+ Yorum Gönder
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Forumacil Misafir Soruları Forumunda Benim gözümle istanbul ile ilgili öykü Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Benim gözümle istanbul ile ilgili öykü








    4.sınıf türkçe dersi araştırması







  2. IŞILAY
    Devamlı Üye





    İstanbul ile ilgili öykü

    Bir sigara daha yakmalıyım..
    Karnım aç, dolapta ne var?
    Biraz zeytin, bir parça peynir kalmış olmalı…
    Yine de kalkıp bakmalıyım…

    Masanın üzerinde bir avuç özlem bırakmıştın…
    Başucumda sensizlik.
    Kirli kül tablalarında ardı sıra yakıp söndürdüğüm yalnızlık.

    Nereye dokunsa bakışlarım, yokluğuna çarpıyor.
    İstanbul öksüz, İstanbul sensiz,
    Şimdi gözlerimi kapatmalıyım.

    /Bu bir akşam vaktidir.El ayak çekilir usulca sokaktan.
    Soğuk bir rüzgar esmektedir. Yol yorgunu, çok ama çok uzaklardan.
    Son vapur iskeleye yanaşır.
    Sokak pazarlığında ağırdan satar kendini kadın.
    Adam, eli cebinde, sırnaşır...
    Bir akşam vaktidir İstanbul’da..
    Lüks model araçların trafiğe çıktığı saatlerde, bir iş hanı soyulur,
    Yolu kesilir bir adamın, bıçaklar çekilir, adam vurulur.
    Rakı sofralarında meze olur memurun maaşı, yeni gecekondular kurulur.
    Bir yıldız kayar gökyüzünde ve siren sesleri yırtar gecenin sessizliğini.
    Hastane odasında, bir çocuk, dünyaya açar gözlerini,
    Üst katında bir adam ölür..
    ”On beş” yılın ilk gecesine uyanır şair..
    Karar verilmiştir ikindi vakti. Suçu sabit görülür../

    Dağlar var aramızda..
    Bu fırtına, bu boran,
    Dört bir yana savurmuş düşlerimizi.
    Aynı kavgada ayrı düştük biz..
    Şimdi mektuplarda,
    Silik bir devrik cümle edasında okunan esaretimiz.
    Ve iki yana düşmüşlüğü ellerimizin.
    Ve yorgun bakışlarımız, özlemlerimiz.
    Yarım kalan umut, yarım kalan söz.
    Söylemediklerimiz..

    /Bir hengamedir kopmuştur. Polis “Görev” de, Öğretmen “Grev” dedir.
    Biri aç kalmamak için vurdum der. Diğeri açlıktan bıktığım için.
    Görevli memur, grevli memuru görev aşkıyla döver.
    Diğeri can havliyle yediği her darbede söver.
    ”Ağzına biber” sürmek yerine,gözüne “biber gazı” sıkan memur,
    Kargaşanında verdiği etkiyle hedefini şaşar
    Ve o sırada aynı caddeden geçmekte olan
    Bir anne ve çocuğuna isabet ettirir..
    “Gaz”azede kadın ve çocuk boğazları yanmış vaziyette,
    Olay yerini terk etmek çabasındadır.
    Ancak bulundukları mevkii maalesef iki grubun tam ortasındadır.
    Bir polis çocuğu, bir öğretmen kadını kapar..
    Görev mağduru çocuk ve Grev mağduru kadın.
    İstanbul’da nefes alırlar.
    Soluğundan bu yüzden kaçamazlar, biberli gazın./

    Yollar var aramızda.
    Ayak izlerimizin çoktan silindiği,
    Ve ne zaman yürümeye kalksak,
    Hep kendi menzillerimize vardığımız.
    Adresi aynı dertlerin yükü sırtımızda,
    Cesaretimiz, kuşkularımız, korkaklığımız,
    Yine de umut dolu bir yanımız,
    Mutsuzluğumuz, diğer yarımızda.

    Adam iri yarı cüssesiyle koltuğa oturdu. Kadın bir müddet ayakta durdu öylece, konuşmadı. Ağlamak istediğini düşündü bir zaman.Ağlamalı mıydı? Sadece utanç. Derin bir utanç duyduğunu hissetti. Kapının yanında duruyordu. Çekip gidebilirdi. Koşarak inecekti merdivenlerden. Sonra, sonra arkasına bakmadan koşmaya devam edecekti. Bunca yıl hiç aldatmamıştı eşini. Ona hiç ihanet etmemişti. Ama şimdi... İşte yanında duruyordu kapı, çekip gidebilirdi. Çekip gidebilir miydi gerçekten?!...

    Korkmuştu ilk başta ama şimdi hiç korku hissetmiyordu. Ali’yi düşündü. Ali bunu bilse ne derdi, bir daha bakar mıydı yüzüne, bir daha, bir bardak su ister miydi ondan. Bir daha, seni seviyorum der miydi hiç?... Homurtuyla karışık bir ses duydu aniden ama bakamadı yine. Elinde tuttuğu sigarasının bitmesini bekleyen adamdı, sesin sahibi. “Bayağıda güzelmişsin ha! Gençsinde.” Bir eliyle göbeğini kaşıyordu bunu söylerken. ”Utanma utanma. Gel yaklaş bakalım biraz”

    O yine de sevecekti Ali’yi. Her zaman sevmişti. Zaten bilmesi de gerekmiyordu, hiç kimsenin bilmesine gerek yoktu, yattığı adamlar hariç. Onlara bile gerçek adından, ailesinden asla bahsetmiyecekti. Ama girmişti bu yola bir kere. ”Korkma, yavru kuşum! Kibar adamım ben, merak etme incitmiycem seni, canını yakmam çekinme benden.” Kadın birden yere bakan gözlerini adama çevirdi. Gayri ihtiyari bir hareketti bu, anlamak istercesine bir bakış. Can yakmaktan bahsetmişti adam. Canını nasıl yakabilirdi ki? Kapıya gelen polis memuru daha beş yıl önce yakmıştı canını zaten. Başınız sağolsun demişti memur. Ali henüz sekiz aylıktı o zaman. Boş gözlerle bakmıştı memura. O zaman da anlamamıştı. Kimsesi yoktu ki. Anne babası öleli çok olmuştu. Hiç akrabası yoktu. Hüseyin’le evlendikleri zaman kendi soyundan kalan tek kişiydi o. Bir tek Hüseyin vardı. O da birazdan evde olurdu zaten. ”Be..be... ben yalnızım şu an. Oğlum var içerde. Eşim birazdan gelir, buyursaydınız” Neden sonra Polis memurunun gözlerinin dolduğunu, kendisine acıyarak baktığını fark etti. ”E.. Eşim diyorum. Hüseyin BOZKAYA. Hüseyin, Hüseyin diyorum be adam! Duymadın mı? Aha şu bebeğin babası. Niye susuyorsun? Hüseyin işte. Gelir şimdi, gelecek .Öyle dediydi Hüseyin. Hüseyiiiiin!..

    Hasretim bir bakışına güzel,
    Yangınım kaş çatışına
    Saçlarına dokunsa elim,
    Dilimde hala usuldan söylediğim gazel.
    İstanbul... Kirletti toprağını, suyunu,
    Azdı sokakları,
    Kustu it’ini, uğursuzunu
    Çektin ya ellerini benden,
    Artık hayır gelmez bu bedenden.
    Sen gittin,
    Bu şehir, tenime doladı soysuzluğunu...

    “Çıkar mantonu da endamını görelim” Kadın üzerinde ki mantoyu usulca sıyırdı üzerinden. Beş yıldan beri erkek elinin değmediği teninde bir titreme oluştu. Korku değildi, heyecan değildi, telaş değildi. Canını yakmayacağım demişti iri yarı cüsseli adam. Tebessüm etti istemeden. ”Kibar adam” ım ben demişti. Tıpkı hastanedeki doktor gibi. Canını en fazla yakan ikinci kişiydi doktor. Odasına davet etmiş, bir çay ikram etmiş ve sonra söze girmişti. “Oğlunuz maalesef kalp hastası hanımefendi” Anlamadığı bir sürü kelime daha söylemişti. ”Doktor bey çaresi? ” diye sormuştu yaşlı gözlerle. ”Ameliyat! Hem de en kısa zamanda. Yoksa..”
    O an da susturmuştu doktoru. ”Yoksa” kelimesinden nefret ediyordu. Hüseyin öldüğünden beri tek başınaydı. Ailesi Ali’ye bakmayı kabul etmiş, ama onu istememişlerdi. Zaten en baştan beri sevmemişlerdi .Kapı kapı iş aramıştı. İş veren de olmuştu lakin, ”alın teri” değil ”Kadın teni” olmuştu hep ondan bekledikleri. Güç bela bir tekstil fabrikasına kapağı atmıştı. Yine de kimseye muhtaç olmamışlardı Vardiyalı çalışıyor, bazen gece geç saatlerde geliyordu eve. Ali’yi Meral’e bırakıyordu işe gittiği vakit. Meral tek dostuydu bu dünya üzerinde. Tek arkadaşı, tek sırdaşı.

    Etraftan dedikodular geliyordu kulağına. Ne yapıyordu bu kadın tek başına. Geç geliyordu, ”mesai” falan diyordu. Elinde pazar çantası hiç boş dönmüyordu. Nerden kazanıyordu bu kadar parayı? “Yoksa! ! “Hüseyin’i sokak arasında bıçaklayıp öldürmüşlerdi. Kimse ne olduğunu niye olduğunu bilmiyordu. Bir tek bıçak darbesi. Tam kalbin üzerine. Polis her şeyi sormuştu. Birileriyle kavgalı mıydı, düşmanı var mıydı, sevgilisi dostu var mıydı, borcu, alacağı, kan davası??? Hiçbir şey bulamamışlardı .Güzel kadındı Emine. İsteyeni çok olmuştu zamanında. Hüseyin’den önce sevdiği varmış diyorlar. ”Hala seviyormuş” diyorlar. Ona kızmış da, inadına Hüseyin’e varmış diyorlar.”Yoksa!..

    Çakallara yem oldu onurumuz,
    Rakı sofralarına meze diye konuldu namusumuz
    Sür beni buralardan, yollara düşür,
    Her gece uykularıma haramiler üşüşür.
    Sensiz böyle nice olur halimiz,
    Duymaz mısın? Karanlıkta,
    Seni arar, ağlar durur Ali’miz.

    Uyumuştur Ali. Sabahın ikisi. Meral ilacını vermiştir. Vermiştir değil mi? Telefon açsaydı keşke. Sabah gidip başucunda uyanmasını bekleyecekti. Kakaolu puding istemişti dün. Söz vermişti ona. Sabah kalktığında hazır olacaktı. Evin erkeğinin dediği yapılırdı. Kocaman adam olmuştu artık. Eve hırsız girmeye kalksa, O koruyacaktı annesini. Son zamanlarda biraz hastalanmıştı ama o kadar olurdu canım. Doktor amca söz vermişti. İyileştirecekti onu. Söz vermişti doktor amcası. ”Otuz Beş milyar”a iyileştirecekti Ali’yi. Ama çabuk olması gerekiyordu. Fazla bir miktar değildi zaten. Elinden geleni yapmıştı. Eh! sonuçta onun da bir hakkı vardı, can kurtarıyordu. Hastane masrafı, ilaç masrafı, derken. Hepsini içine katınca bu fiyat oldukça makuldu. Bedava yapamazdı ya canım. Onun gibi kaç hasta daha sırada bekliyordu. Hepsine aynısını yapsa bu ekonomik şartlarda ölürdü açlıktan. Saygın bir adamdı O ! Hayat kurtarmak onun göreviydi. Ve her görevin bir karşılığı olmalıydı.

    “Güzelim bırak bön bön sağa sola bakmayı da soyun.Sabaha kadar bekleyecek halimiz yok ya. E hadiii !..
    Çıkar bluzunu, eteğini geel” Tiksiniyordu adamdan. Ama kızmıyordu. Kızmamalıydı şu an hiç kimseye. Herkes bir rol üstlenmişti bu tiyatro sahnesinde ve elinden geldiğince oyununu oynuyordu işte. Polis görevini yapıyordu, doktor görevini yapıyordu, vaiz görevini yapıyordu ,belediye çöpçüsü, mahalle kasabı, cenaze levazımatçısı. Ve şimdi aynı odayı paylaştığı adam. Görevini yapıyordu. Kadın bluzunu çıkardı üzerinden. Sonra yavaşça eteğini indirdi. Bir rahatlama duydu içinde o an. Utanma duygusu kayboluvermişti sanki. Hiçbir şey hissedemediğini fark etti. Hissizdi. Sırt üstü yatağa uzandı. Adam iştahlı gözlerle vücuduna bakarken, O gözlerini yumdu. Kendini görmek istemiyordu şimdi.

    Gül’üm derdin ya bana, kopardılar gülü dalından,
    Bir kurşun at boşluğa, gelsin vursun alnımdan
    Yavrumuzun yarasına, paçavra yaptım ar’ımı
    Ziyan oldum gittim de, göstermedim zar’ımı.

    Ali uyandığı vakit baş ucunda buldu annesini. Birlikte kahvaltı yaptılar. Yine puding yapmıştı annesi ona. Oturup birlikte yediler. Heyecanlıydı Ali. Bu gün ameliyat olacaktı. Doktor hastane de kalmaları için çok diretmişti ama ikisinin de gönlü razı gelmemişti işte. ikisi de korkuyordu, ikisi de umut doluydu, ikisi de yalnızdı bu koca şehirde. Öğlene kadar oyun oynadılar, şarkı söylediler. Emine bir ara çok zorlandığını hissetti, ağlamak üzereydi ki Meral yetişti imdadına. Sonra dışarı çıktılar. Parkta oyalandılar biraz, deniz kenarına gittiler. Ameliyat saati 16:00 demişti doktor ama iki saat önce orada olmaları söylenmişti. Henüz vakitleri vardı ve yavaş yavaş cadde de yürümeye başladılar. İlerde bir topluluk gözlerine çarptı. Bir sürü insan bir araya gelmiş ,ellerinde pankartlarla bağırıyorlardı. Gittikleri yol üstünde toplanmıştı kalabalık .Anne tereddüt etti. Hemen bir taksi var mı diye etrafa baktı ama caddenin trafiğe kapalı olduğunu gördü. Çaresiz bir önce ki caddeden gitmeleri gerekecekti. Oysa gitmek istedikleri yol kavşağına çok az bir mesafe kalmıştı.

    İşte o an!.. Anne, hayatının belki de en önemli hatasını yaptı. Grubun kenarından geçerek yola devam etmeye karar verdi. Topluluğun yanına yaklaştıklarında içerden gelen “yuuuh! ” Seslerini duyduğu an bir şeyler olacağını anladı ama artık çok geçti. Kalabalık birden geriye, onlara doğru koşmaya başladı. Arkasından maskeli çok sayıda polis onları kovalıyordu. Vücudunu oğluna siper ederek olduğu yere çöküverdi. Koşuşturmaca anında birkaç kişi hafiften çarpıp vücutlarını sarstı ama önemsiz darbelerdi bunlar. Birden boğazlarının yandığını nefes alamadığını fark etti kadın. Dehşete kapıldı. Bağırmak istedi. Bağıramadı. Ha..s..t..a. diyebildi yalvaran gözlerle bir polis memuruna. Çocuğu gören polis ağzında ki gaz maskesini çıkarıp çocuğun yüzüne yapıştırdı ve kucağına alarak hızla uzaklaşmaya başladı. Kadın çaresizdi .Bir elin sert bir hareketle koluna asıldığını hissetti. Artık göz gözü görmüyordu. Kesik nefes alışlarla, yarı kör bir durumda kendini çeken ele yöneldi. Yakınlarda cadde üzerinde bulunan bir kırtasiye dükkanına attılar bedenlerini.İçerisi ana baba günü gibiydi. Tezgahın önüne çöktü Emine. Boğazı alev alev yanıyor, gözlerini açamıyordu. Yine de can hıraş bir vaziyette konuştu. ”Oğlum, oğlum kalp hastası. Hastaneye gidiyorduk biz. Memur aldı. Bulun onu. Ne olur bulun!..”




+ Yorum Gönder


istanbulla ilgili hikayeler,  istanbul ile ilgili öykü,  istanbul ile ilgili hikayeler,  istanbul ile ilgili öyküler,  istanbulla ilgili kısa hikayeler,  istanbul ile ilgili hikaye