+ Yorum Gönder
Biyografi ve Düşünürler ve Flozoflar Forumunda Leibniz - Kimdir Kısaca Hayatı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. AGMEHMET
    Administrator

    Leibniz (1646 - 1716) #Matematikçiler İçin








    Leibniz genel bilgileri


    "Ben de o kadar fikir var ki, eğer benden daha iyi görmesini bilenler bir gün onları derinleştirecek ve benim zihin emeğime kendi kafalarının güzelliğini katacak olurlarsa, sonraları belki bir işe yarayabilir" diyen Gottfried Wilhelm Leibniz, 1 Temmuz 1646 günü Leibzig'de doğdu. Ancak yetmiş yıl yaşadı. 14 Kasım 1716 yılında Hannover'de öldü. Babası ahlak ilmi öğretmeni olup üç nesilden beri Saksonya hükümetine hizmet etmiş bir aileden geliyordu. Bu nedenle, Leibniz'in ilk yılları oldukça ağır bir politika ile yüklü bir bilgiçlik havası içinde geçti.
    Leibniz altı yaşındayken babasını kaybetti. Tarih hevesini babasından almıştı. Leipzig'de bir okula devam ediyordu. Babasının geniş kütüphanesinde bulunan çok sayıdaki kitapları sürekli okuyordu. Sekiz yaşında Latince'ye başladı. On iki yaşına gelince, Latince şiir yazacak kadar bu dilini ilerletti. Latince dilini öğrendikten sonra, kendi gayreti ile Yunan'ca öğrendi. Bu devirdeki zihni ve zekası Descartes'e benziyor ve çok iyi işliyordu. Klasik çalışmalardan usandığı için mantık ilmine başladı. On beş yaşından küçük olan bu çocuğun, klasiklerin ve skolastik Hıristiyanların büyüklerinin ortaya koyduğu mantığı düzeltmek için "Characteristica Universalis" adlı ilk denemesini verdi. Couturat, Russell ve başkalarının. dediği gibi, bu eser metafiziğin anahtarıdır. Yine İngiliz matematikçisi Boole'un söylediği gibi, kendisinin yarattığı sembolik mantık, Leibniz'in Characteristica'sının bir parçasıdır.
    Leibniz, on beş yaşındayken Leipzig Üniversitesine bir hukuk öğrencisi olarak girdi. Zamanının tümünü hukuka vermiyordu. İlk iki yıl içinde birçok felsefe eseri okudu. Zamanının filozofları olan Kepler, Galile ve Descartes'ın keşfettikleri yeni dünya hakkında bilgiler edindi. Sonuçta, matematik öğrenmeden bu ilimleri kavramının olanaksız olduğu kanaatine vardı. 1663 yılının yazını Jena Üniversitesinde geçirdi. Orada matematikçi olan Erhard Weigel'in derslerini izledi.
    Leibzig'e dönünce yeniden hukuka başladı. 1666 yılında yirmi yaşındayken doktora sınavı için hazırdı. Oysa, aynı yıllarda Newton, Woolsthorpe'ta bir köyde diferansiyel ve integral hesap ve genel çekim kanununu oluşturacak olan düşüncelere dalmıştı. Bu konuda Leibniz de geç kalmış sayılmazdı. Onu bu ateşe itecek ve tutuşturacak bir kıvılcımın çıkması gerekiyordu. Bu kıvılcım da, o zamanın Avrupa'sının ilme karşı görevini yerine getirme isteğiydi.
    Leibniz'e gıpta eden titiz Leipzig Fakültesi ona resmen gençliğinden, gerçekte tüm profesörlerden fazla hukuk bildiğinden dolayı, doktora ünvanını vermeyi kabul etmedi. Halbuki, 1863 yılında on sekiz yaşındayken parlak bir tezle başölye ünvanını almıştı. Leipzig Fakültesinde egemen olan mistik düşünceden iğrenen Leibniz, doğduğu şehri bırakıp Nürnberg'e gitti. 5 Kasım 1666 yılında Alfdorf Üniversitesine bağlı Nürnberg Üniversitesi Tarihi Yöntem adlı çalışmasından dolayı doktora ünvanını verdi. Aynı zamanda hukuk kürsüsünü de kabul etmesini rica etti. Descartes kendisine verilen generallik ünvanını kabul etmemişse, Leibniz de öneriye yanaşmayıp isteklerinin ne olduğunu söylememişti. Fakat bu arzuların küçük prenslerin lehine çene yarıştırmak olduğuna ihtimal verilmezse de tarih bir süre sonra kendisini bu adamlara bağlamıştır. Leibniz'in hayatındaki bu acıklı öykü, kanun adamlarına, ilim adamlarından önce rastlamış olmasıdır.
    Leibniz, hukuk derslerinin düzeltilmesi üzerine yazdığı kitabı, Leipzig'den Nürnberg'e olan bir seyahatinde kaleme almıştı, Bu da, Leibniz'in hangi koşullarda olursa olsun, durmadan okuması, yazması ve düşünmesini gösteren örneklerden biridir. O, durmadan okurdu, yazardı ve düşünürdü. Matematik çalışmalarının çoğunu kendisini çağıran aristokratlara giderken çağın o kötü yollarında kötü arabalar içinde sallana sallana giderken yollarda yazmıştır. Bu çalışmalarının tümü bugün Hannover kütüphanesinde bağlı olarak durur, Kimse de ona yanaşıp el atamaz. Çünkü, bunlar araştırmak için araştırıcı bir ordunun sabırlı bir çalışması gereklidir. Bu eserler ve fikirler o kadar çoktur ki, yayınlanmış veya yayınlanmamış fikirlerin yalnız bir tek kafadan çıktığına bile inanmak zordur. Bu kadar eseri düşünüp yazan kafa frenelog ve anatomistlerin dikkatini çekmiştir. Bir söylentiye göre, Leibniz'in kafasını mezardan çıkarıp ölçmüşler, incelemişler ve normal bir adamın kafasından pek küçük olduğunu görmüşlerdir. Gerçekten de, sağlığında da kafasının ölçüleri fazla büyük değildi. Bu kadar küçük kafalı olup da sürekli okuyan, düşünen ve yazan bir kimse dünyaya az gelmiştir.

    1666 yılında olasılıklar kuramına başladı. Bu sıralarda öğrenciydi. Okuduğu her alanda olduğu gibi, bu sahada da eser veriyordu. Matematik, Leibniz'in parlak zekasının fışkırdığı bir sahadır. Bundan başka, hukuk, din, siyaset, tarih, edebiyat, mantık, metafizik ve kuramsal felsefe konularında sayısız eser bırakmıştır. Bundan dolayı kendisine evrensel deha denmektedir. Onun evrensel bir deha oluşu, diferansiyel ve integral hesaptaki sürekliliği, olasılıklar kuramında ise süreksizliği analize sokmasındadır. Zaten Newton'la ayrıldığı nokta da olasılıklar kuramıdır. Verimsiz gibi görünen soyut olasılıklar kuramının öncüsü Leibniz'dir. Doğru düşünme dediğimiz mantık anatomisinin ve fikirlerin kanunlarının bir olasılık analizi olduğunu görebilmiştir








  2. The_MEncH
    Özel Üye





    lman Ekininin Doğuşu

    leibnizkimdir1.jpg

    Felsefe on sekizinci yüzyılı önceleyen yüzyıllar boyunca Almanya’da çok az ilerleme yaptı. Reformasyonu ve Otuz Yıl Savaşlarını (1618-1648) izleyen verimsiz tanrıbilimsel çekişmeler bilim ve felsefenin gelişimine elverişli değildi. İngiltere’de Shakespeare, Bacon, Milton ve Locke’u, Fransa’da Montaigne, Corneille, Racine, Molière, Pascal ve Descartes’ı üreten süreç Luther’in ülkesinde düşük bir ekinle karşılaştı. Alman dilinin kendisi yazınsal bir araç olarak ölmüş görünüyordu: yüksek sınıflar Fransızca konuşuyor ve bilginler henüz Latince’de yazıyorlardı, — yalnızca sıradan insanlar anadili kullanıyorlardı. Fransız paternalistik modelleri tarzında örneklenen ve Fransız göreneklerine öykünen sayısız saray yoluyla Almanya’ya Fransız ekini getirildi. Almanya’nın bağımsız bölgesel prensliklere bölünmesiyle birlikte ulusalcılık ruhu geriledi ve Almanlar Alman adından utanır oldular. Üniversiteler modern düşünceleri yaymada hiçbir rol üstlenmediler — ve bu bakımdan İngiltere ve Fransanınkilere benzerler; yeni bilim ve felsefe üniversitelerin dışında gelişti ve eğitimli yüksek toplum tarafından yüreklendirildi. Yeni ekinin Almanya’daki ilk büyük temsilcileri şunlardı: doğal tüze kuramını savunan Samuel Pufendorf (1632-1694), Alman dilindeki ilk dergiyi yayımlayan ve Almancada ders veren ilk kişi olan — Leipzig üniversitesinde — Christian Thomasius (1655-1728), ve matematik, tüze bilimi ve felsefede sivrilen Leibniz. Spinoza ve Leibniz’le yazışan Walter von Tschirnhausen (1651-1708) matematiksel yöntemi kabul etti, ama tüm çıkarsamaların deneyim olgularıyla başlamaları ve doğrulamalarını deneyimde bulmaları gerektiğine inandı. Almanya’da modernizmin önderleri olan tüm bu düşünürlerin öncülüğünü yaptıkları Aydınlanma daha şimdiden İngiltere ve Fransa’da tohum atmaya başlamıştı ve Lessing, Goethe ve Kant’ın ülkesinde varsıl bir hasat kaldırmaya yazgılanmıştı.




  3. The_MEncH
    Özel Üye
    Sorun
    Descartes iki ayrı açıklama ilkesi varsayar, beden ve anlık; bunların özsel yüklemleri sırasıyla uzam ve düşüncedir. Spinoza bir tek evrensel töz ileri sürer, ama bu hem uzamlı hem de düşünen olarak tasarlanır. Her iki felsefeci de fiziksel ve ansal alanları saltık olarak kapalı iki dizge olarak görürler; Descartes’ın ayrıldığı nokta onun insan beyninde tek bir noktada bu ikisi arasındaki etkileşime izin vermesidir. Fiziksel yandaki herşey fiziksel olarak açıklanır: her iki felsefeci için de cisimsel evren bir düzenektir. Düzeneksel açıklama ayrımsızca hem modern felsefeciler hem de modern doğa bilimciler tarafından kabul edildi. Bununla birlikte, üniversitelerin çoğunda başat olan felsefi-tanrıbilimsel skolastik dizgelerden güçlü bir karşıtlık gördü ve dünyadaki tanrısal amacı hesaba katmayı başaramayan tanrısız bir öğreti olarak kınandı. Öncelleri gibi Leibniz de üniversitede skolastik felsefe ile tanıştı ve gençliğinde Protestan okulcuların geleneksel dünya görüşünü onayladı. Ama modern felsefe ve bilim incelemesi ve özellikle sonsuz küçüklükler kalkülüsünü bulması düşüncesinde önemli bir ilerlemeye neden oldu ve modern bilim ve felsefenin başarımlarına olduğu gibi Hristiyan-skolastik kurgudaki değerli öğelere de hakkını verecek bir kuramın zorunluluğunu gösterdi, — bir dizge ki, kısaca, düzenekselcilik ile erekbilimi, doğal bilim ile tanrıbilimi, modern felsefe ile eski felsefeyi uzlaştıracaktı. Ve öğretmeni matematikçi Jena’lı Weigel bir dünya görüşü oluşturmak için harcayacağı sonraki tüm çabalarının temeli ve yönlendirici ilkesi olarak kalan bir anlayışın gerçekliğine onu inandırmıştı: evrenin uyumuna ilişkin Pisagorcu-Platoncu anlayış. Leibniz evrenin matematiksel ve mantıksal ilkeler tarafından yönetilen uyumlu bir bütün olduğu, bu yüzden matematik ve metafiziğin temel bilimler ve tanıtlama yönteminin ise doğru felsefe yöntemi olduğu düşüncesini hiçbir zaman terketmedi.

    leibniz-genel-bilgileri1.png

    Leibniz genel bilgileri2.jpg

    Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) Leipzig’de doğdu; doğduğu kentin üniversitelerinde, Jena ve Altdorf’da tüze, felsefe ve matematik okudu; tüzebilimi doktorasını yirmi yaşındayken Altdorf’dan aldı. Öğretmenleri arasında ünlü Christian Thomasius’un babası Jacob Thomasius ve E. Weigel vardı. Elektörlüğün yasal işleyişinin reformuyla uğraştığı Mayence’de bir konukluktan (1670-1672) ve Paris’te diplomatik bir görevden (1672-1676) sonra, saray danışmanı ve kütüphaneci olarak Hanover’e çağrıldı ve ölümüne dek (1716) bu görevi sürdürdü.

    Çoğu bilimsel dergilerde yayımlanmış Latince, Fransızca ve Almanca kısa denemelerden ve özel mektuplardan oluşan yazıları arasında şunlar bulunur: Bilgi, Gerçeklik ve İdealar Üzerine Meditasyonlar [Meditationes de cognitione, veritate et ideis], 1684; Cisimlerin Özünün Uzamlı Olandan Oluşup Oluşmadığı Üzerine Mektuplar [Lettres sur la question si l'essence du corps consiste dans l’étendue], 1691; Yeni Doğa Dizgesi [Nouveau système de la nature], 1695; İnsan Anlama Yetisi Üzerine Yeni Denemeler [Nouveaux essais sur l'endentement humain] (Locke’un Denemeler’ine, 1704, karşılık olarak; ilk yayım 1765); Doğanın Kendisi Üzerine [De ipsa natura], 1698; Teodise Denemeleri [Essais de Theodicée], 1710; Monadoloji [La monadologie], 1714; Doğanın ve Kayranın İlkeleri [Principes de la nature et de la grâce], 1714.




  4. The_MEncH
    Özel Üye
    Kuvvet Kavramı
    Leibniz yeni bilimin varsayımlarını inceledi ve yetersiz buldu. Fiziğin olgularının bile yalnızca uzamlı cisimler ve devinimLeibniz önsavı yoluyla doyurucu biçimde açıklanamayacağını anladı. Descartes devinim niceliğinin değişmez olduğunu öğretmişti. Ama cisimler dinginliğe geçer ve cisimler devinmeye başlarlar: devinim yitiriliyor ve kazanılıyor gibi görünür. Bu süreklilik ilkesini, doğanın sıçramalar yapmadığı ilkesini çiğneyecektir. Devinim sona erdiği zaman kalan birşey, bir devinim zemini olmalıdır: bu kuvvettir, ya da conatus, ya da cismin devinme ve devinimini sürdürme eğilimidir; ve kuvvet nicelikte değişmezdir. Bu yüzden, edimde bulunmayan, kuvvet anlatımı olmayan hiçbir töz yoktur: edimde bulunmayan varolmaz; ancak edimsel olan olgusaldır. Dolayısıyla, cismin özsel yüklemi uzam değil ama kuvvettir. Bu yüzden yine, devinimin sakınımı yasası kuvvetin ya da erkenin sakınımı yasasına yol vermelidir. Uzamın cismin özsel bir yüklemi olamayacağının bir başka tanıtı uzamın bileşik doğasında bulunur: parçalardan oluşmuş olan şey birincil bir ilke olamaz. Yalın birşey gereklidir, ve kuvvet böyle yalın, bölünmez bir olgusallıktır.

    Leibniz felsefesinde, geometrik ya da duruk doğa anlayışının yerine dinamik ya da enerjik görüş geçirilir. Cisimler uzam nedeniyle varolmazlar, ama uzam cisimler (kuvvetler) nedeniyle varolur; kuvvet olmaksızın, dinamik cisimler olmaksızın hiçbir uzam olamazdı. Descartes’a göre cisimlerin varoluşu uzamı öngerektirir; Leibniz’e göre ise uzam cisimlerin ya da kuvvetlerin varoluşunu öngerektirir. Kuvvet “düzeneksel dünyanın pınarı” ya da kaynağı, düzeneksel dünya ise kuvvetlerin duyulur görüngüsüdür. “Uzam cisimde bir özelliği, bir yüklemi, ya da kendini genişleten, kendini yayan ve kendini sürdüren bir doğayı öngerektirir.” Cisimde tüm uzamı önceleyen bir kuvvet vardır. İçine-işlenemez ya da sınırlanmış olarak, ya da özdek olarak görünmesi cisimdeki direnç kuvveti dolayısıyladır. Her kuvvet birimi ruh ve özdeğin, etkinlik ve edilginliğin bölünmez bir birleşmesidir; ayrıca kendini sınırlayan ya da direnç gücü de taşıyan örgütleyici, kendini belirleyen, amaçlı bir kuvvettir.

    Öyleyse uzay Leibniz tarafından kuvvetlerin uyumlu birarada varoluşunun sonucu olarak anlaşılır; bu nedenle uzayın saltık varoluşu yoktur, şeylere görelidir ve onlarla birlikte yitecektir, — içinde şeylerin varolduğu hiçbir saltık uzay yoktur. Kuvvetler uzaya bağımlı değil, ama uzay kuvvetlere bağımlıdır. Bu yüzden, şeyler arasında ve şeyler ötesinde hiçbir boş uzay olamaz: kuvvetlerin edime son verdikleri yerde dünyanın sonu gelir.


    Leibniz genel bilgileri3.gif

  5. The_MEncH
    Özel Üye
    Leibniz genel bilgileri4.jpg
    Monadlar Öğretisi
    Öyleyse cisim bir yalın kuvvetler çoğulluğudur. Varolan birçok şey olduğu için, doğada tek bir tekil kuvvet değil ama sonsuz sayıda kuvvet vardır; bunların her biri bir tikel, bireysel tözdür. Kuvvet bölünemezdir, ya da yalındır, bu yüzden özdeksel olmayandır, uzamsızdır. Yalın tözler ya da kuvvetler Leibniz tarafından metafiziksel noktalar, biçimsel atomlar, özsel biçimler, tözsel biçimler ya da monadlar, birimler olarak adlandırılırlar. Fiziksel noktalar değildirler, çünkü fiziksel noktalar yalnızca sıkıştırılmış cisimlerdirler; matematiksel noktalar değildirler, çünkü matematiksel noktalar “gerçek” noktalar olsalar da “olgusal” değil ama yalnızca “görüş noktaları”dırlar. Ancak metafiziksel noktalar gerçek ve olgusaldırlar; onlar olmasaydı olgusal hiçbirşey olmazdı, çünkü birimler olmasaydı hiçbir çokluk olamazdı. Dahası böyle kuvvet-atomları bengi olmalıdırlar: yokedilemezler, — onları ancak bir tansık yokedebilir, — ne de yaratılabilirler: monadlar ne doğar ne de yokolurlar. Leibniz’in bireysel etkin tözsel biçimler üzerine kendisiyle birlikte üniversiteden getirdiği kökensel skolastik anlayış böylece bireysel kuvvetler öğretisine dönüştürülür.

    Cisimler dünyasının sonsuz sayıda dinamik birimlerden ya da özdeksel-olmayan, uzamsız, yalın kuvvet birimlerinden oluştuğunu artık biliyoruz. Bu ilke konusunda başka ne söyleyebiliriz, onu nerede inceleyebiliriz? Kendimizde. Böyle yalın, özdeksel-olmayan bir tözü kendi iç yaşamımızda buluruz: ruh böyle bir tözdür. Onun açısından doğru olan herşey bir ölçüde tüm monadlar için de doğru olacaktır. Andırım yoluyla uslamlamada bulunarak Leibniz monadları tinsel ya da ruhsal kuvvetler olarak yorumlar. Onlarda duyumlarımızı ve eğilimlerimizi (çaba, istenç) andıran birşey vardır; monadlarda “algı” ve “itki” [‘‘perception’’ and ‘‘appettition’’] vardır. Kendini insan anlığında anlatan aynı ilke bedende, bitkide ve hayvanda da etkindir. Her yerde kuvvet vardır, hiçbir yerde boşluk yoktur; her özdek parçası bitkilerle dolu bir bahçe gibidir; tüm özdek en küçük parçalarına dek canlıdır, dirimlidir.

    Ama taşta, giderek bitkide bile anlık nasıl bulunabilir? Tamam ama, der Leibniz, anlık taşta, bitkide ve insanda saltık olarak aynı değildir. Descartes’a göre anlıkta bilinçsiz, özdekte uzamsız hiçbirşey yoktur. Bununla birlikte, fiziğin olguları doğanın özsel olarak özdeksel-olmayan [immaterial] olduğunu gösterir, ve ruhbilimin olguları anlığın özsel olarak bilinçsiz olduğunu gösterir. Cisim ile uzam özdeş terimler değildirler; ve anlık ile bilinç özdeş terimler değildirler. Anlık algılardan ve eğilimlerden oluşur. Bu algılar değişik monadlarda açıklık ve seçiklik bakımından ayrım gösterirler; gerçekten de, insan anlığının kendisi değişik açıklık düzeylerindeki algıları göz önüne serer. Bir nesneye dikkatlice yöneldiğimde dikkat yöneltilen öğeler açıkça ve seçikçe belirirken, çevredeki parçalar hiç ayırdedilemez olana dek sürekli bulanıklaşır ve seçikliklerini yitirirler. Bir nesne dikkatimin odağından uzaklaştıkça küçülür ve silikleşir. Öyleyse duru algılar ve bulanık algılar vardır; sonrakiler “küçük algılar,” perception petites olarak adlandırılırlar. Duyum okyanusun dibindeki her bir ayrı dalganın deviniminin ürettiği değişik öğeleri ya da küçük algıları ayırdedemez ve yine de bu ayrı etkilerin her biri duyumda içerilir. Tıpkı monadda değişik açıklık düzeylerinin bulunuşu gibi, monadlar da aralarında algılarının açıklığı bakımından ayrılırlar. En düşük monadlarda uykuya benzer bir durum içinde herşey bulanık ve karışıktır; bir tür koma durumu içinde varolurlar: böyle uyuma yaşamını bitkilerde görürüz. Hayvanlarda bellek ile birlikte olan algı, e.d. bilinç vardır; insanda bilinç daha da açık olur; burada “iç durumun yansımalı bilgisi” olduğundan tamalgı ya da özbilinç olarak adlandırılır.

    Her monadın algı ya da temsil gücü vardır; bütün evreni algılar ya da temsil eder ve anlatır. Bu anlamda monad minyatür bir dünyadır, bir küçük evrendir; “evrenin yaşayan aynası,” yoğunlaşmış bir dünya, kendinde bir dünyadır. Ama her bir monad evreni kendi yolunda, kendi bakış açısından, değişik açıklık düzeyleriyle temsil eder; sınırlıdır, bir bireydir ve dışında başka bireyler vardır. Monad yükseldikçe dünyanın kendine düşen parçasını daha açıkça ve seçikçe algılar, anlatır ya da temsil eder; ona en yakın monadları, ya da kendi bedenini en açık olarak temsil eder. Bu öğretiden “her cismin bütün evrende yer alan herşeyi duyumsadığı” çıkar, “öyle ki, herşeyi gören biri, zamanda ve uzayda uzak olanı şimdide algılayabildiği için, başka her yerde olmakta olanı ve dahası, olmuş olan ve olacak olan herşeyi okuyabilirdi.”

    Dahası, monadlar en aşağı olandan en yüksek olana dereceli bir ilerleme dizisi oluştururlar. Evren dereceli olarak artan bir açıklık ölçeğindeki sonsuz sayıda monaddan oluşmuştur, ve birbirine sağın olarak benzeyen iki monad yoktur; eğer olsaydı, ayırdedilmeleri olanaksız olurdu (ayırdedilmezler ilkesi). Doğada sıçramalar yoktur, en aşağıdan en yukarıda olana çizgide kopmalar yoktur; örgensel-olmayan özdeğin en donuk parçasından Tanrıya dek sonsuz küçük ayrımların sürekli bir çizgisi vardır. Evrende hiçbirşey ıssız, hiçbirşey verimsiz, hiçbirşey ölü değildir. Tanrı en yüksek ve eksiksiz monad, arı etkinlik (actus purus), kökensel monad, monadlar monadıdır. Süreklilik ilkesi böyle en yüksek bir monadı gerektirir.

    Spinoza tek bir evrensel töz, Leibniz ise sonsuz sayıda töz kabul eder. Descartes da bir tözler çoğulluğunu varsayar, ama onun tözleri özde birbirlerine taban tabana karşıttırlar (anlık ve özdek); Leibniz’in kuvvetleri ise özsel olarak benzerdirler. Atomculara göre de birçok türdeş olgusallık vardır, ama özdekseldirler; oysa Leibniz’e göre tinseldirler. Platon’un ideaları gibi Leibniz’in ilkeleri de bengi amaçlardırlar, ama şeylerdedirler, Aristoteles’in öğrettiği gibi: monadlar entelekyalardır. “Beni anlamanız için,” diye bildirir Leibniz, “Demokritos, Platon ve Aristoteles’i anlamalısınız.” Gençlik günlerinde yalnızca tikel şeylerin olgusal olduğunu, evrensellerin olgusal temellerini tikellerde bulduklarını ve Tanrının anlığı dışarda tutulursa, tikellerden ayrı varolmadıklarını kabul etmişti. Bu bireyselci ve çoğulcu anlayışı hiçbir zaman bırakmadı; gerçekten de bütün evreni sonsuz sayıda bireysel varoluşlara böldü ve her birini tinsel bir kendilik yaptı.

    Her monad evrim sürecindedir ve içsel zorunlukla doğasını olgusallaştırır. Dışardan belirlenmez; herhangi birşeyin girebilmesini sağlayacak pencereleri yoktur; olacağı herşey onda gizil ya da örtüktür. Bu süreklilik ilkesinden zorunlu olarak çıkar: monadda her zaman orada olmamış olan hiçbirşey olamaz ve onda şimdi bulunmayan hiçbirşey ona hiçbir zaman giremez. Onda önceden oluşmuş olanı ortaya seren bir dizi evrim aşaması içersinden geçer. Bütün insan soyu Adem’in tohumunda ve Havva’nın yumurtalarında önceden oluşmuştu. Gelişmiş birey tohumda varoldu, minyatürde, dölütte önceden oluştu. Monaddaki hiçbirşey yitemez, herşey sonraki evrelerde saklanır ve gelecek evreler öncekilerde önceden belirlenirler. Bu yüzden her monad “geçmiş ile yüklüdür” ve “geleceğe gebedir.” Bu ön-oluşum öğretisi (kapsanma kuramı) Leibniz’in dönemindeki dirimbilimcilere (Leuwenhoek ve Swammerdam) ortaktı. 1759’da Caspar F. Wolff tarafından geliştirilen epigenesis kuramı (‘‘ilksel olarak türdeş bir tohumdan örgenlerin ilerleyici oluşumu ve ayrımlaşması’’) bu öğretiye karşıydı; ama bu sonraki anlayış 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı yapıtının çıkışına dek genel kabul görmedi.

  6. The_MEncH
    Özel Üye
    Leibniz genel bilgileri5.jpg


    Örgensel ve örgensel olmayan cisimler arasındaki ayrım şöyle betimlenir: Her ikisi de monadlardan ya da kuvvet özeklerinden oluşmuştur, ama örgenlik bütün bedenin bir görüntüsünü temsil eden ya da karşısında bulan ve çevresindeki monadların yönetici ilkesi olan özeksel bir monad, bir “kraliçe monad,” bir ruh taşır. Örgensel-olmayan cisimler bu yolda özekselleşmiş değildirler, onlar salt bir monadlar yığınından ya da toplağından oluşurlar. Cisimler yükseldikçe daha örgütlü olurlar, ve daha yüksek örgenlik iyi-düzenlenmiş bir monadlar birleşimi oluşturur.

    Bu anlık ve beden ilişkisi sorununu imler. Özeksel monad bedenini nasıl etkiler? Aralarında etkileşim varsayabilirdik, ama Leibniz daha önce bize monadların pencerelerinin olmadığını, dışardan etkilenemediklerini ve üzerlerinde edimde bulunulamadığını söylemiştir. Tanrının hem bedeni hem de anlığı yarattığı ve her birinin eylemlerini, saat yapıcısının saatlerini ayarlaması gibi, birbiriyle eşzamanlı olacak şekilde ayarlıyor olduğu biçimindeki vesileci öğreti de yadsınır. Leibniz’in açıklaması Tanrının anlıkları ve bedenleri yaratırken onları daha başından ikisi birlikte gidecek bir yolda ayarlamış olduğudur: ruh ve beden arasındaki ilişki Tanrı tarafından bir önceden-saptanmış uyum ilişkisidir. Nedensel etkileşim söz konusu değildir. Ansal ve fiziksel durumlar arasında bir koşutluk ya da biraradalık vardır: bu anlamda beden ruhun özdeksel anlatımıdır. Bununla birlikte bedenin kendisinin her biri örgensel olan ve doğasının önceden kararlaştırılmış yasasıyla uyum içinde davranan sayısız monad ya da ruhsal kuvvetten oluştuğu unutulmamalıdır. “Ruhlar istek, erekler ve araçlar aracılığıyla sonsal nedenlerin yasalarına göre davranırlar. Cisimler etker nedenlerin ya da devinimlerin yasalarına göre davranırlar. Ve bu iki alan birbiriyle uyum içindedir.” Başka bir deyişle, örgensel cisim ve onun en küçük parçaları Tanrı tarafından önceden oluşturulmuştur: “tanrısal otomatlar” ya da “tanrısal düzenekler”dirler.

    Bu düşünce bir bütün olarak evreni kucaklayacak denli genişletilir. Tüm monadlar bir örgenliğin parçaları gibi birlikte davranırlar, her birinin yerine getireceği kendi işlevi vardır. Herşey nedensel olarak ilişkilidir, ama nedensellik Tanrı tarafından önceden belirlenmiş birarada değişimlerden, parçaların uyumlu bir eyleminden daha çoğunu anlatmaz. Başka bir deyişle, Tanrı evrenini öyle bir yolda düzenlemiştir ki evren Tanrının araya girmesi olmaksızın işler: her monaddaki her durum o monaddaki önceki durumun etkisi olarak ortaya çıkar ve tüm öteki monadların durumlarıyla birlik içinde davranır. Evrendeki uyum baştan sonadır. Doğadaki herşey fiziksel alanda bir yasa, düzen, biçimdeşlik bulunduğu anlamında düzeneksel olarak açıklanabilir. Ama bütünün tasarı daha yüksek bir nedeni gösterir: Tanrı tüm olup bitenin enson nedenidir. “Düzenekbilimin kaynağı metafizikte yatar” ilkesi Leibniz’in dizgesinin başına koyduğu temel ilkedir.

    Doğa yasalarının, devinim yasalarının zorunluluğunu tanıtlayamayız; bunlar mantığın, aritmetiğin ve geometrinin yasaları gibi zorunlu değildirler. Varoluşları yararlıklarına bağımlıdır ve bu da temelini Tanrının bilgeliğinde bulur. Tanrı onları amacının olgusallaşma yolları olarak seçmiştir, bu nedenle dünya varoluşunu Tanrının anlığındaki amaca borçludur: Tanrı ikincil ya da etker nedenleri araç olarak kullanan sonsal nedendir.

    Burada düzenekbilim ile erekbilimin söz verilen uzlaştırılmasını buluruz. Doğa amaç kavramı getirilmeksizin açıklanabilir, ama düzeneksel felsefe bizi Tanrıya götürür, çünkü evrensel fizik ve düzenekbilim ilkelerini tanrısal amaç olmaksızın açıklayamayız. Din ile us böylece uyum içine getirilir. Fiziksel doğa krallığı ile ahlaksal kayra krallığı, e.d. tüm ussal ruhlar ile Tanrının kendisi arasında da bir uyum vardır. Ruhlar Tanrının eşlemleri, kendi alanlarında küçük tanrılıklardırlar; insanın usu türde Tanrının usuna benzer, gerçi ondan düzeyde ayrım gösterse de. İnsanın amacı da Tanrınınkiyle uyumludur. Bu yüzden bir tinler krallığımız ya da birliğimiz, bir ruhlar uyumumuz vardır. Bu fiziksel krallıkla karşıtlık içinde bir ahlak krallığıdır, — Leibniz’in verdiği adla bir kayra krallığı. Ama ikisi arasında, evren düzeneğinin mimarı Tanrı ile tanrısal tinsel Devletin tekerki Tanrı arasında bir uyum vardır.

  7. The_MEncH
    Özel Üye
    Törebilim
    Törebilim ussal bir bilimdir. Ruh için doğal olan belli ahlaksal ilkeler vardır; bunlar tanıtlanamazlar, ama öteki ahlaksal gerçeklikler zorunlu olarak bunlardan çıkarlar. Bizde bilinçsizce, içgüdüler olarak işlerler, ama onların bilincine varabiliriz. Böylece, hazza çabalamamız ve acıdan kaçınmamız gerektiği gerçekliği karışık bilgi ve iç deneyim üzerinde, mutluluğa olan içgüdüsel istek üzerinde temellenir. Bu ilkeden başkaları çıkarsanabilir, özyapısında o denli kendiliğinden açıktır ki, bir hırsız çetesi bile birliğini korumak için onlara boyuneğmek zorunda olacaktır.

    Ahlaksal içgüdüler insanları doğrudan ve ölçünme olmaksızın yönetirler, ama direnilemez biçimde değil, çünkü tutkular tarafından ve kötü alışkanlıklar tarafından bozulabilirler. Türe ilkesi yabanıllarda bile bulunur ve doğalarının bir parçasını oluşturur. Gerçi gelenek, alışkanlık ve eğitim ruhun böyle eğilimlerinin gelişmesinde yardımcı olsalar da, bu eğilimler en sonunda insan doğasının kendisinde köklenirler.

    İnsanların doğuştan gelen ahlak yasalarına her zaman uymadıkları doğrudur, ama bu onları bilmediklerini göstermez. Bir ahlak ilkesinin ahlak ilkesi olarak tanınmadığını söylemek onun doğuştanlığına karşı bir tanıt değildir, ne de böyle bir yasanın halk tarafından çiğnenmesi buna bir tanıttır; bu daha çok yasa konusundaki bilgisizliğin bir tanıtıdır. Gerçek şudur ki bu kurallar her zaman açıkça algılanmazlar, tanıtlanma isterler, tıpkı geometri önermelerinin belgitlenme gerektirmeleri gibi. Dikkat ve yöntem onları yüzeye çıkarmak için zorunludur ve bilginler bile onların tam olarak bilincinde olmayabilirler.

    Ansal yaşam, gördüğümüz gibi, özsel olarak algı ve itkidir, e.d. bilgilenim ve çabadır. İtki ile algının birleşimine dürtü ya da istek denir. İstenç bilinçli dürtü ya da çabalamadır, açık bir idea tarafından yönetilen dürtüdür. Bu yüzden istenç hiçbir zaman ilgisiz bir istenç ya da kapris değildir, ama her zaman bir idea tarafından belirlenir. İnsan dışardan belirlenmemesi anlamında özgürdür, — monadın herhangi birşeyin onu zorlamak için içeri gireceği pencereleri yoktur; bununla birlikte, insan içerden, kendi doğası tarafından, kendi dürtüleri ve ideaları tarafından belirlenir. Seçim en güçlü isteği izler. Bir edim yerine bir başkası için karar vermede özgür olmayı istemek bir aptal olmayı istemektir.

  8. The_MEncH
    Özel Üye
    Mantık ve Bilgi Kuramı
    Leibniz’in bilgi kuramı metafiziksel varsayımlarına dayanır. Gerçek bilginin evrensel ve zorunlu olduğu, deneyimden türetilmemiş ilkeler üzerinde temellendiği biçimindeki ussalcı ideali kabul eder. Evren şifresini ancak usun çözebileceği matematiksel-mantıksal bir dizgedir. Ruh-monad hiçbir dışsal nedenin etkileyemeyeceği bağımsız bir varlık olduğundan, bilgi ona dışardan gelemez, ruhun kendisinde doğmalıdır. Öyleyse ruh Locke’un kabul ettiği gibi dışsal doğanın üzerine harflerini yazdığı boş bir levha olamaz. Tüm bilgimiz anlıkta örtük olarak bulunur: duyum ile anlama yetisi benzerdirler; deneyim bilgiyi yaratmaz, ama bilgi deneyim yoluyla göz önüne serilir, aydınlatılır, belirtik kılınır. İlk önce duyumda varolmayan hiçbirşey anlıkta varolamaz; doğru, diye ekler Leibniz, ama anlığın kendisinden başka. Ama monad kuramını dışlasak bile, diye bildirir, bilginin duyulardan gelmediği tanıtlanabilir. Duyulardan gelseydi, evrensel bilgi olanaksız olurdu, çünkü görgül gerçeklikler denilen şeyler zorunluksuzdurlar, ilineksel önermelerdirler: birşeyin olmuş olmasından ötürü onun aynı yolda her zaman olması gerektiğini ileri süremeyiz. Evrensel ve zorunlu önermeler duyulardan türetilemezler; yerleri ve kökenleri anlığın kendisindedir.

    Locke her zaman bilincinde olmadığımız için böyle doğuştan ya da a priori bilginin olamayacağını öne sürmüştü. Eğer anlığın bilincinde olması olmaksızın hiçbirşey anlık için doğal olamasaydı Locke haklı olurdu. Eğer ansal yaşam ile bilincin Kartezyen özdeşliği meşru ise görgücünün uslamlamaları geçerlidir. Bununla birlikte, anlık her zaman idealarının bilincinde değildir: idealar ve ilkeler bizim onların bilincinde olmamız olmaksızın da anlıkta varolabilirler. Yine, eğer tüm gerçekliklerimizin edimsel olarak duyumdan kaynaklandığı gösterilebilseydi, Locke’un görüşünün bu düzeltilmesi bize hiçbir yarar sağlamayazdı. Ama gösterilemez. Deneyimden türetilen ya da tümevarım yoluyla ulaşılan önermeler evrensellik ve zorunluluktan yoksundurlar; pekin bilgi vermezler: bir olayın olabileceğine ilişkin ne denli çok örnek olsa da bunlar olayın her zaman ve zorunlu olarak yer alacağını tanıtlamaz. Duyuların tanıklığına bağımlı olmayan bilgimiz vardır: örneğin matematiğin gerçeklikleri gibi evrensel ve zorunlu önermeler. Bu durumda anlığın kendisinin duyuların sağlayamayacağı birşey eklediği açıktır. Mantık, metafizik, törebilim, tanrıbilim, ve tüze bilimi kökenlerini ancak ve ancak anlığın kendisinde bulan ilkelere dayanan önermelerle doludur. Duyu deneyimi olmaksızın böyle ilkelerin bilincine elbette hiçbir zaman varamazdık; duyularımız onları algılamamız için vesile sağlarlar, ama onları üretmez ya da yaratmazlar. Onlar olmaksızın hiçbir şekilde bilim olmaz, ama ancak bir ayrıntılar derlemi olurdu. “Zorunlu gerçekliklerin son tanıtı yalnızca anlama yetisinden gelir ve başka gerçeklikler deneyimden ya da duyuların gözleminden türetilirler. Anlığımız her ikisini de bilmeye yeteneklidir, ama öncekilerin kaynağı kendisidir. Evrensel bir gerçeklikle ilgili ne denli çok tikel deneyimimiz olursa olsun, zorunluluğunu us yoluyla bilmediğimiz sürece, tümevarım yoluyla hiçbir zaman ondan saltık olarak pekin olamayız.” “Duyular böyle gerçeklikleri uyandırabilir, aklayabilir ve doğrulayabilirler, ama onların bengi ve kaçınılmaz pekinliklerini tanıtlayamazlar.”

    Böyle doğuştan gerçeklikler ruhta bilinçli gerçeklikler olarak varolmazlar: “bengi us yasalarını pretorun buyruklarının bildiriden okunduğu gibi okuyamayız, ama duyular bize vesile sağladığı zaman onlara dikkat yönelterek onları kendimizde keşfedebiliriz.” İdealar ve gerçeklikler eylemler olarak değil ama eğilimler, yatkınlıklar ve doğal gizillikler olarak doğuştandırlar, “gerçi her zaman bu gizilgüçlere onlara karşılık düşen çoğu kez bilinçsiz belli eylemler eşlik etse de.” Bu anlamda aritmetik ve geometri bizde gizildir; onları kendimizden tek bir görgül gerçekliği kullanarak çıkarabiliriz. Kendilerinden oluştukları idealardan daha sonra keşfedilmeleri (Locke) böyle gerçekliklerin kökenselliklerine karşıt birşey göstermez; ne de önce imleri, sonra ideaları ve sonra da gerçekliklerin kendilerini öğrendiğimiz olgusu bunu gösterir. Genel ilkeler — söz gelimi özdeşlik ilkesi — düşünmemizin tam özünü oluştururlar, bilinçlerine varmak için büyük dikkat gerekse de anlık her an onlara bağımlıdır. Doğal uslamlamalarımızda mantık kurallarını bile bilincine varmaksızın içgüdüsel olarak kullanırız. Törebilim alanında da böyle doğuştan ilkelerin bulunduğunu yukarda görmüştük.

    Öyleyse salt ideaları alma yetisi bir yapıntıdır. Ama okulcuların arı yetileri ya da güçleri de yapıntılar ya da soyutlamalardırlar. Hiçbir yerde kendi içine kapatılmış ve hiçbirşey yapmayan bir yeti görmeyiz: ruh her zaman, belli bir yolda, şu yoldan çok bu yolda davranmaya yatkın kılınmıştır, yani belirli eğilimler taşır. Deneyim ruhu devinime geçirmek için zorunludur, ama idealar yaratamaz. Ruh izlenimlerin damgalandığı bir balmumu parçası değildir; onu böyle görenler gerçekte onu özdeksel bir kendilik yaparlar. Görgücü düşünür anlıkta daha önce duyumda varolmayan hiçbirşeyin bulunmadığını belirterek karşı çıkar. Haklıdır, der Leibniz, ancak şunu eklemelidir: anlığın kendisinden başka. Ruh kendi içinde Varlık, Töz, Birlik, Özdeşlik, Neden, Algı, Uslamlama ve Nicelik taşır, — duyuların bize hiçbir zaman veremeyeceği kavramlar.

    Bu öğretide Leibniz aprioricilik ve görgücülük arasındaki ayrımları uzlaştırmayı amaçlar, bir görev ki sonraları Kant tarafından daha geniş bir ölçekte üstlenildi. Leibniz aynı zamanda anlığın bir biçimi olarak uzay tasarımında Kant’ı önceler. Bölünemez monadın işlevleri olarak duyu algısı ve anlak türde aynıdırlar, ama derecede ayrılırlar. Duyumlar bulanık ve karışık idealarken, anlama yetisinin nesneleri açık ve seçiktirler. Duyu algısı şeyleri gerçek olgusallıkları içinde, kendilerinde oldukları gibi, e.d. etkin tinsel tözler ya da monadlar olarak bilmez, ama onları görüngüler olarak, uzaysal olarak, bulanık ve karışık şekilde algılar. Monadların duru kavramsal düşünce için tinsel tözlerin uyumlu bir düzeni demek olan birarada-varoluşları duyu algısı tarafından uzamlı, görüngüsel bir dünya olarak algılanır. Başka türlü söylersek, algılayan özne tinsel düzeni uzay terimlerinde görür ve imgeler: “uzay, beti, devinim, dinginlik idealarımız,” der Leibniz, “kökenlerini sağduyuda, anlığın kendisinde bulurlar, çünkü arı olmakla birlikte, dışsal dünya ile ilgisi olan anlama yetisinin idealarıdırlar.” Bu görüşe göre, uzay ideası Kant’ın daha sonra öğrettiği gibi, anlığa doğaldır. Bununla birlikte, gördüğümüz gibi, yalnızca bizdeki bir idea değildir, ya da monadların birarada-varoluşları tarafından bizde uyandırılan yalnızca şeylere bakmanın bir yolu değildir; monadların birarada-varoluşlarından nesnel özdeksel bir dünya doğar. Ama uzay olgusal değildir; kuvvetin, ki olgusal şey odur, olgusal anlatımı, belirişi ya da görüngüsüdür.

    Ussal bilgi yalnızca üzerlerine geçerli uslamlamalarımızın temellendiği doğuştan ilkeler yoluyla olanaklıdır. Bunlar arasında arı düşünce alanında gerçeklik ölçütü olan özdeşlik ve çelişme ilkesi ve, deneyim alanında gerçeklik ölçütü olan yeterli neden ilkesi bulunur. Yeterli neden ilkesi Leibniz için yalnızca mantıksal bir anlam taşımaz, — her yargının gerçekliğini tanıtlayan bir zemini ya da nedeni olmalıdır; — aynı zamanda metafiziksel bir ilkedir, — herşeyin varolmak için yeterli bir nedeni olmalıdır ; — mantıksal zemin ve olgusal zemin imler (ratio cognoscendi ve ratio essendi). Fizik, törebilim, metafizik ve tanrıbilim yeterli neden ilkesi üzerine temellenirler: “onu kabul etmediğimiz sürece, Tanrının varoluşunun ve birçok felsefi kuramın tanıtı paramparça olur.” Evren onda hiçbirşeyin yeterli bir zemin olmaksızın gerçekleşmediği ussal bir dizgedir; önermelerin ussal olarak ilişkili oldukları mantıksal bir dizgeyle andırım içinde tasarlanır. Felsefenin sorunu aynı zamanda olgusallığın temel ilkeleri ya da varsayımları da olan temel bilgi ilkelerini ortaya çıkarmaktır. Mantıksal bir dizgede bulunan aynı zorunluluk olgusal evrende de bulunur. Leibniz’in mantığı metafiziğini etkiler. Ama metafiziği de mantığını etkiler: onun anlıkta içkin ilkelerin bir gelişimi olarak bilgi anlayışı, gördüğümüz gibi, kendi tinselci monadbilimine dayanır. Bireyselciliği kendi mantıksal evren anlayışından zorunlu bir sonuç olarak çıkmaz; bağımsız bireylerin varoluşu ussal düşünce için aklanamaz. Bununla birlikte, Leibniz bireyin varoluşu için erekbilimsel bir açıklama bulur: birey tanrısal yaratıcı istencin hedefidir ve öyleyse daha başlangıcından beri dünya-temelinde içeriliyor olmalıdır. Burada evrenin mantıksal zeminine insansal bir değer sokuşturulur.

    Açık ve seçik bilginin yanısıra karışık bilgi de vardır. Böylece örneğin uyum ve güzellik belli oransal ilişkiler üzerine dayanırlar. Bu ilişkiler bilgin tarafından açıkça bilinebilseler de bu gerekmeyebilir; kendilerini bir estetik hoşlanma duygusunda anlatırlar, ki insanda bulanık bir uyum ya da biçim algısının olması bu yüzdendir. Böylece ruh da şeylerin düzenini, kozmozun uyumunu onun açık ve seçik bir bilgisini taşımaksızın algılar; burada bulanık bir Tanrı duygusu taşır. Bu da açık kılınabilecek karışık bir bilgidir.

+ Yorum Gönder


Leibniz,  gottfried wilhelm von leibniz,  matematik bilim adamları,  ünlü matematikçiler,  matematiği bulan kişi,  leibniz kısaca hayatı