+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu
Peygamberlerimiz – Siyer ve Hz.Muhammed Forumunda Hz. Peygamber (S.A.V.) Hayatından Kısa Notlar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. DisstinctioN
    Devamlı Üye

    --->: Hz. Peygamber (S.A.V.) Hayatından Kısa Notlar

    Resulullah efendimiz ticarete önem verirdi. En yakın arkadaşları ticaretle uğraşıyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullah efendimizin vefatından bir yıl önce ticaret amacıyla Busra'ya gitmişti.
    Resulullah efendimiz ticaretin yanında ziraati de teşvik etmiştir.
    Ağaç dikmeye teşvik ettiği hadisler, aynı zamanda ziraatin de teşvikidir.
    Resulullah efendimiz her meslek erbabı ile, mesleği üzerinde konuşur, ona mesleğine olan ilgisini ve sevgisini artırıcı hususları, mesleği ile ilgili uyulacak kuralları ve hükümleri söylerdi. Resulullah efendimiz küçük sanatlara da önem vermiştir. Onun zamanında yaygın olan meslkeler arasında manifaturacılık, attarlık, demircilik, tartıcılık, sarraflık, eczacılık, terzilik ve kuyumculuk sayılabilir.
    Resulullah efendimiz ticari bir malı pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmeyi (ihtikar) yasaklamıştır. Çünkü bu, fiyatların sun'i bir şekilde yükselmesine ve normal piyasa seviyesinin üstüne çıkmasına yol açmaktadır.
    Özellikle temel ihtiyaç maddeleri sözkonusu olduğunda bu tutum toplumun zarar görmesine sebep olmakta ve uzun müddet devamı halinde toplumsal bunalımlara yol açmaktadır.
    Resulullah efendimiz "Karaborsacı ne kötü insandır; fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyunca da sevinir" buyurmuştur. Peygamberimiz, "Müslümanların, şehre mal getiren köylüleri karşılayıp piyasa fiyatını gizliyerek, ucuz satın almalarını" yasakladı.
    O dönemde şehirli sermaye sahipleri piyasa fiyatlarından habersiz yabancı ticaret kervanlarını yolda karşılayarak, getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatla satarlardı. Üreticinin ve satıcının bazı uyanık sermayedarlar tarafından bu şekilde aldatılmasını önlemek maksadıyla
    Resulullah efendimiz bunu yasaklamış ve bu yasağı uygulamak üzere görevliler tayin etmiştir. Şayet Resulullah efendimiz bu önleme başvurmasaydı üretici emeğinin karşılığı alamaz ve üreticinin alınteri boşa gitmiş olurdu. Diğer yönden sermaye sahipleri haksız kazanç elde etmiş olurlardı.
    Resulullah efendimiz kar sınırlamasına gitmemiş, fiyatların serbest rekabet piyasasında arz ve talep dengesine göre oluşması istemiştir.
    Enes bin Malik hazretleri anlatır: Medinede pahalılık oldu. Fiyatlar yükseldiği için kar haddi koyması istenildiğinde, Peygamber efendimiz, "Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben Allahü teâlâdan bereket isterim" buyurdu

    --->: Hz. Peygamber (S.A.V.) Hayatından Kısa Notlar frmacil sayfa 2iki --->: Hz. Peygamber (S.A.V.) Hayatından Kısa Notlar

  2. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Resulullah efendimiz, İslâmı tebliğde, yaymada, genç-yaşlı, kadın- erkek toplumun her kesimden istifade etmiştir. Fakat, ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden kimseler yer almakla beraber, daha çok, gençlerin çoğunlukta olduğu görülmektedir.
    Hz. Ali'nin gençliğindeki faaliyetleri herkes tarafından bilinmektedir.
    Dillere destan olan kahramanlıklarını 20 ila 30 yaşları arasında gerçekleştirmiştir.
    Darü'l-Erkam'da iken Müslüman olan Mus'ab bin Umeyr, Birinci Akabe biatından sonra Hz. Peygamber tarafından Medine'ye öğretmen olarak gönderildi. O sırada 25 yaşlarında bir genç olan Mus'ab bin Umeyr'in faaliyetleri sonucunda pek çok medineli Müslüman oldu.
    Hepsinden önemlisi Üseyd bin Hudayr ve Sa'd bin Muaz gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslâma girişini sağladı.
    İslâm hukukunda kıyasın şer'i delillerden biri ve ictihadın meşru olduğuna dair Hz. Peygamber döneminden bir olay nakledilir. Buna göre Hz. Peygamber Muaz bin Cebel'i Cened'e kadı ve öğretmen olarak gönderirken, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm vereceğini sordu.
    Hz. Muaz "Allah'ın kitabına göre hüküm veririm" dedi. Hz. Peygamber "O'nda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?" diye sordu. Muaz "Resulüllah'ın sünnetine göre hüküm veririm" dedi. Burada da bulamazsan ne yaparsın diye sorunca, kendi ictihadımla hüküm veririm" dedi. Hz. Peygamber onun bu cevabından son derece memnun olur.
    Hz. Peygamber Muaz hakkında "Ümmetim içinde helal ve haramı en iyi bilen Muaz'dır" buyurmuştur. Hz. Muaz'ın, Hz. Peygamber tarafından Yemen'e gönderildiği esnada yaşlı başlı bir insan olduğu düşünülebilir. Halbuki Muaz o tarihte 26-27 yaşlarında bulunuyordu.
    Hz. Peygamber vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiştir. Gençlerin fetva vermesine müsaade etmiştir. Gençlerden öğretmenler tayin etmiştir. Gençleri çoğu yaşlı sahabilerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir. Mesela Tebük seferinde sancağı Zeyd bin Sabit'e, Bedir'de Hz. Ali'ye, vermiştir. 18 yaşlarında olan Üsame bin Zeyd'i Suriye'ye gnöderdiği orduya komutan tayin etmiştir.
    Hz. Peygamber, 20 yaşında iken Hilfülfudul cemiyetine katılmıştı. Bu suretle Mekke'nin emniyetinin sağlanmasına henüz genç iken katkıda bulunmuştu.
    Hz. Peygamber, kıyamet gününde arşın gölgesi altında mutlu olacaklar arasında, gönlü Allah'a bağlı, severek Allah'a ibadet eden gençleri de saymıştır.





  3. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Peygamber efendimiz çalışmayı, kimseye muhtaç olmamayı tavsiye ederdi: "Bir Müslüman, helal kazanıp, kimseye muhtaç olmaz ve komşularına, akrabasına yardım ederse, kıyamet günü, ayın ondördü gibi parlak, nurlu olacaktır. "Doğru olan tüccar, kıyamette sıddiklarla ve şehitlerle beraber olacaktır" "Allahü teâlâ, sanat sahibi mümini sever" "En helal şey, sanat sahibinin kazandığıdır" "Ticaret yapınız! Rızkın onda dokuzu ticarettedir" "Kendini başkasından sadaka istiyecek hale düşüreni, Allahü teâlâ yetmiş şeye muhtaç eder" buyururdu.
    Resulullah efendimiz hilenin haram, kötü ve yanlış bir davranış olduğunu, dünyada ve ahirette sorumluluğa sebep olduğunu bildirmiştir. "Bizi aldatan bizden değildir" buyurmuştur. Alışverişlerde tüccara doğruluğu telkin etmiş, doğru davranan ticaret erbabının, Peygamberlerle, şehitlerle, birlikte haşrolunacağını haber vermiştir. Alışverişte kolaylık gösteren kimselere dua etmiştir.
    Resulullah efendimiz tüketicinin korunması için gerekli tedbirleri almıştır. Mesela bu amaçla kalite kontrolü üzerinde durmuştur. Çürük ve bozuk mal satmayı, kalitesiz malı kaliteli malla karıştırmayı yasaklamıştır. Islak mahsulü altta saklayan satıcıyı kınamıştır. Kusurlu malı, kusurunu söylemeden satmanın helal olmayacağını söylemiştir.
    Haksız rekabeti yasaklamıştır. Ölçü ve tartı konusunda denetim getirmiştir. Piyasada bulunan birbirinden farklı ölçek ve tartılar arasında yeknesaklığın sağlanması için standart belirlemiş ve "Tartı Mekke ehlinin tartısıdır, ölçek ise Medine ehlinin ölçeğidir" buyurmuştur.
    Resulullah efendimizin işçi işveren ilişkilerine verdiği öneme gelince, o, İslâm öncesi Arap toplumunda yaygın olan ücretle iş yaptırma ve işçi çalıştırmaya n karşı çıkma
    mıştır. Ancak işçilere ağır iş yüklenmesi, ücretin geciktirilmesi, kaybolan malın haksız yere işçiye ödetilmesi gibi haksız uygulamaları yasaklamış, işçilere adaletli bir şekilde davranılmasını ve kardeş muamelesi yapılmasını emretmiş, bu prensipleri de hayatında uygulamıştır.
    Bu hususla ilgili sözlerinden birisi şöyledir: "İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz." Resulullah efendimiz kıyamet gününde üç kişinin düşmanı olduğunu belirtmiş, bunlardan birisinin "İşçi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen kimse" olduğunu söylemiştir.





  4. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Peygamber efendimiz, yaşlılara hürmet eder, Eshabının da hürmet etmesini isterdi:
    "Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz!"
    "Büyüklerimizi saymıyan, küçüklerimize acımıyan bizden değildir."
    "Yaşlılarımıza hürmet ve ikram, Allahü teâlâya saygıdandır."
    "Bir Müslüman kardeşine ikram eden, Allahü teâlâya ikram etmiş gibidir."
    "Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir." buyururdu.
    Her konuda vasatı,orta yolu esas alan Hz. Peygamber küçüğü korurken, onlara merhameti emrederken, büyükleri ihmal etmemiştir. Bilakis büyüklere saygıyı küçüklere sevgi ile birlikte zikrederek bunların birbirinden ayrılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir.
    Mekke'nin fethinde Hz. Ebu Bekir yüz yaşına yaklaşmış olan babası Ebu Kuhafe'yi Hz. Peygamber'in huzuruna götürür. Hz. Peygamber "Yaşlı babanı buraya kadar yormayıp evinde bıraksaydın, ben onu ziyaret ederdim" der.
    Buna karşılık Hz. Ebu Bekir "Onun size gelmesi daha uygudur" şeklinde cevap verir. Hz. Peygamber'in yaşlı Ebu Kuhafe'ye karşı bu nazik davranışı Hz. Ebu Bekir'e karşı iltifatının yanında, yaşlı insanlara duyduğu saygının bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.
    Efendimiz, dul ve yetimlerin haklarını korumaya da verdiği önem verirdi. Ensardan bir zat ölür, geride bir dul hanım ve üç yetim kız bırakır. Ölen kişinin hiç oğlu yoktur. Amcası oğulları, onun malının tamamını alırlar. Dul kadına ve yetim üç kıza bir şey vermezlerdi.
    Kadın, durumu Hz. Peygambere şikayet etti. Hz. Peygamber onlara adam gönderdi. Varisler, malın kendilerine ait olduğunu söylediler. Çünkü Arap adetine göre, mirasa yalnız ölenin erkek akrabası varis olurdu. Bu olay üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu: "Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır" Hz. Peygamber hemen onlara haber gönderip, Allah'ın kadınlara da mirastan pay ayırdığını bildirdi.
    İslâmdan önce insanlar yetimlerin mallarını yerler, onların mallarından faydalanmak için yetimle evlenme, ya da onu oğlu veya kızı ile evlendirme yollarına başvururlardı. "Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar." Ve "Buluğ çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi niyetle yaklaşın" ayetlerinin nazil olması üzerine yetimlerin mallarından el çektiler. Onların mallarını yemek bir tarafa, yetimlerin mallarının kendi mallarına karışmamasına dikkat etmeye başladılar.


  5. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Enes bin Malik hazretleri anlatır: Peygamber aleyhisselama her kim gelirse, ona va'dde bulunur, istenen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi.
    Bir gün namaz için ikamet getirildiği sırada, bir bedevi gelip Peygamber aleyhisselamın elbisesinden tutarak "Görülecek işimden az bir şey kaldı. Namazdan sonra, onu, unuturum diye korkuyorum." dedi.Bunun üzerine, Peygamber aleyhisselam, işini görüp bitirinceye kadar bedevi ile birlikte ayakta durdu. Sonra, dönüp namaz kıldı.
    Enes bin Malik der ki "Peygamber aleyhisselama, on yıl hizmet ettim.Bana ne "Öf!" dedi, ne yapmadığım bir iş için "Keşki onu yapsaydın!", ne de, yaptığım bir iş için "Bunu, ne diye yaptın?" dedi.""Resul Aleyhisselam, bir gün, beni bir işiçin gönderdi.Ben "Vallahi, gitmem!" dedim. Halbuki, o işi yapacaktım.
    Dışarı çıktım. Çocukların yanına uğradım. Onlar, çarşıda oynuyorlardı.Derken, Resul aleyhisselam, arkamda kafama dokundu. Kendisine baktım, gülüyordu. "Ey Enescik! Sana, emr ettiğim yere gittin mi?" diye sordu. "Evet! Gidiyorum ya Resulallah!" dedim.
    Cenab-ı Hak hiçbir şeye muhtaç değildir, ihtiyacı yoktur. Kullarına çok merhamet ettiği için onlara Peygamber göndermiştir. İnsanların bunları örnek almalarını istemiştir. Hadis-i kudside buyuruldu ki, "Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, üluhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız".
    İnsanlara numune olarak gönderilen Peygamber efendimizin, merhametini, şefkatini anlatmaya kimsenin gücü yetmez. Çünkü O alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Yüce Allah Peygamberimiz hakkında şöyle buyurur: "Biz, Seni, alemlere, ancak rahmet olmak için gönderdik!" "And olsun, size öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız, Ona, çok ağır ve güç gelir. O, üstünüze çok düşkündür. Bütün Mü'minler için çok şefkatlı ve merhametlidir." "Onlar, Mü'min olmayacaklar diye, adeta Kendine kıyacaksın!"
    Peygamberimiz de:
    "Benimle sizin misaliniz: Ateş yakan bir adamın misaline benzer ki, kelebek ve çekirgeler, ateşin içine düşmeğe can atıyorlar!O adam ise, onları, ateşten men etmeğe çalışıyordur! Ben, sizi tutuyor, ateşe düşmenize engel oluyorum. Sizler ise, ellerimden kurtulmağa Ateşe düşmeğe çabalıyorsunuzdur!" buyururdu.


  6. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Resulullah efendimiz, her türlü kabalıkları, cahilliklere sabrederdi. Peygamberimiz, Huneyn ganimetini halka dağıttığı sırada, Beni Temimlerden Zülhuvaysıra gelip Peygamberimizin başucuna dikildi.
    "Ya Muhammed! Ben, bu gün yaptığın şeyi gördüm!" dedi.
    Peygamberimiz "Evet! Nasıl gördün?" diye sordu.
    Zülhuvaysıra "Senin, adalet yapmadığını gördüm! Adalet yap ya Resulallah!" dedi. Peygamberimiz "Yazıklar olsun sana! Ben, adalet yapmazsam, kim adalet yapar?! Ben, adalet yapmış olmasaydım, umduğuma eremezdim. Sen de, bana tabi olduğun için ziyan etmiş, gitmiştin!" buyurdu.
    Hz. Ömer "Ya Resulallah! İzin ver de, şunun boynunu vurayım?" dedi.
    Peygamberimiz "Hayır! Bırak onu!" buyurdu.
    Hz. Enes bin Malik anlatır "Resul aleyhisselam ile birlikte yürüyordum.
    Resulullahın üzerinde Necran kumaşından yapılma kalın yakalı bir Cübbe vardı. Bir Bedevi, arkadan yetişip Resulullahın Cübbesinden şiddetle çekti.
    Kendisine doğru öyle şiddetli bir çekişle çekti ki, Peygamber aleyhisselam, Bedevinin göğsüne doğru döndü. Cübbe, yırtıldı da, yakası, Resulün boynunda kaldı!
    Resulın boynuna baktım. Bedevinin çekişinin şiddetinden, Cübbenin yakası, Resulın boynunda iz bırakmıştı.
    Bedevi "Ya Muhammed! Allah'ın, senin yanında bulunan malından şu iki devemin üzerine yükle! Çünkü, sen, bana ne kendi malından, ne de, babanın malından yükleyecek değilsin! dedi.
    Peygamber aleyhisselam, biraz sustuktan sonra "Mal, Allah'ın malıdır. Ben de, O'nun kuluyum. Ey Arabi! Sen, bana yaptığın şeyden dolayı misliyle mukabele olunacaksın!" buyurdu. Sonra da,
    Peygamberimiz "Hayır! Allah'tan mağfiret dilerim!
    Hayır! Allah'dan mağfiret dilerim!
    Hayır! Allah'dan mağfiret dilerim ki, beni, çekiştirdiğinden dolayı, seninle, ödeşmedikçe, senin için bir şey yüklemeyeceğim!" buyuruyor.
    Arabi de, her defasında "Vallahi, ben, buna razı olmam" diyordu. Resul "Niçin?" diye sordu.
    Arabi "Çünkü, sen, kötülüğü, kötülükle karşılamaz, cezalandırmazsın da, ondan!" dedi.
    Bunun üzerine, Resul aleyhisselam, güldü.
    Sonra da, bir adam çağırdı. "Şu iki deveden birisine arpa, diğerine hurma yükle!" buyurdu.


  7. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Peygamberimizin nübüvvetini tebliğinden önce ve sonraki devirlerde, devletlerde, hatta kabilelerin iç bünyesinde ve kabileler arasında bile kavga, savaş eksik olmuyordu.
    Mekke döneminde Müslümanlar ve hatta bizzat Peygamber efendimiz de bu şiddete maruz kalmışlardır.
    Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler, İslâmın yayılışını önlemek için Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot, baskı, keyfi tutuklama, göçe mecbur bırakma, bağlama, zincire vurma, kızgın kumlar üzerine yatırıp üzerlerine taş yığma gibi çeşitli işkence türleri ve hatta öldürme gibi yöntemler uygulamışlardır.
    Müşriklerin Müslümanlara karşı şiddet uygulaması, İslâmın Mekke döneminin son gününe kadar sürmüştür. Nitekim hicretten önce Darünnedve'de toplanan müşriklerin, Resulullah efendimize uygulamak üzere aralarında tartıştıkları üçhusustan (bağlamak, sürgün etmek ve öldürmek) herbiri birer şiddet yöntemidir. Mekkeliler fırsat düştükçe Medine döneminde de ele geçirdikleri Müslümanlara şiddet uygulamaktan geri durmamışlardır. Nitekim hicretin dördüncü yılında Zeyd bin Desinne ve Hubeyb bin Adiy'i işkence ile öldürmüşlerdir.
    Müşrikler şiddet yöntemiyle İslâmın yayılışını önlemeye muvaffak olamadıkları gibi, bilakis bu konuda başarısızlığa uğradılar. Öte yandan başarıya ulaşan, şiddet uygulayan değil, uygulanan taraf, yani Müslümanlar oldu. Çünkü Hz. Peygamber müşriklere aynı yöntemle karşılık vermedi ve onlardan intikam alma yoluna gitmedi. Müslümanlar çektikleri işkencelerden dolayı kendisine sızlandıklarında sabretmelerini öğütledi. Çünkü kendisi şiddet taraftarı olmadığı gibi, onun asıl hedefi şiddeti önlemekti. Kur'an-ı kerimde "Sen onlar üzerinde bir tahakküm edici değilsin" buyrulmaktadır.
    Şiddeti aile içi ve topumsal şiddet olarak iki kısımda ele almak mümkündür. Aile içi şiddetten bahsedildiğinde ilk akla gelen, aile reisinin, diğer aile bireyleri ve büyüklerin küçükler üzerinde uyguladığı şiddet ve baskıcı tavırlardır.
    Bu tür bir uygulamanın ailede huzuru, sevgi ve saygıyı ortadan kaldıracağı gibi, böyle bir ortamda yatıp kalkan çocuklar ve gençler için kötü sonuçlar doğuracağı ve onların karakteri üzerinde olumsuz etkide bulunacağı ortadadır. Çünkü şidde alışan aile fertlerinin de artık şiddetin bulunmadığı yerde yaşamak istememesi ve kendisinin de ileride aynı yollara başvuması doğaldır.
    Bunu önlemek de şiddet, baskı ve ezici tavırlar yerine karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir aile yuvası oluşturmakla mümkündür. Çok sayıda ferdi ve toplumsal çatışmanın kaynağı olan şiddet, bir toplumda problemleri çözüm ve irtibat aracı haline geldiği zaman, basit sorunlar dahi üzücü olaylarla sonuçlanabilir.


  8. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Resulullah efendimiz insanların anlayışına, kültürüne, tabiatına göre hitap ederdi. Herkese davranışı aynı olmazdı. "İnsanların, aklına, anlayışına göre hitap ediniz!" buyururdu. Çünkü insanları çeşit çeşittir.
    Büyük İslâm alimi İmam-ı Gazali insanları dört kısma ayırmaktadır: Bunlardan birinci kısmdakiler, dünyada yimek içmek ve zevk etmekden başka bir şey bilmiyenlerdir. İkinci kısmdakiler, cebir, şiddet, zulüm ile hareket edenlerdir.
    Üçüncü kısmdakiler, hilekarlık ve mürailikle etrafındakileri aldatanlardır. Ancak dördüncü kısmdakiler güzel ahlak sahibi olan, hakiki Müslümanlardır.
    Her insanın kalbinden Allahü teâlâya giden bir yol vardır.Bütün mes'ele, bu yoldan İslâm nurunun insanlara ulaşdırılmasıdır. O nuru kalbinde hisseden bir insan, hangi kısmdan olursa olsun, yapdığı fenalıklara pişman olur ve doğru yolu bulur.
    Eğer bütün insanlar, İslâm dinini kabul etseler, dünyada ne fenalık, ne hilekarlık, ne harb, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, tam ve mükemmel bir Müslüman olmağa gayret etmek ve Müslümanlığın esasını ve inceliklerini izah ederek, bütün dünyaya yaymak, hepimizin boynuna düşen bir borçtur. Bunu yapmak cihad olur.
    Başka dinden de olsa, insanlara daima tatlı dille ve anlayışla hitab etmelidir! Bunu, Kur'an-ı kerim de emretmektedir. Müslüman olmıyanın yüzüne karşı, kafir, dinsiz diyerek, onun kalbini incitmenin günah olduğu, fıkh kitablarında yazılıdır. Maksad, herkese İslâm dininin yüceliğini anlatmaktır.
    Bu da, ancak tatlı dille, sabır, ilm ve imanla olur. Bir kimseyi bir şeye inandırmak isteyenin evvela kendisinin ona tam inanması şarttır. İslâm dini kadar, açık ve mantıki hiç bir din yoktur. Bu dinin esasını anlıyan bir kimse, herkese bu dinin biricik hak din olduğunu kolaylıkla isbat edebilir.
    Allahü teâlâ, İslâm dinini, insanların dünyada rahat ve huzur içinde, kardeşçe yaşamaları için ve ahirette sonsuz azablardan kurtulmaları için göndermişdir. Müslüman olmıyanlar, bu saadet yolundan mahrum kalmış zevallı kimselerdir.
    Bunlara, acımalı ve incitmemelidir. Bütün semavi dinlerin, insanlar tarafından bozulmamış olanlarında, tek Allaha iman esası vardır. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde bütün insanları doğru yolda bulunmağa davet ediyor. Doğru yola kavuşan insanın, geçmişdeki bütün hatalarını afv edeceğini vad buyuruyor. Başka dinden olanlar, şeytanın veya Müslümanlıkdan haberi olmıyanların aldattıkları zevallı kimselerdir. Bunların çoğu, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, yanlış yola sapdırılmış tali'siz insanlardır. Biz bunlara Peygamber efendimiz gibi sabır ile, tatlı dille, akl ve mantık ile doğru yolu göstermeliyiz.


  9. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Resulullah efendimiz buyurdu ki: Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama, yalnız benim için ne yaptın diye sordu. Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim ve zikir yaptım cevabını verince, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Orucların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekatlar, kıyamet günü, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışık olur. Benim için ne yaptın buyurdu. Ya Rabbi! Senin için olan şeyi bana bildir deyince, Allahü teâlâ, ya Musa, sevdiklerimi sevdin mi ve düşmanlarıma düşmanlık ettin mi buyurdu. Musa aleyhisselam, Allahü teâlâ için olan en kıymetli şeyin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı"
    Allah dostlarını sevmeye, düşmanlarını sevmemeye, "Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah" denir. İmanın alameti, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır Efendimiz, "İbadetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır." buyuruldu.
    Resulullah efendimiz buyurdu ki: İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, Allah dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir.
    Cenab-ı Hak İsa aleyhisselama buyurdu ki: - Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlukların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.
    Peygamberimiz, "Allahü teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, peygamber değildir. Peygamberler ve şehidler, Kıyamet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımıyan, uzak yerlerde yaşıyan, Allah için birbirini seven mü'minlerdir." buyuruldu.
    Müslüman, Müslüman olmayanı sevemez. Çünkü, Peygamber efendimizin Peygamberliğini kabul etmeyenlerin hepsi cenab-ı Hakkın düşmanı hükmündedirler. Mümin cenab-ı Hakkın düşmanlarını elbette sevmez. Bu da kalb ile olur. Sevmemek üç türlü olur:
    Birincisi, onun küfrünü beğenir. Bunun için sever. Bu muhabbet yasaktır. Çünkü, onun dininden razı olmuştur. Küfrü beğenen kafir olur. Böyle muhabbet, imanı giderir.İkincisi, herkesle iyi geçinmek için, kalben sevmeyip ona dost görünmektir. Bu muhabbet yasak değildir. Üçüncüsü, ikisinin ortasıdır. Bunlarla ihtiyaç olduğunda, zaruret miktarı görüşmelidir. Arkadaşlık, dostluk kurmamalıdır.
    Zaten, sevenin, sevgilinin sevdiklerini sevmesi ve sevmediklerini sevmemesi lazımdır. Bu sevgi ve düşmanlık, insanın elinde değildir. Sevginin icabıdır. Bu kendiliğinden hasıl olur.


  10. DisstinctioN
    Devamlı Üye
    Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade ederdi, fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklardı.
    Çünkü, Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki, "Kafirleri sevmek, Allahü teâlâyı sevmemektir. İki zıd şey, birlikte sevilemez."
    İki düşman, birlikte sevilemez. Bir kimse, seviyorum dese, fakat onun düşmanlarından uzak olmazsa, bu sözüne inanılmaz.
    Maide suresi 51. ayette, "Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." buyurulmuştur.
    Al-i İmran suresinde mealen, "Kafirleri sevenleri, Allahü teâlâ, azabı ile korkutuyor." buyuruldu. Bu büyük tehdit, çirkinliğin çok büyük olduğunu gösteriyor. Halife hazret-i Ömer'e:
    - Hıristiyan bir genç var. Hafızası çok kuvvetli, yazısı da çok düzgün, bunu kendine katip yaparsan çok iyi olur, dediler.
    Kabul etmedi:
    - Mü'min olmıyan birini dost edemem, dedi ve bu ayet-i kerimeyi okudu.
    Ebu Musel Eş'ari, halife Ömer'e dedi ki:
    - Yanımda nasrani bir katibim var. Çok işe yarıyor.
    Hazret-i Ömer:
    - Niçin, bir müsliman katip kullanmıyorsun? Maide suresindeki, "Ey mü'minler! Yahudi ve hıristiyanları sevmeyiniz!" ayetini işitmedin mi? dedi.
    - Dini onun, katipliği benim.
    - Allahü teâlânın hakir ettiğine ikram etme! Onun zelil ettiğini aziz eyleme! Allahın uzaklaştırdığına yaklaşma!
    - Fakat ben Basra'yı onun yardımı ile idare edebiliyorum.
    - Hıristiyan ölürse ne yapacaksan, şimdi onu yap! Hemen onu değiştir!.
    Ayet-i kerimelerde buyuruldu ki:
    "Ey mü'minler! Mü'min olmıyan kafirlerle dost, arkadaş olmayınız!"
    "Allahü teâlâya ve ahiret gününe inanan, Allahın ve Resulünün düşmanlarını sevmez."
    "Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları sevmeyiniz!"
    "Ey iman edenler! Benim ve sizin düşmanlarımızı sevmeyiniz."
    "Mü'minlerin erkekleri ve kadınları birbirlerini severler."
    Bu ayet-i kerimeler de, kafirleri sevmeği haram etmektedir. Sevmemek de kalb ile olur.
    Büyük İslâm alimi İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: İbrahim aleyhisselamın o büyük makamı bulması, Peygamberlerin ağacı olması, Allahü teâlânın düşmanlarından teberri ettiği, uzaklaştığı içindi. İnsanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacak şeylerden hiçbiri, bu teberri gibi değildir.


+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu


allahümmağfirli verhamni ve tüb aleyye,  allahummağfirli verhamni ve tüb aleyye