+ Yorum Gönder
Frmacil İslamiyet ve Dini Sohbetler Forumunda Ahirete inanmayan kimse Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    Ahirete inanmayan kimse










    Ahirete inanmayan kimse hakkında bilgi


    1- Ahiret: “son, sonra olan”,“dünyadan sonraki ebedî âlem”, “dünyadan sonraki menzil” demektir Hayat yolculuğumuzda, baba sulbü, ana rahmi, çocukluk menzillerinden geçerek bulûğa erdiğimizde, önümüze iki ayrı yol açıldı: inanmak veya inanmamak Bu akışın bir devamı olarak, ölüm, kabir, mahşer ve mizan safhalarından sonra kendimizi iki sonsuzun kavşağında bulacağız Ebedî cennet ve cehennem

    Zaman nehrinin sürükleyip götürdüğü bu âciz insan, dünyadan sonra bir başka âleme gitmeyeceğini nasıl iddia edebilir!? Âhirete inanmadıklarını söyleyenler, öldükten sonra dirilmeye akıl erdiremeyenlerdir Onların inanmadıkları aslında ba’s yâni diriliş hâdisesidir Yoksa, ahirete inanmamak zamanın akışına karşı durmak ve yarına inanmamak gibi bir saçmalık olur

    Her insan, sekerat denilen can çekişme ameliyesi ile dünyadan sıyrılır, elbisesini soyunur Öldüğü anda kendisini bir yeni âlemde bulur Mevt (ölüm), nevmin (uykunun) kardeşidir buyruluyorİsimleri de benziyor birbirine Her gece, ölümün küçük kardeşi olan uykuya dalan ve her sabah yeniden dirilircesine dünyaya gözünü açan insan, kıyametin ve haşrin alâmetlerini her gün seyrediyor demektir“bu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makûl ve lâzım ve kat’i ise haşrin sabahı da berzahın baharı da o kat’iyettedir” (sözler )

    O hayatın huzmeleri bize daima el ediyorlar Ama önemli olan, oraya varmadan orasını kabullenmek; ilk ağartılarda güneşi seyredebilmek Güneş doğduktan sonra, artık onu kabullenmenin bir değeri mi kalır? O güneşin bir nuru da kendi ruh dünyamızda! Ebed arzusu Söz sultanı büyük üstad bu arzunun âhiretin varlığına ayrı bir delil olduğunu şu harika vecizeyle ifade buyurur: “eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi” Evet, bizi yaratan zât, şu âlemi seyretmemizi istemeseydi, ana rahminde bize göz takar mıydı? Bu güzelim sesleri işittirmek dilemeseydi bize kulak verir miydi? İşte, âhiretin varlığına en büyük bir delil insan ruhuna konulan bu “ebedî yaşama” arzusu Bazı insanlar: “Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet Dünyadan da nasibini unutma” (kasas sûresi,77) Âyet-i kerimesindeki ilâhî emrin ilk şıkkını tamamen ihmal ederek bütün enerjilerini dünya hayatı için harcarlar

    Dünya; “denî”, “aşağı” mânâsına geliyor Bütün ömrü boyunca aşağı olanı isteyen, aşağılığa alışan, aşağı işler peşinde koşan insan, artık âhiret yurdunu gözetemez olur Yüksek idealler, ulvî sıfatlar, güzel ahlâklar ruhundan gitgide silinir Bir de bunun zıddı var İnsan imanda terakki ettikçe, rabbine kavuşmağa daha fazla iştiyak gösterir Âhirete bol sermaye gönderdikçe, oraya kavuşmayı daha çok istemeye başlarİstikbalini düşünen ve ileride kavuşacağı mevkileri dikkate alan çalışkan bir öğrencinin artık okulun bahçesine, sınıfına, kantinine, sırasına rağbet etmemesi gibi, onun kalbinde de dünya sevgisi gitgide azalır Bozulmamış hiçbir akıl, hayatın bu dünyada başlayıp yine bu dünyada biteceğine ihtimal veremez Bedenindeki milyarlarca hücrenin, etrafındaki milyonlarca çeşit canlının ve nihayet semayı şenlendiren o sonsuz yıldızların sadece şu kısacık dünya hayatının başını beklediklerine hiçbir akıl “evet” diyemez“onlar kendi kendilerine düşünmediler mi ki, Allah gökleri ve yeri ve onların arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattı İnsanların birçoğu rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr edicidirler” (Rum, 8)

    Mi’ractan sonra, şanlı peygamberimiz (asm), âhiret âlemini ashabına şöyle anlatmıştı: “ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiştir” Cennet bundan daha iyi anlatılamaz Çünkü bu tarif cenneti görenin tarifidir Üstad bediüzzaman’ın: “bize gösterdiğin numunelerin, gölgelerin asıllarını, membalarını göster” duasını şöyle anlayamaz mıyız? Dünya ancak sûretler ve gölgeler âlemiİnsanın fotoğrafı kendisinden ne kadar geri ise, cennetteki hâli de bu dünyadakinden o kadar ileri Ağacı söz dinleyen cennetin, insanı lâf anlamayan bu dünyadan ne kadar ileri olduğu az çok hissediliyor Kaldı ki, akıl da “bunun böyle olması lâzım” diyor İnsan birkaç kilometre yürüdü mü birkaç saat dinlenme ihtiyacı duyuyor ve söyleniyor kendi kendine: Nasip olur da cennete gidersem, bu ayaklarla gitmemeliyim Bana o sonsuz âlemde, yorulmayan ayak gerek Bir sohbet ne kadar tatlı olursa olsun, birkaç saat sürdü mü zihin yorulmaya, dikkat dağılmaya başlıyor Demek ki, bu dimağla da cennete gidilmez Bize dinledikçe hazzı artan, yorulmak nedir bilmeyen, usanmayı tanımayan bir dimağ lâzım

    Otobüs, taksi, uçak, bunlar bizi zamanla yarıştıran, arzumuza tez elden kavuşmamıza yardım eden vasıtalar Bu dünya âhirete nispeten gölge makamında kalacağına göre, oradaki sürat da bunların hiçbiriyle kıyaslanacak gibi olmasa gerek Orada madde zamanın üstüne çıkacak Gemi deryayı yutacak Uzak yakın farkı kalkacak ortadan İnsan, dilediği makamda ânında bulunacak Daha ilerisi, insan bir anda birçok yerlerde bulunabilecek Orası asıllar âlemi Bu dünyada gaybî olarak inandığımız iman hakikatlerini orada müşahede edeceğizŞu anda peygamberlerle (as) görüşmemiz ancak hayâlen olabiliyor; gölgeden ileri geçemiyor Orada bütün muazzez zevatla bizzat görüşeceğiz Mazhar olacağımız bu şerefler silsilesi, “rü’yetullah” ile en ileri seviyesine ulaşacak








  2. Asel
    Bayan Üye





    Yürümenin ardında yorgunluğun saklandığı, tebessümlerin riyaya büründüğü, yemenin doyma ile sınırlandığı, elemlerle sevinçlerin gece ile gündüz gibi birbirini durmadan kovaladığı bu sûretler âlemine aldanmayanlar, asıla kavuşacaklar Gerçek saadeti orada bulacaklar “Allah’a karşı hüsn-ü zan ibadettir” hadis-i şerifinden güç alarak, rabbimizin lütfuna itimaden, hep cennetten söz ettik Cehennem de asıllar âleminden bir başka köşe Elemin, ıstırabın, pişmanlığın, hüznün, ahın, eyvahın da aslı orada Buradakiler onlara göre gölge ve resim kabilinden Onlardan o kadar zayıf, o kadar geri

    Elbette böyle bir azaba ebediyen duçar olacak bir insan da bu dünyadakinden farklı bir yaratılışa sahip olmalıNitekim öyle de Cehennem ateşinde yanıp kavrulan bir âsinin bedeni, ânında yeniden yerine gelecek ve azap böylece aralıksız sürüp gidecek Âhiret için “kudret âlemi” tabiri kullanılıyor Orada her şey zamansız, ânında vücut bulacak Ama kudretin bu zamansız tasarrufu da yine hikmet üzere yürüyecek Cennet ve cehennem, mizandan sonra O halde, bu âlemlerdeki bütün icraatlar ölçülü ve mizanlı olacak Mizanda zerre mıskal hayır da şer de tartıldığı gibi, cennetteki haz da cehennemdeki azap da çok ince bir adaletle taksim edilecek Herkes sevabınca lezzet alacak ve günahınca elem çekecek

    Yavaş yavaş olan hızla da olur Safha safha meydana gelen bir anda da vücut bulabilir Kanunu koyan kaldırabilir veya değiştirebilir Hayâlimiz dünyanın öte ucuna bir anda gidiyor, ayaklarımız ise seyrini adım adım yürütüyor Âhirette ayaklarımıza hayal kanunu uygulansa buna kim mâni olabilir? Nitekim öyle de olacak Kaldı ki, yavaş gitmemiz de Allah’ın kudretiyle, hızlı gitmemiz de Bizim işin içinde neyimiz var?

    2- Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdırŞehadet aleminden "berzah alemi"ne bir hicrettir Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür Göreceğimiz ilk melek Azraildir En kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir o

    Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir gılaf" ile kuşatılmıştır

    Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir Rüyada olduğu gibi…

    Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler "münker ve nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir
    Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur"

    Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir Sonrası, ebedi cennet veya cehennem!

    Haşir Bütün bedenlerin yeniden yapılanması ve canlanmasıRuhların bir anda bedenlere dönüşü Büyük olay! Dar akıl kabulde zorlanıyor Kabirde kemikleri çürüyen ve etleri toprak olan bir insanın yeniden, dirilebileceğine akıl erdiremeyenler var Bunlar, yanlış bir kıyasın kurbanı oluyorlar

    Nasıl mı?

    Bedeni yaratma ve insanı diriltme fiillerini kendileri üstlenerek Hayalen, bildikleri bütün yolları deniyor, bir insan yaratmaya çalışıyorlar Mümkün olmuyor Gölgeden farkı olmayan azıcık ilim, irade ve kudretleriyle meseleyi halledemeyince, "ben yapamıyorum, şu halde başkası da yapamaz" hükmünü veriyorlar Muhakeme ederken kendilerini ölçü kabul ediyorlarŞüphesiz, bu bir vehimdir ve insanı aldatır

    Nitekim, asırlar önce bazı münkirler, peygamber efendimizin yanına gelmiş, "ölmüş, çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sormuşlardıBu meydan okumaya karşı ayet indi: "onları önceden kim yarattıysa o diriltecek O, her türlü yaratmayı bilendir" bu kesin cevaptan sonra, söyleyecek söz bulamamışlardı

    Bunların hali, kendileri beceremediği için aya gitme haberini inkar eden cahillerin haline benziyor Bir zamanlar, ilim ve teknikten mahrum bazı kimselerin, "ben yapamıyorum, başkası da yapamaz" mantığıyla ay seyahatini reddettiklerini görmüştük Onlar da, hayallerinde, bildikleri bütün usulleri deniyor, yine de bir yol bulamadıkları için, açık bir gerçeği kabule yanaşmıyorlardı

    Akıl, malumatının mahkumudur ve zamanın esiridir Böyle olmasa, dün söylenince yalanlanan bir olay, bugün sıradan bir hakikat haline gelir miydi? Acaba, üç asır önceki insanlara, "bir kutu içinde bütün dünyayı seyredeceksin" deseydik, ne der, ne düşünürlerdi? Herhalde inkar edenler olacak ve zaman da onları haksız çıkaracaktıYanlış anlaşılmasın, biz, her söylenene hemen inanalım demiyoruz, ancak, sınırlı aklın yeterli ölçü olamayacağını hatırlatmaya çalışıyoruz Vahiy nurudur ki, akla ışık verir ve yol gösterir, o da hakikatı anlar

    Bakmayı bilen göz, görür Düşünmenin yollarını bulan akıl, anlar Evet, insaflı bir akıl, yeryüzündeki harika sanat eserlerine bakar ve anlar ki: Allah, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibidir

    İşte bahar! Zamanı geldi mi kış, soğuğunu, karını, fırtınasını toplar, gider Toprak, tatlı bir esneyişle uyanır, gevşer, çözülür Kupkuru ağaçlara su ile birlikte hayat da yürür Tohumlar açılır, yumurtalar çatlar, dış dünyaya canlılar doğar Her canlı, kendine has "suret libasını" giyer

    Bahar! Sümbüllerin tebessümü, menekşelerin neşesi, rüya gibi kelebeklerin uçuşu, çiçeklenmiş badem ağaçlarında kuşların cıvıldayışıKışın soğuk nefesiyle ölen, silinen, kuruyan canlıların "öldükten sonra diriliş" sırrını yaşayışı"öldüren ve dirilten" bir görünmez kudretin, görünen mucizeleri

    Sonbaharda kıyameti kopan bir alemin, kış kabristanında bekledikten sonra bahar sabahında yeniden dirilişi Ölümden sonraki hayatın ve mahşerin göze görünen misali

    Allah, bize her baharda sonsuz ilim, irade ve kudretini bir kere daha gösteriyor Ölüleri dirilteceğini, ahireti getireceğini ispat ediyor Ve her akıl sahibine şu kanaati veriyor: Alemi yoktan var eden ve insanı modelsiz yaratan Allah, elbette ölüleri diriltebilir, yeni bir dünya yaratabilir

    Bir defa yaratan, bir daha niçin yaratamasın!





+ Yorum Gönder