+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Forumacil Misafir Soruları Forumunda Atatürk'ün anıları kişiliği milli ahlak milli kültüre Türk diline ve Türk tiyatrosuna verdiği önem Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Atatürk'ün anıları kişiliği milli ahlak milli kültüre Türk diline ve Türk tiyatrosuna verdiği önem








    Atatürk'ün anıları kişiliği milli ahlak milli kültüre Türk diline ve Türk tiyatrosuna verdiği önem

    bu konuda 4 yada 5 sayfa bilgi yazmalıyım yardımınız gerekiyor







  2. llkmh
    Yeni Üye





    ollsaaaaaaaa ben yazacam yavuz.




  3. Mineli
    Devamlı Üye
    atatürkün kişisel özellikleri

    VATAN SEVERLİĞİ

    • Vatan sevgisi Atatürk’ün en önemli özelliğidir.Vatanın savunulması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır.Vatan savunmasını her şeyden önemli ve her şeyden üstün gören Atatürk’ün İstiklâl Savaşının kazanılmasında vatan sevgisi ve Türk milletine olan güveni önemli bir yer tutar.



    • İDEALİSTLİĞİ

    • Atatürk’ün en büyük ideali ,Türk Milletinin ‘’ En medeni ve refah seviyesi yüksek bir millet olarak varlığını yükseltmek’’ti.Bir idealist olarak , en kısa zamanda bu hedefe ulaşmak istiyordu.



    • HAKİKATİ ARAMA GÜCÜ

    • Hakikati aramak ve hakikati konuşmak Atatürk’ün yöntemiydi.O , akıl ve bilime değer verirdi.Olaylara bir bilim adamı gözüyle bakarak hakikati bulmaya çalışırdı.’’Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur.’’derdi



    • SABIR VE DİSİPLİN ANLAYIŞI

    • Atatürk önemli düşünceler karşısında önce düşünür , inceler , araştırır ve tartışırdı.Sonra kesin kararını verirdi.Verdiği kararın uygulanma zamanını ise sabırla beklerdi.



    • İLERİ GÖRÜŞLÜLÜĞÜ

    • Atatürk olayların gidişini değerlendirerek sonucunu tespit ederdi.Çanakkale Muharebeleri sırasında , düşman donanmasının nerden çıkarma yapabileceğini önceden sezerek gerekli tedbiri alması savaşın sonucunu değiştirmiştir.



    • AÇIK SÖZLÜLÜĞÜ

    • Atatürk , doğruyu söylemekten asla çekinmezdi.’’Ben düşündüklerimi ,daima halkın huzurunda söylemeliyim.yanlışım varsa halk beni tekzip eder.’’derdi.



    • MANTIKLILIĞI

    • Keskin bir mantık ve zekâ gücüne sahip olan Atatürk ,hayatı boyunca akıl ve mantığa büyük önem vermiştir.Bu özellik onun evrensel devlet adamı olarak tanınmasında büyük bir rol oynamıştır.’’Bizim akıl ,mantık ve zekâ ile hareket etmek en belirgin özelliğimizdir.’’ diyerek ülke sorunlarında mantık ve şuurla hareket edildiğini göstermiştir.

    • ÇOK CEPHELİLİĞİ

    Atatürk çok cepheli bir liderdi.O hem fikir hem de hareket adamıdır.Yani bir taraftan Türk inkılabının hazırlayıcısı diğer taraftan da uygulayıcısı olmuştur.Hem düşünen hem de eserler veren Atatürk , çok yönlü bir lider olduğunu göstermiştir.



    • EĞİTİMCİLİĞİ
    Atatürk toplumu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmayı amaçladığı için milli eğitim ile yakından ilgilenmiştir.O , ‘’ Eğitimdir ki bir milleti ya hür , bağımsız , şanlı , yüce bir toplum olarak yaşatır ; ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.



    • YÖNETİCİLİĞİ

    Mustafa Kemal iyi bir yönetici için gerekli bütün özelliklere sahipti.Kibar davranışları , dürüstlüğü ,emir veriş tarzıyla örnek olmuştur.Gerek devlet yönetiminde gerekse askerlik hayatı boyunca hiçbir zaman maceraya yer vermemiştir.Atatürk ‘’Büyük kararlar vermek kâfi değildir.Bu kararları cesaret ve kesinlikle tatbik etmek lâzımdır.’’ diyerek verdiği kararlarda ısrarcı olmuş ve sonucun kendi istediği şekilde çözümlenmesi için uğraşmıştır.




  4. Mineli
    Devamlı Üye
    MİLLİ AHLAK - AÇIKLAMALAR

    ATATÜRK diyor ki:
    - MİLLETİN İÇTİMAİ NİZAM VE SÜKUNU, günümüzde ve gelecekte REFAHI, SAADETİ, SELAMETİ ve GÜVENLİĞİ, MEDENİYETTE İLERLEMESİ ve YÜKSELMESİ İÇİN İNSANLARDAN her hususta İLGİ, GAYRET, nefsin feragatını gerektiği zaman SEVE SEVE NEFSİNİN FEDASI'nı istiyen MİLLİ AHLAK'tır!..
    Görüldüğü gibi ATATÜRK, başkalarına ders vermeye kalkmadan önce, kendimizi yüceltmek durumunda olduğumuzu ifade eder!.. Bunun için de MİLLİ AHLAK ve SECİYE'yi ön plana alır.
    AHLAK sadece ferdin "kendine yönelik" İYİ HUYLAR'ı değildir!.. CEMİYET ve MİLLET ile bağlantılı olmayan iyi huylar, AHLAK sayılmaz!.. Yani bir insanın temiz olması, para kazanmak için çok çalışması, karısına ve çocuklarına bağlı olması, onları koruması yeterli değildir!..
    Aynı kişinin içinde yaşadığı TOPLUM'un DÜZEN'i, İSTİKRAR'ı, REFAH'ı, BAŞKALARI'nın SAADET'i için; MEDENİYET için SONSUZ GAYRET'le ÇALIŞMA'sı, ve gerektiğinde kendinden ve ailesinden FEDAKARLIK etmesi, hatta CANINI VEREBİLME'si MİLLİ AHLAK'ı oluşturur!
    Burada biraz durup düşünmek gerekir Aramızda kaç kişi AHLAK kelimesinin manasını tam olarak biliyor?.. Kaç kişi MİLLİ AHLAK diye bir kavram olabileceğinin farkında?..
    Aslında EĞİTİM'in MİLLİ olması bunun için gereklidir!.. Çünkü hiç bir milletin ahlakı başkasınınkine uymaz!.. BATI STANDARTLARI, BATI DEĞERLERİ ile EĞİTİM yaparsanız, MİLLİ KÜLTÜR yok olduğu gibi MİLLİ AHLAK da kalmaz!.. TÜRK İNSANI, BATI ülkelerinde yaşıyanlar gibi dejenere olur giderler!..
    Okullara AHLAK dersi konmuş olmasına rağmen, acaba neden TOPLUM'da AHLAKSIZ olanların sayısı artıyor? Acaba o dersler AHLAK yerine AHLAKSIZLIK mı öğretiyor?.. Yoksa bunca AHLAKSIZLIK yayını yapan, RADYO, TELEVİZYON, GAZETE, MECMUA, POLİTİKACI, AYDIN, SANATÇILAR'ın yanında ÖĞRETMENLER'in öğretmeye çalıştığı AHLAK yetersiz mi kalıyor?..
    Biz deriz ki, bir TOPLUM'da bütün BASIN-YAYIN organları aslında birer MEKTEP gibidir Hatta OKUL'dan daha fazla EĞİTİM yaparlar!.. Bütün MEŞHUR kişiler, POLİTİKACI, YAZAR-ÇİZER-BOZAR TAKIMI, ŞARKICI, ARTİST, DANSÖZ KESİMİ birer ÖĞRETMEN gibidir!.. Ama kötü bir öğretmen!.. Onların yaptığını TOPLUM'un ZAYIF ve CAHİL kesimi benimser ve tekrarlar!..
    Öyleyse bu MEŞHUR (aslında KÖTÜ ŞÖHRETLİ demek daha uygun ya, neyse!) kişilerin ve bunlara yer veren BASIN-YAYIN organlarının sorumluluğu büyüktür!.. Ettikleri her kelimeye, attıkları her adıma dikkat etmeleri, MİLLET'in AHLAK'ını bozacak davranışlardan, KÖTÜ REKLAM'dan kaçınmalıdırlar!..İnsanımıza daima iyi şeyler öğretmeli, iyi tavırlar sergilemelidirler!..

  5. Mineli
    Devamlı Üye
    Ama nerede öylesi???
    İşte ATATÜRK ile sahte "atatürkçü" arasındaki FARK buradadır!..
    ATATÜRK, bir MİLLET'in kalkınması, ilerlemesi için İLİM ve FENN'i yeterli görmez!.. AHLAK ve SECİYE ister:
    - Bir milletin namuskar bir mevcudiyet, şayan-ı hürmet bir mevki sahibi olması için, o milletin yalnız ALİM ve MÜTEFENNİN bulunması kafi değildir!.. Her ilmin, her şeyin fevkinde bir HASSA'ya sahip olması lazımdır!.. Ki, o da o milletin muayyen ve MÜSBET bir SECİYE'ye malik bulunmasıdır!..
    SECİYYE; huy, tabiat, KARAKTER, AHLAK demektir.
    Nasıl ki, bir İNSAN için sadece KENDİNİ ve ailesini DÜŞÜNMEK yeterli değilse; bir MİLLET için de sadece kendini, kendi mensuplarını düşünmek te makbul değildir!.. Ancak YÜKSEK ve müsbet SECİYE'li insanlardan meydana gelen bir MİLLET, kendi milleti ile birlikte başka milletlerin ve bütün insanlığın saadetini düşünür!..
    Nasıl ancak sadece KENDİNİ DEĞİL, HERKESİ DÜŞÜNEN kişilere İNSAN denirse; sadece kendi ülkesini, kendi halkını değil; BÜTÜN MİLLETLERİ, BÜTÜN İNSANLIĞI DÜŞÜNEN kişilerin bulunduğu topluluğa da MİLLET denir!.. Yani ATATÜRK'e göre MİLLET olmak için önce İNSAN niteliğinde kişilerden oluşan bir TOPLULUK haline gelmek gerekir!..
    Yoksa o TOPLULUK ne kadar BİLİM'de FEN'de ilerlemiş olursa olsun, YARARLI bir MİLLET olamazlar!..ATATÜRK onları MAKBUL saymaz!..
    Dünyanın başka hiç bir SİYASET ADAMI'nda, DEVLET REİSİ'nde böyle YÜCE DUYGULAR'a rastlıyamazsınız!..
    Bizde de yoktur!.. Ne İNÖNÜ'sü, ne BAYAR'ı, ne MENDERES'i, ne DEMİREL'i, ne ÖZAL'ı, ne ÇİLLER'i, ne YILMAZ'ı, ne ECEVİT'i, ne BAYKAL'ı, ne de ERBAKAN'ı! Hiç birini ATATÜRK'le aynı kefeye koyamazsınız!.. Karşı kefeye TOPUNU BİRDEN kaysanız, gene HAFİF kalırlar!..
    ATATÜRK devam ediyor:
    - Böyle bir SECİYE'ye malik olmayan fertler ve böyle fertlerden mürekkep milletler, hiç bir dakika hakiki bir devlet teşkil edemezler. Böyle milletler birer FESAT OCAĞI olurlar!..
    İNSAN vasfına sahip olmadan, MİLLİ AHLAK ve YÜKSEK SECİYE'ye ulaşmadan para şan, şöhret sahibi olmanın değeri yoktur!.. Böyle insanlar ZENGİN fakat yontulmamış KERESTE mesabesinden öte geçemezler!
    Aynı şekilde SECİYESİZ fakat GÜÇLÜ DEVLETLER insanlığa HUZUR değil, FELAKET getirir!..Bunlar daima birer FESAT OCAĞI halinde faaliyet gösterirler!.. Devamlı dünyada HUZURSUZLUK, KARGAŞA, SAVAŞ çıkarırlar!.. AÇLIK, HASTALIK, YANGIN, SEFALET ve HARABET'e SEBEP OLURLAR!..
    İşte dünyamızın bugün içinde bulunduğu durum; ABD, İNGİLTERE, FRANSA, ALMANYA, JAPONYA, İSRAİL gibi zengin ülkelerin kendilerinden başkasını düşünmeyen tavrından dolayıdır!..
    Pek az kimsenin bildiği bir gerçektir ki, AIDS denilen hastalık ABD'nin BİOLOJİK SİLAH üretiminin bir sonucudur!..Maymunlarda tesbit ettikleri bu virüsü insanlarda denemeye kalkmışlardır!..Aynı şekilde milyonlarca insanın SAKAT ve TOPAL kalmasına sebep olan KARA personel MAYINLAR'ı bu FESAT OCAĞI ülkelerin icadı ve üretimidir!.. Sadece IRAK'ta varmış ta, IRAK dünyayı tehdit ediyormuş gibi yutturulmak istenen KİMYASAL SİLAHLAR'ın patenti ABD, İNGİLTERE, FRANSA, ALMANYA, RUSYA'dır!Onlarda milyonlarca ton KİMYEVİ, BİOLOJİK ve NÜKLEER silah varken; kalkıp LİBYA, SUDAN, IRAK, İRAN, PAKİSTAN, AFGANİSTAN gibi ülkelere saldırmaları da başka bir AHLAKSIZLIK örneğidir!..
    ATATÜRK, güçleneceğinden emin olduğu TÜRKİYE'nin bir FESAT OCAĞI haline gelmemesi için; MİLLİ AHLAK, MİLLİ KÜLTÜR ve YÜKSEK SECİYE aşılıyan EĞİTİM merkezleri ihtiyaç olduğu inancıyla okulların yanısıra TÜRK OCAKLARI'nı, HALK EVLERİ'ni ihya etmişti Kendisinden sonra MİLLİ ÜLKÜ gibi MİLLİ AHLAK ta unutuldu, gitti!..
    İşte bugün içinde bulunduğumuz acıklı durumun sebebi bunlardır!.. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin temeli MİLLİYETÇİLİK , DEVLETÇİLİK , CUMHURİYETÇİLİK, HALKÇILIK , LAİKLİK , İNKILAPÇILIK diye sayılan 6 OK değildir!.. Onlar ATATÜRK'ün MİLLİ SİYASET'inin ilkeleridir. Hoş, olsa da farketmez!.. Çünkü onların da çarpıtılmış "LAİKLİK" hariç, HİÇ BİRİ UYGULANMAMAKTADIR!..
    Ama biz tekrar belirtelim ki, TÜRK DEVLETİ'nin ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nin dayandığı TEMEL ESASLAR bu saydığımız MİLLİ MÜCADELE RUHU'nun gereği TAM İSTİKLAL , MİLLİ HAKİMİYET , MİLLİ İRADE , MİLLİ SİYASET , MİLLİ ÜLKÜ veMİLLİ AHLAK'tır!.. ATATÜRK'ün İLKELERİ'nde, ATATÜRK'ün ÜLKÜSÜ'nde, ATATÜRK'ün SİYASETİ'nde MİLLİ olmayan, TÜRK olmayan hiç bir unsur bulunmaz!.. İşte İSTİKLÂL ve İSTİKBÂL'imizin anahtarı, hepsi TÜRK İNSANI'na yönelik, ama üzerinde hiç durulmamış olan bu ALTI ESAS’tır!..
    Ahlâk Değerleri

    Millî mevcudiyetin temelini, millî şuurda ve millî birlikte görmekteyiz” diyen Atatürk, millî ahlâk üzerinde de dikkatle durmuştur. Ahlâk değerlerimize değinmiştir. Ahlâk anlayışını ve ahlâk değerlerini millet yararına geliştirmek istemiştir. Her türlü millî görevin yerine getirilmesini de millî ahlâka bağlamıştır. Onun içindir ki, konuşmalarının birinde: “Gerçekten de, ahlâkiyet özel fertlerden ayrı ve bunların üstünde, ancak toplumsal, millî olabilir. Milletin toplumsal düzen ve sükûnu, hâl ve gelecekte refahı, mutluluğu, selameti ve dokunulmazlığı, uygarlıkta ilerlemesi, yükselmesi için insanlardan her konuda bilgi, gayret, nefsin feragatini, gerektiği zaman seve seve nefsin fedasını talep eden millî ahlâktır. Mükemmel bir millette millî ahlakın gerekleri, o millet fertleri tarafından, adeta muhakeme edilmeksizin, vicdanî, duygusal bir nedenle yapılır. En büyük millî duygu, millî heyecan işte budur.

    “Millet analarının, millet babalarının, millet öğretmenlerinin ve millet büyüklerinin; evde, mektepte, orduda, fabrikada, her yerde ve her işte millet çocuklarına, milletin her ferdine bıkmaksızın ve mütemadiyen verecekleri millî terbiyenin amacı, işte bu yüksek millî duyguyu sağlamlaştırmak olmalıdır.

    “Ahlâkın millî, toplumsal olduğunu söylemek ve maşeri vicdanın bir ifadesidir demek, aynı zamanda ahlâkın kutsal sıfatını da tanımaktır.”

    “Atatürkçülüğü “modernleştirici milliyetçilik” veya “millî bir çağdaşlaşma ideolojisi” olarak özetliyen bilim adamlarımızın önemli bir gerçeğe parmak bastıklarını belirtmek isteriz” diyenlere katılmamak mümkün değildir.

  6. Mineli
    Devamlı Üye
    atatürkün milli kültüre verdiği önem

    Milli Kültürün Önemi
    Büyük Önder Atatürk'e göre “Millet, aynı kültürden insanların oluşturduğu toplumdur”. Demek ki, “milli kültür”, bir devleti ayakta tutan unsurların en önemlisidir. Çünkü, milli kültür oluştuğunda ortaya millet çıkar. Millet ise mutlaka bir devlet oluşturur.
    Dünya tarihine baktığımızda, milli kültüre sahip olmanın önemi daha iyi anlaşılır. Tarihe gözatıldığında, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını korudukları görülecektir. İkinci Dünya Savaşı'ndan enkaz halinde çıkmalarına rağmen kısa sürede önemli birer güç haline gelen Almanya ve Japonya bunun en güzel örneğidir.
    Aynı şekilde, İstiklal Savaşı'nda Türklere yeni zaferler kazandıran, Türk Milletinin Atatürk milliyetçiliği ile tamamlanan milli kültürünün sağlamlığıdır.
    Milli kültür, milli ve manevi değerlerin öğretildiği eğitim kurumlarında oluşmaya başlar. Eğitim kurumlarında, milli ve manevi değerleri öğrenen gençler ise bu değerlere sahip çıktıkları ölçüde devleti, milli birliği ve beraberliği güçlendirirler.
    Atatürk'ün sözleri, ortak bir kültür oluşturan eğitimin milli birlik ve beraberlik açısından önemini açıkça ortaya koyar:
    “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve herşeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur. Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz: Milletine, Türkiye Devleti'ne, TBMM'ne düşman olanlarlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitü Yayınları)
    Atatürk, bu sözlerle, alınan eğitimin, mahiyeti her ne olursa olsun, milli değerleri yücelten ve her zaman korunması gerekli unsurlar olarak ön planda tutan bir üsluba sahip olması gerektiğini vurgular. Çünkü, bir devletin sağlam temellere oturması için öncellikle milli birlik ve beraberliğini koruması gerekir. Bir devlet ne kadar gelişmiş olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun eğer ortak bir kültüre sahip değilse parça parça demektir. Böyle bir devlet ise tüm gücünü kaybeder.
    Milleti oluşturan unsurların en temel noktasında bireyler karşımıza çıkmaktadır. Bireylere milli beraberliğin ne olduğunu öğretmek ve milli şuuru kazandırmak ise ancak eğitimle gerçekleşebilir. Bireylere milleti için çalışmanın önemi öğretilmediği takdirde milli eğitim amacına ulaşmamış olur. Birey devletine ve dolayısıyla milletine faydasız bir insan haline gelir. Atatürk'ün vurguladığı gibi eğitimin mahiyeti ve düzeni her ne olursa olsun, gençler milli şuurun aşılayıcısı olan milli kültürümüzü öğrenecek şekilde eğitilmelidir. Ayrıca, milli kültürün temellerini Büyük Önder Atatürk'ün “İlke ve İnkılapları”nın oluşturduğu gençlere anlatılmalıdır.
    Eğitim insanlara milli şuurdan başka daha birçok şey kazandırır. İnsanın hayata bakışını, prensiplerini, sanat anlayışını, ideallerini, yaşam şeklini belirler. İnsanların aileleri, dini, ülkesi, cinsiyeti, yaşam seviyesinin standartları her ne olursa olsun verilen iyi bir eğitimle aradaki tüm farklar bir anda kalkabilir. Böylece insanlar aynı ortak amaçta birleşmiş olurlar. Milli şuur da buna eklendiğinde bireyler tamamen kaliteli, yüksek ahlaklı, devletine bağlı ve faydalı bir hale gelirler. Bir birey için devletine bağlı ve faydalı olmak, kendisinin ve gelecek nesillerin en iyi yaşam standartlarına ulaşmasına katkıda bulunmak demektir. Sonuç olarak, eğitimin amacı, Atatürk ilke ve inkılaplarını kendilerine ilke edinmiş, devletini ve milletini tüm değerlerin üzerinde tutan gençler yetiştirmek olmalıdır.


    Milli kültürün her çığırda açılarak
    yükselmesini, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz.
    Mustafa Kemal Atatürk, 1932

  7. Mineli
    Devamlı Üye
    ATATÜRK'ÜN TÜRK DİLİNE VERDİĞİ ÖNEM




    Toplumları millet haline getiren en önemli unsur dildir. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu gibi, insan topluluklarının bir yığın ve kitle olmaktan kurtaran, aralarında "duygu ve düşünce birliği" olan bir cemiyet yani 'millet' haline getiren en önemli kültürel değerdir. Ayrıca dil, kültürün temeli olduğu gibi taşıyıcısıdır da Dili yok ettiğiniz takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. Bu sebeple dili korumak, koruyucu tedbirler almak önemlidir.

    Bizler Türk'üz ve dilimiz Türkçe'dir. Türkçe; dünyanın en eski, köklü ve en zengin iki dilinden biridir. Dil bilimcilere göre; kelime türetme yeteneği bakımından da dünyanın en güçlü dilidir. Her konuya ve duruma göre karşılık vermeye en müsait dil yine Türkçe'dir. Ayrıca Türkçe, yazıldığı gibi okunması özelliğiyle de gıpta edilen bir dildir. Türk dilinin bu güzelliğini ve gücünü bilen, Türk dili konusunda önemli çalışmalara imza atan en önemli kişi, hiç şüphe yoktur ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk'tür. Atatürk, Türk dili konusunda; "Türk milletinin dili Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yüceltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, an'anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir." diyerek hem Türk diline verdiği önemi, duyduğu sevgiyi belirtmekle beraber, Türk dilinin büyüklüğünü ve Türk milleti için önemini ortaya koymuştur.

    Atatürk, bir dil bilimci değildi. Ancak, dile sadece bir devlet adamı ya da siyasetçi gözüyle de bakmıyordu. O, dilin bir milleti meydana getiren unsurları bir arada tutan en önemli etken olduğunu biliyordu. 1931 yılında söylediği sözle bunu açıkça beyan etmişti. "Milletin çok açık niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, Türk toplumuna bağlı olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru değildir." Ayrıca Atatürk'ün, dil konusundaki hassasiyeti eski tarihlere dayanmaktaydı. 1916 yılında okuduğu şiir kitaplarına dil konusunda notlar düşmesi bunun açık delilidir.

    Atatürk, Türk kimliğini Türkçe ile tanımlıyordu. "TÜRK demek, TÜRKÇE demektir. NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!" diyordu. Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki temel davası Türkçe'yi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan kurtarma-koruma, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bu konuda da şunu söyleyecektir: "Kat'i olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas olacaktır." Atatürk ayrıca, Türk dilini geliştirerek ve yayarak, bütün Türk dünyasının lehçe farklılıkları giderilerek müşterek bir dil bağı ile birleşmesini, kısaca bütün Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmek istiyordu. Bu sebeple; "Türkiye dışında kalmış Türkler için, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenilmelidir. Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihinde, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal Gölü ötesindeki Yakut Türkleri'nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz" diyerek Türk dünyasındaki dil ve tarih birliği çalışmalarına ne kadar önem verdiğini gösterir. Ayrıca 1933 yılında, Sovyetler idaresinde kardeşlerimiz olduğunu, bir dağılmanın olacağını, buna hazırlanmamız gerektiğini, bunun için köprüleri sağlam tutmamız gerektiğini söylemiş, kültürün, dilin, tarihin birer köprü olduğunu işaret etmiştir.

    Gazi Mustafa Kemal, Şeyh Sait ayaklanmasının yarattığı bunalımı atlatır atlatmaz, önce 'Türk Dili Encümeni' kurdu. (Dil ve tarih üzerindeki çalışmalar, önceleri 'encümen' biçiminde başladı. Daha sonra bunlar 'Dil Kurumu' ve 'Tarih Kurumu' haline geldiler) Atatürk bir sözünde, "Milli his ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini ve yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" demişti. Bu sözünden yola çıkarak Türk Dili Encümeni'nin kuruluş gayesini anlamak mümkün.. Encümenin kuruluşu ile Atatürk, dildeki Arap kökenli sözcükler yerine, halkın içinde yaşayan Türkçe sözcüklerin yerleştirilmesi için bir ön çalışma yaptırıyordu. Her ilde, "Kelime Kolları" kurulmuştu. Öğretmenlerin öncülük ettiği bu kollar, evlerdeki yaşlı insanlarla ilişki kuruyorlar; onların kullandıkları sözcükleri, arapça karşılıkları varsa onları da ekleyerek, Ankara'ya "Dil Encümeni"ne gönderiyorlardı. Gazi Paşa, dili özüne çekmeye, elverdiğince yabancı sözcüklerden arındırmaya kararlı idi. Eğer bir Türk Dünyası yeniden kurulacaksa, onun dili Arap ve Fars dilinin egemenliğinden kurtulmalıydı.

    Tarama kolları, önceleri çok başarılı çalışmalar yaptı. Fakat sonraları, bu kollarda çalışanların devlette itibar kazandığına dikkat edenler, halkın arasına girip sözcük derleyeceklerine 'uydurmayı' daha kolay buldular ve çalışmayı yıprattılar. "Dil Taramaları" göze girmenin, yükselmenin ilk basamağı gibi kullanılmaya başlandı.

    O dönemde bilimadamlarınca 'Güneş Dil Teorisi' ortaya atılmıştı. Teori; bütün dillerin kökünün-aslının aynı olduğu iddiası üzerine kurulu idi. Kök ise; Türkçe idi. Teori, içeride ve dışarıda büyük heyecan uyandırdı. Meksikalılar, Atatürk'e Astekler'e ait bir kitap gönderdiler ve genç, idealist, çalışkan ilim adamlarınca çalışmalar derinleştirildi. Prof. Adile Ayda Etrüsklerin dili-tarihi üzerinde dururken, Hamit Koşay Baskların dilini inceledi. Lakin, Güneş Dil Teorisi'ni beğenenlerde oldu, aşırı bulanlar, yadırgayanlar da.. Atatürk'ün ölümünden sonra bu teori rafa kaldırılacaktır.

    Mustafa Kemal Paşa'nın çevresinde okumuşlardan oluşmuş heyecanlı bir ortam vardı, lakin sayıca sınırlı ve bilgi açısından tam anlamıyla yeterli değildi. Ayrıca inanmış ve sağlam bilgi birikimi olanların sayısı çok azdı; onlar da devlet hizmetindeydiler. Ayrıca ATA, hedeflerini en yakınında olan insanlara bile açıkca ifade etmiyordu. Atatürk'ün bu denli dil ve tarih çalışmalarına gömülmesini anlayamayanlar, yadırgayanlar vardı. Lakin Gazi Paşa için, bazı şeylerin azlığı ya da yokluğu, o işin yapılması çalışmalarını durdurmadı, sonuçta durduramamıştır da..

    Sovyetler Birliği, Mustafa Kemal Paşa'nın yoğun bir Türkolog trafiği yaratmasını, Orta Asya Tarihi üzerinde çalışmasını ve Türkçe'yi , Asya Türkleri'nin kullanabileceği biçime sokmasını dikkatle ve tedirginlikle izliyorlardı. Bu sebeble Sovyetler Birliği, bu ilişki ayaklarından birini yok etmek için yani Türkiye Cumhuriyeti ile yazışmaları engellemek için, kullanılan Arap harflerini yasaklamış, fakat Sovyetler Birliği yönetiminin milliyetçi davrandığını gizlemek, göstermemek için Kirl harfleri ile değil, Latin harfleri ile okuyup yazmayı kanunlaştırmıştı.

    Oysa M. Kemal Paşa, "Türkiyat Enstitüsü" nü kurmuş, Sovyetler Birliği'ni Türk ve yabancı Türkologların yağmuruna tutmuş, öte yandan da Türkiye'de basılan kitap ve gazeteleri bu giden, gelenlerin aracılığı ve posta ile göndererek ortak kültür hazırlığına girişmişti. Ama Sovyetler Birliği'nin, Latin harfleri ile okuyup- yazmayı zorunlu hale koyması, bu köprüleri yıkıyordu. Oysa dilde birlik kurulmadıkça, birliktelikten nasıl bahsedilebilirdi.

    İki yıl beklendi.. Durumda herhangi bir değişiklik olmayınca Atatürk, Türkiye'nin Latin harfleri ile okuyup yazması fikrini ortaya attı. Orta Asya Türkleri ile bağların kopmaması gerekiyordu. Büyük bir hızla 1928 Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Böylece Türkiye, Latin harflerini benimsedi. Bu yeni gelişme, Sovyetler Birliği'nin gözünden kaçmamıştı. Aslında bekledikleri bir durumdu. Atatürk Türkiyesi, Azerbaycan ve Türkistan Türkleri ile dirsek temasını yitirmek niyetinde değildi. Ama Sovyetler Birliği de bu dirsek temasından kuşkulanıyordu.

    Sovyetler Birliği'nde büyük bir gizlilik içinde, 1929 yılında "Bütün Sovyetler Birliği vatandaşları arasında yalnız Kiril harflerinin kullanılacağı" yasası çıkarıldı ve yeniden Türkiye'nin kurduğu köprüleri dinamitlediler. Artık Türkiye'nin "bu konuda" yapacak bir şeyi yoktu. Sovyetler Birliği'nin bu tür uygulamaları II. Dünya Savaşı yıllarında bile sürdü.

  8. Mineli
    Devamlı Üye
    Atatürk, Türk dilinin yabancı kelimelerden arınmasını bilimsel kararlara bağlayacak "Türk Dili Kurultayı" çalışmalarını her şeyin üstünde tutuyordu. Dünyayı şaşkına çevirecek, 'Büyük Türk Devletleri Birliği' nin temel taşları, işte bu kurultay çalışmaları idi. Bilimsel terimlere bile Türkçe karşılıklar bulunmuştur. Atatürk bu konuda şöyle diyor: "Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tespit edilecektir." Öyle de olmuştur; Atatürk bizzat kendisi bu dava uğruna çalışmış, bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız bir çok terimleri Türkçe'nin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. 1938'de vefatından az bir zaman önce, "Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tespit edilmiş, bu surette dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim." diyerek, bu konuda büyük bir ilerleme kaydedildiğini belirtmiştir.

    26 Eylül 1933'de Atatürk'ün isteği ile bütün yurt sathında "Dil Bayramı" kutlanmıştır. Yalnız, Türk dilinin temizlenmesini değil, eş anlam sözcüklerle dilin zenginleştirilmesi de gözleniyordu. Atatürk'e göre, dilin kaynağı millet idi, araştırmalar da milletten beslenmeliydi.

    Atatürk, hem dilin zenginleşmesine, eş anlam sözcüklerle sanat ve bilim dili olacak köklere kavuşmasına önem veriyor; hem bunları işleyip bilimsel yapıyı oluşturacak kuruluşları kazandırmaya çalışıyordu. İstanbul Üniversitesi'ne bağlı bir "Dil Okulu" açılması, halkevlerinde "Edebiyat ve Türk Dili Kolları" kurularak köylere kadar uzanan araştırma ve soruşturmalarla yeni sözcüklerin taranması, hep bu hedef doğrultusunda alınmış kararlar sonucu yapılmış çalışmalardır.

    Atatürk, bu çalışmaları büyük bir ilgiyle takip ediyordu. Her sabah, Türkiyat Enstitüsü'nün günlük çalışma raporlarına gözatıyor, Sovyetler Birliği'nin Türk Dünyası ile ilgili haberlerini (varsa) inceleyip değerlendiriyordu. TBMM kararı ile yapılmasına başlanılan Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin inşaat aşamalarını izliyordu.

    Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Böyle bir kuruluş, öğretim dünyasında yoktu. Tarih ve coğrafya fakültesi vardı. Dil fakülteleri de vardı. Fakat, hem dil, hem tarih-coğrafyanın bir fakültede birleşmesinin tek örneği Ankara'da idi. Çünkü Atatürk, Asya'daki Türklerin hem tarihini, hem coğrafyasını, hem dilini çok iyi öğrenmiş bir neslin yetişmesini istemekteydi.

    Bayar'ın başbakanlığı döneminde dil ve tarih çalışmaları aksamadan sürdü. Özellikle Atatürk, yoğun bir biçimde dil ve tarih üzerindeki bütün çalışmaları izliyordu. Kendisi bu tür çalışmalardan dolayı yorgun düşse de, çevresine bu yorgunluğunu belli etmemeye çalışıyordu.

    2 Ağustos 1936 tarihinde üçüncü Dil Kurultayı'nı açtı. Yaptığı konuşmada: "Konuk dil bilginlerinin, Türk dil bilginleri ile birlikte çalışmalarından, dil bilimin şimdiye dek çözemediği bir çok güçlükleri aşacağına, bu çalışmaların bir çok gerçeklerin günışığına çıkmasını sağlayacağına güvenim tamdır" diyordu. Günlerce süren kurultayın en sağlam izleyicisi, Atatürk'tü.. Genel Kurul çalışmalarını izliyor, komisyonlardaki çalışmalara katılıyor, fikirlerini söylüyor. Hedefin yalnız Anadolu Türkleri'nin değil, bütün Türklerin ortak dilini yaratmak olduğunu durmadan tekrarlıyordu.

    1936 yılının 19 Ekiminde Türk Dil Kurumu'na gitti ve uzmanlarla 6 saat süren bir çalışma yaptı. Bu, o kadar uzun ve sürekli çalışma idi ki, uzmanların takatı tükendi. Bunu görünce Atatürk: "Yorulduğunuz anlaşılıyor. Benim bazı işlerim olmasa, sizinle kalıp çalışmaları birlikte sürdürmek isterdim. Başka bir fırsatta, bu çalışmaları yine birlikte yaparız, demişti.

    Hayatı elvermedi, bir daha buluşup, "Türk dilindeki yabancı sözcüklerin yerine Türkçelerinin konması çalışmalarına katılamadı.. Vefatından önce de Ankara'da iken son ziyaret ettiği yer ise, inşaat bitene kadar çalışmalarına 'Evkaf Apartımanı'nda başlayan Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi olmuştu. Çalışmalar hakkında bilgi almış, inşaat halinde olan fakülte binasını görmüş, yetkililerle görüşmüştü.


    ***

    Atatürk; son nefesine kadar bilfiil milletin için, milletin geleceği için çalışmış, eşi benzeri olmayan büyük bir lider.. O'nu o kadar özlüyoruz ki, kelimelerle anlatmak mümkün değil.. Aslında bu yazının başlığı 'Bir Millete Adanan Ömür' olacaktı. Lakin, dil konusuna ve Atatürk'ün Türk dili konusundaki hassasiyetine ağırlık vermeyi düşündüğüm için bu başlığı kullanmadım. Bu yazıyı, küçük çaplı bu araştırmayı da dilimize yapılan saldırıların, horlamaların yoğunlaştığı bir dönemde bazı şeylerin daha iyi anlaşılmasını istediğim için toparladım. Keşke daha detaylı bir araştırma olsa idi, Atatürk için ne yapılsa az gelir.

    Bir kere daha anladık ki; herkes Atatürk değil, herkes Atatürk olamıyor. Atatürk için hayati önem taşıyan değerlerin, çalışmaların Atatürk'ün ölümünden hemen sonra ismini bile anmak istemediğim kişiler tarafından durdurulmasını, hızla değiştirilmesini, Türk dili yerine-Türk tarihi yerine Latin dilinin-kültürünün okullarda genç beyinlere sunulmasını hiç bir zaman unutmayacağız.

    Herkes Atatürk olamıyor!

    Atatürk, Türk dil ve tarih konusundaki çalışmalarına hastalığına rağmen, ölüme meydan okurcasına, çevresini hayrete düşüren bir güçle devam etmişti. Yorgundu ama, çevresine hiç bir şekilde yorgunluğunu belli etmiyordu. Bir millet sevilirse eğer, işte böyle sevilmeli.. Atatürk, bu milleti çok seviyordu. Milletinin sevgisi gönlünde hayata gözlerini yumdu. Sevgisi karşılıksız değildi; milleti de bu şerefli evladını bağrına basmıştı.. Gözyaşları sel oldu o gidince ebediyete, ama eceldi işte..

    Atatürk ölmedi, bütün zorluklara direnip yaşatacağız O'nu..

  9. Mineli
    Devamlı Üye
    Atatürkün türk tiyatrosuna verdiği önem

    Atatürk ve Sanat
    Genç Mustafa Kemal Samsun'a çıktığında ve Kurtuluş Savaşı için başlama gongunu çaldığında ne arkasında donanımlı tam teçhizatlı bir ordu ne bir büyük rütbe ne bir dini sıfat ne de tonlarca külçe altın vardı. O yalnız bu büyük manevrayı beraber örgütleyeceği halkına güveniyordu. Onlarla beraber adım adım tırnaklarıyla toprağı kazarak tarihin akış yatağını değiştireceği unutulmaz hamleleri hazırlayacaktı.
    Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919'dan Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihine kadar geçen o kısa sürede halkıyla beraber yükseldi ve onlarla birlikte tarih yarattı. Cumhuriyet’in kurulması yolunda seve seve canını veren bu isimsiz kahramanlar halkın ta kendisiydi.
    Cumhuriyet’in temel harcını koyan bu insanlarla Mustafa Kemal arasında oluşan bu güven ve dayanışma paha biçilmez bir zenginlikti. Belki bu yüzden de Ulu Önder dünyada başka hiçbir devrimcinin girişemeyeceği boyutta değişimleri inanılmaz kısa sürede yaşama geçirmeyi başardı. Kıyafet Devrimi Harf Devrimi Medeni Kanun Anayasa bu inanılmaz atılımın ilk akla gelen öğeleri oldu. Zaten Mustafa Kemal her kararını her eylemini her devrimini de kurduğu mecliste halkın temsilcileriyle tartışarak oylayarak demokratik olarak kabul ettirerek gerçekleştirdi. 2. Cumhuriyetçilerin iddia ettiği gibi hiçbir atılım tepeden inme ve zorlamayla olmadı.
    “Fuad eğer matematiğin üzerinde durduğum kadar şiir ve resmin üzerinde dursaydım Harbiye'de dört duvar arasında kapanıp kalmazdım. Mehtaplı gecede okuldan kaçıp buraya gelir ve şiir yazardım. Sabahleyin ortalık aydınlanır aydınlanmaz da resim yapmaya başlardım”
    Lord Kinross'un kitabından yaptığımız bu alıntı Mustafa Kemal'in her şeyden önce bir birey olarak sanata ne kadar yakın durduğunu bize en iyi anlatan verilerden biridir. M. Kemal içinden çıktığı Osmanlı İmparatorluğu'nun düşüş nedenleri arasında kültürel temele dayalı olanları çok iyi görmüştür. “600 yıllık Osmanlı döneminin son 300 yılı yenilgi ve çöküntülerle geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıl boyunca egemenlik kurması hep onun büyük örgütlenme gücünde ve hukuk düzeninde görülür. Ama Osmanlı'nın o görkemli fütuhat döneminde Avrupa'nın ortaçağ düşüncesi içinde olduğu yani Osmanlı karşısında güçsüz kaldığı düşünülmez; Rönesans'la birlikte Avrupa uyanıp bilim sanat ve teknik alanda büyük ilerleme yaparak güçlenince ona ayak uyduramayan Osmanlı Devleti'nde de yenilgi ve çöküntüler başladığı nedense görülmez. Avrupa'da bilimsel düşünüş daha önce başlamış olsaydı o ‘mükemmel teşkilat’ işe yarar mıydı acaba? Avrupa'nın teokrasi içinde olması yüzünden bilimsel düşünüşü gerçekleştirememesi ve bilimin gelişmemiş olması Osmanlı fütuhatlarına karşı durmasını engelleyip geciktiriyordu. Ancak yeniden doğuşla birlikte uyanan Avrupa bilimsel kültürel gelişmesiyle Osmanlı egemenliğini kırabilmiştir”.[1]
    M. Kemal her şeyden önce büyük bir asker devlet adamı diplomat olmanın ötesinde büyük bir kültür devrimcisi ve gerçek medeni bir ‘rafine sanatsever’ mükemmelliyete erişmiş bir ‘Aydınlanma Dehası’dır. Hayatının her noktası ve vücudunun her zerresiyle Atatürk ömrü boyunca her fırsatta sanata ve sanatçıya yakınlığını en açık şekilde ortaya koymuştur. 1919'da Ankara'da yerleştiği bağ köşkünün oturma odasında Molteke'nin alçıdan bir büstü ve Bonaparte'ın aynı büyüklükte yarım bir heykeli vardır. Kendisi cephede bile her fırsatta Alphonse Daudet Rousseau ve Tevfik Fikret gibi birçok Türk ve yabancı yazarı okuyacak kadar kendini edebiyatla ve kitaplarla geliştirmeye açık tutmuştur. Ayrıca hangi zor şartlar içinde yaşarsa yaşasın Mustafa Kemal daima bulunduğu ortamın en şık giyinen insanı olmuştur. Adeta bir moda tasarımcısı veya bir karizmatik manken gibi iddialı ve temiz giysilerini taşır. [2]
    Sürekli olarak kütüphanesi ve ansiklopedileri dil kitapları ile kendini geliştirmesi dansı ve güzel içkileri sohbeti sevmesi onu bir yaşam artisti haline getirmektedir. Paris Berlin Viyana ve Sofia'da bulunmuş olmak ileri uygar toplumların yaşayış stilini yakından görmek Mustafa Kemal'de büyük bir imrenmeyle beraber bu toplumların seviyesini Türkiye'de aşma arzusu yaratmıştır.
    Dolayısıyla Alman şehirci Jantsen'i getirterek Ankara'ya çağdaş bir görünüm veren M. Kemal ayrıca daha Cumhuriyet’in ilanından bile önce 1 Mart 1923'de bu konuda hedeflerini ortaya koymuştur: “Vatanın önemli merkezlerinde modern kitaplıklar konservatuvarlar müzeler güzel sanatlar sergileri kurmak bütün ülkeyi basımevleri ile donatmak”.
    Bu önemli karar lafta kalmadı ve uygulamaya hemen geçildi. Sonucunda da 1923'de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi kuruldu bunu Antalya Bursa ve Edirne Arkeoloji müzeleri izledi. 1 Nisan 1924 Topkapı Sarayı eşyaları ile müzeye çevrildi. 24 Kasım 1934'de Ayasofya 1925'de Eski Şark Eserleri Müzesi 1926'da Konya Mevlana Tokat Amasra ve Sinop Müzeleri 1927'de İslam Eserleri Müzesi İzmir Sivas 1929'da Kayseri 1931'de Afyon Müzesi 1934'de Efes Diyarbakır 1935'de Manisa Silifke Isparta 1937'de Dolmabahçe Sarayı'nın bir bölümü Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlendi.
    Oldukça tutucu bir yapıda olan o günkü toplum yapısını çağdaşlaştırmaya gayret ettiği günlerde ilk meclisinde bir hoca mebus “Bu asri kelimesi ne demektir?” diye sorunca reis yerinde bulunan Mustafa Kemal “Adam olmak demektir hocam adam olmak” der.
    Birçok ressamla tanışmış onlarla yakın dostluklar kurmuştur. “Büyük Sanatçı” olarak nitelediği İbrahim Çallı'yı defalarca sofrasına davet etmiştir. Mihri Müşfik hanım ise en sevdiği portresini yapan ressamdır.
    M. Kemal sanatçının neyi nasıl yapması veya yapmaması konusunda hiçbir baskı veya tavır koymaz. Onun kafasındaki sanatçı tabii ki dokunulmazlığı olan ve her şeyden önce özgür olan bir yapıdadır. Bir istisna anektodu ise şudur: Bir Yunanlı'nın göğsüne süngüsünü saplayan Mehmetçik'i betimleyen bir tablonun kendisine gönderilmesi üzerine “Kapatın ve kaldırın şunu… Ne iğrenç bir manzara gönderenin şaşarım aklı perişanına” diye tepki gösterir.
    O bir sanat eserinin bile uluslararası dostluklara ve barış kavramına karşı gelmesine müsamaha gösteremeyecek kadar temiz ve tutarlı bir çizgide kalacaktır.
    Cumhuriyet’in 10. Yılı’nda Anadolu'ya “Yurt Gezileri” adı altında ressamlar gönderilir. Yapılan resimler Ulus'ta 1947 yılında yanan Eski Maarif Vekaleti binasının çatı katında “Türk İnkılap Sergisi” adı altında sergilenir. Açılışı bizzat kendi yapar. Saatlerce sergide kalır. Tüm resimleri dikkatle inceler. Sergide Çallı İbrahim de vardır. O'na “Efe hiç böyle örtü üzerine oturur mu” ya da “Nerede bu üçünün (efelerin) atları?” gibi sorular yöneltir. Aslında sanatçıların işlerine hiç karışmaz.[3] Amaç onların şevkle çalışmasıdır. Sergilerdeki yapıtların alınması için çevresine önerilerde bulunur.
    O'nun yarattığı yeni Ankara sanatçıların uğrağı olur ve sonunda 1929'lardan bu yana bu yeni bozkır kentine yerleşmeye başlarlar.[4] Atölyelerin harıl harıl çalıştığı görülür. Yabancı heykelciler de çağrılır.[5] Yarışmalar düzenlenir. Binalara sanat yapıtları girmeye başlar. Cadde ve meydanların heykellerle donandığı görülür. Sanat sergileri başkentte birbirini izler.
    Bütçesi 198 milyon iken 1927'de 4. Ankara Sergisi'nde “Maarif Vekaleti”nin aldığı 34 tablo karşılığı 2300 TL. ödenmiştir. Bugünkü bütçeyle oranlarsak 2 trilyon eder. Ülke savaştan çıkalı henüz 5 yıl olmuştur.[6] Bunu günümüzün sanata ve sanatçıya tek kuruşluk bir katkı yapmaktan kaçmak için olmadık kılıflara bürünen çağdaş (!) devlet anlayışı ile Büyük Önder'in tavrını kıyaslayabilir misiniz?
    Atatürk'ün özel ilgi alanlarından birisi de arkeoloji olmuştur. Türk kültür varlıklarının kazılarla gün ışığına çıkarılması korunup sergilenmesine tarih için bir belge olarak kullanılmasına büyük önem vermiştir.[7] Alacahöyük Eti Yokuşu gibi kazılara bizzat katılmış tiyatro müzik Karagöz halkoyunları gibi güzel sanatların bütün alanlarıyla yakından ilgilenmiştir.
    Tiyatroya ve sinemaya verdiği önem de son nefesini verdiği yıla kadar hep gündeminde kalmıştır. Muhsin Ertuğrul Bedia Muvahhit gibi isimlerin birçok oyununu takip eden Atatürk sinemanın da parlak geleceğini keskin zekasıyla en başında tespit etmiştir:
    “Sinema dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini tanımalarını sevmelerini temin edecektir. Sinema insanlar arasındaki görüş ve düşünüş farklarını silecek; insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz…”
    Cumhuriyet’in kurulduğu yıl 1923'de Bursa'da yaptığı bir konuşmada kelimelerin üstüne basa basa heykelin ülkenin sanatla olan ilişkisindeki yerini vurgulamış dinimizin canlı tasvir yapmaya ve heykel dikmeye karşı olduğunu öne sürenlerin yanılgı içinde bulunduğunu vurgulamıştır:
    “Dünyada medeni ileri ve olgun olmak isteyen herhangi bir ulus mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihi anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler din hükümlerini gerektiği gibi araştırıp incelememiş olanlardır. Bir ulus ki resim yapmaz bir ulus ki heykel yapmaz fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz itiraf etmeli o ulusun ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki ulusumuz gerçek araçlarıyla ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır” tezini büyük bir ustalık ve ciddiyetle ortaya koyan Atatürk fikir hareketlerini sistemleştirmiş ve sanatı başlıca görevleri arasına almıştır.
    3 Mart 1924'de çıkarılan üç yasayla (Halifeliğin kaldırılması Din işleri ve Evkaf Başkanlığı'nın kaldırılması Eğitim ve Öğretim Birliği) ulusun önünü açan M. Kemal'in girişimleriyle 1931'de Türk Tarih Kurumu 1932'de Türk Dil Kurumu kuruldu. Üniversite reformu 1933'da yapıldıktan sonra 1936'da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Devlet Konservatuvarı da hayata geçebildiler.
    Bu 1924 tarihli üçlü yasanın en önemlisi “Tevhid-i Tedrisat” yani “öğretmi birleştirme” yasasıydı. Mustafa Kemal eğitim için “Eğitimdir ki bu ulusu ya özgür bağımsız ünlü ve yüce bir toplum olarak yaşatır ya da tutsaklığa sürükler” demişti. Özellikle Hasan Âli Yücel'in bakanlığı döneminde eğitimde birçok hamle yapıldı. 17 Nisan 1940'da Köy Enstitüleri Yasası devreye girdi. Ülke 21 eğitim bölgesine ayrıldı ve biner öğrencilik yatakhaneli eğitim kültür ve sporu ön plana çıkaran aydınlık siteleri kurulmuş oldu. Köy Enstitüleri ve Halkevleri genç Cumhuriyet’in yüz akı oldular. Edebiyat resim folklor el işleri ve her türlü sanatsal faaliyet yurdun her noktasından başlayarak vatandaşların buluşup beraberce kendilerini geliştirebildikleri kültürel kozalar haline geldi.
    Şayet Köy Enstitüleri ve Halkevleri büyüyerek varlıklarını sürdürebilselerdi bugün çağdaş sanat jazz klasik müzik dünya edebiyatı gibi konular herhalde 3-5 milyonun değil 30-40 milyonun ilgi alanı içine girerdi. Türkiye'nin yetiştirdiği dünyaca ünlü sanatçı sayısı çok daha fazla olurdu. Ve toplum bugün olduğu gibi medyanın dayattığı yoz bir kültür anlayışına esir düşmezdi.
    İstememesine karşın kendi heykellerinin dikilmesine izin vermesi heykel ve resim yapmanın günah olduğu düşüncesindeki bir toplumun yaşamına sanatı sokma amaçlarından biri olarak değerlendirilmelidir.[8] O tutucu ortamda meydanlara anıt diktirebilmenin anlamını heykellerin kırıldığı ve kaldırıldığı sanatın içine tükürenlerin ülkeyi idare eder duruma geçtiği bugünkü ortamda daha iyi kavrayabiliyoruz.
    Ne de olsa sonuçta sanatla ilgili en meşhur sözleri “Efendiler herkes mebus olabilir başvekil olabilir ve hatta reisicumhur olabilir ama sanatkar olamaz sanatkar el öpmez eli öpülür” “Sanatkar cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hissedendir” ve “Sanattan uzaklaşmış bir toplumun en önemli hayat damarlarından biri kopmuştur” gibi iddialı olanlardır.
    Tutuculuğu yenmek için kendi karizmatik görüntüsünü “kullanıma açmaya” izin verecekse bu fazlasıyla değer ve “amacına hizmet eden” bir ödündür!
    Umalım ki 21. yüzyıldan itibaren bu ülke artık geçen yüzyılda başaramadıklarının acısını içinde taşıyarak sanata hizmet etmeyi gerçek anlamda içinde hissederek sorumluluk alan yeni devlet adamlarıyla tanışsın.
    Yine umalım ki sahte demokrasi yorumlarıyla Mustafa Kemal'e sinsi düşmanlıklar planlayan kimi medyatik yazarlar çizerler de bugün sanat ve yazın alanında kullandıkları tüm özgürlükleri büyük öndere borçlu olduklarını anlasınlar ve şer odaklarının küçük maşaları olmaktan vazgeçsinler.

  10. Mineli
    Devamlı Üye
    YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM

    Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
    - İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.

    Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
    - Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.

    Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.

    Ord. Prof. Sadi IRMAK

    Kaynak: Sadi Irmak, Ord Prof. - Atatürk'ten Anılar, 1978






    -----------------------------ooOoo-----------------------------


    YANINA ALDIĞI İLK ER

    O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
    - Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
    Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
    - Söyle niçin ağlıyorsun?
    İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
    - Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
    - Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
    Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.

    Burhan Cahit MORKAYA






    -----------------------------ooOoo-----------------------------


    İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR

    Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana:
    - Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti.

    Falih Rıfkı ATAY

    Kaynak: Falif Rıfkı Atay - Mustafa Kemal, Mütareke Defteri, 1955






    -----------------------------ooOoo-----------------------------


    TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM

    Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
    - Binbaşı mısınız?
    - Hayır.
    - Albay mı?
    - Hayır.
    - Korgeneral mi?
    - Hayır.
    - Peki nesiniz?
    - Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
    - Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..

    General SHERRIL

    Kaynak: General Sherril - Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, 1935






    -----------------------------ooOoo-----------------------------


    İZMİR SUİKASTI

    İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:
    - "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
    - Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
    - Evet, dedi. Ben yine sordum:
    - Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
    - Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.
    - Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
    - Hayır.
    - O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
    - Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
    O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
    - Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.

    Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

    Yahya Galip KARGI

    Kaynak: Yücel Dergisi, 1948






    -----------------------------ooOoo-----------------------------


    MUTSUZ LİDER

    Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı:

    - "Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın, istediğiniz yerlere girip çıkın, arzu ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum." dedi.

    O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık.

    Damar ARIKOĞLU
    Kaynak: Damar Arıkoğlu - Hatıralar, 1961






    -----------------------------ooOoo-----------------------------


    ASKERLE GÜREŞ

    Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
    - Sen güreş bilir misin?

    Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.

    Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
    - Haydi, bir de benimle güreş!

    Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
    - "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

    Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

    Tahsin UZER

    Kaynak: Millet Dergisi, 1946

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu


milli kültür ve atatürk anıları,  atatürkün milli ahlakwe türkdilinewerdigiönem,  atatürk fikir hayatı ve milli kültüre verdiği önem