    “Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrıca sıhhatle ederim”

    “Önce bayramınızı eder, sonra eşinizle Niyazi'ye başarılı günler dilerim”

    “Sizin de eşinizin de Niyazi’nin de bayramını saygıyla eder, sıhhat dilerim..”

    “Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, Niyazi'ye başarılar diler aynı zamanda ederim”

    “Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar Niyazi'nin gözlerinden öperim”

    “Sizin de, eşinizin de, Niyazi’nin de, bayramını da, tatilini de, gelmişini de, geçmişini de.. saygıyla ederim”

    Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanağı bir halde kartları yetiştirdim.. Genel müdür bir-ikisine şöyle bir baktı:

    “Aferin” dedi. “Bitirmen iyi olmuş. Hemen postalayın!”

    Hemen postaladık.

    Üç gün sonra da önce bizim genel müdürü, ardından bendenizi postaladılar!..


  5. D.K.F.Q
    Devamlı Üye
    Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi.

    Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu…

    Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda’nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı…

    Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için ALLAH’a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

    “Allahım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun.

    Onu bulmama yardım et.”Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.

    İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

    Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

    Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı: “ALLAHım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım…”

    “Bu yükü niye taşıyorum” demeyin…


  6. D.K.F.Q
    Devamlı Üye
    Büyük İskender, büyük filozof Aristo’ya bir mektup yazıp sorar:

    - Zaptettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım?

    1- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?
    2- Ülkenin ileri gelenlerini hapse mi atayım?
    3- Ülkenin ileri gelenlerini kılıçtan mı geçireyim?

    Aristo’dan cevap gelir:

    1- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar.
    2- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar.
    3- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.

    Aristo, çözüm olarak şu tavsiyede bulunur:

    - İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin. Birbirleriyle savaşınca, hakem olarak kendini kabul ettireceksin. Ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın!


  7. D.K.F.Q
    Devamlı Üye
    Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:

    “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”

    Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.

    “O zaman” der öğretmen.

    “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin”.

    Öğrenciler bunu da yaparlar.

    “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun.

    Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”
    Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır.
    Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.

    Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

    “Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.”
    Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
    Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

    “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar.”
    Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:

    “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.”
    “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık.”
    “Hem sıkıldık, hem yorulduk?

    ”Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: “Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.





  8. D.K.F.Q
    Devamlı Üye
    Zamanın birinde iki kardeş varmış.
    Büyük olanı koskocaman bir çiftliğin sahibi ve köyün ağsıymış.
    O kadar zenginmiş ki zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.
    Kardeş ise abisinin çiftliğinde karın tokluğuna kar kış, sıcak soğuk demeden çalışırmış.
    Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuya kalmış.

    Çok geçmemiş ki abisi kardeşini, ayağındaki koca ayakkabılarıyla sert biçimde dürterek

    “Kalk iş zamanı uyunur mu? Çalışmayana bedava ekmek yok.” diyerek uyandırmış.

    Kardeşi ise ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle önünde duran abisinin o heybetli cüssesiyle karşılaşmış
    ve “Abi neden uyandırdın beni? Çok güzel bir rüya görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim, yüzlerce atlarım, sayısız hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, aletlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar güzel bir rüyaydı ki, keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım.” demiş.

    Abisi ise alaylı bir ifade ile

    “Sen” demiş, “Bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün.
    Oysa bak ben bütün bu saydıklarına sahibim, bunların içinde yüzüyorum…” diye cevap vermiş.

    Kardeşi ise bilgece bir ifade ile abisine bakmış ve söylediği sözlere pişman edercesine şu sözler dökülmüş kurumuş dudaklarından:

    “Abi biliyor musun aslında ikimiz de rüya görüyoruz?
    tek fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapatınca bitecek…”



+ Yorum Gönder


yaşanmış özel hikayeler,  iyilikle ilgili hikayeler,  ayetel kürsi yaşanmış olaylar,  ayetel kürsi ile ilgili gerçek hikayeler,  ayetel kürsi ile ilgili hikayeler,  ayetel kürsi hikayeleri