+ Yorum Gönder
Frmacil İslamiyet ve Dini Yazılar Forumunda ALLAH zalimleri kahretsin! Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Gülehasret
    Devamlı Üye

    ALLAH zalimleri kahretsin!









    ALLAH zalimleri kahretsin! dini yazı



    Tek (AHAD), Kahhar ve intikam alıcıların en azizi olan ALLAH'ın adıyla…

    ALLAH zalimleri kahretsin!

    Mazlumlardan yana olmayana merhametini esirgesin…

    Gazze ağlıyor! Dünya merhametsiz…

    Gazze yanıyor! Vicdanlar kararmış!..

    Gazze tutuşuyor! Müslümanlar oyun ve oynaşta…

    Gazze yürekleri taşıyamıyor! Yürekler sönmüş…

    Gazze al kanlara bulandı! İslam dünyası uyuyor…

    Gazze; minyatür dünya; Kalp sekteye uğramış…

    Dünya, yanıyor, tutuşuyor, yükünü taşıyamıyor ve kana bulandı insanlık!

    Vahşet sahibi İsrail… Dünya seyirci…

    Ölen Filistinli… İnsanlar suskun…

    Sadece insanlar mı?

    Yahudi zulmediyor, Müslüman mazlum…

    Mazlumdan zalim olur mu?

    Evet, evet, evet, oluyor işte!

    Mazlumun ahını duymayan her insan bir zalim…

    Bugün, zulme maruz kalmasıyla bütün dünyayı töhmet altında bırakan bir kavim tarafından zulme uğrayan Gazze; trajedinin en büyüğünü yaşıyor.

    Filistin ve Gazze, dünyanın en büyük müntesibine sahip İslam'ı din seçmiş ve bu gadre maruz kalıyor.

    Müslüman kavramı hiç bu kadar aşağılanmamıştı.

    Müslümanlar bu kadar çaresiz ve zelil olmamışlardı.

    Bir avuç Yahudi, etrafını tel örgüyle ördüğü Gazze'yi yakıyor.

    Müslümanlar seyirci!..

    Olay duyulduğunda,

    Birkaç gösteri,

    Birkaç açıklama;

    O kadar, ondan sonra rahat bir uyku…

    Arap dünyası, Türkiye, İran, Hint alt kıtası devletleri,

    Hepsi Müslümanlardan müteşekkil bir nüfusa sahip.

    Rahmetli İmam Humeyni, her Müslüman bir bardak kanını akıtsa İsrail'i sel alır demesine rağmen;

    Bu güne kadar bu kanı akıtacak cüreti Müslümanlar bulamadılar.

    Günlük, dertler, maişetler ve yükselme hırsları,

    Onları kardeşlerinin dertlerinden bihaber etti.

    Duymak, haberdar olmak değildir.

    Sağır Sultan duydu Gazze'nin feryadını.

    Ama Müslümanlar duydu mu?..

    Sadece etrafımıza bakarak,

    Meydana gelen gelişmelere dayanarak

    Müslümanların duymadıklarına hükmedebiliriz…

    Kula kulluğa,

    Nefse tapınmaya,

    Hegemonyanın dayatmalarına,

    İstikbar (Emperyalist) güçlerinin baskılarına karşı

    Özgürlüğümüzü savunalım.

    Özgür olalım ki,

    Gerçek anlamıyla Filistin ve Gazze dramına seyirci olmaktan kurtulalım.

    Dünyanın geçici arzularına,

    Şov ve gösteri dünyasının cazibesine,

    Sahip olma ve yükselme hırsına,

    Daha fazla kazanma ve daha fazla tüketme uğruna heba olmaya hayır!

    Hayır diyelim ve özgürleşelim…

    Özgürleşmeden Gazze'ye kurtuluş yok!

    Öncelikle yönetimleri özgürleştirme,

    Sonra sınırları özgürleştirme,

    Sonra egemen güçlerin hilelerini boşa çıkararak bütünüyle özgürleşelim ki

    Gazze kurtulsun!

    Her ülke kendi ağırlıklarından kurtulmalı,

    İçindeki sorunları çözüme kavuşturmalı

    Ve çözüm kesinlikle halkının kurtuluşunu hedef edinmeli.

    Yeni aldatmalar,

    Yeni yalanlarla bir yüzyılı daha heba etmeden özgürleşmeliyiz,

    Sorunlarımızı çözmeliyiz…

    Sorunların çözümü; özgürleşmede yatmaktadır.

    Sorunlarımızı da ALLAH'a tam bir teslimiyet ile aşabiliriz…

    İşte o zaman Gazze'nin feryadını duyar ve Müslümanların özgürleşmeleri için gereken sorumluluğu kuşanacak iradeyi ortaya koyabiliriz…

    Kıyamet yakın!

    Ölüm bir gerçeklik…

    Hesap zor!

    İmtihan belli…

    Zulme karşı direnç…

    Vesselamü alel mürselin vel müminun vel hamdu lillahi rabbil alemin


    Abdulaziz Tantik







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Rasulûllah (s.a.v.) başka bir hadiste Hz. Ali’ye şöyle buyurmuş;

    وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم فى حديثٍ آخر لعليّ كرم الله وجهه يا عليّ ستقاتل الناكثين والقاسطين والمارقين.
    “Ya Ali! Sen Nâkislerle, Gâsidlerle, Mâriglerle savaşacaksın,” Bediüzzaman, bu Hadisi Şerifin tefsirinde şöyle buyuruyor; Hem vakai Cemel, Hem vakai Sıffin, hem vakai Havaric hadiselerini haber vermiş. Yani Rasûlülah (s.a.v) Cemel, Sıffin ve Havaric savaşlarından mucizevi olarak bahsetmiştir.’’ (Mektubat 157. sahife.)

    Gâsid (قاسط) burada zalim demektir. Lugat kitaplarında zikredildiği gibi. (Müncidüt-tüllab adlı Arapça lugat)

    Bediüzzaman Mektubatın başka bir yerinde şöyle buyurur; Eğer Hz. Ali (k.v.) olmasaydı mülüki Emevi bütün bütün yoldan çıkacaklardı, yani Hz. Ali (k.v.) olmasaydı Emevi padişahlarının hepsi yoldan çıkacaklardı.’’ Bilinenlerdendir ki, Emevi padişahlarından Hz. Ali’nin (k.v) muhatabı Muaviye idi. Tüm Emevi padişahları değil, O halde Bediüz-zaman sultanlar kelimesiyle Muaviye’yi kast etmiştir. Bu Hadisi Şerifte Rasûlüllah (s.a.v.) Muaviye ve etbaına zalim demiştir. Çünkü “Gasid” zalim demektir. “Gâsid” için lügat kitaplarında başka manalar vardır ama bu makamda zalim demektir. Gâsid’in zalim anlamında kullanıldığına dair ayet de vardır.


    Ayeti Kerime şudur;
    وأما القاسطون فكانوا لجهنم حطباً. (سورة الجن.آية 14)
    “Ve emmel gâsidune fe kanü li cehenneme hadabe”
    Meali; Gâsidler Cehenneme odun oldular. Yani zalimler Cehenneme odun oldular. (Cin suresi Ayet 15)


    Yine İnkârı mümkün olmayan şeylerdendir şu husus ki; bu iki Hadisler sahabenin övgüsüne ait hadislere zıt düşüyorlar. Eğer Muaviye’ye sahabelik isnat ederseniz, bu iki Hadisi Şerif Muaviye’nin sahabelik vasfına ters düşüyorlar. Çünkü Peygamber (s.a.v) sahabelerinin vasfı hakkında şöyle buyurmuş;
    قال فى حديثٍ وصف الأصحاب سألت ربى فيما يختلف فيه أصحابى من بعدى فأوحى الله إليّ يا محمد إن أصحابك عندى بمنزلة النجوم فى السّماء بعضها أضوأ من بعضٍ فمن أخذ بشئ مما همّ عليه من إختلافهم فهو عندى على هدى. (رموز الأحاديث. ص293 )
    Rabbimden sordum, benden sonra ashabı kiramların düşeceği ihtilafı. (Buradaki ihtilaf ayet ve hadise dayalı bir ayet ihtilafıdır, dört mezhep ihtilafı gibi. Yoksa Hz. Ali’ye karşı saldırıya geçip binlerce Müslüman’ın katline yol açmış Muaviye’nin ihtilafı gibi değildir.) Mevlam Allah (c.c) bana vahiy gönderdi ki; “Senin ashabların benim nezdimde göklerdeki yıldızlar gibidir, kimisi çok ışık veriyor, kimisi az ışık veriyor. Senin hangi ashabın yolunu tutan müslüman benim yanımda hidayet üzeredir.” (Ramuz-ul Ehadis Sahife 293)

    Ehli Sünne Velcemaat Ulemasının yanında sahabelere ait meşhur tanım şudur; ” Sahabe deniyor ki, Rasûlü mü’min olarak görüp, (yâda Rasûlün onun mü’min haldeyken gördüğü) mü’min olarak ölendir (Bu tanıtım Ravzatül ahbab’ta geçiyor, cil 3 sahife 4)


    Nasıl ki şu geçmiş iki hadisten Muaviye’nin adud ve gasid olduğu anlaşılıyor ki, iki kelimede zalim manasındadır. O halde Resûlü Ekrem’in zalim olduğunu açıkca beyan buyurduğu birisi nasıl sahabe olabilir. Veya Rasûlüllah eğer kendi ashabından olsa idi Muaviye’ye zalim sıfatını kullanırmıydı? Öyle de eğer avamı nasın anlayışına göre ashab sayılırsa, o vakit lazım gelir ki, Muaviye’nin Ehli beyt üzere yaptığı zulüm Hz. Hasan’ı ailesi eliyle öldürtmesi gibi; (Ravzatül ahbab cilt 4 sahife 17’de zikredildiği üzere) o da hidayet sayılır. Ali Rasûle devamlı lanet okuması da hidayet sayılır, bunlar gibi daha ettikleri nice kötülükleri hidayet sayılır.


    Bu netice veriyor ki zalime ittiba olur hidayet, buda büyük bir zıddiyettir, çelişkidir, Rasûlüllah (s.a.v.) hadisleri arasında dini delmektir, yakmak ve boğmaktır. Çünkü zulüm eğer hidayet kabul edilirse adalet nedir? Zulümle adalet arasındaki fark nedir? Bu zıddıyet insanı şu tercihe mecbur bırakır; Ya Muaviye tercih edilecek, o zaman zulüm adalet kabul edilir, dalalette hidayet kabul edilir. Veya sahabe şıkkı tercih edilecek, o vakit İslam dini ve sahabe-i kiramlar selamet kalır, Emevi kirinden ve onun kötülük serpintisinden sağlam kalır. Yoksa onların kirleri her yere serpilebilir. Onları kurtaralım derken İslamiyet ve sahabe-i kiramlar kirletilmiş olunur.


    Nitekim İmamı Azam’ın mezhebine ait Mülteka’nın Şerhi Mecmeul Enher’in birinci cildinde; irtidat bahsinde Bezaziye’den nakil edilerekşöyle buyrulur;
    “ Zalime iyidir, adalet yapıyor diyen kâfir olur.” (Sahife 534)


    Bir kimse evladı Rasûlleri alçaltmak için “cık” kelimesini kullanırsa, seyyidcik, ehli beytcik, şerifcik gibi, kâfir olur.” (sahife 532)

    Eğer tarih kitaplarını araştırırsan, Mahmudsiyer, Taberi gibi Şerh-ul Bari’nin tarihi bölümü gibi, Suyuti gibi bunlardan başka nice nice tarihi ilimler var, bunları araştırdığında bana hak verirsin, hak vermek zorunda kalırsın ve bu yükün altında benimle arkadaş olursun, şu uzun yolda.


    Eğer denilirse ki, İslâm uleması genelde Muaviye’ye karşı neden sessiz kaldı?
    Evet, Ehl-i Sünnet Velcemaat’den olan İslâm ulaması’nın Muaviye’den seslerini kesmeleri ve O’nun eleştirisinden çekinmeleri ruhsat ve zaruret, ızdırar (zor hali) babındandır. Azimet ve vus’at (genişlik) ve ittisah babından değildir. Çünkü baştan İslâm uleması üzere Emeviler tarafından büyük bir baskı ve tehdit vardı, sonra onların korkudan kaynaklanan bu susmaları zaman geçtikce adetleşti, töreleşti, alışkanlık haline geldi. Birde İslâm uleması Sebeilik, Nebeilik, Rafizilikle ittiham edilmemek için de bu konuya girmekten çekindiler.


    Çünkü bu sapık fırkalar hile, sahtekârlık, mekr zulüm ve küfür yolu ile Ehl-i Sünnet Velcemaat’ten Âli Rasûlü gasbettiler. Bu hainler, Âli Rasûlün haklarını görünüşte savundular. Fakat Âli Rasûlün muhabbetini Ehli Sünne Velcemaat içtihadının dışında ifrat ettikleri için noksanlık ve tahribata uğrattılar. Böylece Âli Rasûlü gizlice, şer’an layık oldukları mertebeden kasten aşağıya düşürttüler. Âli Rasûlün muhabbetinden sessiz duranlar, onların haklarını müdafaa etmekten sessiz kalanlar, Âli Rasûlün ahbabları ve sıdıkları olan Ehl-i Sünnet Velcemaatdir. Âli Rasûlü müdafaa edenler ise onların düşmanı olan Rafızî ve Sebeilerdir. Ya bu ne şanstır. Bunu deyin bize. Dünyada ve tarihlerde bu beladan daha büyük bir bela görülmüş müdür? Dost sesini kesmiş düşman savunuyor.


    Hülasa, sahabe hakkındaki hadisler ile Muaviye hakkındaki hadislerin birbirine zıt düşmesinden anlaşılır ki, eğer Muaviye’yi ashab kabul ederseniz ashabı kirama kir olur. Kaldı ki, Radyallahü anh kelimesinin bunun hakkında kullanılması külliyen sakıncalıdır.




  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Rasûlüllah (s.a.v.) O’na zalim dediği halde. Bu ilmi tetkikten ve tarihi araştırmadan anlaşılır ki, sahabeler arasındaki vuku bulan ve İslam’ca kabul edilen ve reddedilmeyen ihtilaf; annemiz Hz. Aişe ile Haydarı Kerrar’ın arasındaki Cemel’deki savaştır. İslam’da makbul savaş yalnızca budur. Bu bahsi ilerde açıklayacağız. Eğer Muhyi, Mü’min Kaf, He, Ye Ayn, Sad olan Cenabı Hak izin verirse. Çünkü Hz. Aişe (r.a) hatasından pişman olduktan ve Cemel savaşından Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz.Talha (r.a.) ile beraber tövbe ettikten sonra onların tövbeleri şeriat nazarında makbule geçti. Şeraitçe hiçbir fıkıhçı âlim Annemiz ve Hz. Zübeyir (r.a) ve (Hz. Talha’yı (r.a) bu savaştan dolayı muhasebeye çekemez. Ehl-i Sünnet Velcemaatin sahabe savaşından bahsederken hem öldüren hem de öldürülen cennetlik dedikleri savaş Cemel savaşı olup, belirtilen hususiyet ancak bu savaşa mahsustur. Çünkü Hz. Haydarı Kerrar (k.v.) cenaze namazını hem kendi askerleri, hem de Hz. Aişe’nin (r.a) askerleri üzere kılmıştır. ( Tarihi Taberide namaz meselesi bu şekilde zikredilmiştir.) Ama Harbüd-Dar, Harbül-Harevra, Harbün-Nehrevan, Harbül-Sıffin ve Harbüd-düffil-Kerbela olarak bilinen bu savaşlar Cemel savaşı hakkında verilen fetvanın dışındadır. Çünkü bu harpler, küfür ile İslâm’ın savaşıdır, hak ile batılın savaşıdır, Cemel savaşı Ehl-i Sünnet Velcemaatin indinde meşahsız (mücadelesiz) ve nizasız kabul edilmiştir. Bu savaşda çarpışan iki tarafın ölüleri şehittir. Ama bu fetva Cemel’e aittir. Bu fetvayı sahabeler dönemindeki başka savaşlara kaydırmak tamamen fıkıh ve tarih bilgisizliğinden kaynaklanıyor. Sakın hakkı batıla karıştırmayalım.


    Hülasanın hülasası: Yukarıda yer alan sahabenin övgü Hadisi ile Muaviye’ye ait “Gasid” ve “Adud” Hadislerinin arasındaki zıddiyet sorusunun cevabı; Muaviye hakkındaki Ehl-i Sünnet Velcemaatten aldığımız kaynaklardır. O kaynakları sana teker teker zikredeceğim. Hazır bir kalple, sağlam bir kulakla, bu meselede evladı Rasûllerin sana söyleyeceklerini dinle! Onların seslerine kulak ver, İtiraz etme Şüpheye girme ki istifade edesin. Çünkü biz elçiyiz, yorumcu değiliz, elçiye zeval yoktur denilen söz Kâinatta meşhurdur.


    Kerbela’da Âli Rasûl’ün katli ile meşhur olan Yezidin babası Muaviye kimdir?
    Evet, Ehl-i Sünnenin bunun hakkındaki kaynaklardan biride şudur; bu müellefe-i kulûblerdendir. (Tarihil Hulefa’nın söylediği gibi) Muaviye, müellefe-i kulûblerden idi. (sahife 194) O’nun müellefe-i kulûblerden olduğuna dair Kamus Okyanus’ta beyan var. ( Cilt 2 sahife 727) şöyle diyor,


    “(Elmeüellifetü) muazzama vezninde teellüften ismi mef’uldür. Te’nisi mevsuf itibarıyladır. Ve Kur’anı Mübinde vaki “velmüellefeti kulübühüm” kerimesinden murat “Sadatı arabtan, şol kimselerdir ki, sairleri dini İslam’a terğib ve teşvik eylemeye medar olmak hikmetine mebni Fahri Âlem Sallellahü Aleyhi ve Sellem Hazretleri onlar ile teellüf ve sadakat ve ğanaimden hisse i’da eylemek babında me’mur olmuşlar idi. Bazılarına eza ve taarruzlarının def’i için ve bazılarının İslamlarına tamaen ve bazılarının merkezi İslamda tesebbüti emniyesine mebni te’lifi kalplerine ibtidar olunmuş idi. Onlar şu gelen aşağıdaki tertib üzere 31 nefer kimse idiler.


    - 1 Akra’a bin Habis, 2- Cübeyr bin Mut’am, 3- Cüd bin Kays, 4- Haris Bin Huş’am 5- Hâkim bin Huzzam, 6- Hâkim bin Talik, 7- Huveytab bin Abdüluzza, 8- Halid ibni Useyd, 9- Halid bin Kays, 10- Zeydül Hayl, 11- Said bin Yerbu’u, 12-Süheyl Bin Amr Bin Abduşşems el Amiri, 13- Süheyl bin Amr el Cemehi, 14- Sahr Bin Ümeyye, 15- Saffan bin Ümeyye el Cemehi, 16- Abbas bin Merdas, 17- Abdurrahman bin Yerbu’u, 18- Ala bin Cariye, 19- Elkama bin Alase, 20- Ebu Senabek Amr bin Ba’kek, 21-Amr bin Merdas, 22- Ümeyr bin Veheb, 23- Uyeyne bin Hüseyin, 24- Kays bin Adiyy, 25- Kays Bin Mahzeme, 26- Malik bin Avf, 27- Mahzeme bin Nevfel, 28- Muaviye bin Ebi Süfyan, 29- Muğayra bin Haris, 30- Nüdeyr Bin Haris bin Alkame, 31- Huşam Bin Amr”

    Müellefe-i kulûblerden olduğuna dair “Mahmut Siyer” adlı tarih kitabındaki bir delilde: Müellefetül- kulüb kureyşi olan Ebu Süfyan bin Harb ve oğlu Yezid ile Muaviye’ye Kırkar vakiye gümüş ile yüzer deve ve Hâkim bin Harameye ikiyüz deve ve Nüdeyr bin Haris ve Useyd bin Cariyei Sakafiye ve Ebu Cehl’in biraderi Haris bin Huşam ve Safvan bin Ümeyye ve Kays bin Adi ve Süheyl bin Amr ve Huveytab bin Abduluzza ve Akra’ bin Habis’e yüzer deve v.s.” sonuna kadar. (sahife 409,410)


    Mahmut Siyer’den anlaşılır ki; Ebu Süfyan, oğlu Yezid, Kamus nüshasından tahrif yolu ile çıkartılmıştır.
    Muaviye’nin müellefe-i kulûb olduğuna dair kesin deliller ortaya konulduktan sonra müellefe-i kulûb hakkındaki dört Mezhep görüşlerini açıklayacağız.


    Hanifelere göre müellefe-i kulûp zekâttan men olundular, Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında. (Mezahibül Erbaa cilt 1 sahife 620)İslamiyet’i o vakit kabul ettikleri için müellefelik devri bitti ve artık kendilerine müellefelik maaşı ödenmedi. Hanefilerden Lubab sahibi kitap şerhinde şöyle buyurur;


    “Müellefet-ül kulûb üç kısımdır: Bir kısım Rasûlüllah (s.a.v.) onlarla te’lif yapıyordu ki onlar Müslüman olsunlar ve İslamiyet’i kendi akrabalarına da kabul ettirsinler. Kendileri Müslüman olmaları ve kendi kavimlerine İslam’ı kabul ettirmeleri için onlarla te’lif yapılıyordu. Bir kısımda Müslüman oldular, ancak imanda zaafiyet üzere idiler, Rasûlüllah onları İslam’da sabit kılmak istedi. Müellefet-ül kulûb maaşı ile. Bir taife Rasûlülah onlarla te’lif yapıyordu ki, onların şerleri dokunmasınlar diye. Müslümanların şu anda ihtiyaçları yoktur. Kâfirlerin şerrini defetmek için para vermeye.” (cilt 1 sahife 153)


    Malikilere göre müellefe-i kulûb kâfirlerdir. Ganimet veriliyordu ki İslama gelsinler diye. Beni Haşimi de olsa müellefe-i kulûb Müslüman değildir. (Mezahibül Erbaa cilt 1 s. 623)

    Hanbelîlere göre müellefe-i kulûb kendi aşiretinde kadri, değeri yüksek, İslamiyet’i ümit edilen, Müslüman olması beklenilen biridir. Veya şerrinden korkulan biridir. Veya Müslüman’dır da onun imanının kuvvetlenmesi beklenilen biridir. Veya O’nun kendisi gibi arkadaşları olan küffarlardan benzerinin imanının kuvvetleşmesi beklenilen biridir. Te’lif meydana getirsin diye. (Mezahibül Erbaa cilt 1 sahife 624)
    Ama Şafiilere göre müellefe-i kulûb dört kısımdır. Birincisi imanı zayıf olandır. Yeni Müslüman olmuştur, kendisine veriliyor ki İslamiyet’i kuvvet bula. İkincisi Müslüman ve kavminde değerli olan biridir, ona veriliyor ki başkasını imana getire. Üçüncüsü Müslüman’dır, imanı da kuvvetlidir, ona para veriliyor ki bizi kâfirlere karşı koruya. Dördüncüsü, zekât vermeyenlerin şerrinden bizi korumaları için ona veriliyor.
    (Mezahibül Erbaa cilt 1 sahife 625)

    Şafiilerden kimisi şöyle diyor; Envar kitabının haşiyesi Hacı İbrahim gibi. “Müslümanların müellifeleri üç kısımdır veya dörttür. Şeyhülislamın söylediğine göre. Ama küffarın müellefe-i kulûbu ise onlara da veriliyordu, (bunlara ne zekâttan ne gayrisinden, yani edası vacip olan maldan veriliyordu), şerlerinden emin olmak için ve İslam’a dönmeleri, teşvik ve meyl etmeleri için.” (Enver kitabı üzere olan Hacı İbrahim Haşiyesi cilt 1 sahife 150)


    Bu Risaleyi neşreden şöyle diyor; Envar Haşiyesinde “Hacı İbrahim’in sözü olan vele ğayrihe’den maksat, zekâtın gayrisi demektir.” Yani fitre farz olan keffaretler, yani verilmesi farz olan maldan müellefe-i küffara verilmez. Onları İslama alıştırmak için teberruatı maliyeyi ve hediyeleri, nafile sadakaları müellefe-i küffara vermek yasak değildir, tüm mezheplere göre. Eğer yasak diyen olursa, müellefe-i küffarın te’lifi nasıl mümkün olur? Ve te’lif ne ile meydana gelir. Müellefe-i küffarın te’lifi ayet ile sabittir. Te’lifin inkârı ayetin inkârı demektir. Allah’a sığınırız bu inkârdan. Öyle ise Şafiiler müellefetül küffarı inkâr etmiyorlar. Belki, Farz olan maldan vermeyi kabul etmiyorlar. Zekât ve başkası gibi. Müellefe-i küffara teberruatı maliyenin verilmesini yasaklamıyorlar.


    Hülasa müellefe-i kulûb Malikilere göre tümü kâfirlerdir, içinde Müslüman yoktur. Sıddık’ı Ekber’in devrine kadar, o vakit onlar İslamiyeti kabul etmişlerdir. Bu gayri müslimlere hem farz maldan hem de farz malın dışında teberruatı maliyeden veriliyordu.


    Hanbelîlere göre; bu müellefe-i kulûb’un bir kısmı Müslüman bir kısmı kâfirdir. Bunlara hem emvali mefruzeden hem de teberruattan veriliyordu.
    Hanefilere göre müellefe-i kulûb’un bir kısmı kâfir bir kısmı Müslümandır. Hem emvali mefruzeden hem de teberruattan bunlara veriliyordu.


    Şafilere göre de, yine müellefe-i kulûb’ün bir kısmı kâfir bir kısmı Müslümandır. Lakin verilmesi farz olan mallar zekât gibi müellefe-i müslimine veriliyordu, müellefe-i küffara verilmiyordu. Müellefe-i küffara teberruattan ve nafilattan, sadaka gibi veriliyordu. Şafiilerin müellefe-i kulûba İslam tabirini vermeleri söylediğimiz manayı ifade etmek içindir. Şafii mezhebinin gayesi müellefi küffarı inkâr etmek demek değildir. Şafiilere göre de müellefe-i küffar vardır, yalnız bunlara emvali mefruzeden verilemez.


    Muaviye, müellefe-i küffardandır. Müellefe-i müsliminden değildir. Buna dair bir delil, Esbabı Nüzul denilen bir kitapta rivayet edilen Rasûlullah’ın bir hadisidir. Hadis şudur;
    قال رسول الله صلى الله عليه وسلم يا معاوية ليس فيك ذرة من أعمال الباطن. (كتاب بغية الواجد من مكتوبات مولانا الخالد.ص16)
    “Ey Muaviye, sen de zerre kadar batın yok!” (Buğyetül vacid, mektubatı Mevlana Halid S. 6.)




  4. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Batından maksat; imandır, itikaddır, ihlâstır. O halde sende zerre kadar batın yok demek, bunlardan hiçbiri yok demektir. Âli Rasûlün sedasına kulak verin! Emevi hocalarının hadise verdiği tahribat, tahrifat ve te’vilata kulak vermeyin!


    Muaviye’nin hakkındaki Ehl-i Sünne kaynaklarından biri, Mir’atül Usul sahibinin şu sözüdür. O sözde şudur; ”Müellefet-ül kulûbün nasiplerinin kesilmesi, onlara zekât ya da herhangi bir ganimetin verilmemesi Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın zamanında sebebin düşmesinden meydana geldi. İcma yoluyla da değildir. ”(Mir’atul-usul Sahife 202.)

    Şunu demek istiyor Mir’atul Usul; “ Muaviye ve O’nun gibi müellefe-i kulübler, İslam dinini Sıddıki Ekber döneminde kabul ettikleri için maaşları kesilmiştir. Fakat bu kesinti de Hz. Ebubekir Sıdık’ın (r.a) ferdi görüşüyle vuku bulmuş, Bu konuda sahabenin icmaı yoktur. “ Bundan anlaşılır ki; Muaviye ashab sayılmaz, çünkü Rasûlüllah’ı mü’min olarak görememiştir.Hz. Ebu Bekir (r.a) zamanında iman ettiği kabul edilmiştir. Sahabe sayılabilmesi için Rasûlüllah’ı mü’min olarak görmesi şarttır. Rasûlüllah (s.a.v.) ile muasır olması müellefe-i kûlüb sıfatı ile vuku bulmuştur. İslam sıfatı ile değil. Rasûlüllah’ın vefatından sonrahilafeti döneminde Hz. Ebubekir (r.a.) O’nu hüsnü zannı ile Müslüman kabul etmiştir.
    Bunun için Muaviye ashab tarifine giremez. Çünkü Ehl-i Sünne Velcemaat eserlerinden olan Gelenbevi sahabeyi tarif ederken şöyle buyurur;
    “ Sahabe kimdir? Mü’min olarak Rasûlüllah’ı görendir. (Gelenbevi Sahife 27)


    Cem’ul Cevamı’ Usulül Fıkıh kitabı üzere bulunan Celali Muhallilin Şerhinin sahibi sahabeyi tarif ederken şöyle buyurur;”
    “Sahabe kimdir? Mü’min olarak Rasûlüllah ile bir araya gelendir.”(Cilt 1 sahife 25.)


    Ravzatül-ahbab sahibi Sahabeyi Kiramı tarif ederken şöyle buyurur;
    “Sahabe kimdir; Rasûlüllah’ı mü’min olarak görüp, iman üzere ölendir. “
    Böylece O’nun oğlu Yezid de ashab değildir. Çünkü oğlu Yezid Hz. Osman Zinnureyn (r.a)’ın hilafeti döneminde Rasulüllah’ın vefatından sonra dünyaya gelmiştir. (Hayatul hayavan cilt 2 sahife 225)

    Ama selefi salifîn’in geçmiş ulemalarının Muaviye’yi sahabe ile tabir etmeleri ve terdiye (radiyallahu anhü) kelimesini kullanmaları baştan Emevilerin korkusundan kaynaklanmıştır. Sonra bu kullanış uzun zaman devam edince alışılmış bir töre, örf halini almıştır. Nasıl ki Mektubatı Halidi Bağdadi kitabında şöyle bir rivayet geçiyor. “ Mezi tezhibde şöyle rivayet etmiştir. Ebu Naim naklinden olarak, Hz. Hasan’ı Basri (k.s.)’den sorulmuş ki;
    “Sen Rasûlüllah’ı görmediğin halde nasıl şu hadisi Rasûlüllah’dan duydum diyebiliyorsun? Rasûllüllah (s.a.v.)’den duydum diyebilmen için O’nu görmüş olman gerekir.”
    Hz. Hasan Basri Basri (k.s.) şöyle buyuruyor; “ O kelimeyi kullandığım tüm rivayet- lerde Hz. Ali (r.a.)’yi kastetmişimdir. Lakin ben öyle bir zamanda yaşıyorum ki Hz. Ali’nin (r.a.) ismini zikretmem dâhi can tehlikesini meydana getiriyor.” (Kitabu Buğyetül-vacid sahife 33.)


    Ehl-i Sünne Velcemaatin Muaviye hakkındaki kaynaklarından biri de şu; Haydari Kerrarın elçisi, Hz. Sa’sa (r.a.) Sıffin savaşında Muaviye’ye gönderilirken şöyle diyor:
    “Ey Muaviye! Senin telaffuz ettiğin kelimelere hiç liyakatin yoktur. Çünkü Allahü Teâlâ Furkanı Hâkimde ve Kur’anı Mecidde sana fasıksın buyurmuştur. (R. ahbab c. 4 s. 486)


    Muaviye’nin fasıklığı hakkındaki şu bahsedilen Ayet-i Kerime O’nun ayıplarını örtmek için tarihi kitaplardan alınmıştır. O’nun fasıklığı hakkında ayet nazil olmuştur. Fakat tarihi kitaplarda yazılmamıştır.


    Ehl-i Sünne Velcemaatin kaynaklarından biri de şudur; Rasûlüllah (s.a.v.) Muaviye’ye haitaben şöyle buyuruyor;
    قال رسول الله صلى الله عليه وسلم لمعاوية : ذرة من أعمال الباطن خير مما كان من أعمال الظاهر كالجبال الرّواسي. بغية الواجد من مكتوبات مولانا خالد. ص 6
    “Batini amellerden bir zerre dağlarca zahiri amellerden üstünüdür.” (Buğyetül-vacid s. 6)

    Hülasası şu; sende zerre kadar batın yok, demek, batından (maneviyattan) sayılan şeylerin hiçbiri yok demektir. Bilinenlerdendir; iman, ihlâs, itikat, bunlar hepsi batından sayılır, yukarıda zikredildiği gibi.


    Ehl-i Sünne Velcemaatin kaynaklarından biride şudur, Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    قال النبي صلىاللهعليهوسلم الخلافة بعدى ثلثون سنة ثم تصير ملكاً عضوضاً أي ملكاً ظالماً (حاشية شرح العقائد. ص232)
    “Benden sonra hilafet otuz sene devam edecektir, ondan sonra hilafet zulüm kesilecek veya bir zalimin eline geçecek”(Şerhul Akaid sahife 232)

    Bu Risalenin başında bu Hadis geçmiştir. Orada zikredildi ki reisliğin emri, işi otuz sene sonra Muaviye’nin eline geçmiştir.


+ Yorum Gönder


allah zalimleri kahretsin ayeti,  allah zalimleri kahretsin