+ Yorum Gönder
Frmacil İslamiyet ve Dualar Forumunda Dua Konusunda Çok Önemli Bir Yazı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Gizli @ yara
    Özel Üye

    Dua Konusunda Çok Önemli Bir Yazı








    Dua ile ilgili güzel yazı

    Esasen davet gibi çağırmak mânâsına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya meydana gelen talep ve niyaz mânâsına âdet olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki dua dinledim, dua okudum denir. Duanın hakikati, kulun, şanı yüce olan Rabbinden mütevazi bir şekilde medet, ihtimam ve yardım dilemesidir.

    İlimden dem vuran bazı cahiller, duayı faydasız bir şey zannetmişlerdir. Bunların başında yaratıcı kudreti, bir kör kuvvet zanneden kör kuvvetçiler vardır. Fakat bunlardan başka "icab" veya "cebir" nazariyelerine saplananlardan da bu konuda birtakım şüpheler ileri sürmeye kalkışanlar olmuştur. Şöyle ki:
    1- Dua ile istenen, Allah yanında ya olacağı bilinmektedir veya bilinmemektedir; olacağı bilinmekteyse, olması vacibdir, duaya hacet yoktur. Olacağı bilinmemekteyse olması imkansızdır, yine duaya hacet yoktur.
    2) Bu âlemdeki bütün olayların, ezelî olan bir etkene dayandığında şüphe yoktur. O halde bu ezelî etkenin, ezelde varlığını gerekli kıldığı şeyin olması vacibdir. Gerekli kılmadığının da olması imkansızdır. Bunlar ezelde sabit ve takdir edilmiş olunca duanın da elbette tesiri olamaz. Bu nokta değişik deyişlerle de ifade edilir.
    Derler ki kaderler, geçmiş; kazalar yakındır. Dualar bunu ne artırır, ne de eksiltir. O halde duanın faydası ne?
    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bile: "Allah kaderleri, halkı yaratmadan şu kadar ve şu kadar sene önce takdir etti." Yine: "Olacak şeylerde kalem kurudu." buyurmamış mıydı? "Dört şeyden ferağat hasıl olmuş, onlar bitirilmiştir; ömür, rızık, yaratma ve huy." hadisi de rivayet edilmiş değil midir? O halde duadan ne fayda?
    3- Allah, gaybları bilmektedir. Gözlerin hain bakışını, kalblerin gizli tuttuğu niyetleri bilir. O halde duaya ne hacet? Cebrail (a.s.) bile bu meâldeki kelâm ile ihlas ve kulluğun en yüksek derecesine ermiş, Hz. İbrahim ateşe atılırken: "Bana o kimse yeter ki isteğim, O'nun, hâlimi bilmesidir." demekle dostluk makamını kazanmıştır diyorlar. Aklî deliller ve sahih hadislerle sabit olduğuna g öre, doğru kimselerin makamlarının en yükseği, Allah'ın kazasına razı olmak değil mi? Dua ise nefsin isteğini, Allah'ın isteğine tercih ve insanlık hissesini talep ve aramak demek olduğuna göre buna ters olmaz mı?
    Fâtiha sûresinde açıklandığı üzere bir kudsî hadiste: "Her kimi, benden istemekten benim zikrim meşgul ederse, ben ona, isteyenlere verdiğim şeyin en üstününü veririm." buyurulmamış mıdır? Bundan dolayı duayı terk etmenin daha evla olduğu bu yönleriyle sabit olmaz mı demeye kadar varanlar olmuştur. Bunlara karşı aklı başında olanların ve âlimlerin büyük çoğunluğu, duanın, kulluk makamlarının en önemlisi olduğunda şüphe etmemişlerdir. Bu hususta aklî ve naklî pek çok deliller vardır:
    1- Görülüyor ki yukardaki şüphelerin başı, kader meselesinden "cebir" ve "icab"a dayanmaktadır. Halbuki bununla duayı inkara kalkışmak çelişki olur. Çünkü bu durumda insanın dua etmesi ve duaya iman etmesi, ezelde olacağı bilinen bir şey ise, o dua her halde yapılacaktır. Buna şüphe atarak iptale çalışmak, cebir ve kaderden bahsetmek mânâsızdır. Eğer olmayacağı biliniyorsa inkara kalkışmaya hacet yoktur. Dua zaten yapılmayacaktır. Ezelde duaya bağlı olarak takdir edilen taleblerin de her halde dua şartıyla olacağının bilinmiş olması lazım gelir.
    Meselâ yemek yemek şartıyla doyması takdir edilmiş olanın, istemek ve azmetmek şartıyla muvaffak olacağı takdir edilmiş olanın doyması, muvaffak olması, yemeye, istemeye ve azme bağlı olduğu gibi, dua da öyledir.
    Bundan dolayı birinci ve ikinci şüphelerde mutlak olmak üzere yapılan tekrar etme ek------. Taleb ile, dua ile kayıtlı olarak, olacağı bilinen takdirler vardır.
    2- Cenab-ı Allah her şeyden öncedir. Bu mânâ iyi düşünülünce anlaşılır ki kadere mahkum olan Allah değil, yaratıklardır. Kaderler önce ise, Cenab-ı Allah da kaza ve kaderden öncedir. Dua, bu önceliği ikrar ve itiraf olduğu için kulluk makamlarının en önemlisidir. Bize gelince, Allah Teâlâ'nın ilmi, kaza ve kaderin niteliği, akıllarımızın dışındadır. Kaderin sırrı, meydana gelmesinden önce bilinemez. Bu şekilde Allah'ın hikmeti, kulun ümit ile korku arasında koşup korunmasını gerekli kılmıştır. Ümit ve arzu, başarının sebebi; korku ve çekinme, başarının düzenleyicisidir. Yaşamak, bu iki özelliğin dengesidir. Varlıkla yokluk arasında dönüp d o laşan mümkinin mahiyeti de budur. Bunun için Allah'ın ilmi, hepsini kuşatmıştır. Allah'ın kaza ve kaderi herkes için geçerli olmakla beraber sorumluluk da doğrudur. Biz, hem kanunsuz yaşamadığımızı biliriz; hem de iradenin ve azmin bir kanun olduğunu b iliriz. Ümit ve korku, talep ve azim kanunlarının birisi de duadır. Bütün olaylar sebeplere bağlı ise, dua da o sebeplerden biridir.
    3- Ashab-ı Kiram, Resulullah'a cebir ve kader meselesini sormuşlar: "Ey Allah'ın Resûlü nasıl görürsün? bizim amellerimiz, bitirilmiş bir şey midir, yoksa yeni başlayan bir iş midir?" demişler. "Bitirilmiş bir şeydir." buyurulunca: "O halde amel nerede kalır?" sorusunu sormuşlardı. Bunun üzerine: "Çalışınız, herkes kendisi için yaratılmış olan şeye kolaylıkla ulaşır." buyurulmuştu. Hem kaderin geçtiğini, hem de kolaylığa kavuşmuş olmak için çalışıp amel etmenin lüzumunu göstererek, işin ne cebir ve ne sırf icab, ne de mutlak hürriyet olmadığını; belki ikisi arasında orta bir yol ve icab ile seçimin toplamı "iki iş arasında bir iş" olduğunu göstermiş, boyun eğdirmemiş, kolaylığa erdirmiştir. Şaşıranlar, bu orta noktanın ya aşırısına veya ihmaline düşenlerdir.
    4- Duadan maksat bildirmek değil, kulluk göstermek; tevazu ve alçak gönüllülük arz ederek müracaatta bulunmaktır. Maksat bu olunca, kaza ve kaderine rıza ile beraber Allah'a dua etmek, insanlık hissesini tercih değil; Allah'ın kudretine her şeyden fazla saygı duymaktır. Bu da en büyük makamdır. Cebrail'in ve Hz. İbrahim'in zikredilen sözleri de yerine göre duanın en beliğ olanıdır. İstenenin açıkça ifade edilmesi, duanın zaruretlerinden değildir. Zaman olur ki edep ve yerini bilen huzur ehli için hâl, sözden daha edepli olur. "Ey Rabbim huzurundayım, hâlim sana malum." demek, söyleyenin makamına, kalbinin doğruluk ve ihlas derecesine göre, en belağatlı dualardan daha belağatlı olur. Daha doğrusu dua açık olduğu gibi kinaye ve ima ile de olur. Bu bakımdandır ki ikram sahibi ve çok cömert olan Allah'a karşı hamd ve övgü arz etmek, duayı da içine alır. Bu sebep le: "Duanın en üstünü, Allah'a hamd olsun, demektir." buyurulmuştur.
    5- Dua hakkında naklî deliller o kadar çoktur ki, bunları ancak kâfirler inkar edebilirler. Bu cümleden olarak bu âyetten başka: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim." (Ğâfir, 40/60), "Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua ediniz." (A'râf, 7/55), "Yoksa sıkıntıya düşen kimseye, kendisine dua ettiği zaman icabet eden mi?" (Neml, 27/62), "De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne kıymet verir?" (Furkan, 25/77), "Hiç o lmazsa böyle şiddetimiz geldiği zaman bari yalvarsaydılar. Fakat onların kalbleri katılaşmıştır." (En'âm, 6/43) gibi nice âyetler vardır. Bunların sonuncusu gösteriyor ki Allah, dua edip istemeyenlere gazab eder. Daha önce Fâtiha sûresinin, dua ve mesel e ta'limi sûresi isimlerini de taşımakta olduğu ve bununla dua âdâbının öğretildiği geçmişti.
    Duanın önemini anlamak için, yalnız konusu üzerinde bulunduğumuz âyeti düşünmek yeterli olacaktır. Çünkü Cenab-ı Allah, kitabının on dört yerinde soru ve cevabı zikretmiştir ki bunların bazısı: "Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki" (İsrâ, 17/85), "Ey Muhammed! Sana dağların kıyametteki halini sorarlar. De ki" (Tâhâ, 20/105), "Ey Muhammed! Sana kıyametten sorarlar, ne zaman kopacak? diye. De ki" (A'râf, 7/187) gibi itikatla; bazısı da: "Ey Muhammed! Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki"
    (Bakara, 2/215), "Ey Muhammed! Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki" (Bakara, 2/215) gibi ibadetle ilgilidir.
    Bunların cevapları da üç şekilde gelmiştir: Çoğunda yerinde buyurulmuştur ki, bu da cevabın çabukluğuna ve hemen tebliğine tenbih vardır.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Dua Konusunda Çok Önemli oneriler


    ALLAH DUA ' YA NASIL İCABET EDER ?.

    Allah - insan diyaloğunun birisi yukarıdan aşağı (inzal) yani Allah'tan kula ötekisi , aşağıdan yukarı (uruç) kuldan Allah’a olan şekilde iki görünümü vardır.

    Birinci görünümü , vahy ve ilham . İkinci görünümü ise DUA faaliyeti olarak ortaya çıkar. Dua da sığınmak, ilgi kurmak anlamları esastır. Dua Allah'la Kul arasında diyaloğ anlamındadır ki !

    * Kuldan Allah'a yakarış ve sığınma (İyyake Na’budu) = DUA

    * Allah' tan kula merhamet , yardım ve koruma ifade eder. (Ve iyyake Nestaiyn) = İCABET

    Bakara suresinin 186. ayeti bize dua konusunda çok çarpıcı yaklaşımlar sunmaktadır. '' Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım bana dua ettikleri zaman, dua edenin duasına icabet ederim, onlar da benim emirlerime uysunlar ki doğru yola ulaşsınlar ''. Burada Allah' a dua edildiği zaman mutlaka icabet edildiği fakat icabetin ne şekilde gerçekleştiği yani icabetin dua edene somut olarak nasıl ve ne şekilde ulaştığı dikkatimizi çekmektedir.

    Dikkat edilirse dua edenin duasına icabet ederim dendiğinde muhataptan gelecek ilk soru bilindiğinden NASIL ? sorusuna hemen ayetin devamı cevap niteliğindedir, '' onlar da benim emirlerime uysunlar '' denilmiştir. Dua' ya icabet ; dua edene İlahi emirler , Tavsiyeler ,öneriler tarzında şekillenerek geri dönmektedir. Kul'a gelen öneriler duasına icabetin açık somut halidir. Kul için geriye bu önerilere uymak , yerine getirmek kalmaktadır.

    Kula özünden ulaşan ilahi tavsiyeler onun duasının neticesi icabet olunmuşluğunun somut halidir, yani icabet sizin duanızın otomatik neticesidir.

    Her zerrede tüm özellikleriyle mevcut olan ve kendinden gayrının varlığı asla söz konusu olmayan Allah “ SENDEN SANA İCABET EDECEKTİR “.

    Dua' da yaratış sırrının gizlidir denmesinin sebebi bu inceliktendir. Dua insana verilmiş yaratma sırrıdır.

    İnsan dua ettikçe Allah onunla yaratır. Burada ki yaratma “İcabet anlamındadır”. Tabi ki burada kendisine dua edilen mahalli ötede bir ilah gibi düşünmeyip, İLAHİ tavsiyeleri bize ulaştıran mahal olarak düşünmeliyiz. Dua İlahi vasıfların zuhur ettiği mahalle yönelik olduğu gibi icabette, O mahalden gelecektir mahallin bize yönelmesidir.

    Kısaca insanın yaratıcı ile irtibatı , diyaloğu ibadet vasıtasıyla olmaktadır, ibadetinde özü daha açıkçası bütün ibadetlerin sonucu özü neticesi DUA dır. Bu nedenle Hadisi şerif de '' Dua ibadetin iliğidir özüdür '' veya Dua ibadetin ta kendisidir denmiştir. Kur'an anlayışına göre hayat yaratanla yaratılan arasındaki ilişki olduğundan insanın tüm faaliyetleri farkında olsun veya olmasın evvelce yapılmış dualarının yada beddualarının neticesidir . Efendimiz bu hadisin arkasından şu ayeti okumuştur ; '' Rabbiniz dedi ki , Bana dua edin sizeicabet edeyim doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler cehenneme boyun eğmiş kimseler olarak gireceklerdir.'' Mü'min 60 . Bu ayette iki husus dikkate değerdir birincisi dua ve ibadet kelimeleri aynı anlamda kullanılmıştır birinci cümlede dua kelimesi kullanılırken ikinci cümlede de aynı anlamı ifade etmek üzere ibadet kelimesi kullanılmıştır. Bu iki kullanımdan duanın ibadetin “ Ruhu “ olduğu anlaşılmaktadır .

    İkinci bir husus ise, ayette Allah’a dua etmeyenler hakkında , “ büyüklenerek bana kulluk etmek ten yüz çevirenler “ şeklinde bir ifade geçmektedir bu da gösteriyor ki Allah' tan istemek ve sığınmak ve dua etmek ibadetin ta kendisidir . Dua etmemek ise Allah'tan yüz çevirmek ve böbürlenmek anlamına gelir ki bu tavır Allah ' a ibadetten kaçınmak demektir .

    Dua salt sözden ibaret değildir , duanın kendisi ve neticesi somuttur , eylemdir . Bu konuda bize ipucu verecek Kur ' an da geçen bir olay vardır. Bakara suresinin 60. ayeti Hz. Musa As. ın susuz ve kuraklıkta kalan kavmi için Allah 'tan su istemesini ve bu nedenle su aramaya yada yağmur duasına çıkmasını anlatır.

    “ Hani bir zamanlar Musa kavmi için su istemişti bizde Asa’n ile taşa vur demiştik bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı Bakara 60 “.

    Dikkat edilirse Hz. Musa kavmi için su istediğinde Allah tarafından hemen yağmur yağdırılmayıp , veya hemen bir pınar oluşturup su gönderilmemiş Asa’ nı Taşa Vur emri, tavsiyesi bildirilmiştir. İşte bu emir bize dua konusunda önemli bir açılım kazandırmakta duanın bir eylemle/amelle birlikteliği gerçeğini vurgulamaktadır .Yani dua eylemle tamamlanır, Allah' ın belirlediği sınırlar kurallar ölçüsünde kalmayı gerektirir ve kula isteği doğrultusunda bir sorumluluk yükler.

    Burada ki tavsiye edilen eylem; AKLINI İLAHİ EMİR YOLUNDA KULLAN demektir.

    “Asa nı taşa vur’ ilahi emri duanın icabetidir” . Geriye bu emre uymak kalacaktır. İşte bu emre uyarak gerekeni yapmak Asa yı Taşa vurmaktır , İBADET tir bu emre teslim olmak İslam olmaktır.

    O sırada Hz. Musa varsayalım ki bu ilahi emre derhal uymayıp ta (teslim) olmayıp Asa yı taşa vurmanın suyla ne ilgisi var gibi mantıkla bir kıyas yapmaya ve kendi kendine fikir yürütmeye kalkışsaydı bu nimet tecelli etmeyecekti çünkü akıl burada yetersiz kalmaktadır .İman Nuru devreye girmektedir.

    Duasına icabet olarak kendine bildirilen İLAHİ EMRE uymak İman Nuru ile teslim olmaktır yani İSLAM olmaktır.

    Yaratıcı kudret insanların ve cinlerin niçin yaratıldığı sorusuna Kur' an ın şu ayetiyle açıklık getirir. '' Ben İnsanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım '' Zariat - 56

    Başta Hz. Peygamberin Dua ibadetin özüdür veya ta kendisidir '' hadisinden söz etmiştik şimdi bu hadisten hareket ederek ayetteki İbadet kelimesi yerine Dua kelimesini koyarsak şöyle bir anlam çıkar '' Ben cinleri de insanları da sadece bana DUA etsinler diye yarattım '' insana verilen değerin veya insanı gerçek manada kulluğa ulaştıracak yolun Dua olduğu gerçeğini rabbimiz şu ayetle bize anlatmak tadır. '' De ki Dua nız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi ''

    Dua ile insan Ruh ve fıtratında meydana gelen derin ve köklü etki ,değişim ve tekamül sebebiyle artık içine sığamayacağı çevre, kalıtım ve şartlanma kozasını aşan bir olgunluğa ulaşır ve evrensel gerçeklerin bilincine erer.

    Burada farkedileceği gibi, DUA'nın oluşmasını sağlayan ana güç, insana dışarıdan gelmeyip; tamamiyle, insanın varlığında mevcût olan Allâh isimlerinin manevî gücünden ortaya çıkmaktadır.




+ Yorum Gönder