+ Yorum Gönder
Eğlence ve Muhabbet ve Forumda Başlığı Olmayan Konular Forumunda Televizyonda şiddetin sonuçları Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Televizyonda şiddetin sonuçları









    TELEVİZYONDA Kİ ŞİDDETLERİN SONUÇLARI İLE İLGİLİ BİLGİ

    Kitle iletişim araçlarının saldırganlık ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasında ve artmasında bir payının bulunup bulunmadığı, varsa derecesinin ne olduğu tartışma konusudur. Artan şiddet olayları ile kitle iletişimi ve şiddet arasında bir ilintinin varlığı konusunda her ne kadar belirgin bir bağlantı ortaya konulmamışsa da kitle iletişim araçlarının şiddete yönlendirme ve etkilemesi üzerinde bir görüş birliğinden söz edilmektir. ,
    Kitle iletişim araçları kanalıyla kamuoyuna yansıtılan iletilerde yer alan şiddet ile şiddet konusu davranışlar arasında bir nedensellik var mı sorusunu irdelemeye amaçlayan araştırmamızda ilk olarak şiddet kavramının farklı tanımlamalarına yer verilmiştir. Sonra televizyondaki özellikle de çizgi filmlerdeki şiddet ele alınarak çocuklar üzerindeki etkisi incelenmiştir. “Pokemon” çizgi filmi örnek olay olarak verilmiştir. Araştırmada literatür incelemesi ve içerik analizi yapılmıştır.

    Şiddetin Tanımı
    ,

    Şiddet bireysel ve toplumsal bir olgu olarak psikolojik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik boyutlar ile kitle iletişim araçlarında yer alırken söz konusu araçlarda yer verilen şiddet unsuru da toplumsal yaşamda yansımasını bulmakta ve toplumsal yaşamı etkilemektedir. Bu kapsamda realiteden medyaya karşılıklı bir etkileşim söz konusu olmaktadır.

    Televizyonda şiddetin sonuçları1.jpg

    İnsanın doğasında mevcut bastırılmış bir davranış biçimi olan şiddet sözcüklerde sert, katı davranış; azarlamada ve cezalandırmada aşırı gitme; inandırma ve anlaşmaya varma yerine kaba kuvvet kullanma şeklinde tanımlanıyor.
    Oxford English Dictionary’de “anlamın çarpıtılması” ve “tutkulu davranışlara ya da dile başvurma” da şiddet kapsamında değerlendirilmiştir. Ayrıca insanın kendisine yönelttiği şiddet eylemi olacak “intihar” ve bunun medyada veriliş biçimi ayrı bir değerlendirme konusudur. ,
    Erol Mutlu’ya (1997) göre şiddet en geniş haliyle saldırganlıkla bağlantılı bir davranış biçimidir. Bu anlamda şiddet, bir nesne ya da kişiye doğru yönlendirilmiş, yönlendirilişi kişinin istemediği ve o kişiyi tahrik edici, yıpratıcı bir eylemi, kimi zaman da eylemden kaçınmayı veya eylemsizliği içerir. Bu anlamda fiziksel anlamdaki her türlü saldırı şiddet tanımı unsurları arasında yer alırken fiziksel olmayan kimi sözlü davranışlarda bu tanım kapsamına girer.
    Şimdi bu tanımları daha somuta indirgeyerek şiddetin kitle iletişim araçlarındaki kullanımına bakalım:
    Çocuklar, gençler, yetişkinler, şiddet içeren olayları şu ya da bu şekilde yaşıyorlar. Şiddet hayatın her yerinde var. Ve tabi ki hayatın bir parçası olan televizyonda da ,
    Şiddeti tartışırken en geniş anlamda iletişimin var olan tehlikelere ilişkin algılarımızı nasıl biçimlendirdiğine ve gündelik drama biçimindeki şiddetin yaşantımızda oynadığı role eğilmekten kaçınamayacağımıza kuşku yoktur. Göstergeler yoluyla fiziksel şiddetin yoğun biçimde işlendiği filmler, diziler, reality showlar, haber programları eğer bireyleri fiziksel şiddete itiyorsa içerdiği şiddet toplumun ilgisini çekmektedir. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi ve toplumsal yaşam biçimlerinde şiddet çok iyi bir eğlence. İzleyiciler bu tür programlardan hoşlanıyorlar ki bunları izliyorlar. Yoksa ellerindeki en güçlü silahı kullanırlar ve televizyonların düğmelerini kapatırlar. Ancak göstergesel şiddet çoğunlukla “gizli” ve “kibar” biçimde karşımıza çıkmakta ve ayrımına varmadan bireyler üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Buna rağmen şiddeti içeren programlar filmler, çizgi filmler televizyon istasyonlarına iyi para kazandırıyor. , Özellikle ticari televizyonların temel amacı kar elde etmekse bu televizyonlar da işin gereğini yapıyorlar. Şiddet filmleri de para kazandırıyorsa ve ilgi çekiyorsa bu ilgiyi haberlere ve haber programlarına taşımak rayting açısından televizyonlarca uygulanan doğru bir yaklaşım olabilir. Örneğin Taner Ay (1994) bu konuda şunları ifade etmektedir: “Kapitalizmin içine düştüğü bir iflas çukuru olan bu sessiz çoğunlukla (yeni kitleyle), sadece şiddet aracılığıyla ilişki kurulabilmektedir. Bunun için televizyonların haber programlarına bakmak yeterlidir.
    Televizyon, insanları nefret, kin ve hırsla doldurmaktadır
    . Haberler, reality showlar, filmler, diziler, hatta çizgi filmler yaşamın en büyük gerçeğini, ölümü, insanlara pazarlamaktadır. Haber adı altında, habercilik adı altında şiddet canlandırılarak satılmaktadır. Oğlu ölümle pençeleşen babanın yüzündeki anlamı yüreğimizde duymaya, 13 yaşındaki kızı tecavüze uğrayan kadının utancını yorumlamaya olanak bulamaz durumdayız. Bu acı, hüzün, duygu yüklü haberlerin hemen arkasından gelen, yaşamın gülünç anlarına doyasıya gülemediğimiz gibi. Televizyonun hızına duygularımız yetişemez olmuş. Her akşam ekran karşısında izlediğimiz, yaşamın küçük kutuya yansıtılmış acı gerçeği. Farkına varmadan izliyor, düşünmeden algılıyoruz. Haberciliğin kamusal önemi, duygusal eğlenceliklerin ön plana çıkarılmasıyla yok edilme sürecindedir. ,
    Haber izlencesi olan reality showlar; gerçeği canlandırarak ‘gerçek haberciliği’ yaptıkları savında olup da yaşananları; ürkütücü, dehşet verici, kan ve gözyaşı dolu kurgusal dramatize yöntemi ile seyirciye sunan, bu yolla seyirciyi etkileyip izleyici kitlesine dolayısıyla reklam gelirlerini arttırma kaygısının ötesine geçmeyen bu programlar, duygu pazarlamanın vahşet aşamasıdır. Bu programlar kamusal vicdan ve duygu sömürüsünü ilke edinmiş durumdadır.
    Comstock (1981) kitle iletişimine ilişkin yazılara bakıldığında gerek yazılı basın gerek televizyon gerek filmlerde gösterilen şiddete dayalı öykülerin, şu şekilde yaklaşımlarla saldırganlığı dürtüleyebileceğini ortaya koymaktadır. Şiddet ne zaman ki ödüllendirilir, çekici gösterilir gerçek olur ve haklı kılınırsa; ne zaman ki şiddet yaratan, bu davranışından ötürü eleştirilmezse, kurbanını incitmeyi ya da aşağılamayı eğilim şeklinde gösterirse, basılı ya da görsel-işitsel iletişim araçları o zaman daha fazla etkili olmaktadır. Bir programın seyredilebilir olması için en ucuz yol bilindiği gibi şiddet ve cinselliği kullanmaktır. Televizyonlarımızda “Huysuz Show” , gibi eğlence programları, “Söz Fato”da, “Ateş Hattı” gibi haber programlarında, “Televole” gibi spor magazinler ve “Çok Özel” gibi sosyete programlarında ve bunlara benzer yapımlarda gerek görüntülerle gerekse sözel olarak kastedilen pornografiye bolca yer verildiğine şahit oluyoruz. “Sıcağı Sıcağına”da ve haber bültenlerinde insanların ızdırapları, acıları, yaşadıkları felaketler, ölüm anları ve benzeri durumlar duygu sömürüsüne yol açacak, korku yaratacak veya izleyicileri dehşete düşürecek biçimde verilmektedir.

    Çocuk ve Televizyon

    Şiddet kutuları, en yıkıcı etkisini, etkiye en fazla açık durumdaki çocuklar ve gençler üzerinde gösteriyor. Şiddet onların davranışlarına, sözlerine, oyunlarına yansıyor. Çocukların 3-4 yaşından başlayarak 12-13 yaşına kadar günde ortalama 1-2 saat çizgi film izledikleri, ayrıca çocukların ve gençlerin erişkinler için hazırlanan televizyon programlarını da seyrettikleri düşünüldüğünde, yoğun şiddet bombardımanı altında kaldıkları görülür. Yapılan araştırmalar sonucunda da çocuğun saldırgan davranışları taklit ettiği belirlenmiştir. (Akarcalı, 1996) ,
    Çocuk zihinsel süreçlerindeki özelliklerinden dolayı izlediklerini yetişkinler gibi algılayamamakta ve yetişkinlerden farklı bir biçimde etkilenmektedir. Televizyon kullanım nedenlerine bakıldığında da çocuklar ile yetişkinler arasında farklılıklar görülmektedir. Yetişkinlerin çoğu televizyonu eğlenmek amacıyla izlerken, çocuklar ise eğlendirici buldukları televizyonu dünyayı tanımak ve anlamak için izlemektedirler. Çocuklar kurmaca ve gerçek arasındaki farkı çoğu kez yetişkinler kadar kolay bir biçimde algılayamamaktadırlar. Birçok açıdan çocuklar televizyon karşısında yetişkinlere oranla daha korunmasız durumdadırlar. Olaya bu açıdan bakıldığında zararlı çıkanlar çocuklar gibi görülmektedir. Çocuklar toplumda kendi yerlerini öğrenmek amacıyla içinde yaşadıkları toplumu gözlemlemektedirler. Çocuklar bu gözleme eylemini gerçekleştirirken yetişkinlerden yeterince yardım almamakta bunun yerine televizyona yönelmektedirler. Ancak bu yönelme televizyonun çocuk davranışları üzerinde doğrudan etkili olduğunu göstermez. (Çaplı 1996)
    Televizyonun şiddet eylemini dolaysız gösterme imkanı nedeniyle ABD’de 1950’lerden itibaren başlayan televizyondaki şiddet gösterimine ilişkin yapılan araştırmalarda ele alınan soru medyadaki şiddet ile toplumdaki saldırgan davranışlar arasında nedensel bir ilişki olup-olmadığıdır. Bu araştırmalar iki yönlü gelişmiştir: İlki televizyonda şiddet içeren sahnelerin miktarı ve sıklığının saptanması amacıyla yapılan içerik çözümlemeleri, ikincisi de televizyondaki şiddetin çeşitli toplum kesimleri (özellikle yaş ön planda tutularak) üzerindeki davranışsal etkisi.
    J.L Singer ile D.S. Singer etki ile ilgili İngiltere’de yaptıkları bir araştırmada (1980) yatılı okulda kalan 13-16 yaş grubu çocuklar ikiye ayrılmış. Bir gruba 15 gün süreyle yalnızca komik ve sosyal programlar izlettirilmiş. İkinci gruba ise bu şiddet içeren filmler, programlar gösterilmiş. Yapılan testler sonucunda birinci grupta hoşgörü, tartışma, iletişim ve gülme düzeyi; ikinci grupta ise sözel ve fiziksel saldırganlık düzeyinin yüksek olduğu saptanmıştır. ,
    Eron ve Heusmann’ın ABD, Finlandiya ve Polonya’da çocuklar üzerinde yaptığı karşılaştırmalı araştırmada ise (1982) yine çocukların davranışları ile televizyondaki şiddet arasında olumlu bir ilişki görülüyor. Ama bu araştırmada ilginç olan, saldırgan davranışların sadece erkek çocuklar için değil,kız çocuklar için de geçerli olduğudur. Yine buradaki önemli bir değişken televizyon izleme sıklığıdır.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    TELEVİZYONDA ŞİDDET

    Günlük hayatta görülen olaylar, araştırma sonuçlarını doğrular biçimindedir: (Turan 1996)
    İngiltere’de iki buçuk yaşındaki James Bulger’i 11 yaşındaki iki çocuğun şiddet filmlerinin etkisinde kalarak öldürdüğü ortaya çıktı.
    Bir süre önce Norveç’te 5 yaşındaki bir kız çocuğu öldürüldü. Çocuğun televizyondan etkilenen 6 yaşlarındaki arkadaşları tarafından taşlandığı, dövüldüğü ve kar üzerinde ölüme terk edildiği anlaşıldı.
    Türkiye’de de benzer olaylar vardır:
    Inferno adlı korku filmini seyreden bir genç kız intihar etti.

    Üsküdar’da televizyondan etkilenen 8 yaşındaki bir ilkokul öğrencisi kendini kravatla gardroba astı.
    Ailesiyle Fransa’da yaşayan 9 yaşındaki Volkan da bir Türk televizyonundan etkilenerek intiharı seçti.
    Ancak etki yalnız ölümlere neden olmakla kalmıyor; şiddet uygulayıcısı fakat kahraman olan karakteri özellikle çocukların ve gençlerin örnek aldığı ve bu nedenle toplumda şiddetin yayıldığı biliniyor. Bu tip programlar suçun nasıl işleneceğinin tekniğini de öğretiyor ve yayıyor. Bazı hukukçulara göre 5 yaşındaki bir çocuk her gün programları seyrederek 15 yaşına geldiğinde 18000 cinsel taciz, saldırı, kavga ve işkence yolu öğrenmiş oluyor. (Turan ,1996)

    Davranış Bilimleri Enstitüsü klinik psikologu Şeniz Pamuk’un açıklamasında “Çocukların ve gençlerin bu programların etkisi altında şiddeti bir problemi çözme aracı” olarak gördüklerine ve gittikçe daha normal karşılamaya başladıklarına işaret eder. (Turan, 1996) ,
    Çocuk güce özendiği, kuvvet aradığı için yapımcı onun bu ihtiyacından yola çıkarak güçlü saldırgan problemlerine kaba kuvvetle çözen sempatik, sihirli ve tükenmez güçleriyle her şeyin üstesinden gelen medya kahramanlarını yaratmaktadır. Bu kahramanların kötülükle savaşıyor olması ile sadece saldırgan davranışı rasyonalize etmek, haklı hale getirmek için bir bahanedir. Önemi olan güçlü, silahlı olmaları ve problemleri şiddet yoluyla çözmeleridir. Bu tarz mesajların sıklığı, kahramanların sevimlilikleri ile birleşince bir de iyi kalpli oldukları vurgulanınca çocuğun bunlara öykünmemesi için bir sebep yoktur. (Çetin, 1999) Erkek çocuklara yönelik bu filmlerde bu tür kahramanların kullandığı araç ve gereçlerin ağır metallerle donanımlı silahlar olduğu dikkat çekmektedir. Kız çocuklarına yönelik filmlerde de moda, pop, müzik ve gösterişin ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Ancak kızların da ‘güç’lü olabilecekleri imgesinin işlendiği bazı çizgi filmler de mevcuttur. Bunlardan biri de “She Ra”dır. She Ra He-Man’nın bir bakıma ‘kız’ versiyonudur. ,

    Çizgi filmleri neden bu kadar izlendiği konusunda Katherine Wolf ve Majorie Fiske’nin düşünceleri şöyledir: Normal bir çocuk genelde egosunu güçlendirme aracı olarak çizgi hikayelerini okur,filmleri seyreder. Çocuk çizgi kahramanlarda ego deneyimini bir takım yansımalarla genişletmeye çalışır. Daha sonra maceracılık aşamasında yenilemeyen bir kahramanda egosunu tatmin eder. Son olarak kendi ayakları üzerinde durur ve hayatın kendisi demek olan gerçek maceranın hakiki çizgi kahramanlarını benimser. Yetişkinler de çizgi kahramanları aynen çocuklar gibi tutku ile seyretmelerindeki tek neden, onları bir rahatlatma ve gevşeme aracı olarak kullanmalarıdır. (Turan, 1996)

    Sağlıklı ruhsal yapıya sahip çocuklar için, çizgi filmler egolarını güçlendirme ve eğlenme aracıdır. Bazı çocuklar ise hayatın gerçekleri için kendilerini güçlendirme isteği duymazlar. Herhangi bir sorumluluk üstlenmeye hem yeteneksiz hem de isteksizdirler. Onlar için çizgi kahramanlar bir kaçış mekanıdır. Pek çok içinden çıkılmaz sorunu çözmek amacıyla güçlerini kullanan çizgi kahramanlar,çocukların günlük hayatlarında endişeye kapılmadan problemlerin üstesinden gelmelerine yardım ederler.
    Çizgi kahramanlar öylesine bizlerle iç içedirler ki. Örneğin Süperman’in öldürüleceğiyle ilgili haberler üzerine ABD halkı büyük panik yaşamıştı. 1979 yılından bu yana her yıl “Superman” günlerinin düzenlendiği çizgi kahramanın doğduğu kent yasa bürünmektedir. Yapmcı De Comics şirketinin “Süperman öldürülecek” kararına karşı çıkan halk “Biz onu hep canlı ve güçlü görmek istiyoruz” demişlerdi. ,

    Bu çizgi kahramanlarının yaşanılan gerçekle ilgisi yok. Çizilen mekanlar ve tipler gerçekliğin algılanmasını değil, yaşanan zamandan kaçışı sağlıyor. Bununla beraber televizyon insanları, özellikle de çocukları kendine bağlamaktadır.
    Yapılan araştırmalar televizyon sektöründeki genişlemenin ya da büyümenin sonucunda çocuklara yönelik yayınların da süre olarak arttığını göstermektedir. Ancak bu yayınlara ne kadar ‘çocuk programı’ denilebileceği şüphelidir. Kanalların çocuk programı olarak gösterdikleri Sabrina, Çılgın Bediş’in tekrarı gibi programların çocuklara yönelik olup olmadığı da tartışma konusudur.

    Televizyonlarda sadece çocuk programlarının içerik ve süreleri arttırılmakla kalmamış ayrıca geçtiğimiz son on yıl içinde dünyanın tüm sanayi ülkelerinde başlı başına televizyon çocuk kanalları da oluşturulmuştur. İlk olarak Amerika’da Nicklodeon, Turner Cartoon Network Disney Channel ve Fox Kids çocuk televizyonu tematik kanalları hizmete girmiştir. İngiltere’de halen beş çocuk kanalı , Fransa’da ‘Canal J’ yayınlarını sürdürmektedir.

    Nicklodeon adlı kablolu televizyonu 1979 , yılında reklam almayan bir televizyon olarak Amerika’da yayınlarına başlamıştır. 1984’te reklam almaya başlayarak, en büyük çocuk televizyonu olacak şekilde kendini geliştirmiştir. 1996’da ekonomik yönden en başarılı Fox Childrens Network’un yerini alarak çocuk televizyonları arasında birinci sıraya yükselmiştir. Bu televizyon 1980’lerin sonuna doğru çocukların Cumartesi günlerinin aynı çizgi filmler üzerine azalan ilgilerini, oyuncak ve çizgi film figürleri pazarlayarak kazanmıştır. (Ulus, 1998)

    Ülkemizdeki gazeteler de promosyon çeşitlerine kız çocukları için “barbie bebek” ,erkek çocuklar için de “power rangers” kartonlarını ilave ederek, televizyonu çocukları bu şekildeki kullanımına ortak olmuşlardır. Başlangıcından bu yana kapitalizmin çocuğu olan gazetelerden sonra, daha fazla izleyici kazanarak kar etmeyi amaçlayan ticari televizyonların da yayınlarını bu sisteme en uygun biçimde düzenledikleri ortadadır. Böylece toplumun ve özellikle çocukların yayarı gözardı edilerek, bir kitle iletişim aracının vazgeçilmez görevi olması gereken “toplumun ileriye götürülmesi” hedefinden uzaklaşılmıştır.

    Oysa ki medyanın toplumun olumsuz yönde etkilenmesini önleme görevini üstlenmesi gerekmektedir. Yayınlarda, ilgi çeken kişi veya karakterler çocuk ve genç izleyicileri özendirerek onların duygusal, ahlaki ve sosyal gelişmelerini olumsuz yönde , etkileyebilecek biçimde gösterilmemeli, çocukların fiziksel, duygusal veya istismarını ya da çocuk emeğinin sömürüsünü özendirecek yayınlar yapılmamalıdır. (Yayıncıların Sorumlulukları Md.12)

    Toplumun çeşitli kesitlerinde yaşanan, her derecedeki şiddeti kamuoyuna yansıtıp yansıtmama tercihi, tüm medyayı görevini yapıp yapmama tartışmasına götürmektedir. Acaba, şiddet unsuru taşıyan her olayı kamuoyuna yansıtmak, gazetecinin görevi midir?
    Medyanın en önemli işlevi, bilgilendirmeyle birlikte kamuoyu oluşturma ve eğitmektir. Şiddetle eğitilen insanlarla şiddete yöneleceklerdir.
    “Medyanın ana görevi haber vermek-bilgilendirmek olduğuna göre, eğer olayda şiddet varsa,bunu kamuoyuna yansıtmak da medyanın görevleri arasındadır” diyenler olabilir. Medyanın haber olarak vermesi de doğaldır ama, haberin veriliş biçimine dikkat ederek. İnsanların etkilenip yönlenebileceği konularda, yumuşatarak. Gazetelerde belgesel , özelliği nedeniyle verilebilecek görüntüleri televizyonda sık sık tekrarlamak suretiyle insanların beyinlerine kazımadan. Okuyucu ve izleyicileri olaylarla özdeş hale getirmeden.

    Örnek olarak İstanbul’da Boğaz Köprüsünden intihar olaylarını hatırlarsak, medyanın bu olaylara geniş yer vermesi sonucu buradan intihar olaylarının sonu alınabiliyor mu? Prof. Dr. Özcan Köknel’in tespitine göre: Medya intihar olaylarında ‘model’ oluşturuyor. Köknel Televizyonda geçtiğimiz yıllarda yüksek bir binanın çatısından atlayan kızın hikayesini anlatan “Saat Sabahın 9’u” adlı diziden sonra iki ay içinde toplumda aynı biçimde 22 intihar olayının yaşandığını ifade ediyor. Yasalara göre (Yayıncının sorumlulukları madde 11) böyle bir olay medyada yer alırken abartıdan, özendirici ifadelerden kaçınılmalı, insanları intahara yönlendirici ya da intihar girişiminde bulunmaya teşvik edici unsurlara yer verilmemelidir. Etik açısından da medyanın yapması gereken budur. Medya şiddeti bir arzu nesnesi haline getirmemelidir. Hele çizgi filmlerle çocuklara şiddet öğretisi, medyanın ne görevidir, ne de sorumluluğuyla bağdaşır. (Özal, 1996)





  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    TELEVİZYON İLE İLGİLİ ŞİDDETLER

    Şiddet kitle iletişim araçları, özellikle sinema, ağırlıklı olarak da televizyonlar tarafından taşınıyor ve bu araçlar tarafından çoğaltılarak ve yayılarak yüz milyonlarca beyinde yer alıyor. O zaman televizyonlarda şiddetin sunulmasına bir sansür getirmek gerekir mi?
    Endüstrileşmiş batı ülkeleri bu yola gitmemiştir.
    Çünkü şiddetin sunulmasını ifade özgürlüğü içinde görüp neden böyle bir yasaklama yapılmaması gerektiğini, bu temele dayanıp açıklamıştır.

    Ancak şiddetin televizyonlarda sunumu toplumsal ve kişisel sağlığın korunması başlığı altında değerlendirmişlerdir. Böylece genel ifade özgürlüğü , ile kişisel özgürlük alanının korunması ve toplumsal dengeler arasında bir paralellik sağlamışlardır. Sorumluluk sahibi televizyonlar şiddetin Amerika’daki tırmanışından rahatsız olarak, televizyonların hızlandırıcı rolünü kabul etmişler ve bir özdenetim anlayışını getirmişlerdir. Şiddet içeren filmlerin belli saatlerden sonra yayınlanması, izleyicilerin önceden uyarılması gibi bir takım ilkeleri uygulamaya sokmuşlardır.

    Ancak izleyicisi az olan, az reklam alan küçük istasyonlar bu kararlara uymadıkları gibi sorumluluk sahibi istasyonların geri çekildiği saatlerde şiddet dozu yüksek filmleri yayına vermeye devam etmişlerdir. Böylece kaybettikleri izleyicileri geri alma konusunda şiddet içeren filmleri ve programları kurtarıcı olarak görme politikalarını sürdürmüşlerdir.
    Amerika’da ayrıca 1990 yılında Çocuk Televizyonu Yasası yürürlüğe sokulmuştur.
    Çocuk ve televizyon konusunda bir şeyler yapılması gerektiğini hisseden farklı ülkelerin duyarlı yayıncıları ve televizyon programcıları 1995 yılının mart ayında Avustralya’da bir araya gelerek bu konuyu enine boyuna tartışmışlardır.

    36 ülkeden 65 kurumu temsilen 400’e yakın televizyoncu dünyada ilk kez özel olarak bu konuyu görüşmek üzere toplanmışlardır. Toplantı sonunda ortak olarak hazırlanan ve yayıncıların gönüllü olarak uygulamalarının beklendiği bir bildiri yayınlanmıştır. Burada gönüllü tanımı önem kazanmaktadır. Bundan önce yasal düzenlemeler halinde bazı kuralların uygulanması zorunlu kılınmaktaydı. Böylesi bir durumda ise yayıncıların genellikle kurallara uymak yerine kendilerini güç durumda bırakmayacak ara yolları seçtikleri gözlenmekteydi.

    Avustralya’da kaleme alınan bildiride ise altı çizilen nokta yayıncıların yaptırımlar ile zorlanması yerine yayın ilkelerine uymayan yayıncıların toplum önünde mahcup duruma düşmelerinin daha etkili olacağıdır. Özellikle de Avrupa’daki yayıncılık alanında faaliyet gösteren düzenleyici kurulların her zaman için “polislik” yapamayacaklarının anlaşılması ve asıl konunun toplumsal sorumlulukları olduğunun vurgulanmasıdır.

    Fransa’da çocukların ve gençlerin duyarlılığını zedeleyebilecek yayınları düzenlemeye ilişkin sınıflandırma sistemi Görsel-İşitsel Üst Kurulu’nun (CSA) denetiminde hertz dalgalarıyla yayın yapan ulusal televizyonlarca birlikte kabul edilerek, 18 Kasım 1996’dan itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu sistemde; şiddet ve erotizm içerikli filmler, televizyon filmleri, diziler, çizgi filmler ve diğer dökümanterler beş kategori içinde sınıflandırılmışlardır. (Öksüz, 2000)

    Bizde de 13 Nisan 1994 gün ve 3984 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” radyo ve televizyon alanına doyurucu bir düzenleme getirmese bile, Türkiye’ deki Kitle İletişim Araçlarındaki Şiddeti ilk kez önlemeye yönelik çaba olarak kabul edilebilir. Söz konusu yasanın “yayın ilkelerini”belirleyen 4.maddesinin g bendinde şöyle ifade yer alıyor: “Toplumu şiddet, terör ve etnik ayrımcılığa sevkeden ve toplumda nefret duyguları oluşturacak yayınlara imkan verilmemesi ilkesi”

    RTÜK yönetmeliğinin 7.maddesinde “Yayınlarda insanların ıstırapları, acılar,yaşadıkları felaketler,ölüm anları ve benzeri durumlar duygu sömürüsüne yol açacak, korku yaratacak veya izleyicileri dehşete düşürecek biçimde verilemeyeceği hükmü yer alır.

    Ancak “sıcağı sıcağına programlarda canlandırma adı altında ballandıra ballandıra insanların nasıl kesildiklerini, nasıl tecavüze uğradıklarını tarif eden, gösteren yapımcılara “yayınlarda, suç ve toplumsal kurallara aykırı davranışlar, insanları bu tür fiil ve davranışlara özendirici, suç tekniklerini öğretici biçimde verilemez.” hükmünü taşıyan 14.madde ile çelişir. (Karaca,1996)
    Bu konuda, bir izleyici olarak şahit olduğumuz birkaç örneğe bakacak olursak:
    Bir kanalın ana haber bülteninde iki gece üst üste, mahalle arkadaşları tarafından yok yere, sadece zevk için kıyasıya dövülen ve işkence edilen bir çocukla ve onu döven diğer çocuklarla yapılan röportaj, ekranı “x”in dramı başlığı ile ve dramatik tanıtın seslendirmesi ile getirildi, toplumdaki şiddet olgusuna “parmak basıldı”.

    Bir başka kanalda; mafya hesaplaşmalarında ölen insanların hanımlarının intikam yeminlerini, katledilen insanın görüntüsünü almak için cesedin üzerindeki örtüyü kaldıran sunucuları hepimiz izledik

    İnsanların, televizyona çıkmak için her akşam Boğaz Köprüsüne intihar gösterisi yapmaya koştuğunu görüyoruz.
    Bu tür örneklerden yüzlercesi verilebilir. Oysa ki yayın sorumluluklarının 11. Maddesine göre (Aziz, 1995) şiddet unsuru ağırlıklı dramatik yapımlar çocuk ve gençlerin olumsuz etkilenmemeleri için, önceden uygun uyarılarda bulunulması kaydıyla, ancak saat 23.00 ile 05.00 arasında yayınlanabilir. Bu tür programların tanıtım duyurularında şiddet içeren bölümler kullanılamaz. Buna rağmen şiddet içeren yapımların gösteriminde RTÜK tarafından öngörülen saatlere uyulmaması bir yana bu filmlerle ilgili hiçbir ön uyarı yapılmamakta, çocukların izlediği çizgi filmlerin içine dahi bu filmlerin reklamı teklifsizce sokulmaktadır.

    Çocukların ticari bakımdan büyük bir potansiyel güç oldukları kanallar tarafından farkına varılmıştır. Televizyonun pazarlama gücünü keşfetmesinin hemen ardından çocuk programları da pazarlama stratejileri içindeki asıl değerine kavuşmuş, program yapımcıları her gün yayıncılık ilkelerini çiğneyerek, öncelikle oyuncaklar, kornflaks çeşitleri, şekerli gıda maddeleri ve içecekler, hazır yiyeceklerden oluşan tüketim mallarını çocuklara satmayı hedeflemişlerdir.

    Bunların yanı sıra çizgi film ve reklamlarla satışı önceden planlanmış oyuncak figürler ve ürünler ticari televizyonlar tarafından çocuklara pazarlanmıştır. He-man, Ninja Turtles, G.I.Joe, Power Rangers şimdi de Pokemon gibi çizgi filmler bunlara örnektir. Bu çizgi filmlere ait çeşitli oyuncakları piyasaya süren televizyon şirketleri korkunç karlar elde etmişlerdir.





  4. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    TELEVİZYONLA İLGİLİ BİLGİ

    Son dönemlerin en çok izlenen çizgi filmi “Pokemon” Türkiye’ye peşinde birçok tartışmayla birlikte geldi. Sicili çok temiz olmayan bu çizgi film birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de aynı tepkileri gördü. Ülkemizde diğer ülkelere göre biraz daha abartılan bu hadise yine diğer ülkelerde eşine az rastlanır iki olayla doruğa çıktı. İki çocuk kendini Pokemon’la özdeşleştirerek 5. ve 7. kattan attılar. Olay tam çizgi filmlerde olduğu gibi gelişti çünkü iki çocuk da ölmediler.

    Olaylardan biri 20 Ekim 2000 tarihli Radikal Gazetesinde şu şekilde yer almıştır:
    Haberin başlığı “Pokemon Gibi Atladı” Tüm dünya çocuklarının bir numaralı çizgi filmi Pokemon Mersin’de faciaya neden oluyordu. Mezitli Beldesinde yaşayan Ağırbaş Ailesinin 4 yaşındaki oğlu Ferhat Pokemon çizgi filmindeki kahramanlara özenerek uçmayı denedi. Oturduğu apartmanın 7. Katından atlayan Ferhat’ın yalnızca sol ayağı kırıldı. Ferhat “Neden düştün?” diye soran doktora “Pokemon’u izledim, Pokemon gibi uçtum.” dedi.
    Bu tür olaylara neden olan “Pokemon” 1989’da Japonya’da ortaya çıkmış ve 1996’dan sonra hızla tüm dünyaya yayılmıştır.

    Pokemon Nedir?
    Pokemon Japon yapımı bir çizgi filmdir. Japon çizgi film enstitüsü günümüzde muazzam kaynaklara sahiptir. Temeli 1950lere kadar uzanır. Bu endüstrinin amacı ilk zamanlarda en az para ile ekranı en uzun süre işgal etmek olmuştur. İlk yıllarda bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda çizgi film şirketi ucuz iş gücüyle rekabet edebilir fiyatlarla ekranda yer almaya çalışmıştır.

    Becerikli bir pazarlama stratejisiyle ABD piyasasına benzer bir model oluşturularak; çizgi film, reklam, her türlü oyuncak ve çizgi romanların satışı bir bütün olarak ele alınmıştır. Pokemon’da da yapılan pazar stratejisi bu doğrultudadır. Önce çizgi film ekranlarda çocukların sevgisini kazanıyor, sonra reklamlar ve çizgi filmin popüler karakterlerinin oyuncaklarıyla çizgi filmin talep potansiyeli yaratılıyor. Başarılı çizgi filmlerin video kasetler halinde satılması bu pazarda bir patlamaya yol açmıştır.
    Pokemon dünyasında her yaratığın özel güçleri ve belli elementlere bağlı yetenekleri var. Kendi aralarında savaşan çeşitli yaratıklara verilen ad olan Pokemon’un uçarak savaşanları çocukların daha çok ilgisini çekmektedir
    .

    Gösterildiği ülkelerde çocuklar tarafından hemen sahiplenilen bu çizgi film kahramanlarını tanımaya çalıştık. Ortaya çıkan manzara Pokemon’un büyük bir sektör olduğu, internet siteleri (5000 tane olduğu söylenmektedir), dergiler,sınırsız oyuncak ve gıda maddeleriyle her geçen gün birçok çocuğu etkisi altına aldığıdır. 150 değişik türü olan Pokemon kart oyununda kendine has kuralları olan ve iyi bir strateji uygulanması gereken bir oyun.

    Kart oyununda hedef Pokemon’u yakaladıktan sonra bakıp büyütüp eğitimci haline getirmektir.
    Pokemon sektörünü oluşturan ve Pokemonları tüm dünyada şu anki konumuna getiren ekip üç kişiden oluşuyor
    . Tsunekan Ishıara çizgi filmin ve sinema filminin yapımcısı, Masakazu Kuluo ve Nintendo Firmasının reklam müdürü Takashi Kawagushi. Bu üç kişi Pokemon için on milyar dolarlık bir sektör ortaya çıkarıyorlar. Yalnızca Amerika’da geçtiğimiz yıl Pokemon endüstrisinin mali boyutu 2.3 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir.

    Bu oyun Türkiye’de ağırlıklı olarak Mart 2000’den bu yana vitrinlerde yer alıyor ve 3-20 milyon TL arasında fiyatları bulunuyor. Bu oyunun çok satılması nedeniyle oyuncakçı esnafı durgunlaşan Türkiye ekonomisine rağmen yüksek ciroları yakalıyor. Bu oyun daha çok Marmara, Ege, Akdeniz ve Karadeniz Bölgelerinde yaygınlaşmış, hatta salgın boyutuna gelmiş durumda.

    Peki Pokemon’dan önce bu tip çizgi filmler oyunlar yok muydu? Psikologlar ve uzmanlar, “Pokemon salgınından önce de buna benzer olumsuz oyunlar ve filmler olduğunu belirtiyorlar. He-man, Ninja Kaplumbağalar, Voltran, Ay Savaşçısı gibi şiddet ve olağanüstülük içeren birçok çizgi filmin dönem dönem çocuklar arasında popüler olduğunu, farklı kültürlerin üretimi olan bu faaliyetlerin olumsuz duygular, hırs, rekabet, doğaüstülük kazandırdığı gibi bu çocukların kültürel eğitimine de olumsuz etkileri olduğunu Pokemon çılgınlığının da bir müddet sonra diğerleri gibi sönüp gideceğini belirtiyorlar. Ancak geride bırakacakları olumsuzlukların nasıl olacağı ve nasıl telafi edileceği konusunda pek bir bilgi yok ve asıl sorun burada yatıyor.

    Çocukların vazgeçemediği Pokemonlar büyüklerin dünyasına da yavaş yavaş sızmaya başlıyor. Sinemalarda gösterilen Pokemon filmi çıkışında birçok orta yaşlı ya da yetişkinlere rastlanmaktadır. Bu yetişkinler Pokemon seyretmekten zevk aldıklarını, hatta zaman zaman küçük kardeşlerinin ya da çocuklarının Pokemon oyuncakları ile oynadıklarını belirtmişlerdir.

    Şentepe Mevlana İlköğretim Okulunun müdürü Ekrem Gündoğdu ile Pokemonun zararları konusunda görüştük. Bize Pokemon’un özellikle birinci ve ikinci sınıfları çok fazla etkilediğini, tenefüste çocukların Pokemon tasolarıyla oynadıklarını, bunu veli toplantısında dile getirdiklerini söyledi. Pokemon tasolarının kumar alışkanlığı yarattığını belirterek; Pokemon ürünlerinin zararlı olduğunu ve öğrenciler tarafından okula getirilmemesi gerektiğini vurguladı. Gündoğdu “ Çocuklar bu oyunun kahramanlarını konuşuyor, uçmaktan, yenmekten söz ediyor. Oyunun taso ve kartlarına sahip olma hırsıyla para harcıyor ve arkadaşlarını yenmeye çalışıyor. Öğrencilerimizin daha az hoşgörülü, daha tahammülsüz ve doyumsuz olduğunu görüyoruz. Tabi bu da derslerine yansıyor.” dedi.

    Pokemon’u bir tehlike olarak gören aileler psikologlar ve sivil toplum örgütleri ve sağlık bakanlığı Pokemon fırtınasını bir tehlike olarak değerlendirerek karşı önlem almaya çalışıyorlar.

    Devlet Hastanesi psikiyatri doktorlarından Bünyamin Gümüş de Pokemon tehlikesine dikkat çekerek “Pokemon çılgınlığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde salgın halinde. Filmin şiddet içermesi çocukları olumsuz yönde etkiliyor. Pokemon hareketini çocuk kendisine model olarak seçebilir, aynı hareketi yapabilir” diye konuştu.

    Psikiyatrist Doç. Dr. Nesrin Dilbaz’la bu konuda bir görüşme yaptık. Kendisine şimdiye kadar televizyondan etkilendiğini düşünerek çocuğunu getiren ailelerin olup olmadığını sorduk. Bize; bu tür vakalarla karşılaştığını söyledi. Bunlardan birinde; aile çocuğunu televizyon karşısından kaldırmakta zorlanıyor, yasak getirmek istediğinde ise çocuk aileye tepki veriyor. Ya bir şeyleri kırıyor, ya odasını dağıtıyor ya da oyuncaklarını parçalıyor. Aile yasak getirme nedeni olarak hem çocuğun sağlığını hem de televizyonda gördüğü şiddeti uygulamasından dolayı giderek uyumsuz bir çocuk haline gelmesini gösteriyor.
    Dilbaz’ çizgi filmlerde gösterilen şiddet hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorduğumuzda “Çocuklar yetişirken bir şartlanma süreci yaşarlar. Bu süreçte çizgi filmlerin etkisi de önemlidir.

    Çizgi filmler doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini öğrenme yaşındaki çocuk için örnek alınan eğitici konumundadır. Okul öncesindeki çocuklarda özdeşleşme-benzemeye çalışma duygusu vardır. Bu nedenle çizgi filmlerdeki karakterler gibi davranmaya, onların hayatlarını bilmeden de olsa yaşamaya çalışırlar.” Ayrıca Dilbaz, Pokemon gibi çizgi filmlerin ve oyunların çocuğu kazanma hırsı ile salgınlaştırdığına dikkat çekiyor.

    Dilbaz; neler yapılması gerektiğine de değinmiştir. Ona göre; çocuklara özel programlar hazırlanmalıdır. Çocuk kitaplarında olduğu gibi televizyon programlarında da farklı yaşlara farklı uygulamalar yapılmalıdır. Küçük çocuklar korkutucu olaylar karşısında çok fazla korkabilirler. Çünkü olayları gerçekçi kıyaslamalar yapabilecek kapasiteye sahip değiller. Aileler çocuklarıyla birlikte programları izlemeli ve yorum yapmalıdırlar.



  5. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    TELEVİZYON HAKKINDA BİLGİ

    Çocuk ve televizyon ilişkisinde en önemli konuma sahip anne ve babanın sorumlulukları vardır. Çaplı’ya göre (1996) kimi anne babalar çocuklarının televizyon izleme sürelerini kısıtlamak gibi bir yöntem uygulamaktadırlar. Kimileri ise çocuklarıyla birlikte televizyon izleyerek onlara izledikleri hakkında yorumlar yapmaktadırlar. Anne ve babalarından bu yönde yardım alan çocukların televizyon izlerken daha eleştirel oldukları saptanmıştır. Çocukları bu kadar televizyon izledikleri için suçlamak yanlıştır.

    Anne ve babaların dışında televizyondaki şiddetin denetlenmesi ve bu şiddete karşı çocukların korunmasına ilişkin yönetim (yasa koyucular ve siyasi karar alıcılar) ve televizyon endüstrisine de (yapımcılar , yayıncılar ve reklam verenler) görevler düşmektedir. RTÜK de elindeki yetkileri televizyon ve şiddeti dizginlemek, frenlemek konusunda toplum yararına kullanabilir.
    4 Eylül 2000 tarihli Radikal gazetesinin haberinde başlık “Aileler Televizyonda Şiddet İstemiyor” şeklinde yayınlanmıştır.

    178 Alo RTÜK hattını arayan aileler çocukların çizgi filmlerde gördükleri şiddet sahnelerini taklit etmelerinden dolayı şikayetçi oldular.

    RTÜK İletişim Dergisi kasım-aralık 2000 sayı 20’ye göre Pokemon en fazla şikayet alan çizgi filmdir. Çizgi filmler konusunda yapılan 189 başvurudan 15’i beğeni bildirirken 174 adet başvuru muhtelif konulardaki şikayetlerden oluşmuştur.

    Ekim ve kasım döneminde çok dikkat çekici bir olay gerçekleşmiş; Pokemon adlı çizgi film tek başına 157 adet başvuru almış ve bu başvuruların 142’sinde şikayetler dile getirilmiştir. Bu dönem içerisinde çizgi filmler konusunda yapılan başvurunun %83’ü, şikayetlerin ise %82’si Pokemon adlı çizgi film hakkında olmuştur.

    178 Alo RTÜK servisinin hizmete girdiği günden bu yana ilk kez bir program tek başına yer aldığı grubunda bu kadar büyük oranda şikayet almıştır. Söz konusu çizgi film ile ilgili olarak alınan şikayetlerden 101 adeti diğer başlığı altında programın yayından kaldırılması hakkında görüş bildirirken, 24’ü yayının şiddet içerdiğine ilişkindir.

    Pokemon çocukları etkiliyor, izleyenleri intihara sürüklüyor, öldürüyor, süründürüyor denilirken olanlar oldu RTÜK sağlık bakanlığının yazısı üzerine Pokemon adlı çizgi filmi Türk televizyonlarında yasakladı. Ben Pokemon’um diyerek pencereden atlayan iki çocuktan sonra sağlık bakanlığı çizgi filmi mercek altına almış ve hazırladığı raporda saldırganlık ve şiddetin çizgi kahramanların doğal özelliği olarak sunulduğunu belirtmiştir.

    Biz de POKEMON 2000 adlı çizgi sinemayı inceledik. Bir kopyalama sonucu oluşan pokemonun (Miutoo) dünyayı ele geçirmek amacıyla pokemon eğiticilerini bir şatoya davet etmesi üzerine olaylar başlamıştır. Miutoo gelen her pokemonun kopyasını elde etmiştir. Film boyunca gerçek ve kopya pokemonların 26 kez dövüşmelerine tanık olunmuştur.

    Altı kez pokemon uçurumdan yuvarlanmış bunların üçünde suya çakılmıştır. Üç kez dev bir pokemon küçük pokemonların üstüne düşmüş ancak bunların hiçbiri ölümle sonuçlanmamıştır. Şiddetin yanı sıra filmin sonunda aşırı duygusal bir sahneye yer verilmiştir.

    RTÜK raporunda bir çizgi film yayınlanmadan önce çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında çalışan uzmanlardan oluşan bir komisyonca değerlendirildikten sonra gösterime girmesi uygun olur denildi. Sağlık Bakanlığının daha önce yaptığı “Pokemon’u birden yasaklarsak büyük tepkiye yol açabilir. Yavaş yavaş ortadan kaldıralım” demesi fayda etmedi.

    ATV’nin 14 aralıktan itibaren çizgi filmi göstermesine yasak getirildi. Ve ayrıca RTÜK tarafından ATV’ye 1 günlük kapatma cezası verildi. Bu karar 6 Aralık 2000 tarihli resmi gazetede şöyle yer almıştır:
    RTÜK 6 Aralık 2000 tarihli toplantısında 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 4. Maddesi gereğince “Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapılmaması esasına ilişkin (m) bendince aykırı olarak iyi ve kötü arasında net bir ayrım yapmadan bir an iyi olan bir kahraman bir an sonra kötü karakter olarak sunan ve bu şekilde mesaj karmaşasına yol açarak özellikle okul öncesi yaş grubu çocukları için zarar verebileceği düşünülen ayrıca şiddet içeren görüntüleri gerçekten uzak bir şekilde sunarak çocukların şiddeti kabullenmelerini kolaylaştırıp çocukların şiddet olgusuna karşı duyarsızlaşmasına yol açtığı tespit edilen ‘POKEMON’ adlı çizgi filmini yayınlayan ATV’nin yayınının 1 gün süreyle durdurulmasına karar verilmiştir.”

    Ancak çocukları olumsuz etkilediği gerekçesiyle RTÜK tarafından verilen kapatma cezası üzerine ATV’nin yayından kaldırdığı Pokemondan sonra bu kez de Kanal D’de yayınlanmaya başlayan Digimon furyası başlamıştır.

    Digimon’da gerçek dünyadan dijital dünyaya geçen yedi çocuğun tekrar gerçek dünyaya dönebilmek için verdikleri mücadeleler ele alınıyor. Bazı karanlık güçler iyi digimonları etkileyerek onları kötü birer digimon haline getirmeye ve dijital dünyayı tahrip etmeye çalışırlar. Kahramanlar digimonların yardımıyla kendi dünyalarına dönmeye diğer yandan da karanlık güçlere karşı dijital dünyayı korumaya çalışırlar. Tıpkı Pokemon’da olduğu gibi burada da şiddet ön plandadır.

    Görülüyor ki yine televizyonun ticari mantığı, kar elde etme güdüsü, rayting kaygısı; kamuyu bilgilendirme ve eğitme görevinin önüne geçmiştir. Çocuklar televizyon için bir kazanç kapısı olduğu sürece de bu tür çizgi film furyası devam edecek gibi görünmektedir.

    Sonuç

    Şiddet ile kitle iletişim araçlarının şiddeti özendirme olgusu arasında zorunlu bir bağıntı en azından henüz kanıtlanmış değildir. Bu araçlar şiddet konusu davranışların tek nedeni değil, olsa olsa bunların doğmasına katkıda bulunan etmenlerden biridir.

    Ancak, çocuklar; sokakta, okulda, evde şu ya da bu şekilde şiddet ortamının tam ortasındadırlar. En güvenli yerlerinde, evlerinde bile televizyon karşısında şiddeti edilgen olarak sürekli tüketmektedirler.

    Televizyonun çocuklar üzerinde etkilerin incelendiğinde televizyonda yer alan şiddet içeren iletiler akla gelmektedir. Bu nedenle aileler çocuklarının bu tür iletilerden olumsuz yönde etkilenebileceklerinden kuşkulanmaktadırlar. Örneğin bir insan tüm hayatı boyunca bir ya da iki ölüm olayı görebileceği halde, televizyonda hergün binlerce ölüm olayına tanık olur.(Çetin, 1999) Ayrıca insanların hergün yüzlerce kez şiddet olaylarına tanık olması ancak televizyonda mümkündür.

    Bu yüzden şiddet konusunda ve şiddetin televizyonların yaşam gerçeği olma konusunda tüm toplum olarak düşünmeye başlamalı, televizyonları bu konudaki özdenetim anlayışına itmek için kampanyalar başlatmalı ve RTÜK’ü adı geçen yetkileri kullanması bakımından göreve davet edilmelidir. Şiddet içerikli filmler çocukların yattığı saatlerin sonrasına, geç vakitlere kaydırılmalı, izleyiciler ikaz edilmelidir


+ Yorum Gönder