+ Yorum Gönder
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Eski Misafir Soruları Forumunda Ahmet günbay yıldız çiçekler susayınca kitap özeti Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Ahmet günbay yıldız çiçekler susayınca kitap özeti








    çiçekler susayınca adlı kitabın olay örgüsü zaman mekan şahıs kadrosunun geniş incelenmesi







  2. Mine
    Devamlı Üye





    Çiçekler Susayınca-Ahmed Günbay Yıldız

    Çiçekler Susayınca.jpg

    Salondaki fısıltılar kulaklarda uğultu bırakırken, halkın gözbe-beğinde heyecan kıvılcımları kaynaşıyordu. Çünkü insanoğlunun iskeleti çamurla, kanı merakla yoğrulmuştu. Maznunun kadın oluşu, halkın heyecanını bir kat daha artırmıştı… Koridor, insan selinin boğucu nefesi ile dolup taşarken, mendiller yüzlerdeki teri emdi…

    Sanki az sonra, bilmem kaçıncı perona, içi hasret yüklü bir tren gelecek ve özleyişler son bulacaktı… Bekleyenlerde bir kıpırdanış oldu ama gelen, tren değildi. Alev alev yanan gözler, iki jandarmanın arasında yürüyen maznunun üzerinde mıhlandı… Fısıltılar iyice yoğunlaştı. Görenler, görmeyenlerin dikkatini aynı noktaya çekebilmenin telâşı içindeydi:

    - Hişt hişt, baksana…

    - Geldi geldi…

    - Yıkılacak be…

    - Daha kötü olsun…

    Hâkim, dinleyicilere sert sert baktı ve gür bir ses fısıltıları aştı:

    - Gürültü etmeyelim!

    Maznun, bir hayalet gibi gelip suçlu sandalyesine oturdu… Kadının benzi uçuktu ve başına bağladığı eşarp yarıya kadar sıyrılmıştı… Her hareketinde bir perişanlık ifadesi ile etrafına acı acı bakınırken, halk, merak denilen duyguyu gözbebeklerinde katre katre eritiyordu…

    - Bak, şu ağlayan kadın var ya, işte o vurmuş…

    - Tüh be, nasıl kıydı?

    - Kral gibi adamdı…

    - Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar…

    Son cümleyi söyleyene sert sert bakanlar oldu… Bir tanesi havayı yumuşatmak için, ortaya bir soru attı:

    - Parası için mi vurmuş?

    - Yok canım, karısıymış…

    Bir başkası düzeltti:

    - Karısı değil, metresi…

    On yaşlarında bir çocuk, annesine sordu:

    - Anne metres ne demek?

    Annesi elini dudaklarına götürüp, sus işareti yaptı… Çocuk, ayıp bir şey olduğunu anlayıp, yere baktı…

    Fısıltıların sonu gelmek bilmiyordu… Külhanbeyi kılıklı bir adam, maznunu öfkeli bakışlarla süzdü… Suratında intikam çizgileri kaynaşıyordu… Sonra:

    - İdam etseler sürtüğü, diye kızdı.

    Yanındaki:

    - Çocuklarının ahını aldı…

    Söze diller karıştı:

    - Kırdığı ceviz kırkı geçti…

    - Alma mazlumun ahını…

    Bu sözler külhanbeyini incitti, dişlerini kırarcasına sıktı… Gözlerinde tehdit pırıltıları kaynaşmaya başladı…

    - Kapatın o nezaketsiz ağzınızı, yoksa çarşaf gibi yırtarım, diye homurdandı…

    Bir adam alay etti:

    - Ağır ol hemşerim, molla desinler.

    Dinleyiciler arasında içten bir kaynaşma başlamıştı. Hani, iki odunu birbirine sürtünce harareti artar ya, işte öyle…

    Bir ihtiyar üzülerek konuştu:

    - İbret almaya mı geldiniz, kavga etmeye mi? Mahkeme koridorları kavga yüzünden dolup taşarken…

    Külhanbeyi homurdandı:

    - Kes sesini be moruk, nasihat etmenin sırası mı?

    İhtiyar, içini çekti, sonra etrafına bakınıp göğüs geçirdi:

    - Bulanık suda resmine bakan, çamur görür, diye inledi.

    Dileyen dilediği gibi konuşurken, hâkimin tahta çekicinin sesi, gürültüleri aşıp duvarlarda yankı yaptı. Gür bir ses, dinleyicilere yeniden ihtarda bulunuyordu.

    - Gürültü etmekte ısrar ederseniz, hepinizi dışarıya atmak zorunda kalacağım…

    Kısa bir zaman, salonda sessizlik hüküm sürdü… Hemen arkasından savcı, iddianamesini okumaya başladı… Başladı ama her cümle Maznun’un kanayan yaralarına neşter vuruyordu. Büyümekte olan ince bir sızı, yüreğinin başında düğümlenip göz pınarlarından damla damla döküldü. İnsan, gücünün yetmediği kuvvetin karşısında, çaresizliği yudum yudum içer ya, işte öyle…

    Maznunun gözlerine dikkatle bakılacak olsaydı, acımak denilen duygular, vicdanlardan taşabilirdi. Taşardı ama hâkim yılların tecrübeleriyle pişmişti… Bunun için sakin bir hâli vardı…

    - Evet, dedi. Savcının okuduğu iddianameyi dinlediniz. Size isnat olunan sözlere itirazınız var mı?

    Maznun, her hâli ile ümitsizliğe düştüğünü gösteriyordu. Ruhî bir çöküntüden kurtulabilmek için çırpındı, başaramayınca sustu…

    Hâkim istediği cevabı alamamıştı. Mânâlı mânâlı bakıp:

    - Susmanız sadece mahkemeyi oyalar… Cevapsız sorular, aleyhinize verilen birer puan demektir… Meseleyi aydınlatmak bakımından her şeyi olduğu gibi açıklamalısınız. Aksi hâlde sükûtla, suçluluğu kabullenmiş oluyorsunuz…

    Maznun bütün gücünü topladı, tek kelime söyleyebildi:

    - Suçsuzum!

    - Suçsuzum demek hiçbir şeyi halletmez. Her şeyi anlatarak, ispat etmelisiniz.

    Maznun, az da olsa konuşma cesareti bulmuştu:

    - Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum… Yemin ederim ki suçsuzum!

    Hâkim iç dünyasına gömülmüştü… Vicdanında tahliller yaparken, gözlerini bir an bile maznunun gözlerinden ayırmıyordu… İçinden garip garip sorular fışkırdı… “Bu kız yalan söylemekten kurtuluş bekliyor… Her şey apaçık, ortada… Ya maktulün, ölümü hissedince yazıp bıraktığı kâğıt! İşte onu hiçbir vicdan karalayamaz… Öyle ise bu kız?”

    Hâkim yeniden düşündü: “Maznun, suçsuzum diye feryat ediyor ama dudaklarından dökülen yalanları, gözlerinin aynasında okumak mümkün. Öyle ise maznunun gözlerine müracaat etmeliyim” diye ısrarla baktı. O anda başka bir dilek dileseymiş, yerini bulacakmış gibi, sanığın gözleri hâkimin gözbebeklerine takıldı… Bunlar, himayeye muhtaç bir çocuğun iç parçalayıcı akisleriydi. Hâkimin dudaklarında, aradığını bulamamışlığın ümitsiz bükülüşleri belirdi…

    “Yok, hayır hayır! Islak gözler, hakikatleri gizler. Her nemli pırıltı, en katı mermeri dahi yumuşatacak kadar kuvvetlidir…” dedi, kendini tesir altında kalmaktan kurtarmaya çalıştı. Sakin sakin maznunu tepeden tırnağa süzdü ve hitap etti:

    - Yapılan tahkikatın neticesine ve savcının iddianamesine bakılacak olursa, maktulün odasını en son terk eden sizsiniz, böyle olunca da…

    Maznun hıçkırıklar arasında sandalyeden ayağa kalktı, hâkimin sözlerini şiddetle reddetti:

    - Hayır, bin kere, yüz bin kere hayır!..

    Ses tonu kendiliğinden düştü… “Bunların hepsi iftira, hepsi, onun değil odasına girmek…” Bütün arzuları boğazında düğümlenmiş bir çocuk gibi, boynunu büküp acı acı yutkundu… Kurumuş dudaklarını dişlerinin arasında çiğnedi. Sözlerinin devamı bir türlü gelmiyordu… İnce bir sızlanışın arkasından içini çekti… Elini, kararan gözlerine kapadı, olduğu yerde hayalet gibi duruyordu. Yorgun vücudu önce yelpaze gibi sallandı sonra yıkıldı.

    Dinleyicilerden biri bağırdı:

    - Bayıldı! Bayıldı!

    - Numaradır canım, kulak asmayın…

    Bir başkası:

    - Numaraya benzer yanı yok, baksanıza yüzü kireç gibi…

    - Hâkim, jandarmalara ve mübaşire işaret etti. Maznunu tutup kaldırdılar… Pelte gibiydi… Dinleyicilerden birkaç kadın ileri fırlayıp maznunu ayıltmak için salladılar, masaj yaptılar, seslendilerse de ayılması, mümkün olmuyordu…

    Şimdi baygın kadın orta yerdeydi ve jandarmalarla, mübaşir onunla meşguldü.

    Tam bu sırada, herkesin kanını donduran bir ses işitildi:

    - Durun! Durun, suçlu benim!

    Aniden ortaya çıkan şahıs ileriye fırladı ve hâkimlerin karşısına dikildi:

    - Evet, suçlu benim, inanmıyor musunuz? Suçlu benim!

    Hâkimler birbirinin yüzüne baktı.

    Reis:

    - Bu kadını tanıyor musun?

    Döndü baktı ve cevap verdi:

    - Evet, tanıyorum. Size her şeyi anlatacağım. Fakat bu sadece bir hadise değil. Hayatımı dolduran, hayatları içine alan hadiseler zinciri… Anlatsam belki roman olur.

    Mahkeme reisi:

    - Peki öyleyse… Dedi ve kürsüden inip cüppesini çıkarmaya başladı.

    Mahkeme bir başka tarihe bırakılmıştı. Belli ki yeniden dosyalar açılacak, mahkeme yeniden kurulacaktı.




  3. Ziyaretçi
    çok güzel ibretlerle dolu bir kitap okumanızı tavsiye ederim




  4. Ziyaretçi
    Gercekten cok bilinçlendirici ve sürükleyici bir kitap okumanizi tavsiye ederim.

+ Yorum Gönder


çicekler susayınca kitap özeti,  çiçekler susayınca özeti,  çiçekler susayınca romanının özeti,  çiçekler susayınca kitabının özeti,  ahmet günbay yıldız çiçekler susayınca özeti,  çiçekler susayınca özet