+ Yorum Gönder
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Forumacil Misafir Soruları Forumunda Atatürkün ölümünün bizde yarattığı etki Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Atatürkün ölümünün bizde yarattığı etki








    yardım bekliyorum hemen acil







  2. IŞILAY
    Devamlı Üye





    Atatürk’ün Barışçı Politikası ve Dünyadaki Etkileri
    ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 4, Cilt: II, Kasım 1985

    1911-1922 döneminde cepheden cepheye koşan, durmadan savaşmak zorunda kalan Mustafa Kemal, her zaman barış özlemiyle yaşamış, Türkiye’nin millî sınırlar içinde egemenliğini güvence altına alan bir barışı sağladıktan sonra da onu korumak için elinden geleni yapmıştır.

    O’nu, daha 1923 Şubatında : “Savaş zorunlu ve hayatî olmalıdır. Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir” dediğini görüyoruz. Nitekim, savaşı yasaklayan 1928 Briand-Kellogg Andlaşması’na ve ertesi yıl bu Andlaşma’yı Doğu Avrupa’da hemen yürürlüğe koyan Moskova Protokolü’ne Türkiye’nin katılmasını isteyen O’dur.

    Atatürk, bir özel söyleşide: “Diplomatlar barışın kurmaylarıdır” 1 demekle de hem barışın, hem de onun sağlanması için diplomasi yolunun önemini belirtmiş oluyordu.

    Atatürk, barış ve devletler arasında iyi ilişkiler kurulması özlemiyledir ki, Lozan Barış Andlaşması’yla yetinmemiş, Türkiye’nin, başta komşuları olmak üzere, tüm devletlerle dostça ilişkiler sürdürmesi için, bir dizi andlaşma bağıtlamasını istemiştir. 1925-1930 döneminde bunların en önemlileri Sovyetler Birliği ile 1921 Dostluk Andlaşması’ndan sonra, 1925 yılında Saldırmazlık Paktı; Bulgaristan ile 1925 yılında bir Dostluk Andlaşması; ertesi yıl Fransa ile, Türkiye-Suriye ilişkileri konusunda, bir İyi Komşuluk Sözleşmesi -ki bunu 1930’da bir de Türkiye-Fransa Dostluk Andlaşması izleyecektir-; gene 1926’da İngiltere ve Irak ile Sınır ve iyi Komşuluk (Musul) Andlaşması; Iran ile bir Dostluk ve Güvenlik Andlaşması; 1928’de İtalya ile bir Tarafsızlık Andlaşması ve 1930 yılında, Yunanistan ile Dostluk Andlaşması olmuştur. Böylece Türkiye’nin etrafında dostluk çemberi tamamlanmıştır.

    1931 yılı başlarında görünüm şudur: İçerde inkılâplar yerleşmiş, doğudaki isyanlar bastırılmış, halkın esenliği sağlanmıştır. O sırada dışardan Türkiye’yi tehdit edebilecek yakın bir tehlike de yoktur.

    İşte bu koşullar içinde, Atatürk 20 Nisan 1931 günü, milletvekilleri seçimleri öncesi, Cumhuriyet Halk Partisi lideri olarak, açıkladığı bir bildiride: “Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz” demiştir.

    Atatürk’ün bu özdeyişi yalnız bir dilek sayılamazdı. “Barış için çalışıyoruz” demek, onun sürdürülmesi için gerekli güvenlik önlemlerini alacağız demekti. Başka bir deyişle, O’nun barışçılığı pasif, hareketsiz, sessiz bir tutum değildi. Tehlikeler karşısında uyanık kalınmalı, tedbirli olunmalıydı. Gerçekçilik bunu gerektiriyordu. Kısacası, Atatürk için barış ve güvenlik birbirinden ayrılmayan kavramlardı.

    Şimdi, 1933 yılında dünyada bulutlar kararmağa başlarken, Türkiye ve içinde bulunduğu bölgenin güvenliği için, Atatürk’ün tutumuna değinebiliriz: Batının sanayi ülkeleri başta olmak üzere, dünya 1929-34 ekonomik bunalımı içindedir. Milletler Cemiyeti üyesi büyük devletlerden Japonya 1931 Eylül’ünde Mançurya’da Çin’e saldırmıştır. Buna karşı bir eyleme geçmeyen Milletler Cemiyeti’nin güvenirliği sarsılmıştır. Mussolini İtalya’sı emperyalist emeller peşindedir. İlkin Habeşistan’ı ele geçirmeğe hazırlanmaktadır. Almanya’da 1933 başlarında başbakanlığa getirilen Hitler -ki Ağustos 1934’de Hindenburg’un ölümü üzerine devlet başkanlığını da üstlenip Almanya’nın Führer’i olacaktır.- Versailles Barış Andlaşması’nın bağlarını koparmak üzeredir. Amerika Birleşik Devletleri ise 1921’den beri, silâhsızlanma konuları dışında, dünya işlerine pek karışmamaktadır. Sovyetler Birliği, Hitler’in Mein Kamp adlı kitabında Doğu Avrupa’da Almanya’nın genişleme emellerinden söz etmesi nedeniyle kaygı içindedir.

    Bu durumda, Versailles Andlaşması’na ve onu bütünleyici nitelikteki 1925 Locarno Andlaşması’na ve 1928 Briand-Kellogg Paktı’na saygıyı sağlamak, dolayısıyla Milletler Cemiyeti’nin toplu güvenlik sistemini ayakta tutmak sorumluluğu İngiltere ile Fransa’ya düşmektedir. Oysa, her iki ülkede kamuoyu yeni bir savaş hazırlığına karşıdır.

    Atatürk, Türkiye için o sırada en yakın tehlikenin Balkanlar üzerinden, İtalya’dan geleceğini ve revizyonist Bulgaristan’ın ona âlet olabileceğini sezmiştir. İlk önlemi, Yunanistan ile yaklaşmak olmuştur. Bunun ürünü 1933 Türk-Yunan İçten Anlaşma Paktı (Pacte d’Entente Cordiale)’dır. Bu Pakt, iki devletin Trakya’da ortak sınırlarını güvence altına almıştı ki, güvencenin Bulgaristan’ın emellerine karşı olduğu belli olmuştur.

    Ertesi yıl Yugoslavya ve Romanya’nın da Bulgaristan’a karşı bir ortak savuma yükümlülüğü üstlenmeyi kabul etmesi üzerine, 9 Şubat 1934’de Atina’da Balkan Paktı bağıtlanmıştır. Pakt, gerçek anlamda, Avrupa’da ilk bölgesel ortak güvenlik ittifakıdır. Bu, herkesten çok, Atatürk’ün eseridir.

    Ne yazık ki, Venizelos’un isteği üzerine, Yunanistan Pakt’a italya için bir çekince koymuştur. Böylece, üyelerden birine karşı İtalyan saldırısı olursa Pakt’ta bir yükümlülük doğmayacaktı. Kaderin cilvesi, bu çekince İtalya’nın 1940’da Yunanistan’a saldırmasını önlememiştir. Eğer Atatürk’ün istediği gibi, Pakt Balkanlar içinden (Bulgaristan) olduğu gibi, dışardan gelen bir saldırıya (İtalya) karşı da geçerli olsaydı, belki İtalyan saldırısı, dolayısıyla Almanların istilâsı da ortaya çıkmayacaktı. 2

    Mussolini, 19 Mart 1934 günü Faşist Kongresi’nde: “İtalya’nın tarihsel emelleri Asya ve Afrika’dadır” yolunda bir açıklama yapınca, bu Türkiye’de tepkilere yol açmıştı. Çok geçmeden İtalya’nın 12 Ada’da denizaltı üsleri ve uçak alanları kurmağa başladığı haberleri gelmekte gecikmemişti. Öte yandan, 23 Haziran’da bir İtalyan deniz filosu çağrılmadan Arnavutluğun Durazzo limanına gelmişti. Bu olaylar Mussolini’nin emellerinin nerede başlayıp nerede bittiğinin belli olmayacağını göstermesi bakımından Türk hükümetinin temkinliliğini haklı çıkaracaktı.

    Atatürk’ün İtalyan tehdidi üzerine vardığı kararlar şöyle olmuştur: Biran önce Boğazlar’ın askerleştirilmesi sağlanmalı; Milletler Cemiyeti çerçevesinde toplu güvenliği (securite collective) etkin kılmak için daha canlı uğraşı içine girmeli; Sovyetler Birliği ve Balkan müttefikleri ile dayanışma sürdürülürken, Fransa ve özellikle Akdeniz’in en güçlü devleti İngiltere ile temaslara girişip Türkiye’ye güvence sağlayan önlemler alınmalıdır.

    Şu da var ki, Atatürk, Mussolini ve Hitler gibi millî sorunlarını oldu bittilerle değil, görüşmelerle yani diplomasi yolundan çözüme kavuşturmak yanlısı idi. Nitekim, Türk hükümetince Lozan Boğazlar Sözleşmesi imzacıları devletlere 11 Nisan 1936’da verilen notalarda, 1923’den beri Avrupa’da siyasal durumun çok değiştiği, silâhların geliştiği, Akdeniz’de güvenliğin tehlikeli duruma girdiği, silâhtan arındırılmış durumdaki Boğazlar üzerinde Türkiye’nin güvenliğinin açıkta kaldığı, Milletler Cemiyeti toplu güvenlik mekanizmasının etkin olmadığı ve Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin 18. maddesiyle öngörülen 4 büyük devletin (İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) güvencesinden artık söz edilemeyeceği belirtilmişti. Kısacası Türkiye, koşullar değiştiğine göre, hükümlerin de değişmesi gerektiğini (rebus sic sitantibus ilkesi) ileri sürerek, sorunun bir konferansta görüşülüp çözümlenmesini istiyordu. Bu barışçı çözüm önerisi, bir İngiliz yazarının deyişi ile: “Atatürk’ün yüksek devlet adamlığının göstergesiydi.” 3

    22 Haziranda Montreux Konferansı’nın açılışında, delegasyon başkanlarının konuşmalarında, Türkiye’nin bu sorunu görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturmak kararı özellikle övülmüştü. Denebilir ki, Atatürk Türkiye’si uluslar arası alanda saygınlığın en yüksek noktasında idi. Böyle bir atmosfer içinde hazırlanan Montreux Sözleşmesi’yle, hem Boğazların yemden silahlandırılması, hem de Boğazlardan Türkiye için en elverişli geçiş rejimi sağlanmıştı.

    Atatürk, dünya barışı için sorumluluklar alınması ve barışı sağlayıcı toplu önlemlere katılınması gerektiğine inanmıştı. Örneğin, 1937’de bir gün diyor ki: “Barış yolunda nereden bir çağrı geliyorsa Türkiye, onu candan karşıladı ve yardımım esirgemedi”. Aynı yıl bir başka konuşmasında şunları söylüyordu: “Dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, başka bir yoldan kendi esenlik ve mutluluğuna çalışmak demektir. Beşeriyeti bir vücut ve bir ulusu, onun bir uzvu saymalıdır. Bir vücutta parmağın ucundaki acıdan bütün öbür uzuvlar da acı duyar. Dünyanın şu yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne, dememeliyiz, onunla ilgilenmeliyiz.”

    Nitekim, 1935 Ekim’inde İtalya’nın Habeşistan’a saldırması üzerine, Türkiye, Milletler Cemiyeti çerçevesinde İtalya’ya karşı ekonomik tüm yatırımlara katıldığı gibi, ertesi yıl ispanya İç Savaşı sırasında Akdeniz’de İtalyan korsan denizaltılarına karşı Nyon Konferansı’nda alınan önlemlere de katılmaktan kaçınmamıştır.

    Atatürk, Montreux Sözleşmesi yapılır yapılmaz, Türkiye’nin ikinci büyük davası olarak Hatay sorununu ele almış ve bu çetin davayı da barışçı yoldan son aşamasına getirdikten sonra aramızdan ayrılmıştır.

    Gelişmeler şöyle olmuştu: Hatay bölgesi Misakı Millî sınırları içindeydi. 1921 Türk-Fransız Ankara Anlaşması’yla Hatay’ı Türkiye’ye bağlamak olanağı bulunamamışsa da, orada çoğunlukta olan Türkler yararına özel bir yönetim rejimi kurulması, Türklerin kültürünün geliştirilmesi ve Türkçenin resmî bir nitelik taşıması sağlanmıştı.

    Fransa’da 1936 Mayıs’ında iktidara gelen Halkçı Cephe, Eylül’de Suriye temsilcileriyle parafe edilen bir anlaşma ile Suriye’ye 3 yıl içinde bağımsızlık vadedince, Atatürk bu durumda aynı hakkın Suriye’den ayrı olarak Hatay bölgesine de tanınması gerektiği tezinden hareketle, davayı ortaya koymuştu. Milletler Cemiyeti’ne götürülen konu, gerek orada, gerek Türkiye ile Fransa arasında geçen çetin görüşmelerden sonra, 1937’de Hatay’ın ayrı bir varlık olarak güvence altına alınması, ertesi yıl da Hatay Devleti’nin kurulması -ki 1939’da Türkiye’ye bağlanacaktı- sağlanmıştı.4

    8 Temmuz 1937’de Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında Tahran’da Sâd-Abâd Sarayı’nda bağıtlanan saldırmazlık paktı da Atatürk’ün bölgesel barış ve iş birliği için gerçekleştirdiği bir başka eseridir. Paktın hem yakın geçmişlerinde emperyalist devletlerin baskılarının acılarını çeken bu dört doğu ülkesi arasında bir saldırmazlık yükümü ortaya koyması, hem de -özellikle İtalya’nın yarattığı tehlikeler hesaba katılarak -uluslar arası durum üzerinde danışmalar yapılmasını öngörmesi ilginçti. Sâd-Abâd Paktı o dönemde Orta Doğu’da barış ve istikrarın sürdürülmesinde yararlı olmuştu.

    Atatürk’ün dış politikada ön yargıları yoktu. O, değişen uluslar arası durum içinde, barışçı Türkiye’nin çıkarları ne ise onu yapmıştı. Nitekim, 1921-1935 döneminde Sovyetler Birliği ile dayanışma içinde kalmış; 1936’dan sonra İngiltere ile yakınlaşma sağlayıp Türk dış politikasında Sovyet etkisini dengelemiş; Dünya Savaşı yaklaşırken saldırgan niyetleri belli olan mihver devletlerine karşı batılılarla (İngiltere ve Fransa) ittifak hazırlığına girişilmesini onaylamıştı. 5 Eğer yaşasaydı, kanımızca savaştan hemen sonra, Türkiye’yi tehdit eden Sovyetler Birliği’ne karşı Nato’ya katılınmasında da, toplu güvenlik uğruna, Birleşmiş Milletler çerçevesinde, 1950’de Kore’ye asker gönderilmesine duraksama göstermeyecekti.

    Atatürk’ün düşüncelerinin ve inkılâplarının dünyada yarattığı yankı ve etkilere gelince, bunlar batı ve doğu ülkelerinde farklı olmuştur.

    Batıda, Atatürk’ün ülkesini kurtardıktan sonra, Türk ulusunu köklü reformlarla çağdaş uygarlık yoluna koyması genellikle, şaşkınlıkla karışık hayranlık uyandırmıştır. Kitaplar, gazete haber ve makaleleri birbirini izlemiştir. 1923-1930 döneminde yorumlar henüz yüzeyseldir. 1931-1938 döneminde O’nun düşünceleri daha iyi anlaşılmış görünüyor. Ancak az çok anlamlı ve bilimsel görüşlere ve analizlere daha çok Atatürk’ün ölümünden sonra rastlıyoruz.




+ Yorum Gönder


atatürk ün ölümünün türkiyede etkisi