+ Yorum Gönder
Frmacil İslamiyet ve Dini Sorular Forumunda Laiklik Nedir? Ne Değildir? Konusunu Okuyorsunuz..
  1. tersinim
    Devamlı Üye

    Laiklik Nedir? Ne Değildir?








    Laiklik hakkında yazı


    Gerçekte çok basit çözümü son derece kolay olan bu konunun yanlış, eksik ve bilim dışı yorumlarla devamlı kaşınarak bir kangren haline getirilmeye çalışıldığını ibret ve endişeyle izlemekteyiz.
    Bilindiği gibi İslam dini Allah yolunda cihada, İla-yı Kelimetullah için çalışmayı emreden ve isteyen bir dindir. Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c) yolunda savaşmayı can ve mal ile cihadı emreden ayetler Hz. Peygamberin bizzat yaptığı mücadele ile bu hususu teşvik eden hadisler bulunmaktadır. Bundan dolayı İslam fetihleri yalnız Allah’ın hükmünü yeryüzünde hakim kılmak ve insanları bu dini tanıtmak için yapılmıştır.
    Yapılmıştır ama insanların zorla İslamlaştırılmaları hedef alınmamıştır. Pek çok ülke fethedilmiş olmalarına rağmen burada yaşayan insanların bazı koşulları yerine getirdikleri takdirde dinlerinde kalmalarına izin verilmiştir. Bu durum Hz. Peygamberin dinde zorlama yoktur hadisiyle en güçlü şekilde ifadesini bulur.
    Bu mantık nice yüzyıllar sonra laiklik olarak gündeme gelecek, dünyada barış ve huzur için olmazsa olmaz ilkelerden birini oluşturacaktır.
    Nice yüzyıllar önce ortaya konulmuş olan laiklik ilkesi günümüzde her ne kadar dinin devlet işlerine karıştırılmaması olarak tanımlanır ise de bireyleri dolaysıyla toplumları derinden ve güçlü bir şekilde etkileyen dinin, toplumların en büyük örgütlenmesi olan devletten soyutlanması doğal devlet kavramıyla uyuşmaz. Bu kuram (dinin devlet işlerine karışmama kuramı) olsa olsa yapay devletlerde söz konusu olabilir. Amacından uzaklaştırılarak bazı ideolojik zorlamalarla, uydurmalarla ortaya konulduğu açıktır.
    İnanç birliği gibi oluşum ve kültürel değerleri görmezlikten gelerek ya da yok sayarak bireysel ve toplumsal özgürlükleri bazı ideolojilerin çizgileriyle sınırlayan, öngördükleri kavramları zorla uygulamaya kalkışan devletlerin uzun ömürlü olmalarının imkânsızlığını tarih çok güzel ve net bir şekilde göstermiştir.
    Dinin devlet işlerine karışmaması tanımının yanlışlığı ve mantıksızlığı açıktır. Çünkü bu doğal bir tanımlama değildir. Bu nedenle laikliği devletin vatandaşları arasındaki farklılıklar konusunda tarafsız kalmasıdır şeklinde tanımlamak ve yorumlamak daha doğru, güzel ve doğal olur.
    Görüleceği gibi bu tanım sadece dinsellikle ilgili zannedilen laiklik kavramını vatandaşlar arasındaki tüm farklılıkları kapsayacak şekilde genişletip, evrenleştirir.
    Devlet laiklik kavramıyla doğal bir oluşum olan bireyler arasındaki farklılıklarda tarafsız kalarak tüm vatandaşlarını çatısı altında toplamayı amaç edinmiştir. Devletin uygulamakla görevli olduğu adalet kavramının olmazsa olmaz gereklerinden olan tarafsızlığa bu ilke sayesinde kavuşur, vatandaşlarına bir başkasının hak ve inançlarına kadar uzanan neredeyse sonsuz denebilecek din, vicdan ve inanç özgürlüğü sağlar.
    Burada tarafsızlık kavramanı ilgisizlik olarak yorumlamamalıdır. Devlet vatandaşlarının gerek bireysel, gerekse toplumsal ihtiyaçlarını en iyi şekilde ve en kısa zamanda karşılamakla da görevlidir. Bu nedenle bireysel ya da toplumsal farklılıklar konusunda ilgisiz kalamaz. Vatandaşlarına sağladığı özgürlükleri kullanma hakkını ve imkânını bütünüyle vermeye çalışır. Bu nedenle dinsel ihtiyaçlar, dinleri yaşama ve uygulama özgürlüğü tam bir tarafsızlıkla devletlerin yakın ilgisi, garantisi, koruması ve desteği altında olmalıdır. Bu ilgi, koruma ve garanti öylesine önemlidir ki hiç bir ideolojik baskı devletlerin bu görevini engelleyememelidir. Aksi halde toplumlar parçalanır. Vatandaşlarının desteğini sağlamayan, sağlayamayan devletlerin ise yaşaması mümkün değildir.
    İnançların farklı oluşu yaşama ve uygulama şekillerinin de farklı olduğu anlamına gelir. Bu farklılıkları koruma, kısıntısız uygulama ve yaşama imkânlarını sağlama devletin laikliği gereği olur. Bu aynı zamanda insan hak ve özgürlüklerinin vazgeçilmeyen ilkelerindendir.
    Bir hukuk sisteminin ayırım yapmadan tüm insanlara uygulanabilir oluşu bu hukuku belirli bir inancın sınırlarından çıkarıp evrenselleştir. İslam hukuku bu evrenselleşmeye güzel bir örnektir. İslam'ın dinde zorlama yoktur ilkesi laiklik kavramının İslam hukukunda var olduğunu ve uygulandığını gösterir. Şüphesiz bu uygulamadaki en büyük görev devlete düşmektedir.
    Devlet görevlerinden en önemlilerinden birisi vatandaşlarına sonsuz sayılabilecek bir inanç ve fikir özgürlüğü sağlamak kadar bu özgürlüğü yaşama imkanlarını ortaya koymaktır. Hiç bir insan fikrini, inancını bir başkasına ya da toplumlara zarar vermeme kaydıyla istedikleri gibi ifade etme, yaşama istekleri nedeniyle suçlanamaz. Bu nedenle vatandaşlarının inanç gereklerini yaşama olanaklarını eksiksiz sağlama görevi devletlere aittir.
    Kimi insanlar dinselliği teotik ve kişisel zannederler. Teotiklik ise akıl ve bilim dışılıktır. Bu nedenle toplumsal değildir. Toplumsal düzenlemeler akıl dışı kuramlarla düzenlenemezler. Modern toplumlar teotik olguların dışında tamamen akla, mantığa ve bilime uygun düzenlemelerle kurulmalıdır.
    Bu görüşte olan insanlar toplumların bireylerden oluştuklarını unutmuş görünmektedirler. Bireylerin yaşamlarını derinden etkileyen olguları yok kabul edip, bu olguları toplumlardan nasıl soyutlayabilir siniz?
    Bu mantığın bir var edici iradeyi en baştan ret ve inkâr eden materyalist mantığın ürünü olduğundan şüphe yoktur. Bu gün bu mantık adaletten sanata kadar hemen, hemen tüm alanlarda toplumsal oluşumların kurgulanmasına ve işleyişine güçlü ve derinden etkilemiştir ve etkilemektedir. İnsanlık bu doğa dışı yapay örgütlenmenin oluşturduğu baskıdan bir an önce kurtulup doğallığa kavuşma çabalarının sancılarını çekmektedir.
    İnanç özgürlüğünün sadece sözde kalmayıp işlerliğinin sağlanması görevinin devletlere düştüğünü daha önce yazmıştık. Bu da ateist devletlerin bir öcü olarak takdim ettikleri şeraitin eksiksiz uygulanması anlamına gelir. Gerçektende İslam gibi büyük dinlerin kendine özgü toplumsal düzenleri vardır. İnanç sahipleri de hayatlarını bu düzenler içinde geçirmek isterler. Kimi felsefelerin şiddetle karşı çıkmaları bu gerçeği değiştirmez ayrıca devletleri de doğrudan ilgilendirmez. Bunun nedeni de devletlerin inançlara müdahale edemeyeceğidir.
    Referans aldığımız İslam dinin toplumsal gereksinimlerinden bir kaçından bahsederse şunları yazabiliriz.
    İslam dini her şeyden önce toplumsal eşitliği ve dayanışmayı ön planda tutar. Fark sadece taattadır.
    İslam dini öngördüğü toplumsal eşitlik ve dayanışmayı sağlamak için tüm olanaklarını seferber eder, devlet gelirleri dahil her imkânı kullanır.
    İslam devleti gelir kaynaklarının zekât, humus ve fey olmak üzere üç sınıftan oluştuğu görülür.
    Zekât Müslümanların ilgili yerlerde harcaması için devlete verdikleri vergilerden, humus ve fey ise gayr-i Müslimlerden elde edilen cizye, haraç gibi gelirlerden oluşur.
    Humus, fey, gümrük vergileri gibi gelirler bedir ehli, peygamber efendimizin hanımları gibi istisna tutulan bir kısım dışında Müslümanlar arasında herhangi bir ayırım yapılmadan eşit bir şekilde dağıtılmıştır.
    Bu gelirlerin içinde zekâtın özel bir yerinin ve amacının olduğunu, bu nedenle bu gelirlerin Müslümanlar arasında eşit şekilde dağıtılmadığını görürüz.
    Zekat gelirlerinin nerelere sarf edileceği Kuran ayet ve hadislerle açık bir şekilde belirtilmiştir. Bir bakıma zekâtın toplanması ve belirtilen yerlere dağıtımı diğerleriyle birlikte devlete ait bir görevdir.
    Laik devletler bu görevlerden kimilerini yapıp kimilerini yapmama ya da istedikleri gibi yorumlayıp uygulama hakkına sahip değildirler. Bir bakıma dinsel hukuk laiklik gereği devletleri de bağlar. Devletler hiç bir şekilde vatandaşlarının inançlarını özgürce yaşamasına engel yasalar, kurallar koyamaz. Nice uzun zamandır dinmeyen bir sızı, kapanmayan bir yara olarak ülkemizde güncelliğini koruyan başörtüsü yasağı laik devlet adına tam bir yüz karasıdır.








  2. Asel
    Bayan Üye





    Laiklik Nedir ?hakkında bilgi

    Laik hukuk deyince, esaslarını dinden almayan hukuk; laik devlet deyince dini inanç ve esaslara dayanmayan devlet anlamındadır.

    Hukuk terminolojisine Fransız ihtilâli ile giren kelime bize meşrutiyet yıllarında girmiş ve “lâ dinî” diye tercüme edilmiştir.

    Din özgürlüğünün ve bundan doğan hakların hem dînî taassuba, hem de siyasî taassuba karşı korunması gerekir. Bunun için gerekli tedbir laikliktir.


    Laiklik Nedir (Detay)

    Laiklik, devletin, vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Kısaca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

    Genel Anlamı: Laik olma durumu ( din işleriyle dünya işlerini ayıran, dinin dünya , özellikle devlet işlerine karışmasını istemeyen kişi, toplum, devlet.).

    Felsefi Anlamı: İman ve inancınyerine, aklın egemenliğini kabul eden bir inançtır.

    Hukuki Anlamı: Somut olarak devlet ile dinin birbirine karışmaması olarak ifade edilebilir.

    Siyasi Anlamı: Siyasal iktidarın, dinsel kudret ve otoriteden arındırılarak bağımsız hale getirilmesidir.Yada dinin siyasal erk ve yaptırım gücüne sahip olmamasıdır.

    23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Türkiye Devleti, yeni bir hukuk sistemi kurmalıydı. Bu sistem Osmanlı İmparatorluğu nun hukuk sistemine göre kurulamazdı çünkü bu sistem milletin çıkarları üzerine değil, daha çok Müslüman cemaat çıkarları üzerine kurulu bir hukuk sistemi idi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda İslam resmi din olarak tanınmakta, din ve devlet işleri bir arada yürütülmekte ve azınlıklara uygulanan ayrı kanunlarla kişilerin inanç özgürlükleri kısıtlanmakta idi. Atatürk, Yeni Türk Devleti'nin geleceğini, ayırıcı kanunlarla değil, birleştirici kanunlarla mümkün görüyordu. Bunun tek yolu ise din ve devlet işlerini ayırmaktı. Din, bireyin ahret hayatını hazırlayacak, Devlet de bireylerden kurulan milletin dünya yaşayışını idare edecekti. Böylece, politikacıların, dini siyaset düşüncelerine Alet ederek bireylerin dini duygularını istismar etmeleri önlenmiş olacaktı. Atatürk, bunları düşünerek Yeni Türk Devletini her türlü din tesirlerinin dışında, laik bir devlet haline getirmek için gerekli sosyal devrimleri yaptı.

    Atatürk, laiklik yolunda ilk adım olarak eski nizamın kalesi ve laik hareketin engeli olan hilafeti kaldırmaya karar verdi. Bu müessesenin mevcudiyeti, biri muhafazacı ortaçağ, diğeri devrimci modern iki ayrı hukuk sistemi düşüncelerinin bir sistem içinde devamı demekti. Yüce önder, bu ikiliğin zorluklarını ortadan kaldırmak amacıyla 1 Mart 1924'te halifeliği kaldırdı. Halifeliğin kaldırılması, Atatürk'ün hukuk ve Adliye sisteminde yapılmasını tasarladığı yeniliklere imkan hazırlamıştı. Hilafetin kaldırılmasıyla ıslahat hareketlerinde köklü değişimler hız kazandı. Modern zihniyette uzmanlardan kurulmuş bir heyet, mecellenin yerine geçecek olan Türk Medeni Kanununu hazırladı. Mecelle, bizde XIX. Yüzyılın cemiyet ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştu. Bu kanun, kendinden önceki hukuk sistemine göre uygun olmasına rağmen laikleşen bir dünyada Türkiye'nin işlerini dinden çıkarılan hükümlerle çözmeyi amaç tuttuğu için hukuktan çok dini temel tutan bir karakter taşıyordu. Bu suretle, Türkiye Büyük Millet Meclisi 17 Şubat 1926 tarihinde Türk Medeni Kanununu kabul etti. Bu kanunla, Türk Milleti bir ümmet medeniyetinden, bütün dünya milletlerinin ortak oldukları çağdaş medeniyete geçti. Türk vatandaşları din, mezhep ve cinsiyetleri ne olursa olsun hak ve ödev bakımından eşit oldular. Bu suretle Türk hukuk sistemi laik bir hale getirilmiş oldu. Devlet müesseseleriyle halkın laikleşmesi yolunda yapılan çalışmalara ve kanunlara rağmen anayasada laik Cumhuriyet esaslarına zıt hükümlere dokunulmamıştı. Bu hükümlerin laikliğe uygun olarak düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi 10 Nisan 1928 tarihli toplantısında anayasanın laikleşmesi prensibini kabul etti ve Anayasanın ikinci Maddesinde mevcut "Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır." fıkrası kaldırıldığı gibi 26. maddenin baş tarafında şeriat hükümlerinin T.B.M.M. tarafından yürütüleceğini (ahkam-ı şer'i yenin tenfizi) belirten cümle de kaldırıldı. Bunda başka milletvekilleri ve cumhurbaşkanının yaptıkları yeminlerde "vAllahi" kelimesine yer veriliyordu, bu değiştirilerek namus üzerine ant içilmesi şekli kabul edildi. Bu suretle, Türk milletinin laikleşmesi yolunda başlamış olan çalışmalar, büyük ölçüde sağlanmış bulunuyordu.

    Yüzyıllarca gericilerin din yoluyla halkı kandırıp çıkar sağlaması peşindeki çalışmalarını önlemek için, Atatürk din ile dünya işlerini ayırmış ve kişileri inançlarında özgür bırakmıştı fakat gericiler zaman zaman başkaldırıp laikliği dinsizlik olarak adlandırıp laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini inanç ve esaslara uydurmak amacıyla cemiyetler teşkil etmişlerdir. Bu tür cemiyetler kurmak, anayasamızca suç olarak kabul edilse de din devletini geri getirmeyi isteyenler, Müslüman halkın dini duygularını yalan ve yanlışlarla istismar ederek ülke içinde huzursuzluk çıkarmaya çalışmaktadırlar. Biz Atatürkçü gençlere düşen görev ise Atatürk'ün bize bıraktığı laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni irticai kuvvetlere karşı ilelebet muhafaza etmektir.







  3. Asel
    Bayan Üye
    Laikliğin Tarihsel Gelişimi


    Laik siyasal biçim uzun bir tarihsel sürecin ürünü olarak belirmiştir. Din, bütün toplumlarda yaygın bir olaydır. İlkel toplumlarda, toplum yaşayışı ve örgütlenmenin başlamasıyla din olayıda ortaya çıkmış, toplumların gelişme aşamaları sonucunda bugünkü biçimine değin ulaşmıştır.

    İlkel toplumların giderek "devlete " dönüşmesi, yaygınlaşması, sulak Toprak gereksinimini yaratmış ve bu sorunun çözümü, saldırganlığa ve yağmacılığa yönelik bir örgütlenmeyi gerektirmiştir. Bu gereksinim, "kumanda " etmek yetkisini ve bunların ayrıcalıklarını yaratmıştır. Din adamları dışında "yönetici " kadrolar oluşmuş ve bunlar giderek süreklilik kazanmıştır. Böylece, toplum yaşantısı, "kutsal " olan ve olmayan biçiminde ikiye ayrılmıştır. Kutsal olan "devlet yönetimi" ni kapsayacak, halkın gündelik üretim çabaları ise, kutsal olmayan alan olarak belirecektir. Siyasal iktidar, yoplumda yaygın olma niteliğini yitirip, belirli soyların tekeline sokulurken, bu toplumsal ayrıcalığın nedeni de dine dayandırılacaktır. Yöneticiler-din adamları ayrımının belirmesi, bir çatışma yaratmayacak, doğa üstü kaynaklara dayanmak açısından bir uzlaşma görülecektir.Savaşlarda ün kazanıp, ayrıcalık sağlayanlar, yöneticilik tekelni soylarına geçirirken, bunun yasallığını doğaüstü, kutsal kaynaklara dayanmakla sağlayacaklardır. Yöneticiler ayrıcalıklarını, belirli uzmanlaşmaların ve kutsallıkların doğal sonucu olarak belirlerken, yığınları bu uzmanlık ve kutsallık dışında, tutmaya çalışarak, toplumsal farklılaşmaları Gerçekleştireceklerdir. Böylece, farklılaşmış toplumlarda tüm düzeni kuran kurallar, din ve dinsel nitelikte hukuk kuralları olacaktır.Devlet yönetimi, yığınlar için, anlaşılmasına gerek olmayan, toplumun imanıyla ayakta tutulan kutsal bir bilgi olarak çıkınca, ya yöneticilik-rahiplik birliği oluşacak, yada rahipler-yöneticiler uzlaşması belirecektir.Kesin olan doğaüstü kavramlara dayanan kutsal bir nitelik almasıdır.

    Yerleşik tarım toplumlarının oluşması, değişik toplumlararası ilişkilereve çatışmalara yol açtıkça,daha geniş siyasal örgütlenmeler gerekecek ve bu örgütlenmeye bağlılık bilinci, "tek tanrılı" dinlerin oluşmasına neden olacaktır.( Şimdi tarihsel süreç içerisinde birçok topluma nüfuz etmiş ve halen evrensel nitelik taşıyan hiristiyanlık ve islamiyetin içerisinde laikleşme süreçlerini ve laikliğin tarihçesini anlatmaya devam edeceğiz.)


    Hıristiyanlıkta Devlet ve Laiklik

    Hıristiyanlık, gerçekte, Yahudi düşünce biçimine dayanan bir nitelikte ortaya çıkmıştır. Hz. Musa ve Hz. İsa, Tanrı'nın değişik dönemlerde yolladığı peygamberler olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık, Hıristiyanlık Doğu-Batı çatışması içinde, Roma İmparatorluğu'na başkaldıranların dini olarak belirdiği için evrensel niteliği söz konusudur ve bir kavmin değil tüm baş kaldıranların ortak dinidir. Hıristiyanlığın, evrensel, antik düzene tümden karşı, imparatorun gücünü hiçe sayan dinsel yapısının, toplumun tüm katmanlarını etkilemesi doğal bir sonuç olmuştur. Azatlılar,(köleler) ve zenginler üzerinde ezici bir güce sahip imparatorun iktidarına karşı, halk Hıristiyanlıkta güvence aramış, değişen koşullar ve yapı içinde toplumsal rollerini yitirenler, geçmişin güzel günlerinin Hıristiyanlıkta geri geleceğine inanmışlardır. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nda kazandığı zafer ve egemenlik, Germenlerin Romalıları yenerek Avrupa da tekelleşmiş siyasal iktidarı çökeltişi, feodal ilişkilerin belirmesiyle tümden pekiştirilmiştir. Bu yapı içinde, Germenik toplumların -yaygın siyasal iktidar- biçiminin de, -tekelleşmiş güçlü siyasal iktidar- biçiminde çözülmesi sonucunu yaratmıştır. Bu olgu, Hıristiyanlığın temel kuramlarının siyasal iktidar kuralları içermekle birlikte, Kilise'nin siyasal iktidara egemen olması, tanrı adına iktidarı Kilise'nin verdiği ve geri alma hakkının bulunduğu savına dayanan düşünün belirmesine yol açmıştır. Böylece, kuramında bulunmasa bile, Hıristiyanlık siyasal iktidara kendisi sahip olduğu gibi, siyasal güçlerin yasallık kaynağının kendisinden geldiğini kabul ettirebilmiş, etkin bir Hıristiyan iktidar teorisi oluşturabilmiştir. İslam kurallarından değişik nitelikte olsa bile, kaynağı dinsel olan siyasal güçler, doğal olarak siyasal yapıyı oluşturmuşlar, siyasal-dinsel iktidarı bütünleştirmişlerdir. Ortaçağda Krallarla, Kilise'nin savaşımı, iktidarın laik yâda teokratik olması sorununa dayanmamaktadır. Siyasal iktidarın dinsel, teokratik yapısı tartışılamazdır. Sorun, bu dinselliğin oluşturulmasında Kilisenin rolü konusunda belirmiştir. Bu savaşım çerçevesinde, Kilise'nin efendiliğine baş kaldıran krallara karşı, Kilise feodal yapı içinde senyörleri desteklemiş, tekelleşmiş, güçlü siyasal iktidarın oluşmasına engel olmuştur. Bu gücüyle, Kilise kendi Ahlak, inanç ve kültürünü zorla kabul ettirme yollarını aramış, engizisyon dönemi, en bağnaz türünden teokrasiyi dünya tarihine yazdırmıştır.






  4. Asel
    Bayan Üye
    Özellikle Latin Faşizmi dinsel öğeleri, kendi dinselliğini sağlamak açısından önemli bir etken olarak kullanmıştır. Katolik ispanya ve İtalya'da faşizm, Kilisenin desteğini bulmuş, onunla uzlaşmış, böylece Katolik yığınların güvenini sağlamaya yönelmiştir. Faşizm, mitleştirdiği amaçları olan, mistik otoriter, belirli bir öndere kesin baş eğmeyi öngören devlet anlayışı içinde, kendi dinselliğini yaratmıştır. Bu yapı içinde kilise ve dinsel inançlar faşist devletin oluşmasında, yasallığını sağlamada yararlı olacağı için, onunla uzlaşılmış ama kaynaşılmamıştır. Mussolini'nin Papalığa eski haklarını tanıyan Latran Anlaşması'nı kabullenmesi bu konuda örnektir.

    Kısaca değinilen olgular şunu göstermektedir ki, batının toplumsal gelişimlerinin yarattığı kapitalistleşme ve endüstrileşme, laik, demokratik ulusal siyasal yapılara yol açarken, Kilisenin siyasal iktidar üzerindeki dinsel gücü ve kaynaşması kırılmıştır. Buna karşılık, din insanların zihinlerindeki bir ideoloji olarak kavranmış, toplumsal ve ekonomik ilişkilerden soyutlanmıştır. Bu soyutlama, siyasal biçim açısından bağlayıcı ve emredici otorite olmaktan çıkartılan dinin, kişisel davranışlar, ilişkiler, tercihler açısından etkinliğini sürdürmesi sonucunu yaratmıştır. Bu nedenledir ki, batının tümden laik olduğu, salt aklın yönetiminde ve etkinliğinde olduğu savı gerçekçi değildir. Yalnızca ekonomik gelişmenin yarattığı yeni kültür, uygarlık gelişimi açısından dinsel bağnazlığın ve engelleyiciliğin yok edilmesi değilse de, en büyük ölçüde sınırlandırılması sonucu doğmuştur. Öyle ki, Kilise bile teolojik açıdan, çağın gereklerine uygun dünya görüşünü araştırma çalışmalarına girmiştir. Çok ana çizgisi içinde, batıda tarihsel gelişim, dinsel bağnazlık ve bağlayıcılıktan başlayarak, belirli etkenlerle oluşan burjuvazinin gerçekleştirdiği endüstri devrimiyle, dinin uygarlığı engelleyici etkinliğinin sınırlandırılmasıyla noktalanıyor. Buna karşılık laiklik, kişi, toplum ilişkisi ve tercihlerinde dinsel etkinliğinin önlenmesi anlamında kabul edilirse, insan düşüncesinin tümden laikleştiğini, aklın kesin egemenliğinin kurulabildiği söylenemez.


    İslam'da Devlet ve Laiklik

    İslam'da devlet ve hükümet kuralları, dinsel niteliktedir. Bu kurallar zaman her yerde ve her türlü koşullar içinde yürürlüğü ön görülen ve kaynağını Tanrı'nın iradesinde bulan ilkelerdir. Gerçekte, İslam belirli bir devlet türünü ön görüp yeğlememiştir. Zamana, yere ve koşullara göre oluşturulacak siyasal düzen, belirtilen ilkelere dayanan herhangi bir biçimde olabilir. Kabul edilen "insanların maslahatları" bulundukları toplumun zaman ve "ahvalinin değişmesine" bağlıdır ilkesi, belirli siyasal biçimin değişmez bir biçimde kabul edilmesini engellemektedir. Kısa bir deyişle, İslam kuramsal olarak, toplumsal gelişim, değişim ve gereksinmelere uygun siyasal biçimlere olanak tanımaktadır; bu biçim İslam'ın değişmez temel ilkelerine uygunluğu yeterlidir. İslam'ın, siyasal iktidar biçimleri açısından temel ve değişmez ilkesi toplumsal ve siyasal düzenle ilgili tüm kuralları Tanrı'nın saptadığı inancıdır. Tanrı'nın kulları da Kuran 'da yer almaktadır ve bu asıl yasa dışında kişilerin kural ve yasa koyma yetkileri yoktur."Teşrii " gerçekte yalnızca Tanrı'ya aittir. İslam hükümeti emreder ilkesinin, İslam'ın siyasal kuralı olarak kabul edilmesi, İslam'da devlet yapısının kesinlikle teokratik olduğu sonucuna varılmasına neden olmuştur. Buna göre, teokrasi, devletin dini devlet olması ve yönetenlerin iktidarlarını tanrıdan almaları anlamına gelir. Her-kes yeryüzünü imar ve ıslah etmekle Tanrı'nın halifesidir. Tanrı hükümlerinin yerine getirilmesinin kaynağını da halktır. Tanrı, ahkamının tenfizini emrederken, tüm müminlere seslenmektedir. Tanrının dışında kendine özgü iktidar sahibi kişi yada kişiler kabul edilmediği için, İslam devletinin teokratik niteliği Hıristiyan teokrasisinden farklıdır. Tanrı yasaları tüm ümmet tarafından uygulanmayı gerekirken, İslam'ın yaygın duruma gelmesi, ümmet temsilcilerinin bu görevi yerine getirmesi zorunluluğunu yaratmıştır. Tanrı ve Resulü ile halk arasında siyasi misak (sözleşme) söz konusudur. Kuran'da sözü edilen ahdi ve akdi durum, misakı dile getirmektedir. Misak tek taraflıdır ve taraflarını ve koşullarını Tanrı saptar. Misak ümmetin bağlı bulunduğu dinsel nitelikteki siyasal iktidarın kaynağını, yasallığını ve geçerliliğini ortaya çıkarmaktadır.

    İslam'ı uygulamak, ibaibadeti sağlamak, Adaleti gerçekleştirmek, dinsizliği cezalandırmak, mal, can ve namus güvenliğini sağlamak, Cihat açmak için Devletin varlığı zorunludur ve egemenliğin sahibi Tanrı'dır. Tanrı egemenliği Kuran'da mülk olarak adlandırılmaktadır.


  5. Asel
    Bayan Üye
    Osmanlıda Laiklik

    Osmanlı İmparatorluğu'nu kuran Osmanoğulları, devlet egemenliğini elinde bulunduran bir ailedir. Devlet Başkanı ülke ve ülkede yaşayanlar üzerinde mutlak bir egemenlik hakkına sahipti. Başlangıçta yalnızca cismani iktidara sahip alan devlet başkanı/padişah, Yavuz Sultan Selim'in, Mısır'da bulunan Abbasi halifesinden hilafeti devralması ile ruhani iktidara da ulaşmıştır.

    Geleneksel devlet sistemi mutlak ve teokratik yada yarı teokratik bir monarşiydi. İşleyişi, Padişah-Ulema -Yeniçeri üçgeni arasındaki uyuma bağlıydı. Gerileme döneminde ise bu unsurlar tek tek yozlaşma içindeydi.

    Osmanlıda devlet ve iktidar yapısında, saltanat kurumu Devletin monarşik karakterini vurgular ve iktidarın sahibi olarak görünür. Devlet aynı zamanda teokratik ağırlıklıdır, anayasallaşma hareketleri, padişahın iktidarını paylaşma çabaları kısmen sonuç verse de kısa sürmüş buna karşın yönetimi laikleştirme çabaları I.Meşrutiyetle sağlanamamıştır. Çünkü. Devletin dini "dni-i İslam'dır"(md.11),Padişah aynı zamanda halife olup(md.3,4) "ahkam-ı şerriye" yi uygulatır(md.7), Şeyhülislam devlet örgütü içinde ve hükümette yer almaktadır (md.27), Yasalar "umur'u diniye"ye (din buyrukları) aykırı olamaz(md.64),Ülkede şeriyye mahkemeleri vardır ve anayasa tarafından tanınmıştır(md.87) gibi hükümler çoktan ilk anayasada yerini almıştı.

    Laikleşme, anayasal gelişmelerle tam anlamıyla sağlanamasa da bu anlamda büyük gelişmeler sağlanmıştır. Şimdi bunlara kısaca bir göz atalım.


    Laikleş(tir)me Çabaları

    Osmanlı klasik döneminde şeyhül İslam ulemanın sembolik lideri durumunda bir fetva makamıydı; ancak padişah yada sadrazamın sorusu üzerine cevap verirdi. Çöküş döneminde ise bunlar siyasal görev ve işler de yüklenmişler, padişah yada sadrazamların devrilmesinde meşrulaştırıcılık hizmeti görmüşlerdi. III. Selim, II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde ise şeyhülislamın statüsünde önemli bir evrim meydana geldi. Bu makam merkezi devlet örgütlenmesi içine çekildi. Şeyhülislam, Meclis-i Meşveret ve Heyeti Vükela üyesi yapıldı. Bu arada da, İslam hukuk ve şer'iye mahkemeleri yeniden düzenlenirken, bunlar şehülislamın otoritesi altına konuldu. Böylece şeyhülislamlık, şer'i mahkemelerin başı, medreselerin nazırı durumuna gelirken, fetva yetkisini de koruyor, üstelik artık Meclis-i Vükela'nın bir üyesi olarak bunu devlet dışında değil, devlet içi bir makamdan kullanıyordu. Siyasal, yargısal, yönetsel, eğitimsel, yetkiler elde etmiş olan bu makamın bir de kabineye alınarak kazandığı siyasal nüfuz, devlet ve toplum hayatındaki teokratik gelişmenin güçlenmenin göstergesi olmuştur.

    Bütün bunlara karşın, Tanzimat döneminde teokratik esaslardan uzaklaşma yönünde anlamlı ve derin değişmeler başlamoıştır.Bunların bir örneği, Müslüman olmayanların hak ve özgürlüklerinin ve yasa önünde eşitliğinin sağlanması yolundaki adımlardır.Böylece, o Güne dek müslüman olmayanların dinsel yaşamları bir hoşgörü çerçevesi içinde korunmuşken, şimdi bunlara hak ve özgürlük niteliği aşılanıyordu.

    İkici değişme, egemenlik anlayışını ilgilendirir. Burada, teokratik egemenlik ilkesinin pratikte yumuşamaya başladığını görmek mümkündür. II. Mahmut'un, bütün uyruklarını din ve mezhepleri ne olursa olsun bir saydığını ifade eden sözleri, ; ondan sonra çıkan Abdülmecit, saltanatın ilk günlerinde, "kullar" yönetiminin kendisine Tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğunu ifade etmişken daha sonra bütün Osmanlı halklarına kişisel ve siyasal güvenceler tanıyıp (GHHve Islahat Fermanı ), teokratik kökenli egemenlik yetkilerini bizzat sınırlama yoluna gitmişti. Abdülaziz ise Hatt-ı Hümayununda bile dine ilişkin formüller kullanmadı, hilafete değinmedi, Abdülmecit gibi " Tanrı'nın inayeti, peygamberin ruhaniyeti" nden söz etmedi, "şeriat" sözcüğünün yerine "kavanini mevzua"(yürürlükteki yasalar), hatta "ibdat" (kullar) teriminin yerine de "tebaa" (uyruklar) sözcüklerini kullandı. Elbette, bu eksiltme ve düzeltmeler onun mutlak saltanat haklarından vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Ama mutlakiyetçi yönetimin dinsel dayanaklarının silikleşmesi dikkat çekiciydi.

    Abdülaziz 1868'de Şura-yı Devleti açılış konuşmasında daha da ileri giderek, yeni örgütlenme biçimini,yürütme gücünün adliye,diniye, ve yasama güçlerinden ayrılığı temeline dayandığını söyledi.

    Bu gelişmelerin ışığında şeyhülislam, fetva bağımsızlığını yitirmiş,devletin denetimi altına girmiş,bakanlar kurulunun gerekli olduğu anlarda bunun isteği üzerine onay bildiren bir makam durumuna doğru gerilemiş de oluyordu.

    Teokratik ilkelerden uzaklaşma çizgisi kanunlaştıma hareketlerinden de izlenebilir. Bir kere yeni yasaların bir bölümü yabancı kökenli (aktarmalar,réception'lar), bir bölümü de yerli ama din ötesi kaynaklıydı (örfi hukuk geleneğinin mirası). Bunlarda, dinsel hukukta yer almayan, hatta şeriata ters düşen kurum ve kurallar bulunuyordu.Kanunlaştırma hareketiyle doğan bir başka durumda, yeni yasların din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin herkese uygulanması, bu bağlamda bir hukuk birliğine yönelinmesiydi.Şer'i hukuk ve örgütlenmelerden ayrılışın ilk örneği olan 1840 Ceza kanunnamesi bu gidişin başını çekmiştir.

    1858 tarihli Ceza kanunname-i Hümayunu ise daha da açıkça laik kurallar içeriyordu. Din ve mezhep ayrılıklarını aşan, herkes için geçerli ve standart yeni yasalar, laiklik yolunda bir atılım demekti. Şer'i hukukun doğrultusunda, ama onu aşan bir mevzuatın, dinsel kaynaklı olmayan yaslar topluluğunun oluşmaya başlaması, Tanzimat döneminin ürünüdür.

    Kanunlaştırma hareketi doğrultusunda ve bunun bir gereği olarak Osmanlı yargılama örgütü ve üsülü de laiklik yönünde gelişme gösterdi.Nizamiye mahkemeleri kurulduktan sonra bunlar şeriat mahkemeleri aleyhine bir gelişme kaydettiler. Böylece, dinsel hukuktan olduğu gibi dinsel yargılama sisteminden de kopma başladı.

    Nihayet, merkez ve taşradaki meclislere din ayrımı gözetmeksizin bütün uyrukların girmeye başlaması, kamu hizmetine girişte Müslüman olmayanlara hak tanımayan geleneksel sistemden uzaklaşmanın göstergesiydi. Vilayet, liva, kaza idare meclisleriyle Belediye meclislerinde bütün unsurların temsilinin kabulü, İslami meşveret prensibini zedelemiş oluyordu.

    Özetlemek gerekirse; Tanzimat döneminde devlet yönetimiyle doğrudan ilgili kurum ve ilkeler katında, teokrasiden ayrılma yönünde açık ve seçik bir bir değişme ilk bakışta göze çarpmamakla birlikte, gerek bütün uyruklara eşit haklar tanınmasıyla, gerek egemenlik anlayışı ve şeyhülislamın konumundaki yumuşamalarla gerekse yasalarda ve yargılama sistemindeki yenilikler yoluyla teokratik devlet anlayışı ve yapısı darbeler almaya başlamıştır.


  6. Asel
    Bayan Üye
    Cumhuriyet Döneminde Laiklikve Uygulaması nasıldı

    Türkiye'de din-devlet ilişkileri bakımından köklü değişim cumhuriyetin kurulmasıyla yaşanmıştır. Bu değişimin düşünsel kökleri hiç kuşkusuz cumhuriyet öncesi karşımıza çıkmaktadır, ancak bu düşünceler köklü biçimde uygulama imkanına cumhuriyet sonrasında kavuşmuştur. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra kesin bir tutumla laik bir devlet ve seküler bir toplum yaratma çabalarına başladığını görüyoruz. Rutsow'un da işaret ettiği gibi, pek az ülke tüm siyasal,sosyal ve kültürel hayatında bu dönem Türkiye'si kadar kapsamlı veya hızlı değişiklikler geçirmiştir.

    1924 anayasası "Türkiye devletinin dini İslam'dır" (m.2) ibaresini taşımaktadır.Bununla birlikte köklü değişikliklerin bir bölümü bu madde yürürlükte iken yapılmıştır. Bunları başlıklar olarak verecek olursakşu yasal düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir:

    • 1924 hilafeti ilgası.
    • Osmanlı devlet yönetiminde en yüksek dini yetkiye sahip olan ve işlevleri arasında siyasal kararları İslam hukukuna uygunluğunu gözetmek olan şeyhülislamlık makamının 1924'de kaldırılışı.
    • 1924'te tevhid-i tedrisad kanununun kabul edilmesiyle medreselerin kapatılması,şer'iye ve evkaf bakanlığının kaldırılarak diyanet işleri başkanlığının ihdası.
    • 1925 'te şapka kanunu ve miladi takvimin kabul edilmesi tekke ve zaviyelerin kapatılarak tüm faaliyetlerinin yasaklanması.
    • 1926'da İsviçre medeni kanunu ve borçlarkanunu ile İtalya ceza kanununun kabul edilmesi.
    • 1928'de harf inkilabı ve anayasadan "İslam dini" ibaresinin kaldırılarak anayasadaki yemin metinlerinin laikleştirilmesi. Bu nedenle yeminle ilgili maddelere "vallahi" ifadesi yerine "namusum üzerine söz veririm" ibaresi konulmuştur.
    • 1929'da Alman ceza mahkemeleri usulu kanunu ve isviçre icra iflas kanununun kabulu.
    • 1930'da imam-hatip okullarının kapatılması.
    • 1931'de Türk Dil Kurumu'nun kuruluşuyla Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin türkçe'den ayıklanması sürecinin başlatılması.
    • 1932'de ezanın ve kametin türkçeleştirilmesi.
    • 1934'te hafız,ağa,şeyh,molla,efendi,paşa, gibi lakap ve unvanlarla beraber bazı kisvelerin yasaklanması.
    • 1935'te hafta tatilinin Cuma gününden pazara çevrilmesi,
    • 1937'de laiklik kavramının anayasa maddesi haline getirilmesi.

    Görüldüğü gibi devleti laikleştirmeye ve toplumu dönüştürmeye yönelik düzenlemeler, anayasada laiklik ifadesi yer almadan önce yapılmış, laiklik ifadesi bir sonuç olarak yer almıştır.


    Modernlik ve Laiklik

    Din ve modern toplum ilişkisi sürekli gündeme gelen ve modern toplumun siyasal örgütlenme biçimi olan demokratik işleyiş ve ilkeyle çelişki yratan husus, belli bir toplumsal hayat biçiminin, dini meşrutiyyet çerçevesinde, bir din devleti olarak topluma dayatılması düşüncesidir.Dinin kamu hayatında yer alması farklı birk onudur ve dinin kamu hayatında yer alma talebi demokratik ilkeyle çelişik olmak zorunda değildir. Dini inanç hayatın tüm alanına ilişkin olduğu için bireyin inancını kamusal hayata taşımasını teminat altına almak, demokratik sistemin işlevi olmak durumundadır.Dini değerlerle modern toplusal hayatın işleyişi hiç çatışma ihtimalinin olmadığını söyleyemeyiz. Aslında toplumsal hayat tabiatı itibariyle bünyesinde bir çok çatışma barındırır, bireylerin kendi aralarında, ayrıca farklı çıkar, inanç,düşüncelere mensup toplumsal kesimler arasında çatışma olması kaçınılmazdır.Toplum hayatını mümkün kılan, bu türden kaçınılmaz çatışmaların, birlikte yaşamayı mümkün kılmak üzere, bir şekilde düzenlenmesidir.Bu düzenleme bazı siyasal üsluplarda baskı, bazılarında ise daha ziyade uzlaşma üzerine dayandırılabilir.Demokratik siyasal üslup bir uzlaşma uslubudur, bireyler ve toplumsal gruplar arasındaki çatışmaları uzlaşma zemininde örgütleme iddiasındadır.Dolayısıyla demokratik toplum ve siyasal örgütlenme modeli içinde laiklik,yukarıda çizilençerçeve içinde,yeniden yorumlanabilir ve dinin bireyin özel hayatına hapsedilmesi anlayışının ötesine geçilebilir.





  7. Nesrin
    Devamlı Üye
    Laiklik atatürkün getirdiği inkılaplardan biridir. laiklikte amaç din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrı olarak yürütülmesini sağlamaktır. kısacası din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olmasına laiklik denir.

+ Yorum Gönder