+ Yorum Gönder
Biyografi ve Edebiyatçıların Hayatları Forumunda Mehmet Akif Ersoy ile ilgili Hatıralar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dur Yolcu
    Devamlı Üye

    Mehmet Akif Ersoy ile ilgili Hatıralar








    Mehmet Akif Ersoy ile ilgili Hatıralar

    MEHMET ÂKİF’E DAİR HATIRALAR
    v
    YAKINDAN TANINMANIN TEHLİKESİ
    Yakından tanınmak insan için tehlikelidir, derler. Âkif’in hayatı böyle bir tehlike bilmez. Yakından tanınmak onun hakkında kazançtı. Ona karşı mesafe haindi. Cemiyetten eve kaçan, caddeden sokağa kaçan, şehirden kıra kaçan, insandan kitaba kaçan Âkif, uzaktan sevimsizdi; o, yakından güzeldi: İyi adamın güzelliğiyle, ferâgatin güzelliğiyle, sâhici şereflerin topunun güzelliğiyle güzeldi.
    Bilhassa, hayatta bazı müşterek mefhumları bilmemek, ona vahşi bir güzellik veriyordu: Âkif’in bilmediği müşterek mefhumların başında menfaat vardı. Menfaatın ümmîsi idi. Birinci Cihan Harbi’ndeki açlık bile Âkif’e menfa’atı öğretemedi.53
    v
    AKTÖR MÜ, KAHRAMAN MI?
    İlk tanıdığım zaman ona inanmadım: Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabiî bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene bu gün gelmedi.
    Otuz beş sene onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevâzu, kendi kendini inkâr derecesine nasıl çıkıyordu? Mahrûmiyetlerden yılmayan seciyesiyle, kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için, her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken, o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu?
    Onda bütünlük vardı: Kininde de, evlatlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da, bütünlük Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu: Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.54
    v
    SELAMUNALEYKÜM KÖR KADI!
    Öyle sanıyorum ki, çocukluğunda Âkif’in terbiyesiyle meşgul olanlar, bir âlimin koyduğu şu kaideyi bilmiyorlardı: “Çocuğa en evvel iki şey öğretmeli: İç sıkıntısına katlanmayı ve haksızlığa tahammül etmeyi!”
    Âkif iç sıkıntısına tahammül ediyordu: Çünkü içi sıkılmıyor, kendisi kendine kâfi geliyordu. Yalnız, dediğim gibi, çocukken, kendisine, “haksızlığa katlanmak” temrinleri yaptırılmamış olacak ki, havsalası bir türlü haksızlığı almıyordu. Bu fena terbiyeden âsî bir şair çıktı. Ona bazan:
    “Her cereyanın önünde bir hayır! edatısın!” diyor, bazan da yüzüne karşı söyleniyordum:
    “Bütün hayatın, Selamunaleyküm kör kadı!”
    “Gördüğümü söylemeyeyim mi?”
    “Tabiî ki söyleme Kadı’nın sol gözü körse sağ tarafından bak ve sağlam gözünü gör!”
    “İki gözü de körse?”
    “O zaman da önüne bak!”
    Fakat bu dimdik alın, önüne bakacak kadar da eğilemiyordu.55
    v
    TEMİZ AHLAKLI GENÇ
    Âkif’in mektep tahsili zamanlarında en açık ve candan görüştüğü Sabri Sözen Bey merhumun bize kuvvetle te’min ettiğine göre “Mehmed Âkif Bey içki kullanmamıştır. Onun nezâhati, terbiyesi, seciyesi, akranları içinde mesel-i sâir olmuştu. O, bir karıncayı bile incitmedi. Çok temiz, çok hayırhah, çok namuslu bir gençti” 56
    v
    SPORCULUĞU
    Âkif, gençliğinde deniz yarışlarında, yaya koşularında, atlama müsabakalarında hep birinciliği kazandı. Saatlerce kürek çeker, Boğaz’ı yüzerek geçerdi. O iyi taş atardı. Ankara’da bulunduğu zamanlarda tatil günlerini bu gibi idmanlarla geçirirdi. O vakit bile binnisbe daha genç ve daha idmanlı bazı arkadaşlarına tefevvuk ederdi.
    Değirmen arkının en geniş yerlerinde öyle bir atlayışı vardı ki, insan helecandan bakamazdı.57
    v
    BENLİĞİNDEKİ KUVVET
    Sağlam yaratılan bu adamı kendi adalâtı sımsıkı bağlamış, hiçbir zevkin, sefahatin güzel elleriyle bu bağın kördüğümleri gevşetilmemişti. Kuvvetli bünyesi, maden ocağında yatan, insan eli değmemiş demir kadar sertti, bakirdi. Kumar, kadın, içki gibi insan etini pelteleştiren hazları Âkif bilmiyordu. Hayatı, her sabah yeniden başlayan bir mahrûmiyetti. Onda ne politika ihtirası, ne mevki hırsı, ne kadın ve kumar hazzıvardı. Kuvvetli bünyesinin beynine topladığı fazla kan damlalarını bu ihtiraslara, bu hırslara, bu hazlara nail olmanın verdiği serinliklere dağıtmıyordu. Ve beynindeki bu terâkümler bünyesinin kuvvetiyle birleşti; benliğinden iman hâlinde fışkırdı. Onun içindir ki îman şiiri söylediği zaman eserinde Süleymaniye şaha kalkıyor sanırsınız. Gene onun içindir ki İstiklâl Marşı’nıyazdığı vakit şâir kendisini bile geçti.58
    v
    SEVDİKLERİ
    Mehmed Âkif yalnız Cenâb-ı Hakk’a, Hazret-i Peygamber’e, eâzım-ı eslâfa, cemiyete, insâniyete ve bilhassa insâniyete ilân-ı aşk etti. Cânandan, hicrandan şikâyete bedel, hemcinsine râci mahrumiyetlerden, sefaletlerden ve bilhassa İslâm’ın dûçâr olduğu musibetlerden feryâd eder. Bu büyük şair, tabîatin mehâsininden, eşcâr ve ezhârın güzelliklerinden, güzel çehrelerden aldığı mâye-i tehassüsü daima gizlemiş, ketm edemediklerini cemiyetin elvâh-ı mukadderâtına mezc etmiştir. O, Süleymaniye Cami’inin kubbesini Himalaya dağlarının en mürtefi zirvesinden daha yüksek görür.59
    v








  2. Dur Yolcu
    Devamlı Üye





    VATAN SEVGİSİ
    Vatanı o derece kendinindi ve o kadar güzeldi ki, Çamlıca gibi yüksek bir noktadan memleketine bakınca gurur duyuyordu.
    Fatin Efendi’ye misafir gelen bir Avrupalı, İcâdiye tepesinden İstanbul’a bakarak hayran olduğu gün orada olan Âkif, sapsarı oluyordu.60
    v
    SEVMEDİKLERİ
    İki adamı sevmezdi: Fazla terbiyeli ve fazla terbiyesiz olanı.
    Nezaket, ona insanların gizlenmeye muhtaç olan bir taraflarını örten bir şey gibi görünüyordu.
    Gözünde, fazla nâzik olan adam, gizli adamdı.61
    İki yüzlülere garazdı. Fakat yaşı ilerledikçe:
    “İki yüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”
    Diyordu. Ve yaşlandıkça herkesten kaçıyordu. Daha yaşasaydı, yalnız kalacaktı; cemiyetle karşı karşıya tek bir adam.62
    v
    ALENEN DÜfiÜNEN ADAM
    Âkif vitrin-adam değildi. Önünden geçenler onu göremezdi. Âkif’i görmek isteyenler içine girecekti.
    O, alenen düşünen adamdı. Düşünmekle söylemek arasında mesafe vardır. O, bu mesafeyi kaldırdı: Onun bir şey söylemesi demek, o şeyi alenen düşünmesi demekti.
    O, içtimâi kabadayı idi. Kendi fikrinden korkmak, kendi yüzünden korkmak onda yoktu: Ne fikri, ne yüzü, hayat boyunca onun için değişmedi.63
    v
    MİNARE VE EYFEL
    Adam vaktiyle sarıklıydı. Bir aralık Paris’e tahsile gitmiş, büsbütün derin bir kibirle dönmüştü. fievki Hoca’nın evinde birgün Âkif eski sarıkla yeni azameti yanyana koyarak adama:
    “Siz, dedi, insanlara eskiden Fatih minaresinden bakardınız; şimdi Eyfel kulesinden bakıyorsunuz.”64
    v
    “BİR KUSURU”
    Bence Âkif’in ahlakî meziyetleri, insanî vasıfları, şiirinden de, malumatından da yüksektir. Âkif’in bir kusuru, bir baş belâsı vardı ki, o da sırf “Mefkûresinin adamı olmak”tan ibaretti. İşte onun içindir ki hiçbir yerde barınamamıştır. Bunu bir meziyet olarak kabul eden, yahut bu kusurunu hoş gören, yahut fikri fikrine uymak itibariyle bu kusurunu nazar-ı itibâra almayan, bu sebeple kendisini himayede bir beis görmeyen bir zâta tesadüf etmeseydi; âkıbeti daha çok hazin olurdu. Çünkü insanlar, hiçbir mefkûre sahibini, hâl-i hayatında takdir edememişlerdir.65
    v
    BİR TEVAZU VAK’ASI
    Üstad çok mütevazı idi. Gösterişi hiç sevmezdi. Sırası gelmeyince ilmini bile izhar etmezdi. Mükemmel Fransızca bildiği halde söz arasına Fransızca bir kelime karıştırdığı ömründe vâki değildi.
    Zâhir-i ahvâli de ilmini, irfânını gizleyebilmeye müsâid. Onu yakından tanımayanlar, onun eserlerini bilip okumayanlar, onu görünce hiçbir şey anlamazlar. Çok zaman fesi kalıpsız, pantolonu ütüsüz, boyunbağı gelişigüzel bağlanmış, sakalı uzamış gezerdi. Çizme biçiminde, fakat yumuşak deriden hususî surette yaptırdığı mestleri vardı. Pantolonun paçalarını içine koyardı. Mestleri dizlerine kadar uzundu. Bilhassa harekât-ı milliye zamanında Anadolu’da hep böyle gezerdi. Fakat son derece temizliğe itina ederdi. Tanıdıkları tarafından, tanımayanlara:
    “fiâir Mehmed Âkif Bey!”
    diye tanıştırıldığı zaman, muhâtabı bir müddet hayret içinde kalırdı. Adeta inanamıyordu. Bu kalıp kıyafetin içinde o dehâ-yı şi’r ü edeb nasıl olur? Tereddüde düşerdi.
    Üstad da bunu hissetmez değil, fakat nedense hiç aldırmazdı. Hattâ zannedersem hoşuna da giderdi.
    Üstad’ın Eğinli bir arkadaşı var. Beşiktaş’ta oturuyor. Üstad ara sıra onu ziyarete gider. Eğinlinin ahbabları da gelir. Bunlardan bir tanesi, Üstad’ı ya bir kasap, ya bir et müteahhidi zannediyormuş.
    Birgün Üstad’a Dârülfünûn kapısında rast gelir. Ahbabın ahbabı diye bir tanışıklık var ya. Bu kasabın, yahut bu et müteahhidinin burada bulunmasını merak eder. Merhabadan sonra:
    “Hayrola! Buraya niçin geldiniz?”
    “Ders için.”
    Anlayamaz. Biraz durur. Üstad’ın yüzüne dikkatle bakar. Kendi kendine: “Allah Allah, der, bu yaştan sonra, bu saç sakalla Dârülfünûn’a devam. Çok tuhaf şey! Belki adamcağıza ilim hevesi gelmiştir. Ama talebe de olamaz. İhtimal, dersleri dinliyor” İçinden gülerek, şaşarak:
    “Sâmi’în sıfatıyla mı?” der. (Sâmi’: Dinleyici)
    “Hayır.”
    Yine anlayamaz. Düşünmeye, Üstad’ı süzmeye başlar. Gülümseyerek:
    “Yoksa talebe mi kayd oldunuz?” der. Üstad’ın verdiği cevap, yine:
    “Hayır.”
    Üstad’ın muzipliği görülüyor ya. Karşısındakinin alayı ile, düşünüşü ile eğleniyor. Adamcağız şaşırdıkça şaşırıyor. Adeta kızar. Sert bir sual fırlatır:
    “Ya ne diye buraya geliyorsunuz?”
    Sanki Üstad ona hesap vermekle mükellefmiş. Ama Üstad hiç kızmıyor. Bıyık altından sadece gülüyor. Gayet soğukkanlılıkla cevap veriyor:
    “Müderris sıfatıyla.”
    Adamcağızın hayreti artar. Bu nasıl müderris olur, diye düşünmeye başlar. Bir türlü havsalasına sığdıramaz. Bir ihtimal daha hatırına gelir:
    “Belki vekâleten olacak!”
    Üstad yine aynı soğukkanlılıkla ve gayet kısa:
    “Hayır, asâleten” der.
    Adamcağız büsbütün şaşkınlaşır. Artık söyleyecek söz bulamaz.
    “Allah Allah!” der, çekilip gider. Üstad da:
    “Güle güle!” diye onu uğurlar Üstad diyor:
    “Herif bana müderrisliği bir türlü yakıştıramadı.” 66
    v




  3. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    BİZ SÖZ VERDİK, SİZ OTURUN!
    Bir gün Çengelköyü’nde oturduğu Fıstıklı Köşk’te birleştik. Oradan bir yere gidecektik. Vapurun hareketine de pek az kalmıştı. Bir de baktık, Hüseyin Kâzım, Fatin Hoca, daha bir iki kişi çıkageldiler. Üstad onlara buyurun dedi, her birine ayrı ayrı iltifattan sonra:
    “Müsaadenizi rica ederim. Biz Âsım’la bir yere gidiyoruz. Söz verdik. Mazur görünüz. Siz buyurun, istirâhat edin. Başka gün yine görüşürüz inşaallah
    Dedi. Çıktık. Misafirler evde kaldı. Sür’atle yokuşu indik, vapura yetiştik. Bu hareketi benim havsalam pek almadı.
    “Üstad, dedim, bu tuhaf bir iş oldu!”
    “Hayır, hiç de tuhaf değil. Söz verdik, bizi bekliyorlar. Her medenî insanın bunu kabul etmesi tabiîdir. Hele Hüseyin Kazım böyle şeyleri pekâlâ bilir, tabiî görür.”
    Hakikaten birkaç gün sonra Hüseyin Kâzım Bey’i gördüğüm zaman Üstad’ın bu hareketini pek tabiî gördüğünü, hattâ takdir ettiğini anladım.67
    v
    SÖZ VERMEK NE DEMEKTİR?
    Ben Vânîköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabiî gördüm. Mîâddan biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca, hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, “Selâm söyle” demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felâketle yerine getirilmezse mâzur görülebilir” dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı.68
    v
    DÜfiENDEN İNTİKAM ALMAK
    Hiç unutmam, birgün en taşkın bir zamanımda Âkif bana bir ders verdi. fiimdi ne vakit acze düşmüş bir adam görsem, onun sözleri karşıma dikilir.
    Meşrutiyet yeni ilân edilmiş. İstibdat ricâlinden intikam alınacağı gün gelmiş. Hürriyet gençleri cemm-i gafîr hâlinde dolaşıyor; nâzırları, yüksek memurları aşağı çağırıyor, tahlif ediyor, icap ederse tahkir ediyorlar
    Bizim ZiraatNezâreti’nde Ermeni milletine mensup irtikâb ve irtişâsıyla meşhur bir zat vardı. Bir baytar da ona vaktiyle seccadeler göndermiş, bu da hepimizce malum. Bir sabah nezârete geldik. Bir de ne göreyim, bu herifler bizden evvel davranmış, kalabalığa karışmış, “Adâlet isteriz!” diye bağırmıyorlar mı? Beynim attı. Hiddetimden çıldıracaktım. Gidip o cemm-i gafîr ortasında bu heriflerin kulaklarından tutup teşhir edecektim. Merhum hâlimi gördü, fena bir niyette olduğumu anladı.
    “fiefik bu ne hal?”
    “Ne olacak! fiu heriflere baksana, kalabalığa karışmış, adâlet diye bağırıyorlar. Onların ne mal olduklarını göstermeye gidiyorum.”
    Kolumdan tuttu:
    “fiefik dedi, onu vaktiyle yapmak gerekti. fiimdi onlar acze düşmüştür. Madem ki o zaman sustun, şimdi onların bu düşkün zamanında intikam almak mertlik değildir.”
    Birdenbire sarsıldım. Dondum kaldım.69
    v
    BU ÇANAKKALE NE OLACAK?
    Ömer Lûtfi Bey anlatıyor: Berlin’de merhumun en büyük endîşesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her sabah tekrar ederdi:
    “– Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?”
    “– Allah bilir amma vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce ümid yok. Ancak fen kaidelerinin hâricinde, fevkalbeşer bir şey olmalı ki dayanabilsin.”
    Ben böyle dedikçe:
    “– Eyvah, son istinadgâhımız da yıkılırsa ne olur?”
    Diyerek çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben kavâid-i harbiyeden bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle askerî muhâkemelere tahammülü yoktu. O, dâima kat’î bir kelime isterdi.
    “– Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sukùt etmez!”
    Onun büyük îmanı başka bir ihtimâle müsâid değildi. Onun için tehlikeden bahsettikçe havsalası yanardı. O zaman ben de kavâid-i harbiyeyi bir tarafa bırakır, kendisini teselli ederdim. Ne dersiniz bu sözlerim karşısında çocuk gibi sevinmez miydi?
    Benim onda gördüğüm yurd sevgisi, o kadar yüksekti ki onu tasvir mümkün değildir.70




  4. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    MİLLÎ MÜCÂDELE
    Kurun gazetesi başmuharriri Âsım Us anlatıyor:
    Anadolu hareketinin ilk başladığı sıralarda idi. Bir gün Bâbıâli caddesinde Sebîlürreşâd idarehanesinde birkaç kişi konuşuyorduk. Hâzirûndan biri Anadolu hareketinin bir İttihatçılık eseri olduğunu söyledi.
    O zamana kadar düşünceli bir tavır içinde hemen hiç söz söylemeyen merhum Âkif birdenbire heyecanlandı; bu sözü söyleyene dönerek:
    “– Hayır, dedi; artık buna da İttihatçılık denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes el birliğiyle sarılmalıdır.”
    O zaman Âkif’in bu sözü benim içime büyük bir ferahlık vermişti. Bunu hiçbir zaman unutamam.71
    v
    BİLDİĞİNİ İYİ BİLİRDİ
    Üstad bildiğini iyi bilirdi, bilmediği şeye de hiç karışmazdı.
    Hilvan’da Dârülfünûn müderrislerinden Abdülvehhâb Azzâm’ın evine gitmiştik Ezher hocalarından da birkaç zat vardı. Lügata dâir bir bahis açıldı. Ezherlilerin nokta-i nazarına Üstad itiraz etti. “O kelimenin mânası şöyle olsa gerek?” dedi. Ezherliler fikirlerinde isrâr ettiler. Abdülvehhab Azzâm, Kàmûs’u getirdi. Kelime Üstad’ın dediği veçhile olduğu anlaşıldı.72
    v
    FRANSIZCA BİR MAKALE
    Hüsnü Açıksöz anlatıyor: “Birgün idarehanede oturuyoruz. O vakitki İstiklâl Mahkemesi âzâlarından iki zat ellerinde Fransızca Tan gazetesi olduğu halde geldiler. Bu nüshada Kuvâ-yi Milliye hakkında sitâyişkâr yazılar vardı. Fransızca makaleyi cümle cümle okuyarak tercüme etmeye, bana da Türkçesini yazdırmaya başladılar. Fakat aralarında kelime ve cümle tercümeleri hakkında ihtilâf baş gösterdi. O zamana kadar pencereden dışarıyı seyreden Üstad, bu münâkaşa üzerine döndü:
    “– Müsaade ederseniz ben söyleyim de yazsın” dedi.
    Gazeteyi aldı. Fransızcasını hiç söylemeden doğrudan doğruya Türkçesini yazdırdı. Tercümeye savaşan arkadaşlar bunu görünce:
    “– Afedersiniz üstad, biz sizi zahmete sokmak istemezdik” dediler.
    Halbuki Üstad’ın Fransızca bildiğini zannetmediklerini sonradan bana söylediler.73
    v
    AVRUPA ÂYETLERİ
    Karşısında temerrüd eden bâzı münevverlere:
    “Durun, ben size Avrupa âyetleri okuyayım” der; mevzûbahs olan mes’elede Avrupa âlimlerinin neler dediklerini, hangi memleketlerde o mes’elenin ne suretle tatbik edildiğini sayar döker, nihayet muhâtabını yola getirirdi. Üstadın kafasında “Avrupa âyetleri” o kadar çoktu ki!74
    v
    HÂFIZASI
    Üstad’ın hâfızası şâyân-i hayretti. Ezberlemiş olduğu beyitler, zannetmem ki on binden aşağı olsun. Herhangi mevzu hakkında bir bahis geçse, Üstad ona dâir birçok beyitler okurdu. Herhangi kasideden bir parça okunsa, altını üstünü tamamlardı. Bütün divanları kimbilir kaç defa tekrar etmişti.
    Yalnız Türk edebiyatında değil, Arabî, Fârisî edebiyatında da böyle idi. Hemen bütün meşhur kasideler, şiirler mahfûzu idi. Herhangi bir kaside, yahut bir rubâi, bir beyit okursanız size onun şâirini bile söylerdi.
    Bunları ne vakit okumuş, ne vakit ezberlemiş, nasıl ezberlemiş İnsan hayretler içinde kalır.
    Dârülfünûn’da dersine devam edenler Üstad’ın bu müdhiş hâfızasını çok iyi bilirler.
    Üstad ders okuturken eline kitap almazdı. Herhangi bir kasideyi, herhangi bir şiiri ezbere tahtaya yazar, yahud yazdırır, sonra onu tahlil ederdi. O münasebetle o mevzua müteallik birçok şeyler okurdu. Bir fikri muhtelif şâirlerin ne suretle ifâde ettiklerini gösterir, talebesini hayretler içinde bırakırdı.
    Derste yalnız kendi şiirlerini okumaz, kendisinden bahsetmezdi. Onu ayıp telâkki ederdi.75
    v
    HAZIRCEVAPLIĞI
    Üstad çok hazırcevaptı. Çok söylemezdi. Fakat sırası gelince de söylememezlik etmezdi. Söylediğinizin hemen cevabını alırdınız. Ya kısa birkaç kelimelik cevap verir, yahud “Fıkra gelsin mi?” der, bir fıkra anlatırdı. Fıkraları o kadar yerli yerinde, o kadar güzel anlatırdı ki meclisdekilerin hepsi dikkat kesilerek dinlerlerdi.76

  5. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    “TEDAVİ İÇİN Mİ?”
    Üstad, Hilmi, ben, birgün Tâceddin dergâhında oturuyorduk. Kapı vuruldu. Baktık, birinin elinde boynunu sarkıtmış bir hindi.
    Üstad:
    “– Tekkeye kurban geldi!” dedi.
    “– Salih Efendi selâm söyledi. Bu hindiyi size gönderdi.”
    Hindi pek bîçâre, pek bitik bir halde idi. Üstad:
    “– Tedavi için mi?” dedi.
    Adamcağız bir şey anlayamadı. Üstad ilâve etti:
    “– Oğlum, sen bunu çabuk eve götür de ölmeden Salih Efendi kessin. Korkarım ki yolda can verecek”
    Birkaç hafta sonra Sâlih Efendi bu hatâsını tâmir etmek üzere bir dâvet yaptı. Üstad’a mükellef bir ziyafet verdi.77
    v
    CİMRİLERE ÇOK KIZARDI
    Hasislere çok kızardı. Hasis kimselerle katiyyen görüşmezdi. Hasisler hakkında söz açıldı mı, hemen fıkralar naklederdi. Hasislere dâir çok fıkraları vardı:
    Baytar fiefik anlatıyor: Meşrutiyet’ten evvel, Âkif Bey, Ziraat Vekâleti’nde memur. Müfettiş Abdullah Bey nâmında hasisliğiyle meşhur bir zat da Âkif Bey’in âmiri. Abdullah Bey, Çengelköyü’nde İcâdiye’de oturuyor. Orada birçok arazisi var. Âkif Bey de İcâdiye’ye her gün yaya inip çıkıyor. Birgün Abdullah Bey’le görüşürken bir beygir almak istediğinden bahseder. Abdullah Bey:
    “– Benim beygiri sana satayım” der.
    Pazarlık ederler. Üstad beygiri alıp eve götürür. Arpa verir, hayvan arpayı yemez.
    Üstad gülerek bunu anlattıktan sonra:
    “– Ne dersin, fiefik! Hayvan arpayı tanımadı!” dedi.78
    v
    BİN TÜRLÜ HALDEN BİRİ
    Mehmed fievket Bey’in babası Hacı Besim Efendi meşhur hasislerden. Vakti hâli yerinde. O zamanın on, on beş bin liralık adamı.
    Hacı Besim Efendi hastalanır. Üstad ziyaretine gider. Yerde bir şilte. Yorganı başına çekmiş. Başı ucunda bir tas imâret çorbası. Üstüne bir de fodla kapamış. Hacı Besim bitik bir halde. Gözleri çukura batmış, bet beniz sararmış. Konuşuyorlar:
    “– Hacı Efendi, sizi çok zayıf görüyorum. Bir tavuk kesdirseniz de bir çorba yapılsa
    “– Âkif Bey, sen ne diyorsun! Dünyanın bin türlü hâli var. Para sarfetmeye gelmez.”
    “– Besim Efendi! Dünyanın bin türlü hâlinden birisi sizin başınıza gelmiş. Daha ne bekliyorsunuz?..” 79
    v
    “DOĞRU MU?”
    Yalan nedir bilmezdi. Her sözü doğru idi. Hiçbir kimse, onun bütün müddet-i ömründe bir kere olsun yalan söylediğini görmemiştir. Yalan söyleyenlere de çok kızardı. Her söze karışmaz, her hususda fikrini izhâr etmezdi. Fakat söylediği her söz mutlaka doğru idi.
    fiefik naklediyor: Bir gün birisi ile görüşürken, o zat:
    “– Doğru mu?”
    Dedi. Buna o kadar kızdı ki:
    “– Bir daha bana bu kelimeyi tekrar etmeyiniz!” diye müdhiş itâbda bulundu.80
    v
    ORADA ÂKİF VARSA
    Âkif, Cemiyet’e (İttihad ve Terakki) darılıp oradan ayağını kestikten sonra bir adam, birgün, bir fesad cemiyeti hazırlandığını Kara Kemal’e haber veriyor ve,
    “Bu fesad cemiyetinde Mehmed Âkif de var.”
    Diyordu. Polis müdürüne telefon etmeye hazırlanan Kara Kemal, bunu duyunca telefonu bırakıyor:
    “Eğer, diyordu, içinde Âkif varsa, bu bir fesad cemiyeti değildir.”81
    v
    FİTNE ÇIKMASIN
    İttihat ve Terakki Merkez-i Umumî âzâsından Ziya Gökalp ortaya bazı mes’eleler atmıştı. Üstad, böyle bir zamanda (Birinci Dünya Harbi günleri) gazetelerde –mebâhis-i içtimâiye de olsa– uzun boylu münâkaşalar olmasını istemiyordu.
    “– Bunlara bir teklifte bulunalım, dedi. Hangi mes’eleyi arzu ederlerse geniş bir salonda toplanalım, ilmî mübâhaseler yapalım. Hakikat anlaşılsın. Yalnız her iki tarafın mütâlaât-ı ilmiyesi zabt olsun ki, sonra ihtilâfa mahal kalmasın.”
    Bu münâsip görüldü. Üstad bu meâlde bir mektup yazdı. Sebîlürreşâd hey’et-i tahrîriyesinden bazı zevat ile beraber imza ederek gönderildi. Fakat bu teklif cevapsız kaldı.82

  6. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    BİZİ SİMSAR MI ZANNETTİN!”
    Sebîlürreşâd’ı kapadıkları sırada bir gün Talât Paşa kendisine:
    “– Âkif Bey, dedi, şu Merkez-i Umûmî’dekilerle (Nazım Bey’i, Ziya Gökalp’ı kasd ediyordu) anlaşsan olmaz mı?”
    Talât Paşa bunu söyler söylemez, rengi değişti, gözleri büyüdü, hemen yerinden fırladı, ellerini sadâret masasının üstüne koyarak:
    “– Sen bizi bunun için mi çağırdın?” dedi. “Anlaşmak ne demektir? Bizim şahsî bir emelimiz, bir gâyemiz mi var? Bizi simsar mı zannettin? Teessüf ederim.”
    Allaha ısmarladık bile demeden çekilip gitti. Talât Paşa da arkasından baka kaldı. Artık bir daha da görüşmedi.83
    v
    KURU FASULYE
    Âkif Bey hayatında eğilmedi, gerek istibdat devrinde, gerek Meşrûtiyet senelerinde açlığa rızâ gösterdi, kimseye eyvallah etmedi.
    Umûmî seferberlik zamanı idi, Âkif bir arkadaşı ile birlikte oturmuş, fasulye aşı yiyordu. Nezâret erkânından biri çıkageldi. Selâm tebliğ etti. Yazılarında o derecede ileri gitmemesini nâzikçe söylemek istedi. Âkif pürhiddet dedi ki:
    “Nâzırına söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam!”84
    v
    BOYUN EĞMEDİ
    Üstad’ın çok büyük izzet-i nefsi vardı. Allah’ın mü’minlere tahsis ettiği izzet, Üstad’da bütün mânâsıyla tecellî etmişti. Müddet-i hayâtında hiçbir defa, hiçbir kimseye karşı zillet göstermemişti.
    Bin türlü zahmetlere, meşakkatlere mâruz kalmış, her müşkilâta göğüs germiş, izzet-i nefsini rencîde edecek ufak bir söze, ufak bir muameleye, hattâ ufak bir bakışa bile tahammül etmemiş; makamını, memuriyetini maişetini, her şeyini feda etmiş; yine kimseye boyun eğmemiştir.
    fieref ve haysiyetine bütün ömründe hiçbir toz kondurmamış, dâima alnı yüksek, kalbi yüksek yaşamış, izzet-i nefsini muhâfaza etmiştir.85
    v
    DOSTLUĞU
    Üstad’ın her şeyi tamamdı: Alâkası da, alâkasızlığı da, düşmanlığı da. Sizi sever, dost ittihâz ederse, artık tamamiyle kalbini size bağlamıştır. Sizin için her fedakârlığı îfâya hazırdır. Eleminiz onun elemi, ferâhınız onun ferâhıdır. Kendi kendinizle derdleşmenizle onunla dertleşmek arasında hiçbir fark yoktur. En büyük sıkıntınızı ona söyler, en büyük alâkayı, ondan görürsünüz. Onun dostluğuna mazhar olanlar onun bu hususta ne yüksek seciyeye sahip olduğunu bilirler.
    Alâkasızlığı da böyle idi. Sevmediği, ruhunun ısınmadığı adamlara hiçbir alâka göstermezdi. Onlar tarafından şahsı için dünyalar kadar fayda gelmesi melhûz olsa yine aldırmaz, onlarla görüşmek bile istemezdi.
    Görüştüklerinden birinin faziletsiz bir yol tuttuğunu, insanlığa, arkadaşlığa muhalif bir harekette bulunduğunu işitince hemen selâmı keser, bir daha onunla konuşmaz, onun bütün sevgisini, hâtırasını kalbinden koparıp atardı. Artık onun nazarında o adam bir taş parçasından başka bir şey değildi.
    Birgün böyle yolunu sapıtan bir arkadaşı Babıâli caddesinde kendisine rastgeldi. Selâm verdi. Üstad hiç aldırmadı. Adamcağız fena halde bozuldu:
    “– Âkif Bey, dedi. Selâmımı niçin almadın?”
    Ağzını büktü:
    “– Artık görüşmemizde bir fayda yok!” dedi. Ve yürüdü gitti. Bir daha da o adamın ismini anmadı.”86
    v
    fiAHISLARA ÇATMAZDI
    Âkif Bey’in çatmaları müdâfaa vaziyetinde idi. Yoksa o kendiliğinden kimseye çatmadı. Kanâatlere hürmet ederdi. Kendi kanâatinde bulunmayan birçok dostlarıyla ölünceye kadar ahbapça yaşadığına bütün yakınları şahittir. Çünkü Üstad bir ilim adamı idi, fikir adamı idi. fiahısların aleyhinde konuşmaz, gizli emeller, ihtiraslar takip etmezdi.87
    v
    KENDİNİ BEĞENMİfi BİR MÜSTEfiRİK
    Alman müsteşriklerinin en mühimi diye adı çıkan bu Hartmann’ı, Âkif, Berlin’de tanımış. Bu müsteşrik, Türk edebiyatı hakkında, Âkif’e, bir nevi azametle, birtakım umûmî lâkırdılar söylemiş. İlim dalaverecilerinin klâsik kuvvetleri olan bu azamet karşısında Âkif adamı anlamış ve onu umûmî mütâlâalardan husûsî rü’yetlere çekmiş.
    Adam, bunun üzerine, en çok Fuzûlî ile meşgul olduğunu söylemiş. Halbuki Fuzûlî’yi yüzünden bile doğru okuyamamış. Âkif de, müsteşrike, en çok Fuzûlî’yi bilmediğini, mûtadı olan kısa cümlelerinden biriyle söylemiş. Ancak, müsteşrik bu noktada amelî bir dirâyet göstermiş ve kendisine Fuzûlî’nin “Su Kasîdesi”ni okutmasını Âkif’ten rica etmiş.88

  7. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    DİN ANLAYIfiI
    fiüphe yok ki Üstad dindar bir adamdı, hâlis bir Müslümandı. Müslümanlık onun için “şehâmet dini, gayret dini” idi. Müslümanlığın billur şeffaflığıyla ruha sinen, saf, besleyici, doyurucu, sürükleyici ve hızlandırıcı îtikadları onun ruhunu kaplamış, bütün hareketlerinin, düşünüşünün ve yaşayışının temeli olmuştu.
    Kendisi bu hususta kat’iyyen mukallid değildi. “Asıl”cı idi. Din onun için bir asıldı.Kendisi bu “asıl” ile doğrudan doğruya karşılaşan aslı aslından öğrenen ve anlayan bir adamdı.
    Üstada göre Müslümanlık, insanlara hakikî insanlığı öğreten, esâret zincirlerinin hepsini kıran, Allah’tan başka bir varlığa baş eğdirmeyen, Allah’tan başkasına el açtırmayan, hülâsa en asil, en merd, en şerefli, insanlık idealini yaşatan bir dindi. Onun bütün hayatında yaşadığı din, bu dindi.89
    v
    MÜSLÜMANLAR NEDEN GERİ KALDI?
    Hocalara da şiddetli hücumlarda bulunurdu. Birgün bizde konuşurken söz hocalara intikàl etti. Keskin hücumlara başladı. Birçok yerde haklı idi. Müfrit noktalarını biraz tâdîl etmek istedim. Münâkaşa uzadı. En son bana dedi ki: “Hoca, İhyau Ulûm’un var mı?”, “Var” dedim. Birinci cildini istedi. Kudretli bir müdâfa’a silâhına sarılacağını anlamakta gecikmedim. İlim bahsini açtı, lâzım gelen yerlerini okudu. Dedi ki:
    “Hayât-ı beşere âid ilimleri, meselâ tıp ilmini öğrenmek farz-ı kifâye mi?”
    “Evet” dedim.
    “Bunun istinâd ettiği ilimler de farz-ı kifâye olur mu?”
    “Evet”
    “Cemiyet hayatına âid ilimler, fenler, meselâ en basiti lüks olmayan mensucat imâlini öğrenmek ve dokumak farz-ı kifâye mi?”
    “Evet öyle olması lâzım. Gazâli öyle söylüyor.”
    ‘Ya müdâfa’a vesâiti? Meselâ balistik ilmi ve bu ilmin istinâd ettiği yüksek riyazi, fizik, kimya, makine ilimleri farz-ı kifâye mi?”
    “Evet.”
    “Senin mesleğin olan hey’et ilmine istinâd ettiği ilimlerle beraber farz-ı kifâye demez misin?”
    “Evet, derim.”
    “Ey, farz-ı kifâyenin hükmü ise ihtiyaç mevcut olduğu takdirde farziyyetin herkese şâmil olması değil mi?
    “Öyle.”
    “Peki, din ilimlerinin zarurî olan hâcet mikdarından ilerisi, yâni din âlimi olmak da farz-ı kifâye değil mi?”
    “Evet öyle.”
    “Öyle ise, yüzlerce din âlimine karşı memleketin bir hekimi yok iken, din âlimi olmanın farz-ı kifâyeliği kalmadığı, fakat bir tabib yetiştirmenin farz-ı ayın olduğu zamanlarda niçin medrese farzın îfâsına koşmamıştır? Acaba ulemâ sınıfı bu gibi dînî emirlere kulak assalardı, başımıza bu haller gelir miydi? Müslümanlık bu za’fa uğrar mıydı? Bu vaziyet maskaralık değil de nedir? Gazâlî’nin haykırmasına niçin kulak verilmedi?”
    “Doğru” dedim, sustum, Çünkü yerden göğe kadar haklı idi.90
    v
    HASSAS OLDUĞU NOKTA
    Onun müsâmaha etmediği yalnız bir şey vardı: O da dîni idi. Büyük şâirin gazabına uğramak isteyenler, onun şahsına değil, onun eserlerine değil, onun dînine taarruz etmeli idi. O vakit onun aklı, fikri yerinden oynar, artık zabt u rabtı müşkil bir arslan gibi hasmına saldırmaktan hiç çekinmezdi.
    İşte şiirlerinde onun hücûmuna mâruz kalanlar, onun şahsına ve eserlerine değil, onun dînine taarruz edenlerdi.91
    v
    MISIR’DAKİ HAYATI
    Ben 932’de ilk Mısır’a gittiğim zaman Kahire’nin görülecek yerlerini bana göstermek için birkaç saat şehirde kalışı onu âdeta bunaltıyordu.
    Büyük bir i’zâz olmak üzere, birlikte Ezher’i, müzeyi, Dârülfünûn’u, hayvanat bahçesini, büyük camileri gezdik, ehramları gördük.
    Bir Cuma günü de Mısır’ın, belki de İslâm âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafızı, fieyh Muhammed Rıfat’ı dinledik.
    “– Bir de buranın en meşhur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin” dedi.
    Görüyordum ki, Üstad şehirde bunalıyordu. Kahire’de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevî hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı. O muazzam şehrin hiçbir şeyi onu eğlendirmez, cezbetmezdi.
    O, yalnız inzivâgâhında düşünmekle, yazmakla, okumakla vakit geçirir, başka şeyde zevk bulmazdı.
    * * *
    Sabahleyin erkenden kalkar, çayı hazırlar,sonra beni uyandırır, kahvaltı ederdik.
    Üstad eskisi gibi yemiyordu. Pek az yiyordu. Gündüzleri sabah kahvaltısı ile iktifa ediyordu. Son zamanlarda çay da çok içmiyordu. Akşamları ise hafif sebze ve yoğurttan başka bir şey yemiyordu. “Burada başka türlü yaşanmaz” diyordu.
    * * *
    Eşya nâmına odasında birkaç kanape, iki demir ayak üzerine konulmuş birkaç tahtadan ibaret karyola vazifesini görür bir şey, bir hasır seccade, bir çift nalın, bir divit, bir de duvarda Hikmet Bey’in Afganistan’dan gönderdiği bir seccade Bu seccade lüks sayılırdı. Fakat o, en kıymetdar bir hediye idi.
    Üstad evden eve taşındığı zaman geceleri taşındığını söylerdi. Konu komşu eşyasını görmesin diye.92
    v
    DEMİR HÂFIZ
    Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnzivâ hayatı senelerce Kur’an tercümesiyle meşguliyet, onu takvâ sâhibi yapmıştı. Kur’an’ı su gibi ezber okurdu.
    “– Allah’a hamdolsun, demir hafız oldum, derdi. fiimdi Ramazanları terâvihi hatimle kıldırıyorum.”
    “– Hangi câmide?”
    “– Câmide değil, evde. Bizim oğlan cemâat oluyor, ben imam. Beraber kılıyoruz. Birkaç rekât sonra, bakıyorum, Tâhir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben hem imam, hem cemâat oluyorum.
    * * *
    Müderris İhsan Efendi anlatıyor:
    Bazı Ramazan geceleri biz de Üstad’a cemâat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.
    “– Üstad, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz” derdik.
    “– Evet, derdi, ben bunu hocama da yazdım. Dedim ki: Ben Kur’an’ı himmetinizle takviye ettim, şimdi hatimle terâvih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder.”93

  8. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    KUR’AN’A OLAN YAKINLIĞI
    Üstad’ın son seneleri hep Kur’an tercümesiyle geçtiği için artık Kur’an onun bütün kalbini, bütün ruhunu, bütün mevcûdiyetini kaplamıştı. Kudret-i bedeniyesi müsâid olduğu zamana kadar her gün mutlaka bir parça Kur’an okurdu. Evvelce günde birkaç cüz okuyabilirken, sonraları takatsizliği hasebiyle birkaç sayfaya kadar indi. Hiç okuyamıyacak kadar hastalanınca, Hafız Necati onu Kur’an’sız bırakmadı. Hemen her gün onun başı ucunda, sakin ve sessiz odasında, hazin hazin okudu. O da gözleri kapalı, hazin hazin dinledi.
    Üstad, Kur’an’ın her âyeti ile, her kelimesi ile hattâ harfleri ile günlerce, senelerce uğraştığı için, artık gönlünü oraya vermiş, bütün zevki o olmuştu. Bir pırlanta üzerinde işleyen san’atkâr gibi, o, Kur’an’ın muazzam âyetleri üzerinde senelerce çalışmış, onu anlamaya uğraşmıştı. Peygamberimizin devrinde olsaydı, o, bir Kâtib-i Vahy olurdu. Aradan on üç asır geçmiş olsa da Hazret-i Peygamber onu o pâyeye mazhar olanlar derecesine is’âd buyurmuş olsalar gerek.
    Kur’an’ı Türkçe’ye onun kadar güzel tercüme edebilecek yeryüzünde bir kişinin daha bulunmaması, elbette büyük bir mevhibe-i İlâhiyedir. Hayatının son senelerini Kur’an’a hasretmesi, hiç şüphe yok ki, bir sâik-i manevînin taht-ı tesirindedir.
    Bütün hayatı şiir içinde geçmiş olmakla beraber, şairliği o kadar faydalı bir şey görmezdi. Onu bir süs gibi, bir lüks eğlence gibi telâkki ederdi. O kadar güzel şiirler yazmış olmakla beraber, bunları ehemmiyetsiz görür, “Ben daha faydalı şeyler yapmış olmalıydım” derdi. fiairliği kimseye tavsiye etmezdi. Ömrünün son senelerinde şiir ile iştigâle vakit bulamayarak, bütün zamanını Kur’an’a hasretmesi onun için büyük bir mazhariyet, çok feyizli bir âkıbet olmuştu.94
    v
    İSTİKLÂL MARfiI’NIN YAZILMASI
    Yeni kurulan devlet için bir “Millî Marş” yazılması hususunda Büyük Millet Meclisi’nin altı ay müddet vererek açtığı “İstiklâl Marşı Müsabakası”na muhtelif şâirlerin gönderdiği tam 724 şiir gelmişti. Bunlar Maarif Vekâletinde teşkil edilen bir komisyonda incelenmiş ve içlerinden altı tanesi seçilerek Meclis Matbaasında bastırılıp meb’uslara dağıtılmışdı.
    Mâarif Vekili bulunan Hamdullah Subhi Bey, müsabakaya “nakdî mükâfat vadedilmiş olması yüzünden” iştirâk etmemiş olan şâir Mehmed Âkif Bey’e müracaat ederek, yazmasını istemişti. Bunun üzerine Mehmed Âkif Bey “Ben mebusum, müsabakaya iştirak etmem, ayrıca yazarım” diyerek teklifi kabul edip, ikàmet etmekde olduğu Tâceddin Dergâhı’nda, “Kahraman Ordumuza” ithaf ettiği İstiklâl Marşı şiirini yazdı.95
    v
    MARfi’IN MECLİS’TE OKUNMASI
    İstiklâl Marşı sadece bir şiir değil, ruhları coşturan bir hamâset ve belâgat âbidesi idi. Meclis’de Maarif Vekili Hamdullah Subhi Bey tarafından okunduğu zaman heyecan ve tezâhürat son haddini bulmuştu; her mısraı her kıt’ası sürekli alkışlarla karşılandı.96
    * * *
    Maarif Vekili kürsüye çıkarak büyük bir heyecanla İstiklâl Marşı’nı okuyor. Marş’ın her mısraı, her kıt’ası sürekli alkışlarla karşılanıyor. Meclis’i büyük bir heyecan kaplıyor. Abdülgafur Efendi dua ediyor, bütün meclis âmin-han oluyor.
    O gün Üstad için en muazzam bir gündü. Hayatında bu kadar heyecanlı bir gün geçirmediğini söylüyordu.97
    Nihayet 12 Mart 1337 (1921) günü meclisde verilen takrirler reye konup “İstiklâl Marşı” olarak kabul edildi ve müteâkiben bütün mebuslar ayağa kalkarak Maarif Vekilinin tekrar okuduğu İstiklâl Marşı’nı, ayakda dinlediler.98
    * * *
    Birçok takrirler verildi. Nihayet “bütün meclisin ve halkın takdirlerini celbeden Mehmed Âkif Bey’in şiirinin tercihan kabulünü teklif eden, Basri Bey’in (Balıkesir Meb’usu) takriri reye konularak kabul edildi.
    Onun üzerine meb’uslar tarafından “milletin ruhuna tercüman olan ve Meclis’in kabulüyle resmî bir mâhiyet iktisâb eden İstiklâl Marşı’nın ayakta dinlenmek üzere, Maarif Vekili tarafından bir def’a daha Meclis kürsüsünden okunması” teklif edildi. Bütün âzâlar ayağa kalkarak büyük bir vecd ve heyecan içinde İstiklâl Marşı okundu, dinlendi. 12 Mart 1337 Cumartesi, saat 17,45. Üstad heyecanından, mahcubiyetinden Meclis’te duramamış, salona çıkmıştı.99
    v
    MARfi’IN MÜKÂFÂTI
    Marş’ın kabulünden sonra Meclis muhasebecisi Necmeddin Bey, kanûnen müsabakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdî mükâfatı getirdi ise de Âkif Bey, “Ben müsabakaya girmedim; bu para bana aid değildir” diye reddetti. Fakat muhasebecinin “Kanun metninde mükâfatın, kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edilmiştir; bu para sizindir, Meclis kasasında kalamaz. Siz, usûlen tesellüm edin, sonra istediğinizi yaparsınız” diye ısrar etmesi üzerine Âkif Bey, parayı alıp hibe etmiştir.100
    * * *
    İstiklâl Marşı için tahsis edilen beş yüz lira mükâfâtı Üstad’ın kabul etmemesi, o zaman çok kimselerce tuhaf görülmüştü. Bahusus o sırada sıkıntısı da vardı. Bu ikramiyeden bahsedenlere çok kızardı.
    Baytar fiefik de birgün bu sebeple Üstad’dan fena bir azar yedi.
    Üstad, Ankara’da ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Pek soğuk günlerde fiefik’in muşambasını istiâre ederek giyerdi. Birgün fiefik :
    “– Âkif Bey, şu mükâfâtı red etmeyip de bir muşamba, yahut bir palto alsaydın daha iyi olmaz mıydı? diyecek oldu. Hiddetinden ne hallere geldiğini görmeliydiniz. Böyle söylediği için tamam iki ay fiefik’le konuşmadı.101
    * * *
    Seneler sonra birgün, Saraçhânebaşı’ndaki evinde kendisini ziyaret ettiğim, Âkif Bey’in çok samimî ahbabı olan Erzurum meb’usu Gözübüyükzâde Ziya Bey, bu mesele açıldığı zaman bana şu hâtırasını anlattı:
    fiâir Âkif Bey’e “Yahu sen bu parayı neden almadın? Sırtında palton yok. Üstelik bana da ikiyüz elli lira borcun var. Alıp da bari borcunu verseydin” dediğim zaman, merhum sert bir eda ile,
    “Borç başka, bu iş başka” diye bana mukabelede bulundu.
    Halbuki, ben, Âkif Bey’in karakterini iyi bildiğim halde, sırf bir latîfe olsun diye mahsûs böyle söylemiştim.102

  9. Dur Yolcu
    Devamlı Üye
    MARfi MİLLETİN MALIDIR
    Üstad, uzun bir hicretten sonra memlekete dönmüştü. Gurbet illerinde sevgili yurdunun hicran ve hasreti onu yakmış, kavurmuştu. Ciğerleri şişmiş, vücudu bir külçe kemik halinde kalmıştı. Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’nın loş ve sâkin bir odasında son günlerini yaşıyordu. Sevdiği bazı arkadaşları kendisini ziyarete gelmişlerdi. Millî Mücadele günlerinden bahsediliyordu. Söz İstiklâl Marşı’na intikàl etti.
    İstiklâl Marşı denince üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştı. Hastabakıcının yardımıyla doğruldu, anlatmağa başladı:
    “– İstiklâl marşı O günler ne samimî, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifâdesidir. Bin bir fecâyi karşısında bunalan ruhların, ıztıraplar içinde halâs dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz Onu kimse yazamaz Onu ben de yazamam Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur
    Bunu söylerken Üstad yorulmuştu. Başı yastığa düşüyordu. O kemik külçesini yavaşçacık itina ile yatağına uzattık. Misafirler veda ettiler. Üstad gözlerini kapadı. Sakin, sessiz uyumaya başladı.103
    * * *
    Bir gün Üstad’a sordum:
    “– İstiklâl Marşı’nı niçin Safahat’a koymadınız?”
    “– Onu millete hediye ettim, dedi; artık o, milletindir. Benimle alâkası kesilmiştir. Zaten o, milletin eseri, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım.104

  10. Feyruşah
    Devamlı Üye
    İstiklal marşımızın yazarı M. Akif Ersoy İstanbul'da doğmuş, gerçek adı Mehmet Ragıf'tır.Veterinerlik fakültesini okumuş olan M. Akif aynı zamanda Fransızca, Farsça, ve Arapça dillerini iyi bilmekteydi. İlk başlarda bir devlet memuru olan Akif daha sonra Burdur Mebusu olarak Meclise girmiştir. Tüm eserleri Safahat adlı kitapta toplanan Akif 12 şubat 1921 de İstiklal marşını yazmıştır.

+ Yorum Gönder


mehmet akif ersoy,  mehmet akif ersoy sözleri,  MEHMET AKİF ERSOY,  mehmet akif ersoy görselleri