+ Yorum Gönder
Okul ve Eğitim ve Her Telden Eğitim Konuları Forumunda Dinin toplumsal işlevleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Dinin toplumsal işlevleri








    Dinin toplumsal işlevleri

    Dinin toplumsal işlevleri arasında aile yapılarının korunması da büyük önem taşır. Bütün toplumlarda cinsel davranışı, üreme etkinliğini, statü dağılımını ve bireyin toplumsallaşması sürecini düzenleyen kültürel çerçeveler, başka yapıların yanı sıra dinsel kurumlarca da gözetilir. Akrabalık düzeninin toplumsal örgütlenmenin odağı olduğu
    toplumlarda bu, özellikle geçerlidir. Bu tür bazı toplumlarda ailelere özgü tanrılar ve atalara tapınma, dinsel yaşamın ağırlıklı boyutunu oluşturur. Günümüzde birçok toplumda, aile üyeleri arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlak kuralları genellikle dinsel yaptırımlara bağlanır. Aile biriminin ağırlığının görece azaldığı toplumlarda da bireyin toplumsallaşması sürecinde dinsel öğeler önemini korumaktadır. Günümüzde de aynı dinsel topluluk içinden eş seçimi yaygındır ve ailenin temel yapısı dinsel normlarla desteklenmektedir.

    Dinin toplumsal.jpg
    ,

    Din, işlevsel bakımdan, bir ölçüde çelişen iki tür gereksinmeye karşılık verir. Bir yandan toplum düzeyinde sürekliliğin ve istikrarın korunması, bireysel davranışların önceden kestirilebilmesi, bireylerin bunalım koşullarındaki olası yıkıcı tepkilerinin denetlenebilmesi gerekir. Bireyler düzeyinde ise gerilim, suçluluk, boğuntu ve hüsran duygularının üstesinden gelinebilmelidir. Ama toplumda bütünleşmeyi pekiştiren süreçler, bireyleri yeni özverilere zorlayarak boğuntu duygusunu daha da güçlendirebilir; buna karşılık bireyler de kurtuluşu toplumsal düzeni sarsacak yollarda arayabilir.
    ,

    Dinin gerçekte birbirini bütünleyen bu iki karşıt işlevi, dinsel örgütlenmenin ya da dinsel birliğin değişik türlerinde yansımasını bulur. Hiyerarşik biçimde örgütlenmiş dinsel kurumlar (örn. Hıristiyanlıkta kilise) ilke olarak bütün toplumla örtüşmeyi, dolayısıyla en ileri bütünleşmeyi amaçlar; bu nedenle öğretiye uygun doğru davranış biçiminden çok, biçimsel ayin kurallarına ve inanç ilkelerine ağırlık verir. Alman kilise tarihçisi Ernst Troeltsch'e göre Hıristiyanlıkta kilise, devletle ve egemen sınıflarla bütünleşerek, toplumsal düzenin ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştür. Buna karşılık mezhep ve tarikat biçimindeki dinsel örgütlenmeler, ilke olarak, başat iktidar yapılarının dışında kalmış grup ve bireylerin gereksinmelerini karşılamaya dönüktür. Hiyerarşik bir örgütlenmenin bulunmadığı ve din bağının, doğuştan belirli bir toplumun üyesi olmakla kendiliğinden örtüştüğü dinler ise (büyük ölçüde İslam, bir ölçüde Yahudilik, Budacılık, Hinduizm) din birliğinin ne ölçüde "kurumlaştığı" ya da ne ölçüde "yataylaştığı" bakımından incelenebilir
    , Örneğin genellikle kurumlaşmamış sayılan, yatay birliğin ağır bastığı Hindu dininin tarihindeki belirli dönemlerde örgütlü, bir ölçüde hiyerarşik bir ruhban düzeni ( Brahmanlık) egemen olmuştur. Budacılığın Theravada kolunun ağırlıkta olduğu ülkelerde de (örn. Tayland) sangha (keşiş örgütlenmesi) karmaşık bir kilise yapısını andırır. Din sosyolojisiDin sosyolojisinin en önemli kuramcılarından Max Weber (1864-1920) üst ve alt sınıflara özgü dinsel yaklaşımlar arasındaki karşıtlığı da vurgular. Weber'e göre üst sınıfların dinsel yaklaşımı, yeryüzündeki kötülüğü Tanrı'nın mutlak iyiliği ve doğruluğu ile özürlendirmeye çalışır, yeryüzünde varlıklı grupların kayınlmasını gerekçelendiren inanç ilkeleri ile ayinlere ağırlık verir. Oysa toplumun güçsüz kesimleri acı çekmeyi yücelten, hatta kurtuluş yolu sayan, yeryüzünde kazanılan başarıları küçük gören öğretilere bağlanma, Hinduizm ve Budacılıkta olduğu gibi yeniden doğuş ülküsünü yüceltme eğilimindedir. Dinsel gruplar içindeki çatışmalar genellikle bu toplumsal karşıtlıkları yansıtır. Örneğin Yahudiliğin ilk dönemlerinde peygamberler ile kuralcı dinsel önderlerin çatışması, yarı göçebe Çobanlar ile yerleşik çiftçiler, topraksızlar ile toprak sahipleri, zanaatçılar ile soylular arasındaki çatışmaların bir yansımasıdır.
    ,
    Öte yandan dinlerin inanç ilkeleri, simgesel anlatım biçimleri ve tapınma kuralları, özellikle halk kültürünün özgün yapılarıyla iç içe geçtikçe seçmeci ve karma bileşimler de ortaya çıkabilir. Hemen hiçbir dinin, tarih boyunca yayıldığı bütün ortamlarda, bütün öğeleriyle bağdaşık bir sistem özelliğini koruduğu söylenemez. Durkheim'a göre hiçbir din tek bir düşünceye, uygulandığı koşulların farklılığına karşın özünde değişmez kalan tek bir ilkeye bağlanamaz. Her din, birbirinden ayrı ve görece tekilleşmiş parçaların oluşturduğu bir bütündür. Gene her din, her biri belirli bir özerklik kazanmış değişik kültlerin birliğinden oluşur.

    Yardımcı Olabilecek Notlar: 1
    Toplumsal hareket türü olarak ele alınması gereken dinsel hareketlerin onları diğer toplumsal hareketlerden farklı belli başlı özellikleri vardır.Birincisi; bu hareketlerin bireyi tümüyle aşan bir doktrinden, aşkın bir otoriteden kaynaklandığını ileri sürmeleridir.İkincisi; bireyin davranışlarını hatta kişiliğini temelden yönlendirebilme yeteneğidir.Dinsel hareketlerde bireyler diğer toplumsal hareketlerde olduğundan çok daha fazla davranışlarını değiştirme konusunda manevi
    , baskı altında bulunmaktadırlar.Diğer yandan doğa üstü bir aşkın bir otoriteden kaynaklanması ve gerçeğin tek olduğu savı da dinler arası bir mücadele getirmekte ve toplumsal çatışmadan kaynaklandıkları gibi toplumsal çatışmaya da yol açabilmektedirler.Bu itibarla belli bir ölçüde devrimci bir potansiyel taşımaktadırlar.(Landsberger) Dinsel hareketlerin toplumun gidişatına karşı bir protesto eylemi olarak belirlenmesi (Durkheim) yada Nadel’in belirttiği dinin toplumu kaynaştırıcı bir olgu olduğu görüşü her dinsel hareketin kendi öznelliğinde referans olarak alınması gereken görüşlerdir.

    Dinin ister bütünleştirici, ister tutucu, isterse de devrimci rolü üzerinde durulsun bu olgunun toplumsal değişim faktörü olarak önemi oldukça büyüktür.Marks hariç değişimi bilimsel araştırmalarının odak noktası yapan araştırmacılar için vazgeçilmezliği ortadadır ve Durkheim ve Weber’den kaynaklanan toplumsal teoriler dinsel hareketlerin toplumsal değişimdeki rollerine ve siyasal içeriklerine gereğince yer vermişlerdir.

    Durkheim ve Weber’in açmış oldukları yol izlendiğinde
    , din toplumun bir fonksiyonu olarak görülecektir.Sistemin denge hainde olduğu bir toplumda din ve dinsel hareketler bir bütünleşme fonksiyonudur.Toplumsal karşıtlıkların consensusu zedelediği bir toplumda din toplumsal farklılaşmanın bir fonksiyonudur ve muhalefet biçimi olma eğilimindedir.Kurulu düzenin ve sistemin yadsındığı toplumlarda ise dinsel hareketler, baş kaldırmanın, protestonun bir ifadesidir.Özetle din; toplumun bir fonksiyonudur ve toplumun kendi kendini doğrulaması, kendini sorgulaması yada kendini yadsıması fonksiyonunu ifade etmektedir.(Desroches)

    Wach; dinsel hareketleri içsel protesto-dıştan protesto hareketleri olarak tasnife tabi tutmuştur.Bir çeşit kültür grevi yada hoşnutsuzluk kaynağını zihnen feshetme olarak niteleyebileceğimiz dıştan protesto tarzı, Hobsbawn’ın reformcu olarak tanımladığı dinsel hareketlere tekabül etmektedir.Ona göre dinsel hareketler iki yönde oluşup gelişebilmektedir; reformcu dinsel hareketler ve devrimci dinsel hareketler.Reformcu hareketler belirli bir toplumsal düzenlemeyi yada kurumu ana hatları ile kabul etmekte olup, mevcut kusurları yada eksiklikleri reformlar yolu ile gidermeyi amaçlamaktadırlar.Devrimci hareketler ise, toplumun temelden dönüştürülmesini yada yepyeni bir toplum biçimi ile ikame edilmesini öngörmektedirler.

    Yakın zamanlarda sekülerleşmenin tatmin edici
    , olmadığına ilişkin bir kanıt olarak Lanternari’nin ezilenlerin dini olarak tanımladığı millenarist hareketler oluşa gelmiştir.Mesihçi ve millenarist hareketler yalnızca biçimsel olarak kullandıkları dil bakımından dinseldirler.Öznelerinde sosyo-ekonomik ve siyasal öğeler yer almaktadır.Millenarist hareketlerin ortak yönü mutluluk bolluk ve mutlak adalet çağını inananlarına vaat etmesidir.

    Hobsbawn’ın belirlemesine göre millenarist hareketler üç farklı özellik taşımaktadır.

    1-Mevcut dünyaya ve kötü olarak tanınan günümüze karşı topyekün bir yadsıma vardır.

    2-Millenarist hareketlerde belirli bir ölçüde standartlaşmış bir ideoloji vardır.

    3-Çağdaş devrimci hareketlerle millenarist hareketler arasında ki son fark da millenarist hareketlerin özlemledikleri topluma ilişkin çok belirsiz fikirleri olması ve bu toplumu gerçekleştirme yolundaki eylemlerin de aynı muğlaklığı taşımasıdır.
    ,
    Millenaristler devrim yapıcı olamamaktadır, çünkü devrimin adeta kendiliğinden , mucizevi yolla, ilahi vahiy ile şu veya bu şekilde gerçekleşeceğini beklemektedirler.Thomas Münzer’in 16.yy Almanya’sında patlak veren köylü ayaklanması, Sioux’ların ruh dansı biçimde başlayan sonraları şiddette dönüşen kültür grevi, Çin’deki Taiping ayaklanması ve 19.yy İtalya’sındaki Lazzerati isyanı millenarist hareketlere dair örneklerdir.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Araştırmacıların çoğu millenarist hareketleri toplumsal sorunlar karşı bir yanıt olarak çözülmeye tabi tutulmuş bir geleneksel toplumun tepkisi olarak değerlendirmişlerdir.Bu tür hareketlerin bir doyumsuzluk yada stres halinde olan toplumlarda meydana geldiğini vurgulamışlardır.(Batescn) Başka bir deyişle dinsel hareketler toplumların geliştirdiği bir telafi mekanizmasıdır.(Desroches) Doyumsuzluk teorisine yakın bir yoksunluk teorisi de ilk kez Barber tarafından millenarist hareketleri açıklayabilmek için savunulmuştur.Barber, protesto niteliği taşıyan dinsel hareketleri bir akültürasyon olayı olarak yorumlamıştır; daha üstün , yabancı bir kültürle temastan ileri gelen yoksunluğa karşı geliştirilen bir tepkidir.Millenarizmin nedenleriyle ilgili olarak savunulan diğer bir tezde ekonomik etkenleri vurgulamaktadır.(Olson) Balandier’e göre ise, millenarist hareketler aynı zamanda bir sosyolojik ve kültürel olgudur.Kültürel bir olgudur çünkü, yabancı kültür öğelerine karşı tepkiden ileri gelmektedir.Sosyolojik bir olgudur çünkü, bağımlı bir toplumun inisiyatifi ile meydana gelmektedir ve toplumun yeniden örgütlenmesine yönelik bir çabayı , ifade etmektedir.

    Ülkemiz bazında değerlendirildiği zaman İslamın yeniden dirilişinin söz edildiği günlerde olayın sosyo- kültürel, ekonomik ve siyasal bazda bütünüyle analiz edilmesi gereği çok açıktır.Bilindiği gibi Kemalist devrimciler için laiklik bir modernleşme politikasının sadece bir mihenk taşı olmaktan öte aynı zamanda da bir hikmet-i hükümet meselesiydi.Gerek Sünni gerekse alevi varyantlarında daha önce merkezi ve muzaffer olan Türk İslamiyet’i artık sırf halk tabakalarının ve mistik, dinsel geleneklerin haznesi olan kırsal Anadolu’nun elinde kalan bir mirastı.Böylelikle toplumun periferine sıkıştırılmış, kamu hayatının dışına sürülmüş ve çoğu zaman da bastırılmış olan İslam, geleneksel din örgütleri çerçevesinde gelişme imkanından da yoksun bırakılıyordu.1925 yılında gericiliğin odak noktası olarak telakki edilen tekke, zaviye, medreseler,tarikatlar ve cemaatlerin kapatılmasıyla siyasal alandan sürgün edilen İslam sanıldığının aksine kısa zamanda belki de bu nedenle ülkenin siyasi rekabet ve kazanın alanlarından biri haline geldi.Kemalist devletin la-diniliğinden meydana gelen doyumsuzluktan kaynaklı Nakşibendi ve Kadiri gibi tarikatlara karşı ilgi ve hassasiyet artmış bulunuyordu.Bu aynı zamanda kendini İslami bir kültürel çerçevede tanımlamaya alışık ve böyle tanımlamaya devam etmek isteyen bir toplumun itirazını yansıtmakla birlikte batıcı bir hayat tarzının artan ölçüde kültürel alana el koymasıyla kültürel kimliğin örselenmesinden ve yok
    , olma tehlikesinden duyulan endişeyi de yansıtıyordu.

    Bir yandan tarikatların diğer yandan siyasi amaç güden dini hareketlerin özellikle iktisadi gelişmenin kaydedildiği ve sanayileşmenin vicdanları sarstığı, toplumsal alışkanlıkları alt üst ettiği yörelerde ortaya çıkması oldukça dikkat çekicidir.İktisadi entegrasyonun ve kapitalist kent toplumu tipiyle eklemlenmekte olmanın yarattığı bunalım toplumun periferine artık sınıflı bir toplumda yer aldığını hatırlatıyor ve çağdaş toplumun tabakalaşma sisteminin en altında bulunduğunun da bilincine vardırıyordu.Kemalist devletin gerçekleştirdiği yapısal dönüşümler Türk toplumunu çok uzun zamandır haberi olmadığı bilmediği daha iyi bir hayat yaşama umutlarını beslemesine yol açmıştı.Kalkınmacı
    , ideoloji bu umudu ortaya çıkarıyor ve beslenmesine yol açıyordu.

    Böylelikle din; iktisadi, siyasi ve kültürel hayatın çeşitli kademelerinde gittikçe artan bir görünürlük kazanmaktadır.Ama bu İslamcı grupların örgütlü mücadele güçlerinden ve kitleleri cezp etme yeteneğinden çok nüfusun çoğunluğunun çok hızlı ve çokça dramatik bir boyutta olan bir kentleşme sürecini yaşayan bir toplumun sahne olduğu yapısal dönüşümlerin bir sonucudur.Bu aşamada bir yandan laikliğin tesis edilmesine, diğer yandan ise İslami değerlerin kamu kesiminde ve kamusal alanda nüfusunun artmasına tanık olunmaktadır.Türkiye’de İslamın yeniden doğuşundan söz ettiren de budur.

    Batı yöntemlerinin ve rasyonalist pozitivizmin Türk toplumuna zerk edilmesiyle İslam bu ülkede hiçbir zaman ciddi bir gerilemeye maruz kalmamıştır.Laik eğitimin getirdiği bir takım dönüşümler olmakla beraber Cumhuriyetin ana amaçları uyarınca meydana gelen iktisadi gelişme bir paradoksu da meydana getirmiş ve uzun süre sessizliğe gömülen fakat gerilemeyen İslami düşünceyi artık örgütleme ve yönetme yeteneğini elde eden yeni kadroların oluşumuna yola açmıştır.
    ,
    Durkheim’ın din ile toplumsal bütünleşmenin yan yana varolduklarını, dinde gevşemenin toplumdaki dayanışma bağlarını da çözerek anomiye yol açtığını ifade ettiğinden beri sosyolojide din bir istikrar faktörü olarak değerlendirile gelmiştir. Bu yaygın görüşün hakimiyetini korumasına rağmen, son zamanlarda özellikle üçüncü dünya ülkelerinde din olgusunu inceleyen araştırmacılar söz konusu toplumlarda din fikri etrafında örgütlenen hareketlerin çoğunun mücadeleci bir öze sahip olduğunu kabul etmeye başlamışlardır.Aynı araştırmacılar dinin toplumsal çatışmadan kaynaklandığı gibi çatışmaya da kaynak teşkil ettiğini söylemişlerdir.Bu nedenledir ki artık dinsel hareketlerin pek çoğunun değişime yönelik olduğu, hatta devrim potansiyeli taşıdığı ileri sürülmektedir.Landsberger’in belirttiği gibi, dine dayanan hareketlerin çoğu aslında toplumsal tabakalaşma sisteminde düşük statüye sahip bireylerin kolektif tepkisinin örgütlenmesinden ibarettir.
    ,
    Yardımcı Olabilecek Notlar: 2

    Din araştırmacıları dinî bir tecrübeyi genelde doğrudan ele almazlar, onu metinler ve semboller vasıtasıyla incelemek durumundadırlar. Burada, Ricoeurun ifade ettiği üzere, açıklama yöntemleri son derece önemlidir. Zira açıklama yöntemleri bize, fenomenin bir rölyef/kabartma gibi belirgin hale getirildiği ve gözlemciye, doğrudan katılımın örtücü etkilerinden kurtulma ve fenomenle bağımsız bir ilişkiye girebilme imkanının verildiği çok önemli bir ayrıştırma (distanciation) gücü verir (1973: 157). Dolayısıyla, pozitif bilimlerin dışarıdan bakan perspektifleri bize din üzerinde bazı ayrımlar yapma imkanı sunmaktadır ki, böylece biz onu bir tablo üzerinde görür ve içeriden bakanın kaçırabileceği yönlerini fark ederiz.
    ,
    Her hangi bir araştırmacı dinin toplumsal ve psikolojik işlevlerine dikkat çekiyorsa, bu, illa o kimsenin dinin hakikatini temelden sarsmaya çalıştığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, sembollerin veya ritüellerin kökenlerini, bunların psikolojik işlevleri veya nörolojik kanunlar açısından ortaya koyan birinin yaptığı şey, zorunlu olarak dini zayıflatmak değildir. Din, insan kültürünün tüm diğer formları gibi, beden ve zihin vasıtasıyla ve belli bir toplumun dili ve sembolleri aracılığı ile ifade edilmektedir. Bir din araştırması sadece, dini, onun toplumsal ve ruhsal işlevi ile, veya onun köklerini beynin yapısı ve işleyişi ile sınırlamaya ve bunlara indirgemeye çalışırsa hata yapar. Yine, bir din araştırması, açıklama yöntemlerinin anlama yöntemleri ile diyalogda bulunmadığı yerde kusurludur.
    ,
    Burası, Bellah ve Bergerin, dinin muazzam bir anlam ortaya çıkaran gerçekliği ve kendine has özelliğini ısrarla vurguladıkları noktadır. Unutulmamalıdır ki, araştırmak, anlamak istediğimiz şey toplum, psikoloji veya beyin kimyası değil dindir. Din bilimi (science of religion) genelde dinin toplumsal ve psikolojik işlevlerini açıklamakla kalmaz daha ileri gider ve dinin sadece toplumun veya psikolojinin bir fonksiyonu olduğunu göstermeye çalışır. Din toplumun bir fonksiyonu veya psikolojik bir kanunun bir yansıması olarak sunulursa bu, bize birey ve toplumla ilgili bir şeyler söyleyen ama dinin özgün gerçekliğini gözden kaçıran bir açıklama olur. Bir dinî ritüeli anlamada onun toplumsal işlevi ve seküler paralellerini bilmek bize yardımcı oluyor ise de, nihayetinde bir dinî ritüeli benzersiz yapan şeyin ne olduğunu anlamak isteriz. Bir dinî ritüeli seküler bir eylemden ayıran şey nedir? Kuşkusuz bu, din araştırmalarının, cevaplamak için hazırlıklı olması gereken bir sorudur. İşte bu noktada din araştırmaları anlama yöntemlerine yönelmelidir. Mesela, bir ritüelin onu düzenli olarak uygulayanlar için ne anlam ifade ettiği araştırılmalıdır. Ve, dindarın tasvir ve tecrübe ettiği kutsal ve aşkın gerçekliği konu alan analiz yöntemlerinin kullanılması gerekir.
    ,

    Peki, din araştırmalarının nihaî amacı inanır ile empati kurmak veya inanırın dinî ritüeli ifa ederkenki tecrübesini yeniden yaşamak mı olmalıdır? Din araştırmaları, amaçlarını, Diltheyin anlamanın amaçlarını tasvir ettiği açıdan mı formüle etmek zorundadır? Burada da Ricoeur son derece yardımcıdır. Çünkü Ricoeur, Hans George Gadameri takip ederek, Diltheyin ötekinin ruh hali ile empati kurma fikrinin hem imkansız hem de sakıncalı olduğunu söyler. Ricoeura göre, tarihsel bir fenomeni veya bir metni anlamada keşfetmek istediğimiz şey tarihsel aktörün ya da metnin arkasındaki yazarın zihni değil, aktörün yaşadığı dünya veya metnin ilerisine açılan mümkün dünyadır. Anlamaya çalıştığımız mümkün bir dünyadır (a possible world) veya içerisindeki kimsenin düzenlediği mümkün bir tarzdır (1976: 88). Burada Bergerin kullandığı çoğulcul gerçeklikler fikrini tekrar hatırlayabiliriz. Zira, dinin anlaşılmasında kavramak istediğimiz şey alternatif gerçeklik veya dinî bilincin tahayyül hatta tecrübe ettiği dünyadır.
    ,
    Eğer din araştırmalarının amacı Ricoeurun terimlerini kullanarak söylersek- dinî bilincin ifade ve tecrübe ettiği alternatif bir dünyanın yorumlanması teşebbüsü olarak anlaşılmakta ise, o halde açıklama ve anlama yöntemlerinin her ikisini de kullanmak durumundayız. Din araştırmalarında Ricoeurun hermenötik teorisine başvurduğumuzda ulaştığımız sonuç budur.





  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Yardımcı Olabilecek Notlar: 3 Freud’un dinle ilgili g, örüşlerine tekrar dönersek: onun rasyonaliteyi
    idealleştirmesi, bence bireyin rasyonel ihtiyaçlarını aşan evrensel bir ahlak
    sistemine duyulan arzunun indirgenemez tabiatını ıskalamıştır. Halbuki
    evrensel bir ahlak sistemi bu ihtiyaçları mutlaka gözönünde bulundurur.
    Freud’un, dindarlığın psikolojik kökenleriyle dinin yanılsamalı karakterini
    eşitlemesi, felsefi ve teolojik bir yaklaşımı gereksiz yere önceden tutmuş
    olmaktır. Doğruyu söylemek gerekirse, Winnicott’un çalışmasında, psiko-
    lojik işlevin geçiş yönünün yaratıcı ve aşkın niteliğinin keşfi, açıkça daha
    önemlidir.
    Psikanaliz, merkezi sinir sisteminin nörobiyolojisiyle birlikte, temel
    psikolojik bilimlerden biri olarak düşünülebilir, zira insanın işlevini anla-
    ma, genellikle eş sosyal-psikolojik ve kültürel-antropolojik bilimleri dikka-
    te alır. Aynı şekilde psikanaliz, (estetik yaratıcılığın kökenleri, motivasyon-
    ları ve ket vurmaları hakkında elbette pek çok şey söylese de) sanatsal
    üretimin kapsamlı bir analizini şart koşmaz. Bence insan bekasının temel
    bir ön şartı olarak ahlaki değerlerin transpersonel, normalüstü bir gerçekli-
    ği için de bu doğrudur. Freud, dinamik bilinçdışının insanın varoluşu üze-
    rindeki gölgeleyici etkisini keşfetmekle, kötülüğün psikolojik kökenlerini ve
    kaçınılmaz gerçekliğini anlamamıza katkıda bulunmuştur.
    ,
    Kurumlaşmış dini sistemler kesinlikle böylesi bilinçdışı etkilerden ve
    daha önce bahsedilen ideolojik sistemlerin kutupluluğuna yönelik gerilemeden korunmuş değildir. Hastalarımızla olan deneyimlerimiz, dinin nasıl
    kişisel zulüm ve yıkıcılık için bir aklileştirme olarak kullanılabildiğini, ob-
    sesif-kompulsif sistemlere dönüştürülebildiğini ve süper-ego işlevlerinin
    psikopatolojik bozulma ve tahribinin yıkıcı ve öz-yıkıcı toplum karşıtı dav-
    ranışa sevk edebildiğini ortaya koyuyor. Fakat psikanaliz, evrensel ahlaki
    sistemlerin kökenlerinin aksine, gerçek değer için cevaplar temin edemez:
    O bir dünya görüşü (Weltanschauung) olamaz. Hiyerarşik bir şekilde nor-
    malüstü evrensel değerler sistemi olarak dinin psikolojik ve sosyal işlevleri
    ve garantör, soyut prensip veya dini sistemin birleştirici kavramı olarak
    Tanrı fikri, psişik aygıtın gelişimi içerisinde gerçek değerin sezgisel kökeni-
    ni içerebilir, fakat bence psikanalitik teorinin “bilimsel zirve”si içine alına-
    maz.
    Freud’un aksine ben, bilimin ve aklın dinin yerini alamayacağını, insa-
    , nın temel yetenek ve işlevi olarak dindarlığın, normallik ve patoloji anlayı-
    şımızı bütünleştirmek zorunda olduğunu ve evrensel bir ahlak sisteminin
    insanlığın bekası için gerekli bir ön şart olduğunu belirterek sözlerime son
    vereceğim. Psikanaliz bize, dindarlığın kökenine ilişkin olarak temel bilgi
    verir, fakat bir dünya görüşü veya Tanrıya ilişkin felsefi ve teolojik bir tar-
    tışmanın hakemi değildir.
    Klinik seviyede psikanalistin işlevlerinden biri, hastalarımıza elverişli
    olan transpersonel bir ahlak sistemi ile ahlaki değerlere duyulan olgun bir
    arzu olarak dindarlığın kapsamını araştırmaktır. Psikanalistin işlevi, böyle
    bir evrensel değerler sistemi için pastoral danışmanlık veya rehberlik et-
    mek değildir; bilakis psikanalistin işlevi, hastaları, bireyin temel arzuları
    olarak kaygı, suç, telafi, merhamet, sorumluluk ve adaletin gelişimini en-
    gelleyen bilinçdışı çatışmaları sistematik yüzleştirme, inceleme ve çözüme
    ,
    kavuşturmayı içerecek şekilde, bu yeteneği sınırlayan bilinçdışı çatışmalar-
    dan arındırmaktır. Psikanaliz bazı hastalara da doğrudan kendilerine veya
    başkalarına yönelik nefret ve yıkıcılığın aklileştirilmesi olarak biçimsel dini
    bağlılıkların kullanımından kendilerini kurtarmaları için yardım etmek zo-
    rundadır. İnsan belki Freud’un, sevgi ve çalışma hayatın iki ana amacıdır
    ,
    önerisine, ahlaka bağlılık ve sanatın kıymetini bilme, insanı anlamak için
    iki ek ana görev ve kaynaktır, şeklinde bir ilave yapabilir





+ Yorum Gönder


dinin toplumsal işlevleri,  dinin toplumsal islevleri,  dinin toplumsal işlevleri nelerdir,  dinin islevleri,  sosyolojide dinin to