+ Yorum Gönder
Okul ve Eğitim ve Her Telden Eğitim Konuları Forumunda Akademik Konferans Örneği Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    Akademik Konferans Örneği








    Akademik Konferans Örneği

    Akademik Konferans Örneği nedir


    FUAD KÖPRÜLÜ:
    TÜRK EBEDİYATINA UMUMÎ BİR BAKIŞ

    “Okuyacağınız yazı, Türk edebiyatı tarihi üzerinde, geniş
    araştırmalarla elde edilmiş bilgi ve görüşlerin konferans şeklinde
    söylenmiş bir örneğidir. İlim adamlarının ilmî araştırma ve buluşlarını ,
    bir aydınlar, hatta uzmanlar topluluğu önünde konferans şeklinde
    anlattıklarını bilirsiniz. Akademik hitabet ya da akademik konferans
    denilen hitabet şekli budur.
    Fuad Köprülü bu mühim konferansını, Ankara’da toplanan Birinci
    Tarih Kongresinde 6 Temmuz 1932’de okumuştu. Konferans metni
    buraya kısaltılarak alınmıştır. Tamamı, yazarın, Türk Dili ve Edebiyatı
    Hakkında Araştırmalar, (İst. 1934) adlı kitabındadır.”
    Nihad Sami Banarlı

    I. Bugün yüksek huzurunuzda Türk edebiyatının umumî tekâmülünü en bariz hatlarıyla göstermeye çalışacağım. Eski Çin menbalarında, Türk edebiyatının Milâttan önce ikinci asırda mevcudiyetini gösteren, Türkçeden tercüme edilmiş bir şiir parçası mevcuttur. Bize bu kayıt dahi anlatılıyor ki, bugünkü bilgimize göre tekâmülünü ancak VIII. Asırdan beri takip edebildiğimiz Türk edebiyatının köklerini daha eski zamanlarda aramak lâzımdır. Mamafih şunu ilâveyi de unutmayalım ki, Avrupa’nın yaşayan edebiyatları arasında, hattâ on iki asırlık bir maziye malik olanlar da pek mahduttur. Türk lisan ve edebiyatının bize şimdilik malûm olan eski örnekleri, ancak VIII . asra ait Kök-Türk ve Uygur eserleridir. Bugün oldukça katî ve açık surette okunmuş olan Kök-Türk ve Uygur kitabeleri, Türkler’in bu devirde, uzun asırlardan beri işlenmiş, zengin bir edebiyat diline malik olduklarını gösteriyor. Türkler, Orhun yazısı veya Kök-Türk yazısı dediğimiz millî alfabelerini kullandıkları zamanlar, millî kültürlerini yabancı tesirlerden uzak tutmaya, büyük bir kıskançlıkla çalışıyorlardı. Fakat VIII. asırda Türkler arasında Budizm ve Maniheizm gibi yabancı dinler girmeye başladıktan sonra bu yeni dinlerin tesiri altında Kök-Türk alfabesi yerine Uygur alfabesi kaim olmaya ve birtakım tâlimî mahiyette eseler tercüme edilmeye başlandı. XX. asırda Şarkî Türkistan’da yapılmış hafriyat neticesinde meydana çıkan Türkçe eselerin en büyük kısmı henüz tetkik edilmemiştir; fakat şimdiye kadar tetkik edilenler arasında, dini eseler haricinde, mesela tarihî ve coğrafî eserlere tesadüf edilmemiş, yalnız bir Uygur hükümdarının civar memleketler hakkında malûmat almak maksadıyle gönderdiği memurlar tarafından yazılmış coğrafî bir eserin Tibetçeye tercüme olunmuş bir parçası elde edilmiştir. Bütün bu izahat gösteriyor ki, Türk edebiyatı, daha İslâmiyetten önce, oldukça kuvvetli bir inkişafa mazhar olmuş, nesir ve nazmın muhtelif nevileri meydana çıkmıştır. Bilhassa Oğuzlar’ın ozan ismini verdikleri halk şairlerinin umumî toplantılarda kopuz adlı telli sazlarla inşad ettikleri millî destan parçaları, kahramanlık şiirleri, aşk ve şarap türküleri Türk şiirinin en orijinal, en canlı bir şubesini teşkil ediyordu. Çin serhadlerinden başlayarak nihayetsiz Asya bozkırlarından Akdeniz kıyılarına kadar kuvvet ve haşmetle yayılan bu edebiyatın bakiyeleri, muhtelif Türk şubelerinin bugünkü Halk edebiyatlarında hâlâ yaşamaktadır. II Türkler, İslâmiyet dairesine girdikten sonra, Türk edebiyatı yeni bir inkişaf mecrası takîbine başladı: Münevver sınıf, eski millî kıymetleri ihmal ve hattâ imha ederek, bütün kuvvetini İslâm kültürünün yükselmesine sarf etti: İslâm ilimlerinin; Arap ve İran edebiyatlarının birçok büyük üstatları Tüktürler. Ordularında ve saraylarında Türk dili konuşulan birçok müslüman Türk sülâleleri, İslâm kültürünün yükselmesinde ve bilhassa İran edebiyatının ihyasında en büyük âmil olmuşlardır. Mamafih, çok geniş bir coğrafî sahaya yayılmış olan Türk kütleleri arasında, ve bilhassa, kavmî ananelerini – Müslüman olduktan sonra bile – kuvvetle muhafaza eden halk tabakası içinde, İslâmiyetten evvelki devirlerden kalan edebî ananeler bütün canlılığını muhafaza ediyordu.Karahanlılar gibi İslâmiyet dairesine girmiş Türk devletleri, eski Türk idare ananelerine sadık kalarak, devlet işlerinde Türk dilini kullanmakta devam ediyorlardı, Yazılı edebiyat dili olmak sıfatıyla eski ve kuvvetli bir maziye malik olan Türkçenin, Halk edebiyatından ayrı olarak, İslâm kadrosu dahilinde yeni bir edebiyat yaratamaması imkânsızdı. Hakikaten X . asırdan başlayarak, Türk edebiyatının İslâmî mahiyette eserler vücuda getirdiğini görüyoruz. İptida dinî eserlerin tercümesiyle başlayan bu cereyan, XI . asırda, İran edebiyatı tesiri altında Aruz vezniyle yazılmış Kutadgu Bilig gibi bediî ve felsefi kıymetçe de yüksek mahsuller vermeğe başladı.








  2. Asel
    Bayan Üye





    (Edebiyat tarihçimiz, konferansının bundan sonraki kısmında,
    İslâmiyetten sonraki Türk edebiyanın bir özetini yapıyor Edebiyatımızın, başta
    Orta Asya ve Anadolu olmak üzere değişik Türk ülkelerinde değişik lehçelerle
    gelişmesi konusunda toplu bilgiler veriyor Edebiyat tarihimizin, yüksek zümre
    edebiyatı ve Halk edebiyatı olarak XIII yüzyıldan beri yetiştirdiği mühim
    şahsiyetler ve eserler hakkında, yazılısı 12 sayfa tutan, kuvvetli bir hulâsa
    çiziyor ve sözlerini aşağıya bir üçüncü kısım halinde aldığımız, şu mühim bilgi
    ve haberlerle bitiriyor: )

    III
    Garpta, Türk edebiyatı tarihi hususundaki tetkiklerin çok ihmal edilmiş olması, müsteşriklerin bu husustaki çok yanlış ve menfi bir fikirlerinden ileri geliyor Onların çok sathî tetkiklere dayanarak besledikleri kanaate göre, Türk edebiyatı, İran edebiyatının sönük bir kopyasından ibarettir Hammer ve ondan evvel Toderini, bu kanaatin yanlışlığını meydana koymak istemişlerdir; lâkin Türk edebiyatını, yaşadıkları zaman itibariyle lâyıkıyle tetkike muvaffak olamayan bu müsteşriklerin sathî mütalaaları, edebiyatımız hakkındaki menfî fikirleri değiştiremedi Şu en son senelerde Fransız müsteşriklerinden E Blochet, bir eserinden büyük Çağatay şairi Ali Şîr Nevaî’den bahsederken, onun şiirlerinin İran edebiyatından kopya edilmiş kıymetsiz şeyler olduğunu iddia cesaretini göstermişti Halbuki, şimdiye kadar muhtelif eserlerimde ve en son İslam Ansiklopedisi’ne Anadolu Türk edebiyatı hakkında yazmış olduğum makalede izah ettiğim veçhile, Türk klasisizmi, İslâm medeniyeti dairesine
    mensûbiyetten ileri gelen zarurî bazı şekil müşâbehetlerine rağmen, İran klasisizminden tamamıyle farklıdır Bir misâl olarak Fuzulî’nin meşhur Leylâ vü Mecnûn hikâyesini zikredeceğim: Avrupa müsteşriklerinin yazdıkları
    eserlerde, bu hikâye, İran şairi Nizamî’nin maruf eserlerinden bir tercüme veya iktibas olarak gösteriliyor Halbuki Arap ve Fars edebiyatındaki muhtelif Leylâ vü Mecnun hikâyeleriyle Fuzulî’nin eserinin mukayesesi neticesinde sabit olmuştur ki, Fuzuli’nin eseri tamamıyle orijinaldir; ve mümasil İran hikayelerine, tertip, tahkiye, bediî tesir itibariyle faik bir Türk şaheseridir
    ………………Avrupa’da Osmanlı şiiri hakkında yazılmış en son ve en büyük eser Gibb isminde bir İngiliz müteşrikinin Osmanlı Şiiri Tarihi adlı kitabıdır Halbuki şairlerimiz hakkında oldukça etraflı ve bîtaraf tetkikler yapılmış olan bu âlimin eseri de hakikî manasıyle bir edebiyat tarihi değildir Daha İslâmiyetten evvelki
    devirlerde başlayan, uzun asırlar muhtelif coğrafî sahalarda kuvvetli bir inkişaf gösteren Türk edebiyatının tarihi, yalnız Anadolu’da yetişen bazı şairlerin tercüme-i hallerini sıralamakla yazılamaz Edebiyat tarihi, umumiyetle tarihin, daha sarih bir ifade ile, medeniyet tarihinin çok mühim bir kısmıdır; bir milletin uzun asırlar esnasında geçirdiği fikrî ve hissî tekâmülü gösteren bütün fikir mahsullerini tetkik ederek, onun manevî hayatını şe’niyette olduğu gibi yaşatmaya çalışan, canlı bir tarih şubesidir Sonra bir milletin edebiyat tarihini tam bir şekilde anlamak için, yalnız yüksek, münevver zümreye mahsus edebiyatı değil, her devirde mevcut olan muhtelif zümre edebiyatlarını, Halk edebiyatını tetkik etmek zaruridir Tarihî ve filolojik tenkidin icaplarına riayet etmeden, sosyolojinin bugünkü esaslarından mülhem olmadan, Genetique usulü -yani her hadisenin ilk menşe’lerinden
    itibaren tekâmülünü aramak usulü- tatbik eylemeden bugünkü manasıyle edebiyat tarihi yazılamaz
    Türk edebiyat tarihine ait son tetkiklerden çıkan bazı yeni neticeler vardır ki, mukayeseli edebiyat tarihini alâkadar edecek bu neticeden de kısaca bahsetmek isterim:

    1- Arap ve İran edebiyatlarında mevcut olan münazara tarzı, Türk halk edebiyatının tesiri altında doğmuş, ve neslen Türk olan ilk İran şairleri vasıtasiyle İran edebiyatına, ve sonra da Arapça yazan Horasan şairleri vasıtasiyle Arap edebiyatına intikal etmiştir
    2- İslâmiyetten evvelki ve sonraki Türk şiirinde kıt’a şeklinin bir vahid-i kıyasî teşkil ettiğini vaktiyle meydana koymuştum Bu fikri kabul eden değerli Leh Türkiyatçısı Kowalski, İran edebiyatındaki rübâi şeklinin bu Türk
    dörtlüklerinden alındığı mütalaasını ileri sürmüştür
    3- Le Tourneau isminde bir Fransız âlimi, daha 1984’de Paris’te neşredilen ‘Muhtelif Irklarda Edebî Tekâmül’ adlı eserinde, Türklerin millî bir destana malik olmayacaklarını ileri sürmüştü Halbuki Rus âlimi Potanin ve ona istinat eden Van Gennep, İslavların, Finlerin, Cermenlerin, Fransızların eski Halk edebiyatlarındaki destanî mevzuların Türklerden alındığını, yani merkezî
    Avrupa kavimlerinin vücuda getirdikleri destanî halk edebiyatının ilk esaslarını kurmak şerefinin Attila’nın Hunlar’ına ait bulunduğunu itiraf ediyorlar Türklerin daha Milâttan evvelki asırlardan beri devam eden çok zengin bir destanî edebiyatı olduğunu ve bunun mahiyetini muhtelif eserlerimde göstermiş olduğum için bu hususu izaha girişecek değilim Yalnız şunu söyleyeyim ki, Türk destanına ait tetkikler ilerledikçe, umumiyetle destanların teşekkülü hakkında âlimler arasında hâlâ devam eden münakaşaların da tenevvür edeceği
    muhakkaktır Bu tetkiklerin ilerlemesi, eski Türk diline ait birtakım meseleleri de aydınlatacaktır
    4- Avrupa edebiyatlarında kafiyenin hangi menşeden veya menşelerden geldiği, henüz halledilmemiş bir mevzudur Kowalski, Türk şiirinde kafiyenin çok eski ve çok esasî bir unsur olduğunu göz önüne alarak, bu
    hususta Avrupa’nın Türk Halk edebiyatının tesiri altında da kalmış olabilmesi fikrini ileri sürmüştür 5- Türk edebiyatı ve bilhassa Halk edebiyatı ve halk musikisi, Türklerle komşu muhtelif milletlerin edebiyatları üzerinde mühim bir nüfuz icra etmiştir Ermenilerin, Gürcülerin, Macarların, Ukraynalıların, Sırpların eski Halk edebiyatları üzerinde Türk nüfuzu muhakkaktır Büyük bir Fransız âliminin âdeta Homer’le mukayese edecek derecelerle kıymet istinat ettiği Ermeni saz şairlerinin eserleri, Türk saz şairlerinin sarih bir taklidinden ibarettir
    Vaktiyle neşrettiğin bir tetkiknamede katiyetle gösterdiğim bu nokta, bu mesele ile uğraşan Avrupa Türkiyatçıları tarafından da kabul edilmiştir Macarlar ve İslavlar üzerinde Türk halk şiirinin nüfuzu meselesini de vaktiyle oldukça sarih bir suretle göstermiştim Herhalde Türk edebiyatının ve Türk kültürünün bütün Balkan kavimleri üzerinde derin bir tesir bıraktığı muhakkaktır

    Hazırlayanlar: AYŞEGÜL CAMBAZ
    NALAN ŞENATA
    ALINTI





+ Yorum Gönder