+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Ev Ödevleri Forumunda Yürürken çalışan sistemler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Yürürken çalışan sistemler








    yürürken çalışan sistemler







  2. IŞILAY
    Devamlı Üye





    cevap yürürken çalışan sistemler

    Cevap: ayak, kollar ve kas gücümüz çalışır





  3. Suskun Karizma
    Devamlı Üye
    İnsanın yürüyüşü ve hareket sistemi


    Sağlıklı doğan bir bebek yaşaması için lazım olan ve bütün ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayacak organlarla beraber doğar. bu organların ortak özellikleri hepsinin son derece kompleks bir yapıya sahip olması ve birbirini harika bir şekilde, tamamlamaları. insan vücudunu gelişmiş bir bilgisayara benzetebiliriz. içerisinde son derece karmaşık devreler barındıran bir bilgisayar. şayet bu devreyi oluşturan elemanlardan bir teki eksik olsaydı ya da yanlış kullanılsaydı bilgisayar çalışmazdı. insanın yürüyüşü ve hareket sistemi. bu tek örnek bile insan vücudunun ne kadar büyük bir mucize olduğunu anlamaya yetecektir. peki bu mucize nasıl ortaya çıkmış olabilir ?
    evrimci biyolog douglas futuyma bu konuda şunları söylüyor:
    " yaratılış ve evrim, canlıların kökeni ile ilgili yapılabilecek yegane iki açıklamadır. canlılar, dünya üstünde ya tamamen harika ve eksiksiz bir şekilde ortaya çıkmışlardır; ya da kendilerinden önce varolan bazı canlı çeşitlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. şayet eksiksiz ve harika bir şekilde ortaya çıkmışlarsa o vakit üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekmektedir. "
    futyma'nın ne dediğini bir örnekle bir miktar daha pekiştirelim. masa üstünde dizilmiş, içleri çeşitli renklerde boyalarla doldurulmuş şişeler yanısıra değişik numaralarda fırçalar, tuvaller ve palet olsa; derhal yanı başında bu malzemelerden meydana gelmiş tam bir ahenk, renk uyumu, hatasız gölgeleme ve perspektif örnekleri gözüken ruhu okşayan bir resim olsun. bu manzara bize neyi çağrıştırır ? acaba içimizden hiçbir kimse bu boyaların yıllar içinde tesadüfler sonucunda bu resmi oluşturduğunu iddia eder mi ? tabi ki hepimiz ittifakla bu resmi yapan bir sanatçının varlığını kabul ederiz. çünkü asla harika bir tasarım tesadüflerin eseri olamaz. şimdi bütün bunları zihnimizin bir kenarına yazıp, yürüme sistemimizi inceleyelim.
    yürümek, daha çok ufak yaşlardan başlayarak, hepimizin hiç zorlanmadan yaptığımız bir eylemdir. bir fiziksel rahatsızlığı olmayan herkes henüz 2-3 yaşlarında iken yürümeye başlar. insanın yaşamda ilk öğrendiği şeylerden biri yürümektir. yürümeye başlamadan önce asla kendimize " acaba adımımı hangi açıyla atmalıyım", " şöyle basarsam dengemi kaybeder miyim", " şu engeli aşmak için ayağımı ne kadar yukarı kaldırmalıyım", " çok kaldırırsam düşer miyim" gibi sorular sormamışızdır. yürümek bizim için her vakit çok basit bir işlem olmuştur. peki bu derece rahatlıkla gerçekleştirdiğimiz bir eylem acaba bilim adamları içerisinde bu derece basit midir ?
    ınternet'te ingilizce olarak " insan yürüyüşü" yazıp bir arama yapıldığında karşımıza 1. 430. 000 değişik makale ve site çıktığı görülecektir. bu tek örnek dahi yürümemizin ne derece karmaşık bazı sistemlerin bir araya gelmesi ile gerçekleştiğinin açık bir göstergesidir. yürümemizi bu derece karmaşık kılan nedir ?
    yürüme sistemimizi karmaşık kılan her biri çok sayıda parçadan meydana gelen çeşitli sistemlerden oluşmasıdır. bir insanın yürüme fiilini gerçekleştirebilmesi için lazım öğeler şunlardır:
    1-taşıyıcı sistem
    2- hareketi sağlayan sistem
    3- denge ve koordinasyon
    yürümenin ilk koşulu vücudu taşıyan özel bir sistemin var olmasıdır. vücudumuzdaki taşıyıcı sistem diğer organları taşıyabildiği gibi ekstra yükleri ve zorlanmaları da kaldırabilir: örneğin; uyluk kemiği, dikey taktirde bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. 16 kilogram ağırlığında kemik, 80 kilo ağırlığında bir insan bedeninde taşır. nitekim atılan her adımda bu kemiğimize, vücut ağırlığımızın üç katı kadar bir yük binmektedir. hatta sırıkla yüksek atlama yapan bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400 kiloluk bir basınca maruz kalır. peki bu kemiklerimizi bu kadar sağlam kılan nedir ?
    omurga
    bu sorunun yanıtı kemiklerin eşsiz tasarımında gizlidir: kemiklerin iç yapısı, insanların binalarda ve köprülerde kullandığı kafes yapı sistemine benzer. kemiklerin içerisindeki sistem, insanların geliştirdiğinden çok daha üstün ve karmaşıktır. bu yapı kemiklerin, hem son derece sağlam, hem de çok hafif olmasını temin eder. kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, kemikler taşıyabileceğimizden ağır olurdu. tek bir adım atmak çok büyük bir kuvvet ve enerji harcamak zorunda kalırdık. bunun yanında içi dolu olan kemikler daha sert ve kırılgan hale gelirdi. atılan ilk adımda ya da sıçrama da derhal çatlar veya kırılırlardı. insanoğlunun kullandığı en sağlam ve kullanışlı malzemelerden biri çeliktir. ancak kemikler pekçok özelliğiyle çelikten çok daha üstündür. bir parça çelik, kemiğin ancak onda biri kadar esnekliktedir ve kemikten 3 kat daha ağırdır.
    iskelet sistemimizde vücudun üst kısmının ağırlığını omurga taşır. insanın rahat hareket edip yürüyebilmesini temin eder. omurga, " omur" denilen 33 tane ufak kemiğin birbirinin üstüne dizilmesiyle oluşur. omurgamızda sinirsel iletişim ağının geçmesi için koruyucu bir kanal unutulmamıştır.
    omurların arasına yerleştirilmiş olan kıkırdak yapılı diskler.
    her adım atışımızda omurgamızı meydana getiren omurlar birine sürtünecek biçimde hareket eder. bu taktirde omurların vakit içerisinde aşınarak yapısının bozulması beklenebilirdi. ancak asla böyle olmaz. omurların arasına yerleştirilmiş olan kıkırdak yapılı diskler otomobil tekerleklerindeki yükü emen amortisörler gibi çalışarak aşınmayı önlerler. amortisörler yıllar süren teknolojik birikimin sonunda mühendislerin vardığı arabalar için en verimli bir sistemdir. ancak bizim vücudumuzda her hangi bir mühendise gereksinim duyulmadan bu problem çözülmüştür.
    omurganın s biçiminde kıvrımlı yapısı üstündeki yükün eşit dağıtılmasını temin eder. yürümek için attığınız her adımda, vücut ağırlığınız nedeniyle yerden vücudunuza doğru bir tepki kuvveti gelir. bu kuvvet, omurganın sahip olduğu amortisörler ve " kuvvet dağıtıcı" kıvrımlı biçimi sayesinde, vücuda zarar vermez. şayet tepkiyi azaltan amortisörler ve kıvrımlı özel yapı olmasa, atılan her adımda, ortaya çıkan kuvvet doğrudan olarak kafatasına iletilirdi ve omurganın üst ucu, kafatası kemiklerini parçalayarak beynin içerisine girerdi.
    hareketli mekanik parçalar birbirine sürtündüklerinden vakit içerisinde aşınmaya uğrarlar. dolayısıyla basit bir kapı menteşesinden, araba motoruna kadar her hareketli mekanik sistemde yağlamaya gereksinim vardır. ancak yağlama aşınmayı tam olarak engellemez, sadece geciktirir. gerek yürürken gerekse başka hareketler yaparken vücudumuzdaki eklemler bir ömür boyunca hareket ederler. buna karşın hiç bir vakit yağlanmaya gereksinim duymazlar. peki ama nasıl ? bilim adamları yaptıkları araştırmalarında, olayın hayranlık uyandıracak bir sistemle çözüldüğünü gördüler: eklemlerin sürtünme yüzeyleri, ince ve gözenekli bir kıkırdak tabakasıyla kaplanmıştır ve bu tabakaların altında ağdalı ve kaygan bir sıvı bulunur. kemik, eklemin bir yerine baskıda bulunursa bu sıvı gözeneklerden dışarı fışkırır ve eklem yüzeyinin " yağ gibi" kaymasını temin eder. yaşamımız boyunca bir an bile kıkırdaklarımızın arasını yağlama gibi bir problemle karşılaşmayız. kapı menteşelerinin bile gereksinim duyduğu yağlama işlemi, üstün bir akıl tarafından, benzersiz bir tasarımla, bizim gereksinim duymayacağımız biçimde planlanmıştır.
    yürüme anında en önemli görevi üstlenen ayaklardır. ayak tabanındaki kavisli biçim vücut ağırlığına karşı, kemiklere destek verecek özelliğe sahiptir. bu kavisten yoksun olan düz tabanlar bu sebeple yürüme zorluğu çekerler. kemerli yapılar taşıyıcı sistemlere dayanıklı hale getirdiği için insanların yaptığı binalarda ve köprülerde de kullanılır.
    gün boyu ayaklarımızın üstünde durmamıza karşın asla acaba ayaklarımızın altındaki duyarlı dokular, sinirler ve incecik damarlar nasıl zedelenmeden bu kadar basınca dayanabiliyor diye düşünmeyiz. aynı baskısı ellerimizin üstünde kalkıp bir süre durduğumuzu varsaydığımızda karşımıza ezilmiş dokular, patlamış damarlar ve mosmor bir deri ile karşılaşırız. böyle olmasının sebebi ayaklarımız özel bir tasarımla baskının eşit biçimde dağılmasını sağlayacak yastıksı yapısı sayesinde olduğunu görürüz.
    peki daha var olduğu ilk günden beri bu harika sistemleri üstünde bulunduran insanoğlu her hangi bir mühendis veya tasarımcı olmadan nasıl bu derece detaylı yapılara sahip olmuştur ?
    kasın lifli yapısı
    peki hiçbir plan ve tasarlama kabiliyeti olmayan bir hücre nasıl olmuştur da hatasız bir insanın dünyaya gelmesine vesile olmuştur. bu hücre kemiğin iç dokusunun kafesli olması gerektiğinde nasıl karar vermiştir. ayağın kavisi, yağlama sistemi ve şu an bile incelendiğinde bilim adamlarını hayrete düşüren bu yapıların bu şekilde olmasına nasıl karar verebilmiştir. bunun tabi ki tek yanıtı benzersiz ve hatasız yaratan allah'ın bu hücreye ilhamından başka bir şey değildir.
    yapısı ne kadar harika olursa olsun taşıyıcı sistemin varlığı yürümek için yalnız olarak yeterli olabilir mi ? tabii ki olamaz. taşıyıcı sistemi hareket ettirecek bir kas sisteminin varlığı şarttır. vücudumuzdaki hareketleri sağlayan kaslar bünyelerinde milyarlarca ufak mikroskobik motor barındırır. söz konusu motorlar " kas liflerimiz" dir. vücudunuzda 6 milyardan fazla motor var. bu ufak motorlar bize su içirir, araba kullandırır, yürütür, konuşturur, kalbimizi attırır, gözümüzü kırptırır, nefes aldırır, yemek yedirir, boynunuzu çevirmenizi temin eder ufak motorlar yani kas lifleri bir araya gelerek büyük güç tribünlerini yani kasları oluşturur. örneğin bacağınızı hareket ettiren quadriseps kası milyonlarca ufak motorun bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
    insanın yürüyebilmesi dahası hareket edebilmesi için kasların ve kemiklerin birbirine bağlanmasının da ayrı bir önemi vardır. kaslar kemiklere özel bir yapı ile bağlanırlar. şayet bu bağ şimdikinden daha gevşek olsaydı kemik kastan ayrılırdı. daha sıkı olsaydı kaslar hareket edemezdi. şüphesiz bu bağlayıcı dokunun yapısını belirleyen ne kemikler, ne kaslar, ne de bu dokuyu oluşturan hücreler değildir. hücrenin de, dokunun da bir bilinci yoktur. bu bilgilerin gelişi hoş bir biçimde hücreye yerleştirilmesi de imkansızdır. bu nedenle hücrelere bilgileri yerleştiren, nasıl davranmaları gerektiğini öğreten, kısacası onları yöneten bir güç vardır.
    yürürken 100'e yakın kas çalışır. bu kadar çok kas çalışmasına rağmen yürüme sırasında harcanan enerji olabildiğince düşüktür. gerçekten de kas lifleri %25 verimle çalışan mekanizmalardır ki, bu modern otomobil motorlarının verimine yaklaşık olarak eşdeğer bir orandır.
    yürüyebilmenin dahası hareket edebilmenin vazgeçilmez şartlarından biri de dengedir. ne kadar harika bir kas ve iskelet sisteminiz olsa da dengenizi sağlayamazsanız. dünyanın en atik en kıvrak sporcusu denge sistemi olmadan bir hiçtir. bütün bedenimizi her saniye devamlı olarak kontrol eden ve ayarlar yapabilen denge sistemimizin önemli bir parçası iç kulakta yer alır.
    25. bu son derece ufak ve karmaşık bir sistemdir. sistem 6,5 mm çapında içi özel bir sıvı ile dolu kanallar ve bu kanallarda algılayıcı olarak çalışan tüycüklü hücrelerden oluşur. biz başımızı sağa sola çevirdiğimizde, yürüdüğümüzde ya da gelişi hoş bir hareket yaptığımızda, bu yarım dairelerin içerisindeki sıvı hareket eder ve tüycükleri titreştirir. tüycüklerdeki bu titreşim, aynı salyangozda olduğu gibi tüycüklerin bağlı olduğu hücrelerin iyon dengesini değiştirir ve elektrik işareti üretir. iç kulaktaki labirentte üretilen bu elektrik sinyalleri, labirentten çıkan sinirler aracılığıyla beynimizin arka tarafındaki " beyincik" denen organa iletilir. beyincik, iç kulaktaki labirentten gelen bu bilgileri her an yorumlar. ancak dengeyi sağlamak için başka bilgilere de gereksinim vardır. dolayısıyla beyincik, gözlerden ve vücudun dört bir yanındaki kaslardan da sürekli olarak bilgi alır. bütün bu bilgileri müthiş bir hızla analiz eder ve vücudun yerçekimine göre konumunu hesaplar. bundan sonra ise, bu hesaplamaya dayanarak, kasların nasıl bir hareket yapmaları gerektiğini belirler. ortaya çıkan netice, kaslara yine sinirler aracılığıyla emir olarak bildirilir. bu olağanüstü işlemler, saniyenin yüzde biri kadar bile sürmeyen bir vakit dilimi içerisinde gerçekleşir. biz de, içimizde gerçekleşen bu mucizenin hiç farkında olmadan rahatlıkla yürür, koşar, en zor sporları yaparız. halbuki bu işlerin tek bir anı için vücudumuzda gerçekleştirilen hesaplamaları kağıda döksek, binlerce sayfa yazmamız gerekecektir.
    gelişen elektronik ve bilgisayar teknolojisi, robot olarak isimlendirdiğimiz makineleri yapmaya imkan tanımıştır. robot uzmanları yılanları, akrepleri taklit eden robotlar yapmışlardır. bunun sebebi bu robotların dengesinin, yere dikey duran insanı taklit eden robotlarınkinden daha kolay sağlaması. bilim adamlarının en fazla zorlandıkları robotlar insan vücudunu taklit ederek yapmaya çalıştıkları robotlar olmuştur.
    honda firmasının yaptığı asimo adlı robot
    abd'nin en tanınmış teknoloji enstitülerinden biri olan mıt'de görevli robot bilimci rodney brooks, yaptıkları araştırmalarda neticelerini şu şekilde açıklamıştır: ". .. robotlarda kullanılan katı bağlantı yerleri, insanlardaki dış tesirleri emebilecek kas sistemleri ve esnek yapılarla kıyaslanamayacak kadar ilkel olduğundan, robotlar için iki ayak üstünde yürümek çok zor bir işlem olmaktadır. "
    bugün bilim adamları yaptıkları yoğun çalışmalar sonunda insan gibi iki ayağı üzerinde dik olarak yürüyebilen bir robot yapmayı başardı. honda firmasının yaptığı asimo adlı bu robot yürümenin ne kadar büyük bir mucize olduğunu belirten önemli bir delildir. asimo yürüyebiliyor, merdiven çıkabiliyor hatta az da olsa dans bile edebiliyor. yapımcı firma asimo'yu tanıttığı vakit bilim çevrelerden büyük takdir ve kamuoyundan da alkış aldı. çünkü asimo o zamanda kadar yapılamayan bir şeyi yapıyordu. iki ayağı üstünde durabiliyor ve insan gibi yürüyebiliyordu. bu gerçektende robot biliminin o güne kadar ulaşığı en büyük başarılardan biriydi.
    honda firması bu takdiri hak etmek için neler yapmıştı ? proje maliyeti: 100 milyon dolar, proje süresi: 14 yıl, teknik ekip: onlarca mühendis ve bilim adamı, yapılan iş: " yürümek". şimdi soruyorum sizlere bunca emek sonunda ortaya çıkan asimo mu yoksa henüz okula bile gitmemiş bu çocuk mu alkışı hakkediyor ?
    acaba ben asimo'nun tesadüfen oluştuğunu iddia etsem ve bunun gerçek olduğunu anlatmak için çeşitli teoriler öne sürsem bana bakışınız nasıl olur. hepimiz biliriz ki bu derece kompleks bir sistem tesadüflerin neticesi olamaz. hatta bir miktar daha ileri gidelim ve bütün asimo'nun parçalarını yan yana koyup yıllar sonra bu parçalar kendiliğinden birleşip asimo'yu meydana getirmesini bekleyelim. ne kadar beklersek bekleyelim bu olası değildir. peki birileri çıkıpta asimo'dan çok daha üstün daha karmaşık bir yapıya sahip olan insanın tesadüfi ufak değişimlerle 2 ayaklı olduğunu ve yürüyebildiğini idda ederse ?
    evrimciler iki ayaklılığın maymunların dört ayaklı yürüyüşünden evrimleştiğini iddia ederler. bu, pek çok yönden gerçekleşmesi olası olmayan bir iddiadır.
    öncelikle insan ve maymunlar arasında çok büyük anatomik uçurumlar vardır. insanın ve maymunun yürüyüş biçimleri birbirinden çok farklıdır. insanların iki ayaklı olmalarının evrimi geçersiz kılan bir neden de bunun darwinizm'in " aşama aşama" gelişim modeline uymamasıdır. bu iddiaya göre dört ayaklı yürüyen bir canlı bir müddet sonra hem dört hem iki ayaklı yürümeye başlamış ve bu şekilde yavaş yavaş iki ayaklı yürüyüşe ulaşmıştır. ancak böyle bir senaryonun bariz anatomik farklılıklardan dolayı gerçekleşmesi imkansızdır.
    evrimcilerin insanın " dik durup 2 ayağı üstünde yürümesi konusundaki iddiaları o kadar dayanaksızdır ki kendileri bile bunu vakit zaman dile getirirler. ingiliz paleontropolog robin crampton 1996 yılında bilgisayar yardımıyla yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir " karma" yürüyüşün olanaksız olduğunu göstermiştir. compton'un vardığı netice şudur: bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üstünde yürüyebilir.
    bir başka evrimci paleoantropolog elaine morgan ise insanın evrimiyle ilgili olarak dört önemli açıklayamadıkları sırrın bulunduğunu şu şekilde itiraf etmektedir:
    " insanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört sır şunlardır:
    1)neden iki ayak üstünde yürürler ?
    2)neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler ?
    3)neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler ?
    4)neden konuşmayı öğrendiler ?
    bu sorulara verilecek standart yanıtlar şöyledir:
    1)henüz bilmiyoruz.
    2)henüz bilmiyoruz.
    3)henüz bilmiyoruz.
    4)henüz bilmiyoruz.
    sorular çok daha artırılabilir, ama yanıtların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir. " (2)
    bunu kabul etmekte zorlananlara diyorum ki " insan vücudundaki hatasız yaratılış yalnızca doğum sürecinde ya da hareket sistemi ile kısıtlı değildir. ayak tırnağımızdan saçımızdaki bir tele kadar her yerimiz sonsuz sayıda yaratılış delili ile doludur.





+ Yorum Gönder