+ Yorum Gönder
Dünya Tarihi ve İnanç ve Kültür Forumunda Selahattin beyazıt mason mudur Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Selahattin beyazıt mason mudur








    Selahattin beyazıt mason mudur

    Selahattin beyazıt hakkında bilgi

    Selahattin beyazıt mason mu1.jpg

    1950'de başlayan “Küçük Amerika” süreci bana göre 27 Mayıs 1960'da bir süre kesintiye uğradı. O zamanki bildirilere göz atıldığında NATO'ya ve CENTO'ya sadık olunduğu söyleniyordu ama kanımca 27 Mayıs Devrimcilerinin başka da seçenekleri bulunmuyordu. Bununla birlikte 27 Mayıs idaresi Kore'deki birliği geri çekti. Bu olay nedeniyle ABD olumsuz tepki gösterdi. ABD yetkilileri bu olayı içlerine sindiremediler. Bütün baskılara karşın, o günkü yönetim kararından dönmedi. Dolayısıyla ABD başından beri 27 Mayıs'a karşı oldu.
    Aslında özel savaş yöntemlerini kuramlaştıran ve bağlaşıklarına ithal eden ABD, kendi çıkarları gerektiğinde destabilizasyon ve demagnetizasyon yöntemleriyle darbeleri yönlendirmeye devam edegeliyordu.
    27 Mayıs, bir anlamda dipten gelen bir dalga olduğu için, ABD'nin denetimi dışında kalmış olması olgusu bile ABD'nin 27 Mayıs'a karşı olması için yeterli bir gerekçe sayılabilir. Bu nedenlerle ABD, 27 Mayıs'a, onun getirdiği Anayasa'ya ve 27 Mayıs sonrasındaki sürece karşı oldu. Bu nedenle devrimle birlikte karşıdevrim süreci de başlamış oldu.
    Bu süreç içinde tasfiyeler de birbirini izledi. 1960'da başlayan Türk Silahlı Kuvvetleri'nden (TSK) tasfiye süreci, 12 Mart 1971 muhtırasal darbesinden sonra ivme kazandı. 1980 12 Eylül darbesiyle bir daha ivme kazandı. Bu dönemde, özelikle TSK'den gerçek Atatürkçü, ulusal bağımsızlıkçı gruplar elendi. Bu “Küçük Amerikalılaştırma” sürecini aynı zamanda sömürgeleştirme süreci olarak algılıyorum.
    1960 yılında 42 sayılı kanun çıkmıştı. Bu kanunla yönetim 5 yıl süreyle, TSK içerisinde, istediği kişiyi emekliye ayırıyordu.
    Tasfıyeler Süreci
    27 Mayıs'tan sonra 42 sayılı kanun gereğince binbaşı dahil daha üst seviyede bulunan bütün subaylardan kendi istekleriyle emekli olmak istediklerine dair birer dilekçe vermeleri istendi. Eğer dilekçeyi verirseniz, yönetim emekli edildiğinizde size çift ikramiye vermeyi öneriyordu. Eğer dilekçe vermezseniz, emekli edildiğinizde alacağınız ikramiye tek olacaktı. Böylesine de özendirici, o günün koşullarında yadsınamayacak ölçüde parasal bir yeğlemeyle karşı karşıya bırakılmıştık.
    27 Mayıs'tan sonra İskendurun 39. Tümen Harekat ve Eğitim Şube Müdürlüğü'ne vekalet ediyordum ve kurmay binbaşıydım. Birgün tümen kurmay başkanı kurmay albay beni odasına çağırdı. Odada birkaç subay daha vardı. Bana hitaben:
    “Binbaşım, kolordumuz bölgesinde emeklilik dilekçesi vermeyen tek kişinin siz olduğunu biliyor musunuz?” şeklinde bir soru yöneltti.
    “İlk defa sizden duyuyorum.” şeklinde yanıtladım. Kurmay başkanı tehdit dozajını biraz daha artırarak:
    “Yani siz bu davranışınızla MBK'nın davranışını tasvip mi etmiyorsunuz?” dedi.
    O dönemde MBK'nın icraatına karşı çıkmak ertesi gün kendinizi sokakta bulmakla eşanlamlıydı. Kurmay başkanına yanıt olarak duraksamadan:
    “Evet, kendi adıma tasvip etmiyorum. Dilekçe vermeyeceğim. Eğer TSK adına faydalı bir unsur değilsem, tek ikramiye alarak emekli edilmeyi yeğlerim çünkü 36 yaşındayım, mesleki kariyerimin en üst noktasındayım, bu durumu bir ikramiye uğruna kendi rızamla bana kimse kabul ettiremez.” dedim ve ayrıldım.
    42 sayılı kanuna dayanarak 238 general ve 5 bin kadar subay bir gecede emekli edildi. 2. Dünya Savaşı nedeniyle TSK'nın kadroları şişmişti. Generallerin tasfiye edilmesinin nedenini, 'eğer bu generaller Demokrat Parti'ye (DP) bu derece uşaklık yapmasıydı, 27 Mayıs'a gereksinim kalmazdı' diye açıkladılar.
    Hatta o zaman sıfır general diye bir tartışma oldu. Fakat ne yazık ki bu gerçekleşemedi. 19 general kaldı. Kanıma göre hepsini yakından tanıdığım bu 19 generalin en iyileri olduğu söylenemez. MBK, kendisine itaat edecek ve tehlikeli olmayacak kişileri bırakmayı yeğlemişti. Daha sonraki süreçte bu generallerin bir çoğu karşıdevrimci saflarda yer alıp, olayları yönlendirdiler.
    Bu yasa iki taraflı çalıştı ve tabii haksızlıklar da oldu. Kalan 5 yıllık süreç zarfında ilerici, Atatürkçü, devrimci, ulus devletçi kişiler tasfiye edildi. Onlardan biri de benim. 1964 yılında 42 sayılı kanun gereğince emekli edildim. Emekli edildiğim vakit emrimdeki kurmay subayların kıdem bakımından birincisiydim.
    27 Mayıs'tan sonra hemen başlayan karşıdevrim sürecinde devrimden hoşnut olmayanlar, iktidarı ele geçirdiklerinde tasfiye edilen general ve subayların sanki DP yandaşı olduğu için görevlerinden ayrıldıkları anlayışını kendi çıkarlarına uygun buldular. Olabildiğince bu kişileri bürokrasi ve politikada etkin konuma getirerek TSK içindeki dalgalanmalara neden oldular. Bu arada Süleyman Demirel'in Başbakanlık dönemlerinde 42 sayılı kanunla tasfiye edilen subaylara parasal hatta rütbesel ayrıcalıklar tanıyan ek yasalar çıkartarak bu grubu sempetizan olarak elde tutmayı yeğlediler. Örneğin ek yasaların bir maddesinde “ bu yasa 1961 yılının ekim ayına kadar emekli olanlar için geçerlidir.” kaydı düşülüyor, bu suretle Adalet Partisi kendinden yana saydığı 5 bin emekli subayı kollarken, 1961-1965 yılları arasında 42 sayılı kanunla emekli edilen kendine karşı saydığı, TSK içindeki devrimlerde yer almış bir kaç yüz subayı hak dışı bırakarak, Anayasa'nın eşitlik ilkesini futursuzca çiğniyordu.
    Örneğin 1960 yılında 42 sayılı yasa gereğince binbaşı rütbesinde emekli olan bir kişi, bugün albay maaşı almaktadır. Buna karşın aynı yasayla emekli edilen ben, onlardan hem bir rütbe fazla hem de dört yıl daha çok hizmetim olmasına rağmen emekli yarbay maaşı almaktayım. Parasal olayı hiçbir zaman sorun yapmadım. Örneği vermekteki amacım karşıdevrimcilerin yasaları ilkel öç alma duygularına nasıl alet ettiklerini vurgulamaktır.
    Dickson Raporu diye bir rapordan söz edildi. Haydar Tunçkanat [1] açıklamıştı Cumhuriyet Senatosu'nda. O Dickson Raporu'nda tasfiye edilecek kişilerin isimleri vardı.
    Silahlı Kuvvetler'deki en büyük tasfiye 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963 olayları bahane edilerek yapıldı. Hatta 21 Mayıs olayı, daha evvelden hükümetin haberi olduğu halde önlenmemiştir ki, tasfiye yapılabilsin. Bu hususu Suphi Karaman Cumhuriyet Senatosu konuşmalarında açıkça dile getirilmiştir. 22 Şubat dönemindeki tasfiyede beni de emekliye ayırmak istediler. Ancak Milli Savunma Bakanlığı Özel Kalem Müdürü olduğum için Bakan İlhami Sancar karşı çıkmış ve “Bütün silahlı kuvetlere imza atarım, Talat Turhan'a atmam. Bu bana karşı ayıp değil mi? Bana sormadan, benim en yakın adamımı nasıl emekliye ayırırsınız?” demiş. Nihayet pazarlık sonucu Afyon'a sürgün edildim. Afyon'da da peşimi bırakmadılar.
    Daha sonra 21 Mayıs'ta 1459 Harp Okulu öğrencisi tümüyle TSK'dan atıldı. Harekete katılan 150-200 subay da tasfiye edildi. Bu meyanda iki arkadaşımız da ne yazık ki hayatlarını kaybettiler. Talat Aydemir, Fethi Gürcan…
    Sonra 70'li yıllara geldik. 1969'da Hava Harp Okulu'nda, sol bilinç yönetimi rahatsız etmişti. Kütüphanelere ajanlar koyuyorlar. Hangi kitabı kimin okuduğunu saptıyorlar. Ona göre de ideolojisini tespit ediyor, sonra da izlemeye alıyorlar. Hava Harp Okulu kütüphanesine de ajan koymuşlardı ve de kütüphaneyi de sol kitaplarla doldurup tuzak kurmuşlardı. Kütüphanede mini etekli, güzel bir genç kız sahneyi tamamlıyordu. Genç çocuklar oraya gidiyorlardı. Bol bol sol kitap alıyorlar, bir yandan da fişleniyorlardı.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Bu genç subaylar “Gök Senin” diye bir kitap çıkardılar. Bu yapıt aslında bir yıllıktı. Ama hiç alışılmamış bir türden. Birinci sayfası Hava Piyade Yüzbaşı Salih Zeki Yılmaz'ın “İsyan” isimli şiiriyle başlıyordu. İkinci sayfası “Genç Kemalistler Marşıyla” sürüyordu. Benim yargılandığım davanın da ismi Genç Kemalistler Davası. Daha sonra genç hava subayı olan bu kişilerin çoğu, THKP-C davası sanığı yapılmak suretiyle elendiler. Hv. Teğmen Saffet Alp de onlardan biriydi; Kızıldere'de öldürülen Saffet Alp.
    Hava Kuvvetleri'nden önce, Deniz Kuvvetleri subayları ki onlar da biraz sol bilinç sahibi olmuşlardı, “69'lar Bildirisi”ni yayınladılar. Bu sefer bu bildiri bahane edilerek 12 Mart döneminde 84 sanıklı bir dava sanığı yapılarak TSK'dan uzaklaştırıldılar. Bu süreç antikomünizm histerisine tutulmuş karşıdevrimci güçlerce sürdürüldü.
    Karşıdevrim bugün çok ileri bir noktada bulunuyor. Görevimiz çok büyük, çok güç, çok zorlu. Bugün her zamandan daha çok Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ve Bursa Nutku'ndaki önerilerini rehber edinip, anımsamamız gereklidir diye düşünüyorum
    Devleti ve Ülkeyi kimler yönetiyor ve yönlendiriyor
    Türkiye'de yıllardan beri yönetim tartışılıyor. 1987 yılında bir bakan “İç politikayı, dışarıdan esen rüzgarlar yönlendiriyor” [2] diyor. 1990 yılında Necmettin Erbakan ise:“Türkiye'yi seçilmiş kişiler değil, başka kişiler yönetiyor”[3] diyor. Süleyman Demirel 1993 yılında “Bu memleketi IMF mi yönetiyor?” [4] diyor. Bir gazetede yayınlanan 1994 yılında yapılan bir ankette % 68 yabancı devlet, % 64 işadamları, % 44 büyük şirketler, % 36 partiler, % 34 tarikat, % 32 MİT, % 26 hükümet, gazete, televizyon % 22, başbakan % 18, cumhurbaşkanı % 17, mafya % 15, aşiretler % 8. [5] Bu tablodan çıkan sonuç Türkiye'yi yönetmek durumunda olanlar yönetmiyor. Farklı güçler yönetimi ele geçirmişlerdir.
    Mahir Kaynak, 1994 yılında “İttihat ve Terakki benzeri bir örgütün Türkiye'yi yönettiğini” [6] iddia ediyor. Prof. İzzettin Önder 1995 yılında “Ülkeyi holdingler yönetiyor.”[7] diyor. Amerikalı ünlü senatör Alfonse D'amato 1995 yılında “Türkiye'yi bir haydut çetesi yönetiyor”[8] diyor. Bu demece karşı medyada hiçbir tepki görülmüyor. Amerikan Büyükelçisi Abromoviç “Türkiye'nin sorunlarını ancak devletten güçlü hükümetler çözer.” diyor. Ben, 1995 yılında bir gazeteye verdiğim demeçte “Ülkeyi istihbarat örgütlerinin yönettiğini”[9] söylüyorum. TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukoğlu 1995 yılında: “Devlette gizli örgüt yapılanıyor.”[10] diyor.
    “Çağımızda iktidarlar, ulusal hükümetlerden tüm dünyaya egemen olmak isteyen çokuluslu şirketlerin ve holdinglerin tekeline geçiyor.” Bu da Newsweek'ten 1995 yılında aktarılmış bir görüş.[11] 1995 yılında Ecevit “Dışarıdan yönetildiğimizi”[12] söylüyor. Gerçekten de doğ-ru söylüyor. Ancak söylemek yetmez. Bu durumu nasıl içine sindirebiliyor? Korkut Özal: “Ülkeyi ordu, mafya, dış güçler yönetiyor.”[13] diyor. Deniz Baykal 1996 yılında “Ülkeyi çeteler yönetiyor”[14] diyor.
    Bütün bu görüşlerin sonucunda gelinen noktada “Devlet üzerinde devlet”, “Karanlık güçler”, “Güç odakları”, “Milli Güvenlik Kurulu”nun ülkeyi yönettiği kanısı yaygınlık kazanıyor. Bugünkü tanımlamasıyla da “Derin Devlet” yönetiyor kanısı ağırlık kazandı.
    Türkiye'yi bu noktaya Demokrat Parti (DP ) ile başlayan süreç ile 12'li Darbeler getirdi. Şimdi çok yakın bir tarihte 12 Mart döneminin Kültür Bakanı Talat Halman anıları bir gazetede[15] yayınlandı. Halman diyor ki; Memduh Tağmaç'a - o dönemde cunta lideri - “Tiyatrolarımızdan, kültür hizmetlerimizden TSK'yı yararlandıralım”. Memduh Tağmaç'ın yanıtı: “TSK'nın kültüre ihtiyacı yoktur.” Bu yanıt 12 Mart yönetiminin faşizan anlayışını çok açık ortaya koyuyor. Bir anlamda kültürle kültürsüzlerin çatışması. Karanlıkla aydınlığın çatışması.
    Memduh Tağmaç 1969 yılında yeni Genel Kurmay Başkanı tayin ediliyor. Ve NATO'ya gitmesi lazım fakat oraya gitmekten korkuyor. Ve ilk defa bir Genelkurmay Başkanı NATO toplantısına katılmadı. O dönemde bir general 5 aylık bir çalışmasının ürününü koyuyor. “Ege'deki dengeler değişmiştir. NATO'ya gidildiği zaman Türk tezini şu şekilde savunun.” Fırlatıyor dosyayı atıyor. “Benim bulunduğum dönemde Amerikalılarla itilaf olmayacak”[16]
    İşte Türkiye böyle kafalarla bu noktaya geldi. Şimdi 12 Mart dönemi iktidarın onursuzluğunu belirten bir örnek daha vermek istiyorum. Nihat Erim - o dönemin başbakanı- Atilla Karaosmanoğlu'nu bakan seçmek için Amerika'dan izin istiyor.[17] Bugünlerde Cüneyt Arcayürek'ün bir yapıtı yayınlandı. Bu yapıtta, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu'yu Dışişleri Bakanı yapmak için Amerika'dan müsade alıyor. Böyle onursuz bir politikanın, böyle onursuz iktidarın tabii Türkiye'yi getirdiği nokta bugünkü noktadır.
    Amerikan Emperyalizminin Türkiye ve Kurtuluş Savaşı’na Bakış Açısı
    “Büyük dost”, “büyük müttefik” ABD'nin, Türkiye'ye, Kurtuluş Savaşı'nda bakışlarına göz atmak istiyorum.[18] Başkan Wilson 5 Ağustos 1919 yılında “Türkiye haritadan silinmelidir. Türkiye'yi parça parça edelim.” Aynı tarihlerde 1920'li yıllarda İngiliz Başbakanı Lloyd George “Türkler Avrupa'dan atılacaklardır” diyor. 1922 yılında Adam Dulles “Mustafa Kemal'e karşı sert bir tutum alınmalıdır. Gelecekte istikraz için başvurabilirler. Eğer Türkiye hiçbir zafer görmeden, devletlere kafa tutmakta devam eder, kapitülasyonları kaldırır ve İstanbul'a yerleşirse, bu yalnız Ortadoğu'yu değil, Avrupa'da da barışı tehlikeye atacaktır”. 1920 yılında New York Times “Avrupa'dan süpürülen Türklerin dünya siyaset sahnesinden bir daha dönmemek üzere silinip gitmesi başlıca isteğimizdir.” 1922 yılında New York Times “Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarınının genişletilmesi için sınırsız fırsatlar bizi beklemektedir”. “Anadolu'daki savaşın Türklerin zaferiyle son bulması yakın tarihin en korkunç olayıdır. Korkunç Türk bütün vahşetiyle yeniden ortaya çıkmıştır.”
    Bu anlayış bugün de değişmemiştir. PKK ve Ermeni olayı ya da Sevr'in önümüze sürülmesinin temel nedeninin bu bakış açısının sunucu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye'yi en geç tanıyan ülke ABD'dir. Aslında Amerika'nın bakış açısı hiç değişmez; Amerikan çıkarından başka hiçbir ilke tanımaz. Her ülkeye ilişkin bu gözle bakar. Ama ülkeler de bağımsızlıklarını, kendi ekonomik, coğrafi çıkarlarını korumak zorundadır. İşte Küçük Amerikancılar bunu yapmadılar. Teslimiyet politikasıyla Türkiye'yi bugünkü batağa soktular. Dünün manda yanlıları iktidarlara egemen oldular. Özellikle neo-liberaller, İkinci Cumhuriyetçiler, özelleştirmeciler küreselleşmeci olarak karşımıza çıkarıldılar.
    Küreselleşme gibi laflarla bana göre emperyalist bir dikta dünya egemenliğini ele geçirmek istiyor. Bu konuda yazılmış çok yazı var. Şimdi Jacques Bordist'in 1974 yılında kaleme aldığı yapıtına göre gelecekteki dünya hükümetinin amaçları şöyle olacak:[19]
    - Uluslararası finans forumları
    - Karşılıklı muhaceret özgürlüğü
    - Gümrük engeli olmaksızın malların serbest dolaşımı
    - Uluslararası ekonomik birlik
    - Silahlı kuvvetlerin kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası bir kolluk gücünün kurulması
    - Uluslararası bir parlementonun oluşturulması
    - Devletlerin egemenliklerinin sınırlandırılmasıyla birlikte egemenliğin BM'ye veya uluslarüstü başka bir hükümete devri
    - Belirtilen ilkelere göre bir Dünya Hükümetinin kurulması
    Bunlar yavaş yavaş, ağır ağır gerçekleşiyor. Ve Paul Werberg devam ediyor :[20]
    - “… Hoşunuza gitsin ya da gitmesin bir Dünya Hükümetine sahip olacağız. Tek sorun bunun işgal ile mi, gönül rızası ile mi kurulacağı sorunudur.”
    Buradan çıkaracağımız sonuç, eğer bu hedeflere ulaşılırsa ulus devletlerinin sonunun geleceğidir.
    Küreselleşmenin Üç Gizli Örgütü
    Şimdi bu yere nasıl geldik?
    Anglo-Amerikan yapıtlara da baktığımızda küreselleşeme üç gizli örgütün çabalarıyla yaşama geçiriliyor




+ Yorum Gönder


selahattin beyazıt mason