+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Ev Ödevleri Forumunda Bülbül adlı şiir ve anlamı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Bülbül adlı şiir ve anlamı








    bülbül adlı şiir ve anlamı







  2. Asel
    Bayan Üye





    bülbül adlı şiir ve anlamı

    bülbül adlı şiir



    Mehmet Akif Ersoy “Bülbül” şiirini Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine yazmıştır. Milli konularda hassas olan şair, Bursa işgal edilirken, şehrin tahrip edilmesi, Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinin hakarete uğraması karşısında üzülmüştür. Ayrıca ecdattan kalan hatıralara sahip çıkamama düşüncesi şairin hissiyatını biraz daha artırmıştır. Bu hissiyatını da “Bülbül” şiirinde dile getirmiştir.








    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı devletler ülkemizi işgal etmeye başlamıştı. İstanbul Boğazı’na gelen işgalci güçlere ait savaş gemileri Dolmabahçe Sarayının karşısına demir atmışlardı. Pay-ı taht ele geçirilmişti. Ardı ardına yaşanan savaşlar ve bu savaşların getirdiği yıkımlardan yılmış olan insanımız durumdan kurtulmanın arayışları içerisindeydi. Klasik ifadeyle memleketin üzerine kara bulutlar çökmüş öylece duruyor. Eller gökyüzüne açılmış, gözler semada, dudaklar kıpırdıyor, bulutları dağıtacak bir rüzgâr bekleniyor.



    Millet olarak tarih içerisinde ihtişamlı günler geçirdiğimiz dönemler olduğu gibi zor dönemler de yaşamışız. Kurtuluş Savaşına başlamadan millet olarak son bir asırda uğradığımız saldırılar ve birbirini takip eden yenilgiler, yıkımlar karşısında bile ayakta duruşumuz, düşmanın imha etme çabasına rağmen inadına hayatta kalma, var olma yolunda verdiğimiz mücadele hayretleri muciptir. Hele hele Milli Mücadele bunun en son ve en çok takdire şayan istiklâle bağlılık örneğidir. Müstakil yaşama azmi milletimizi iki tercih arasında bırakmıştır: “Ya istiklâl, ya ölüm.” Verilen savaşın sonunda iki güzel mükâfat elimize geçecektir: Biri esarete düşmemek, bağımsız yaşamaya devam etmek, diğeri de esir yaşama zilletinden kurtaracak olan ölüm.



    Milli Mücadele, elinden silahları alınmış, yönetim kademesi ve merkezi ele geçirilmiş haldeyken; aynı zamanda birçok cephede güçlü ve teçhizatlı ordulara karşı gerçekleştirilmesi bakımından tarihte örneği olmayan bir mücadeledir. Milli Mücadele sadece bağımsız kalmak için verilen bir mücadele değildir. Kutsal değerleri, kültürel birikimleri, ecdadımıza ait hatıraları da yaşatma ve sürdürme mücadelesidir bir bakıma. Bu savaş bir imtihandı, hamiyetperverliğin, vatanseverliğin gösterildiği bir imtihan.



    Kurtuluş Savaşı süreci üzerinde çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi, çocukluğumuzdan beri bir destansı hatıra olarak zihinlerimizde yer etti. Sevr antlaşmasına dayanarak İngiltere, Fransa, İtalya aralarında paylaştıkları Anadolu topraklarını birer birer işgal ederken sözü geçen güçlü devletlerin himayesinde Yunanistan da batı sınırlarımızı ihlal etmeye başladı. 15 Mayıs 1919'da İzmir işgal edildi[1]. İngilizlerin desteği ile Yunan birlikleri Mudanya’ya asker çıkararak 8 Temmuz 1920'de Bursa’ya girdiler.[2] 25 Temmuz 1920'de Edirne başta olmak üzere Trakya illeri en vahşi yöntemlerle birer birer ele geçirildi.[3]



    Vatanın her karışı ölümü göze alacak kadar değerlidir, düşmanın çizmesinin kirlettiği vatanın her parçası yürekleri sızlatmıştır. Vatanın bir cüzü olması ve Osmanlı Devletine başkentlik etmesi dolayısıyla Bursa’nın işgali ülke sathında büyük teessür uyandırmıştır. İşgal sırasında yaşananlar gazeteler vasıtasıyla ya da kulaktan kulağa Anadolu’nun her köşesine ulaşıyordu. Bursa’nın işgalinden 2 gün sonra 12 Temmuz 1920’de Hâkimiyet-i Millîye gazetesi “Bahtsız Bursa” başlıklı bir yazı ile Yunanlıların burada yaptıkları vahşeti gözler önüne serdi. Yazıda şöyle deniyordu:



    “Bahtsız Bursa, artık altı yüz senedir gönül verdiği Türkün sesinden uzak yabancı bayrakların gölgesinde sıtmalı bir halde kurtuluş yolunu bekliyor. Kara Osman’ın, Keşişin yamaçlarına yüksekten bakan türbesi artık bu, yeşil Türk beldesine başını uzatamaz. Başının üstünde parlayan bir Yunan satırı asılı. Günde beş defa bu fâni, toprak adamlarına ilk ümit sesini veren vakur minareler, minarelerinde cihat hutbeleri okunan camiler belki bir keyif için, bir eğlence için atılan bomba ve silâh seslerinin aksiyle inliyor. Nilüfer Sultan’ın asırlardır sönmeyen aşk fısıldayan türbesi, şimdi harap bir mezarlıktan başka bir şey değil, belki de bir penceresi bir Ayasofya eder denen Türk mabetleri yıkılıyor.”[4]



    Bursa’nın kaybedilişi 10 Temmuz 1920’de TBMM’de gündeme geldi. Otuz bir mebus tarafından meclis başkanlığına sunulan bir önerge ile oturuma yirmi dakika ara verilmesi ve riyaset kürsüsünün üzerinin kara bir örtü ile örtülmesi teklif edildi. Aynı gün Burdur Mebusu İsmail Suphi Bey de Yunanlıların Bursa’da yapmış oldukları mezalim hakkında bir önerge verdi, bir de konuşma yaptı:



    “Yunanlılar Bursa’ya giriyorlar, eşrafı Ulucami caddesine diziyorlar. Siz, Bursa’yı bizden zapt ettiğiniz zaman bizden şu kadar kız aldınızdı, onları bize vereceksiniz diyorlar, o kadar kız alıyorlar ve bunları palikaryaların kollarına vererek eşrafın önünden geçiyorlar Efendiler, Nilüfer Sultan’ın kabrini, vaktiyle sen bir Türk’e vardın diye yedi asır evvelki vakayı affetmeyerek bombalıyorlar.”[5]



    Bursa’da edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığım yıllarda olayları tanıklarından dinlemiş bir Bursalıdan şunu işitmiştim:



    “Mudanya’dan karaya çıkan Yunan askerleri ve onların arkasına takılmış Rum palikaryaları ve çapulcu güruhu Bursa’ya girdiklerinde doğru Muradiye semtine çıktılar. Buralardaki türbeleri çeşitli hakaretlerle tahrip ettiler sonra Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinin bulunduğu Tophane’ye çıktılar. Bu büyük zatların kabirlerini türlü hakaretlerle, küfürlerle tekmelediler, kırıp döktüler. Zavallı ahali çaresiz bir şekilde olanları izliyorduk. Engel olmak için elimizden hiçbir şey gelmiyordu. O kadar azgınlık ve taşkınlık içindeydiler.”



    Milli Mücadelenin başlamasıyla Mehmet Akif, Anadolu’ya geçmiş, halka dönük konuşmaları, cami kürsülerinden yaptığı vaazları ve yayınını sürdürmek için Anadolu’ya taşıdığı “Sebilü’r-Reşâd” gazetesiyle halkı mücadeleye katılma konusunda cesaretlendiriyor, teşvik ediyordu. Bursa’nın işgali sırasında da Burdur mebusu kimliği ile TBMM’de bulunuyordu. Milli Mücadeleyi destekliyor bu yöndeki çalışmalarını mebus olarak Ankara’da sürdürüyordu. Bu kara haberler milletin bütün fertleri gibi Mehmet Akif’i de derinden sarsıyordu. Bursa’dan nahoş haberler geldikçe Akif’in içi yanıyordu. Ata yadigârı olan Somuncu Baba, Üftade Hazretleri ve Emir Sultan gibi onlarca manevi hatıranın yaşadığı eski pay-ı tahtın alçakça çeşitli hakaretlere maruz kalması Akif’i kahrediyordu. Kalbi yerinde duramayacak kadar naçar, derin teessürlere kapılıyordu.



    Akif, içli bir yapıya sahipti, hele hele söz konusu olan kutsal değerler, şeref ve haysiyet ise teessür katlanılmaz hâl alırdı onda. İnsanları uyarmak için, duruma isyan etmek için haykırmak isterdi, feryat ederdi.



    “Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem.

    Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım.”




  3. Asel
    Bayan Üye
    Mısralarına da yansıyan ifadelerde hissiyatını ifade edememenin aczini yaşamaktadır. Bu duygularla kendini şehrin dışına atar teselliyi ıssızlıkta, sessizlikte arar. Kendisiyle baş başa kalmak ister, Allah’a yakın olmak ister, tabiata içini dökmek ister. Bursa’nın uğradığı işgal ve hakaretler karşısında haykırışlarını, feryâd ü figanını “Bülbül” şiiriyle anlatır. Kim bilir belki de o anda şakıyan bülbül ona ilham vermişti, onun şakıması Akif’e çaresiz bir çırpınış, bir feryat gibi gelmişti. Duyduğu acı haberlerin parçaladığı hassas kalbinin sızılarını, karargâh haline getirdiği Taceddin Dergâhı’nda “BÜLBÜL” adını verdiği şiirinde dile getirdi.[6]



    Akif, bu eserini yakın dostu Hasan Basri Bey (Çantay)’e ithaf etti. Hasan Basri (Çantay) Bülbül’ün yazılışı ile ilgili şunları nakleder:



    “1337 (1921) malî yılının Mayıs iptidalarında idi, Ankara’da idik. Üstâd alessabah bize geldi, yazdığı bir şiirini okuyacağını müjdeledi ve okudu. Bu, “Bülbül”dü. Beğenip beğenmediğimi sordu: ‘Anlayamadım, lütfen bir daha ’ dedim. Tekrar okudu. Kendisine âcizane, şu kanaati arz ettim: ‘Üstâd, Bülbülünüz Gülistanı asarınızın en bedii ve coşkun bir dilidir.’ Dedi ki: ‘Bunu size ithaf ettim.’[7] O zamanlar Yunan işgali altındaki memleketlerimizden, hele Bursa ve Balıkesir’den çok elim haberler alıyorduk. Tetkikine de imkân yoktu. Akif, işte bundan müteessir ve mülhem olarak “Bülbül”ünü yazdı”[8]



    Akif’e çok yakın biri olan Eşref Edip de “Bülbül”ün yazılışı ile ilgili hatıralarını şöyle anlatmaktadır:



    “Üstad, Taceddin Dergâhı’nda bu şiiri yazarken (9 Mayıs 1337) Yunan ordusu Yalova, Gemlik civarında Müslüman köylerini yakıyor; İzmit’te çoluk çocuğu bir haneye doldurarak ateş ediyor; Müslümanların burun ve kulaklarını kesiyordu. Gonaris, İngiliz gazetelerine vuku bulan beyanatında; ‘biz Ehl-i Salib harbi yapıyoruz.’ diyordu.”[9]



    Şiiri yorumlayan Nihad Sami Banarlı: “Bülbül şiirinde kelimeler ağlıyor, millet ise kan ağlıyordu. Bakışlar nerede bir al görseler, şiddetle ürperiyor, her alı bayrak sanıp onun geleceğinden endişe ediyordu. Acaba bütün Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve dünkü yurdun daha nice köşelerinde olduğu gibi, bu bayrak vatanımızda da bir gün sönecek miydi?”[10]



    Ülkemizin ve milletimizin düştüğü bu durum karşısında insanlar farklı tepkiler göstermişlerdir. Kimileri kendi canını ve malını emniyete alma endişesiyle işgalci güçlerle işbirliği içerisine girmiş. Kimileri fırsatçılık yapıp halkın düştüğü zor durumdan yararlanmaya çalışmış, yokluk çekilen hayati maddeleri tedarik edip fahiş bedellerle halka satarak köşeyi dönmeye çalışmış. Bazıları da askerden kaçarak işine gücüne bakmış, ticaretini yapmış, tarlasını sürmüş, ekmiş, biçmiş. Buna karşın milletimiz canını, malını ortaya koymuş. Zillet içinde yaşamaktansa ölmeyi tercih ederek düşmanın karşısında etten siper olmuş. Akif de bu maksatla ülkenin felahı, milletimizin selameti için canla başla çabalarken yaşadıklarını hissetmiş, hissettiklerini yaşamış bir şair olarak mısralara dökmüştür. Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali üzerine Bahtiyar Vahapzâde’nin yazmış olduğu “Okuma Bülbül” şiirinde ifadesini bulduğu gibi;



    “Yaşamak yanmaktır, yanasan gerek!

    Mumun yaşaması yanmasındadır

    Eğer yanmıyorsa yaşamır demek”[11]



    Âkif, milletimizin düştüğü durum karşısında adeta yanan bir muma dönmüştür. Safahat’a baktığımız da baştan sona bu tahassürün, bu yanmanın kelimelere dökülmüş halini görürüz. Duygularını tam olarak ifade edememekten yakınan Akif, acaba hislerinin ne kadarını dile getirebilmiştir? Baba yurdu Arnavutluk’un elimizden gidişi, Balkanlardaki savaş ve kargaşa, evsiz barksız kalmış mülteci durumundaki insanlar, içerdeki sen – ben kavgası hep onun içini yakmış, yüreğini parçalamıştır.



    İçinde kasırgalar kopan, tufanlar yaşayan Akif, “Bülbül” şiirinde, bülbülün dertli dertli ötmesine anlam veremez. İstediği bağa giden, istediği dala konan bülbülün ne derdi olabilir? Asıl derdi olan kendisidir. Akif’in şiirlerine baktığımız da söz konusu edilen ya kendisidir ya halktan biri ya aydınlar ya da yönetici durumunda olanlardır. Ama hep insandır ve insana seslenmiştir Akif. Bülbül şiirinde ise konunun merkezinde “Bülbül” vardır. Bülbüle seslenir, bülbüle derdini anlatır, içini döker. Akif’in diğer şiirlerinde mantık ön plandadır, fikirleriyle akla hitap eder; bilgilendirir, uyarır. Bülbül de ise duygusaldır, duygulara dönüktür ifadeler. Duyguların yoğunlaştığı, coştuğu, hislerin öne çıktığı aynı üslup “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirinde de “İstiklal Marşı”nda da var.

    Şiiri incelediğimiz de ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında ve özellikle Osmanlı Devletine kuruluş aşamasında başkentlik etmiş, değerlerimizle yoğrulmuş Bursa’nın Yunanlılarca türlü hakaretlerle işgal edilmesi karşısında Akif’in yaşadığı tahassürün, yanmanın yakılmanın, çırpınmanın, feryad ü figan etmenin derecesini bulmak daha mümkün olacaktır. Aslında fazla söze gerek yok. Şiir, “hâl” diliyle ve “kâl” diliyle her şeyi anlatıyor. Aslında bizim yaptığımız ayrıntıları hatırlatarak biraz da şiirin daha iyi anlaşılmasını sağlamak.


    Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
    Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
    Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl
    Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
    Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
    Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!



    Hasan Basri Çantay’a ithaf ettiği “Bülbül” şiirinde Akif, Bursa’nın işgal haberini aldığında derin bir üzüntüye kapılır. Çevresinde kendisini teselli edebilecek bir varlık ya da bir sebep de göremez. İç dünyasına kapanır, kederleriyle baş başa kalmak, kendini dinlemek, içinden kopan feryatları alabildiğine haykırmak için mahzun bir şekilde şehrin kalabalığından uzaklaşır. Kendini kırlara atar, o bedbinlik içinde zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildir. Bir anda ıssız bir alanda sessiz karanlığın içinde yalnızdır. Düşüncelerini dağıtacak, duygularını başka yöne çekecek hiçbir etki yoktur.



    Maziyi düşünür, bu duruma nasıl gelindiğinin cevabını bulmak için belki de…


    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
    O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
    Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
    Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!



    Geçmişe baktığında o ihtişamlı mazinin hengâmesini, şaşaasını duymaya başlar. Tarih canlanır gözlerinin önünde. O günler geride kalmıştır. Artık horlanan, itilip kakılan bir millet olup çıkıverdik tarih sahnesine. Akif’in yüreği burkulur. Karanlığı yaran bülbülün yanık yanık ötüşü bile Akif’ın çaresizce çırpınan kalbindeki feryatlara dönüşür. Karanlıklardan yankılanan bülbülün feryadı Akif’e ilham olur. Bülbüle hitaben;


    -Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
    Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
    O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
    Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
    Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
    Değil bir kayda, sığmazsın – kanatlandın mı - eb'âda;
    Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,



    Herkes bülbül gibi hür olarak mutlu bir şekilde yaşamanın hayalini kurarken, şair bülbülün böyle ıstıraplar içinde feryat ü figan etmesine anlam verememektedir.



    Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
    Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
    Hayır, mâtem senin hakkın değil Mâtem benim hakkım:



    Bülbül de dertlidir, şair de; fakat asıl dertlenmesi gereken şairdir.



    Şiirde Akif’in başarıyla tasvir ettiği bülbülün hayatı, aynı zamanda milletimizin geçmişte yaşadığı o hurrem ve âsûde günleri de hatırlatmaktadır. Fakat heyhât!..



    Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
    Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
    Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
    Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
    Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
    SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
    Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
    Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
    Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
    Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
    Yıkılmış hânumânlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
    Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem![12]

    Zira atalarından emanet olarak aldığı o satvetli devleti muhafaza edememiştir, sahip çıkamamıştır. Memleketi düşman çizmeleri çiğnemekte, tarihe ait, ecdada ait bütün hatıralar hakaretlere uğramakta, tahrip edilmekte. Namuslar ayaklar altına alınmakta, kutsal yerler tahrip edilmekte… Bütün bu yaşananlara hassas bir yüreğin tahammül etmesi mümkün değildir. Ne yazık ki büyük bir acziyet ve çaresizlik içinde yaşananlara seyirci kalmak durumundadır Akif. Bu yüzden asıl feryat etmesi gereken kendisi iken, bülbülün feryatlarına bir anlam veremez. Vadilerde yankılanan bülbülün iniltileri değil, şairin feryatları olmalıdır. Feryatlar yankılanmalıdır ki, gecenin sessizliğini bozmadan uyuyan vicdanlar uyansın, düşmanın karşısına dikilip yapılanlara “Dur!” diyebilsin.



    Mehmet Akif, Milli Mücadelenin bir neferi bir kahramanı olarak olaylara, yaşananlara rıza göstermemiş; tepkisini göstermiş. Bir vatanperver olarak üzerine düşeni yapmış. Duygularını da bir sanatçı hassasiyetiyle dile getirmiştir.




+ Yorum Gönder