+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Ev Ödevleri Forumunda Mustafa Kemal Paşa Ve arkadaşları Dağ Başını söylerken neler hissetmiş olabilir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Mustafa Kemal Paşa Ve arkadaşları Dağ Başını söylerken neler hissetmiş olabilir








    Mustafa Kemal Paşa Ve arkadaşları bu marşı söylerken neler hissetmiş olabilir







  2. Asel
    Bayan Üye





    Mustafa Kemal Paşa Ve arkadaşları Dağ Başını söylerken neler hissetmiş olabilir


    XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde zayıflamış, girdiği savaşların çoğunda mağlup olmuş, bunun neticesinde ülkenin bazı yerleri işgal edilmiş veya bazı bölgeleri ayrılmaya yüz tutmuştur. Devlet, iktisadî, malî ve siyasî bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiş, adeta yarı sömürge haline gelmiştir. İşte Mustafa Kemal Paşa bu ortamda yetişmiştir. Mustafa Kemal, ülkenin kötü kaderini değiştirmek için, tarihî sorumluluğunu çok genç yaşta iken idrak etmiştir. Manastır’da askerî lise öğrencisiyken ülkenin yönetimi ve siyasetindeki aksaklıkları arkadaşlarına da anlatmak, bu husustaki düşünce ve görüşlerini yaymak için gençler arasında okunmak üzere, el yazısı ile gizli bir okul gazetesi bile çıkarmıştır. Harp Akademisi yıllarında iken, Osmanlı İmparatorluğumun kurtuluş umudunun olmadığını görmüştür. Bu nedenle Osmanlı ıslahatçıları gibi, imparatorluğu kurtarmak için yüzeysel işlerle uğraşmamıştır. Amacı, sarsılmaz ve sonsuz bir inancı olan Türk milletine dayanarak, bağımsız, güçlü, çağdaş, enerjik ve modern bir Türk devleti kurmaktır.

    Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Türk milletinin kanı ve canı pahasına kazandığı Çanakkale Zaferi’ne veya Doğu Cephesi’ndeki başarılarına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’ndan, müttefikleriyle birlikte yenik çıkmıştır. Osmanlı Hükümeti, 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı Mondros Mütârekesi ile İtilâf Devletleri’ne “kayıtsız, şartsız” teslim olmuştur.1 Büyük Harb’in uzun seneleri zarfında, milletimiz yorulmuş ve fakirleşmiştir. Devlet ve milletimizi savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarının endişesine kapılarak ülkemizden firar etmişlerdir. İstanbul’daki Padişah ye Hükümet aciz bir hale düşerek galiplerin denetime girmişlerdir. Bunların varlıkları da sadece sözden ibaret kalmıştır. Osmanlı Devleti, artık “devlet olma” özelliğini kaybetmiştir. İtilâf Devletleri, ordumuzun elinden silâh ve cephanesini almış, düşmanlar ülkemizi işgale koyulmuş, memleketimizdeki Hıristiyan unsurlar, kendi emellerine ulaşabilmek üzere, kilise ve diğer teşkilatlarıyla devletin bir an önce çökmesi için sürdürdükleri faaliyetlerini arttırmışlardır.2 Bundan dolayı 1918 yılı, karanlığın hakim olduğu ve umutların eridiği bir yıldır. Bu karanlıklar ve umutsuzluklar ortamında, Mustafa Kemal Paşa için tükenmez inanç kaynağı, yüreğini kaplayan derin millet sevgisi ile Türk gençliğine duyduğu sonsuz güvendir. Birinci Dünya Savaşı’nın felâketli sonuçlar doğurduğu, en ateşli vatanseverlerin güçsüz kaldığı ve umutlarının söndüğü günlerde bile O, Türk Milleti’nin ve Türk gençliğinin başaracağına dair inancını kaybetmemiştir. Atatürk’ün Türk gençliği ile ilgili görüşlerini açıklayan en eski belge, 1918 yılının Mayıs’ında, bir fotoğrafın üzerine kendi el yazısıyla yazdıklarıdır. Burada Atatürk, gençliğe olan inancını ve duygularını şu sözlerle ifade etmiştir:

    “Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imam yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız (sonsuz) muhabbetim değil; bu günün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya (ışık) serpmeye ve aramağa çalışan bir gençlik gör düğümdendir.” 3

    Atatürkçülükle Türk gençliğine güven sonsuzdur ve Türk gençliği ile övünülür. Nitekim Atatürk, gelecek kuşakların, büyük sorumluluklar üstleneceğini, eserini baştacı yapacağını, onu yaşatacağını, unutturmayacağını ve gençlerin geleceğin ümidi olduğunu Millî Mücadele’nin başında görmüştür, hissetmiştir. Herkesin umudunu kaybettiği ve gelecek kaygısı içine düştüğü 1919 yılında:

    “Zaten her şey unutulur. Fakat biz, her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki, hiç bir şeyi unutmayacaktır, geleceğin ümidi, ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” diyerek bu hususu açıkça belirtmiştir.4
    Prof. Dr. Afet İnan’ın bir hatırasına göre, Atatürk, uzun süren belge toplama ve yorucu yazma çalışmalarını bitirince, yakın arkadaşlarına: “şimdi beni dinleyin” diyerek “Gençliğe Hitabe”yi çok hissi bir şekilde okumuştur. Okumayı tamamlayınca bakışları Ankara ovasının derinliklerine dalmış, gözlerinden Türk gençliğine duyduğu güven ve sevginin ifadesi olan birkaç damla yaş süzülmüştür.5

    Aynı akşam arkadaşlarına:

    “Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyete inananlara, koruyanlara ve yaşatanlara emanet etmek lâzımdır” 6 değerlendirmesini yapmıştır.

    Gençliğe bu derece güvenen ve inanan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan ve büyük inkılâplarını başardıktan sonra, millî mücadeleyi başlatmak üzere, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü, gençliğe “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak armağan etmiştir.7 Samsun’dan Havza’ya geçerken kendisinin de coşkuyla söylediği “Dağ Başını Duman Almış” marşını ise “Gençlik Marşı” olarak ilân etmiştir. Zaten Millî Mücadele’ye destek veren Türk gençliği, yaptığı işlerle, gösterdiği fedakârlıkla, çağdaş düşüncesiyle, böylesine görkemli bir bayramı ve anlamlı bir marşı hak etmiştir.8

    Atatürk, Sivas Kongresi’nde manda idaresini savunanlara karşı çıkan tıbbiye öğrencisi Hikmet’e ve O’nun millî duyguları güçlü olan Türk gençliğine kuşkusuz sonsuz güven duygusuyla bağlanmıştır. Sivas Kongresi’nde manda düşüncesinin, hararetli sözlerle savunulduğu ortamda, hatta Mustafa Kemal Paşa’nın en yakın bazı arkadaşları tarafından da benimsendiği sırada, İstanbul’da askerî tıp öğrencisi olan Hikmet adındaki genç, kongre salonunda söz alarak coşkulu bir sesle sanki ateş ve heyecan kesilmiş olarak şu konuşmayı yapmıştır:

    “Paşam! Murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsun, şiddetle red ve takbih ederiz (ayıplarız). Farz-ı muhal manda fikrini siz dahi kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i (vatan kurtarıcı değil, vatan batına) olarak adlandırır ve tel’in ederiz”

    Umudunu kaybedenlere rehber ve örnek teşkil eden, millî heyecan ile millî ruhu belirten bu konuşma üzerine kongrede bulunanlar duygulanmış, gözyaşlarını tutamamışlardır. Mustafa Kemal Paşa da çok duygulanmış ve aynı heyecanla şu karşılığı vermiştir:

    “Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk Milleti bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin”. Bu arada Paşa, Hikmet Bey’e dönerek:

    “Evlât, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz ekalliyette kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklâl, Ya Ölüm” demiştir.

    Hikmet Bey yerinden fırlamış ve “Varol Paşam.” sözleriyle Mustafa Kemal Paşa’nın elini öpmüştür. Türk gençliğinin olduğu gibi, daima ileri ve inkılâpçı düşüncelere bayraktarlık etmiş ve tıbbîyenin askerî üniformasıyla kongreye katılmış olan bu gencin, Mustafa Kemal Paşa da alnından öperek şunları söylemiştir:

    “Gençler, vatanın bütün ümid ve istikbâli size, genç nesillerin anlayışı ve enerjisine bağlanmıştır”.9 Bu olay dahi Atatürk’ün Türk gençliğine güveninin nereden geldiğini anlatmaya yeterli bir örnektir.

    Mustafa Kemal Atatürk, her şeyden önce gençliğin dinamizm demek olduğunun bilincinde idi. İşte bu nedenledir ki, Millî Mücadele’deki kadrosunu seçerken, özellikle gençler üzerinde durmuş, kadrosunda gençlere ağırlık vermiş, aynı zamanda genç fikirli yazarlardan da faydalanmıştır. O, diyaloga açık bir yöntemle meydana getirdiği kadro içinde bulunan gençler ve genç fikirlilerle ülkenin kurtuluş meselesini tartışmış, onların değişik fikirlerinden çağdaş bir senzezi kafasında oluşturmuş ve değerlendirmiştir.10 Aslında, Mustafa Kemal ve Millî Mücadele’nin ön safındaki liderler de genç sayılırlardı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktığında, eriştiği rütbelere ve taşıdığı büyük sorumluluğa göre yaşça gençti, sadece 38 yaşındaydı. Her şeyden önce, düşünce tarzı, heyecanı ve enerjisiyle gençti. Ömrü boyunca bulunduğu davranışlarıyla ve yarattığı eserleriyle genç kalmayı bilecek yapıya sahipti.11

    Atatürk’ün, Amasya’daki fikir arkadaşları (Rauf Orbay, Refet Bele), Millî Mücadele’yi ilk günden itibaren yürütenler (Kâzım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy ve diğerleri), hep 37-38 yaşlarında genç insanlardı. Sonradan Batı Cephesi Komutanlığı ve Lozan Baş Delegeliği görevlerini yapacak olan ismet İnönü, onlardan da gençti. Meydan savaşlarında büyük birliklerin başında bulunan komutanların ekseriyeti 40 yaşına gelmemişti. Silâhlarıyla olduğu kadar kalemleriyle de Millî Mücadelemizi baştan sonuna kadar destekleyen aydınlarla yazarların büyük çoğunluğu da bu genç kuşaktandı. Falih Rıfkı (Atay), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Ruşen Eşref (Ünaydın), Yahya Kemal (Beyatlı) gibi vatansever kalem sahiplerinin çoğu 25-30 yaşlarında gençlerdi.12




  3. Asel
    Bayan Üye
    Bu “altın kuşak”, II. Meşrutiyet’i ve onu izleyen çeşitli buhranları görmüş, Trablusgarp Savaşı mağlubiyetiyle Balkan Savaşları’nın felâketlerini yaşamış, Birinci Dünya Savaşı’nın ateş çemberinden de geçerek bunlardan gerekli dersleri almış, memleket acısıyla yürekleri yanmış, genç yaşta büyük tecrübeler edinmiş ve olgunlaşmıştır.13

    42 yaşında Cumhuriyet’i ilân eden, 44 yaşında şapka ve kıyafet inkılâplarını gerçekleştiren, 48 yaşında yeni Türk alfabesini yürürlüğe koyan Büyük Atatürk, taşıdığı düşünce yeniliği, ruhundaki enerji tazeliği sebebiyle hayatının her çağında gençti. O’na göre, genç olmanın ölçüsü sadece yaş değil, yaşın yanında belirlediği ilkelere, başardığı inkılâplara inanç ve bağlılıktır. Örneğin bir toplantıda Atatürk, “Gençlik nedir?” sorusunu sordu. Çeşitli cevaplar verildikten sonra, kendisi Türk gençliğinin tarifini şöyle yaptı:

    “Benim anladığım gençlik, Türk İnkılâbı’nın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip, gelecek nesillere aktarabilecek kimselerdir. Benim nazarımda yirmi yaşındaki bir yobaz ihtiyardır, yetmiş yaşındaki bir idealist de, ter-ü taze bir gençtir. İşte benim anladığım Türk genci.” 14

    Atatürk, gençlik kavramının, genel anlamda belirli bir yaş dilimini kapsamakla beraber, zaman zaman biyolojik anlamını aşarak idealist olmak anlamına da geldiğini belirtmiştir. Atatürk, “Genç fikirli demek doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir” l5 ifadesini bu anlamı açıklamak üzere kullanmıştır. Bu yüzden Atatürk’ün, Türk gençliği ile ilgili ifadelerinde, gençlik sözünü, sadece belirli bir yaş grubundakilerle sınırlamamak lâzımdır. Daha geniş anlamda yani bir fikir gençliği, bir ideal gençliği, Atatürk îlke ve înkılâpları’na bağlı olanları, Cumhuriyet’i sonsuza kadar devam ettirmek azminde bulunanları anlamak gereklidir.

    Mustafa Kemal Paşa, ülkenin içinde bulunduğu olumsuzluklara rağmen, Türk milletinin bağrından çıkan genç ordusuna ve genç aydınlarına güvenerek Millî Mücadele’yi başlatmış, sürdürmüş, başarıya ulaştırmıştır. Kurmuş olduğu Cumhuriyet’i de hiç tereddüt etmeden, sarsılmaz bir güven ve inanç beslediği Türk gençliğine emanet etmiştir. 17 Ekim 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan geleceğin gençleri olacak çocuklara yaptığı bir konuşmada şöyle seslenmiştir:

    “Küçük hanımlar, küçük beyler!

    Sizler hepiniz atinin bir gülü, yıldızı, bir nûr-ı ikbâlisiniz (mutluluğun ışığısınız). Memleketi asıl nura gark edecek sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!” 16

    Atatürk’ün, iki büyük nutkunu Türk gençlerine seslenerek bitirmesi büyük önem taşımaktadır. Bunlardan birincisi, 30 Ağustos 1924’te Büyük Zafer’in ikinci yıldönümünde, Dumlupınar’da, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı alanda yaptığı tarihî konuşmadır. Bir hitabet şaheseri olan bu özlü konuşmada Atatürk, zaferle sonuçlanan Bağımsızlık Savaşı’nı anlatmış, mutlaka kazanılması gereken yeni savaşın, uygarlık savaşı olduğunu belirtmiş ve “son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum”17 diyerek konuşmasını gençliğe olan güvenine, gençlerin büyük fedakârlıkla kurulan Cumhuriyet’i yücelterek daimî kılacaklarına ve devleti arzu edilen hedeflere ulaştıracaklarına emin olduğunu şu sözlerle tamamlamıştır:

    “Gençler!

    Cesaretinizi takviye ve idâme eden (devam ettiren) sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.

    Ey yükselen yeni nesil! istikbâl sizindir. »Cumhuriyeti biz te’sis ettik; onu i’lâ (yükseltecek) ve idâme edecek (devam ettirecek) sizsiniz.”18

    İkincisi, Büyük Nutuk’tur. Atatürk 1927 yılında Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında, 6 gün içinde, 36 saat süre ile Büyük Nutku’nu okumuştur. Burada Millî Mücadele Destanı’nın askerî, siyasî ve diğer bütün yönlerini belgelerle ortaya koymuştur. Büyük bir imparatorluğun nasıl çöktüğünü, onun enkazından genç Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl doğduğunu anlatmış ve Türk înkılâbı’yla çağdaşlaşma hareketinin amaçlarını açıklamıştır. Nutuk’ta:

    “Bugün vasıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen millî musibetlerin intibahı (uyanışı) ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi Türk gençliğine armağan olarak emanet ediyorum.” 19 ifadesiyle, ulaşılan neticenin, yani bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, asırlardan beri çekilen millî felâketlere karşı bir uyanışın, büyük bir mücadelenin, aziz vatanımızın her köşesinin şehitlerimizin kutsal kanlarıyla sulanmasının bedeli olduğunu ve bu neticeyi de Türk gençliğine armağan olarak emanet ettiğini bildirmiştir. Bu sözlerin devamında ve Büyük Nutuk’un sonunda ise, Atatürk’ün Türk Gençliği’ne Hitabesi yer almaktadır. Burada Millî Mücadele ile elde edilen bağımsızlık, bu bağımsızlığın simgesi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve savunmak şerefi ile sorumluluğu Türk gençliğine bırakılmıştır.




+ Yorum Gönder