+ Yorum Gönder
Dünya Tarihi ve İnanç ve Kültür Forumunda Ortaçağ Türk dünyasında inanç ve sanat ilişkisi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Gülcan
    Devamlı Üye

    Ortaçağ Türk dünyasında inanç ve sanat ilişkisi









    Ortaçağ Türk dünyasında inanç ve sanat ilişkisi hakkında bilgi


    ORTA ÇAĞ TÜRK DÜNYASINDA İNANÇ VE SANAT İLİŞKİ.jpg.

    Modern insanın ataları, en erken süreçlerden itibaren yaşamlarında tutunacak, güve.necek gizli bir varlık aramışlardır. Bu arayışlar ve inançlar, gökyüzündeki yıldızlar, ay, güneş, fırtına, gece, gündüz, ağaçlar, nehirler gibi bütün tabiat olgularından, korkulan ya da çekinilen varlık ve olaylardan kaynak almıştır. Dünyanın dört bir yanında insanlar, inanç sembollerini taş, toprak, maden, seramik ve hatta tekstilde bile dile getirmişlerdir. Erken inanç sistemleri giderek gelişmiş ve neticede tek tanrılı din aşamasına ulaşılmıştır.Bu inançlar görsel malzemeye dökülerek, insan - kültür - uygarlık - sanat ilişkisinde değerlendirilmesi gereken objeler ortaya çıkmıştır.

    Mitoloji biliminin kişi, olay ve yaratıklara ilişkin efsanelerin incelenerek değerlendirilebilmesi amacına hizmet etmesi son derece hayatî bir işlevi yerine getirir. Mitoloji sözcüğüne Grekçedeki Muthos (söz, hikaye) ve Logos (bilgi-bilim) kelimeleri kaynak olmuştur.

    Mitoloji dört ana daldan oluşur. Bunlar; Tanrıların nasıl oluştuklarını inceleyen “Teogoni”, Evrenin nasıl yaratıldığını inceleyen “Kozmogoni”, İnsanın nasıl türediğini inceleyen “Antropogoni”, Geleceği, cennet ve cehennemi, yeniden dirilişi inceleyen “Eskatalogya” dır.



    Mitolojinin önemli bir alanı da, kahramanları yücelten prestij mitleridir. Mitolojinin ögeleri çok zengindir. Örneğin “Dağlar”; Cudi Dağı, Sina Dağı, Hira Dağı, ki bunlar Peygamberler ile kutsallaştırılmıştır. Hz. Nuh’un Gemisi Cudi Dağı’nda kalmış, Hz. Musa Tanrı ile Sina Dağı’nda konuşmuş, on buyruğu orada almıştır. Hz. Muhammed ile onurlandırılan Hira Dağı ise Müslümanlığın başladığı ve vahiylerin geldiği yerdir. Türk mitolojisindeki Kaf Dağı, masallardaki devlerin yaşadığı, Hz. Ali’nin ibadet ettiği yerdir. Demir Dağı veya Ötügen Dağı ki, burada da Ye’cüc ve Me’cüc gibi yaratıklar bulunmaktadır. Andolu’daki kutsal dağlar içinde, Troya Ovası’ndaki İda Dağı, bugünkü adı ile Kazdağı’dır, Sivas’ta Yıldız Dağı,
    Aksaray-Niğde arasında Hasan Dağı hem Hiristiyanlarca hem de Müslümanlarca kutsaldır. Adana yöresinde bulunan Arima Dağı’nda Yunan mitolojisinde bulunan Ekidna yaşamaktadır. Başı kadın, bedeni yılan olan bu yaratığın Homeros’un “İliada” eserinde bahsettiği Arima Dağı’nda hala yaşadığına inanılmaktadır. Aynı yörede yılanların şahı olan Şahmaran da yaşamıştır. Bugün Tarsus’da Şahmaran adını taşıyan hamamı ve şehrin simgesi olan heykeli mevcuttur. Hala Anadolu’da kasap, bakkal gibi dükkanlarda, evlerde Şahmaranı betimliyen resimler asıldır.(Resim 1) Hint Kozmogonisi’nde evrenin merkezi olan Meru Dağı ise bir balığın üzerindedir.


    Mitolojide dağlar gibi, kutsal sayılan ağaçlar da yer alır. İslamiyet'te nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanısıra Hz. Adem ile Hz. Havva’nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de, Hayat Ağacı ile inkişaf ederek İslam-Türk sanatında varlığını hurma ağacı olarak sürdürmüş, Mısır’dan Mezepotamya’ya, Anadolu’da Hitit ve Fenike’ye kadar uzanmış, Yunan sanatında da kullanılmıştır. Ayrıca Orta Asya kurganlarında çıkan, palmet motifli objelerde de gördüğümüz hayat ağacı, Şaman’ın gökyüzüne çıktığı merdivendir. (4) Şamanizim’de ak kamlar gökyüzüne çıkarak aydınlık ruhlar için ayin düzenlerler. İşte bu çıkışlarında hayat ağacı bu görevi üstlenir. Lotüs ve palmet, Güneş ve Ay, ateş ve su gibi kavramlar yaşam ve ölümü simgelemektedirler.

    Çeşitli kültürlerde değişik anlamlarda bulunmakla birlikte, ortak özellikleri, ölümden sonraki yaşamı çağrıştırması ve hayat ağacı ile betimlenmesidir.

    Tasavvufta görülen bu imgelerden, Tanrı sonsuzluğunu ifade eden “umman”, Tanrı’nın binbir yansıması olan “ayna”, gerçeği gizliyen “perde”, Tanrı aşkıyla yanmayı ima eden “mum” ve “güneş”, ışık imgeleri olarak da “ay” ve “yıldızlar”dır. Şamanizim’den gelen Gök, ağaç, kuş imgeleri, gökle yeri bağlıyan hayat ağacı, insan ruhunun görüntüsü olan kuş, ay ve gezegenleri temsil eden rozetler, güneşin ve aydınlığın ana simgesi olan aslan, bereket, bolluk ve sağlık simgesi ejderler (Resim 2) bu dönemde sanata yansıyan imgelerdir.

    İnançların görsele döküldüğü figüratif ögeleri daha iyi anlayabilmek için, Orta Çağ’ın inanç ve düşünce sistemini anlamak gerekir. Eski çağlardan beri Astrolojiye ilgi, Babiller’den başlayarak, Yunan, Roma, Mısır, Hint ve Çin aleminde her zaman önde gelen konulardan biri olmuştur. Ancak Orta Çağ’da bu konular İslam aleminde ön plana çıkmış, sembollerin özel anlam taşıdıkları düşünülerek, sihirler, büyüler, astrolojik burçlar ve gezegenler, 12. yüzyıldan itibaren Anadolu’da, her türlü malzemede kullanılmıştır. Özellikle de Orta Çağ bilginlerinin bu konulara aşırı duyarlılığı, el yazması kitaplarda, resimli edebi eserler başta olmak üzere, büyüler, melekler, tılsımlar, ejderler, mücadele sahneleri ve kutsal hayvanlar, bütün mimari eserlere ve el sanatlarına dam.galarını vurmuştur. Orta Asya’dan gelen Türkler, inanç ve sanatlarını, Anadolu topraklarında sentezleyerek, bunları orijinal bir kültür- uygarlık sanat konteksti içinde kullanmışlardır. Bu dönemde meydana getirilen Nasel din Sivasi’nin “Teskeresi”, Nasıreddin el- Mahmud tarafından El-Cezire’ye yaptırılan “Otomato”, bütün İslam aleminin sihir ve büyü ile uğraştığını gösteren resimlerle ifade edilmiştir. Bu inançlara göre de, geometrik ve bitkisel örnekler sonsuzluğun göstergesi olarak karşımıza çıkmıştır.

    Anadolu’da dört eyvanlı yapılar, planları dolayısıyla yüklendikleri anlam açısından kozmik bir semboldür. Dört rakamının veya dört yönün seçilişi de tesadüfi değildir. Varoluş, hava, toprak, su ve ateşten oluşur. Bütün doğada ritmik dört egemendir. Dört fiziksel nitelik olan, sıcak, soğuk, kuru ve nem, doğanın dört ürünü olan, insan, hayvan, bitki ve metal, simetrik bir kosmos imgesidir. Bu, Budizim’de de Mandala kozmik sembolüdür. Dört yönün bir merkez etrafında toplanması yalnızca Budizime ait olmayıp, Türk ve Türk devri öncesinde, orduda (Karargah), Budist Mandala Viharaları’nda, Uygur Türkleri’nin Viharaları’nda (Manastır), Karahanlı ve Gazneli’ye geçiş döneminde görülmektedir. Kutsal dört eyvan şeması, Abbasiler’de, Part ve Sasani mimarisinde ve de Selçuklular’da izlenmektedir. Gene aynı düşünceler içerisinde ortada bulunan kubbeninde kozmik anlam çerçevesinde, dörtgen plan (toprak) üzerinde dairesel kubbe, evrensel bir imge diye yorumlanmaktadır. Dörtlü diyagram ortasında yer alan kubbeli mekana örnek verilecek olan Konya Karatay Medresesi’nin aynı zamanda kubbe çinileri renkleriyle de, Asya renk sembolü olan larcivet-gök, siyah-toprak rengine uyularak, firuze ve siyah çinileriyle kosmos ifade edildiği yorumu bilinmektedir.

    .







  2. Gülcan
    Devamlı Üye





    Ayrıca Tasavvufta rakamlarla yola çıkıldığında görüldüğü gibi, matematiğin bütün evrensel yasaların kaynağı, Pythagoras’ın matematiğinin ise bütün ilimlerin temeli olduğu kabul edilmiştir. Ptyhagoras teorisine göre, fiziksel ritmiği, ürün varlığını ve de adaleti temsil ettiği için dört rakamı temeldir. Dört rakamının ifade ettiği kare ideal bir sembol oluşturmaktadır. Orta Asya’da, 5. Kurgan’dan çıkarılan Pazırık Halısı’nda görülen “tört bulung” da, dört rakamının sembolik kullanımıyla ilgilidir. (Resim 3) İnaçlarını bin yıldan fazla koruyan Yakut Türkleri’nin yakın dönemlere kadar dört köşeli bir dünyaya inandıkları bilinmektedir. Fuat Köprülü, R. Arat, S. Çağatay, A. Doruk, S. Tezcan, W. Bang, A.Von Le Coq, G. Durand, W. Eberhad, A. Von Cabain, G. R. Thomson gibi çeşitli bilim adamları, 1931 yılından bu yana yaptıkları çalışmalarında, Eski Orta Asya kültüründe karenin kutsal olduğunu, oturulan yurt, simgesel dilde kent, surlarla çevrili kale anlamına geldiğini saptamışlardır. Evren birliğinin içinde en güçlü simge olarak görülen daire ise, merkez etrafında sonsuz oluşumu anlatmaktadır. İslam aleminin düşünürlerinden, 9. yüzyıl Abbasi dönemi düşünürü, Basralı Ebu Yusuf Yakub bin İshak el Kindidi (doğa bilimci, matematikçi ve astrologdur), Platon ve Aristo’dan kaynak alarak insan varlığının maddeler dünyasının algılaması ile iç dünyası arasındaki safhaları, merkezde akl ül faalin oluşturduğu dairelere bağlamıştır. İç içe daireler imgesi ise dünya etrafında dönen gezegenlerle özdeşleştirilmiştir. Merkezden çıkan ışınlar bütün daireleri kesmektedir. Böylece de bütün kesişme noktaları bu halkalarla birbirine bağlanmaktadır. Platon ve Aristo’nun da kabul ettiği, Mısırlı Ptolemeus’un ortaya koyduğu ve yüzyıllardır geçerli olan konsantirik daireler tasarımı yani kozmik şema hala geçerliliğini korumaktadır.


    >Orta Çağ’da tasavvufî olarak, evrenin yorumu üzerinde çok etkili çalışmalar yapan İbn ül Arabi ‘dir. 1240-45 yıllarında İspanya’dan Mekke’ye gitmiş daha sonra da Anadolu’ya gelerek Sadreddin Konevi’nin öğrencisi olmuştur. Ölünceye kadar da bu Hankah’da kalmıştır. Bu düşünüre göre de, tecelliyat çeşitli katlara bağlıdır. Yani, insan dünyaya gelir, kemale erer ve işte bu eriş için çeşitli yolculuklar yapılır. İlk yol Allah’tan çıkarak, bütün alemleri dolaştıktan sonra gene Allah’a varır ki, bu da dairesel bir dönüşle gerçekleşir. İbn ül Arabi’nin Futuhat el Mekkiye isimli dairesel şeması, el Futuhat el Mekkiye fesrar el Malikiye ve el Mülkiye isimli birkaç ciltlik eserinde mevcuttur. Orta Çağ tasavvuflarının, alem katları, alemde yolculuk gibi imgeleri Anadolu Selçukluları’nda biçimsel olarak kendini gösterir. Anadolu kervansaraylarındaki Taç kapılarda görülen yıldız sistemlerindeki, ki bunlar umumiyetle 12 kolludur, 12 rakamı ise kozmolojik bir rakamdır. Yolcuların kervans.araya geliş ve gidişlerini bu imgeler yerine getirir. Kozmik diyagramın uygulandığı, Sivas Şifahanesi, Gök Medrese, Çifte Minareli Medrese, Buruciye, Erzurum Çifte Minareli Medrese, Aksaray Sultan Han’ında görüldüğü gibi (Resim 4), gök kubbe mekanlarıyla bütünleşen taç kapılar bulunmaktadır. Kapılar Hıristiyanlık aleminde de manevi değerler taşımaktadır. İkonalarda ve kutsal kitaptan alınan konuların işlendiği resimlerde özellikle de dikkat çekilerek işlenmişlerdir.

    Euclides, Pythagoras, Platon’un “evren geometrisi” Doğu’da ve Batı’da Orta Çağ yapılarında evrenle bütünleştirilerek kullanılmıştır. Orta Çağ’ın tasavvufi ortamına gelmeden önceki dönemlerde eski Mısır’dan başlıyarak her medeniyette gök cisimleri tanrılaştırılmıştır. Bunların içinde en önemlisi “Güneş” ve “Ay”dır. Hint mitolojisinde 12 Güneş Tanrısı, Mısır’da ve Orta Babil’de Re, Sümerler’de Marduk, Helenistik dönemde Lübnan’da Baalbik‘ah, Eski Suriye’de Elegabal, İnkalar’da İnti, İslamiyetten önce Araplarda Yarlibol diye isimlendirilen Güneş Tanrıları vardır. Dairelerin içinde istenildiği kadar sonsuz çizilebilen yıldızlar da bir geometrik düzendir. Yıldızları oluşturan kollar yani ışınlar, birinden ötekine geçmektedir. Sonsuzluğa giden yollar olarak nitelendirilen bu açık sistem, bir merkez etrafında dönüşü göstermektedir ki bu da evrendeki dairesel dönüşü simgelemektedir. Yani çarkıfelek dönüşüdür. Kutadgu Bilig’de “Tanrı cihanı yarattı, durmadan dönmektedir, onunla beraber bütün gezegenler de dönmektedir” diye bu kozmik düzen anlatılmaktadır. Geometrik düzenlemeler matematiksel işlenişlerinin yanısıra simgesel olarak da görevler üstlenerek her malzemede sergilemektedirler.

    Orta Çağ'da yıldızların tasavvufî düzen ile ele alınmasına karşın, gökyüzündeki yıldızlar, İnsanoğlunun varoluşundan itibaren ilgi alanlarından biri olmuştur. Gök cisimleri mitolojisinde dörtlü düzen kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dört iklimi gösteren burçlar, İlkbahar burçları; Koç, Boğa İkizler, Yaz burçları; Yengeç, Aslan, Başak, Sonbahar burçları; Terazi, Akrep, Yay, Kış burçları; Oğlak, Kova, Balık’tır. Ancak astroloji ile astronominin birbiriyle karıştırılmaması gerekir.İslam aleminde astroloji, tanrısal iradeye ters düşmektedir ki bu da eski dönemlerde yıldızların tanrısallaştırılması olayıdır. Ancak burçlar, gezegenler mitolojik yönleriyle ele alınmalıdırlar.

    Mitolojide sayılar geniş bir yer tutar. Kutsal yanları olduğu gibi büyüsel, sihirsel bir yanları da vardır. Mesela yedi rakamı gök katlarını ifade eder. Dünya yedi günde yaratılmış, yedi gezegen, özellikle de simyacıların yedi metalle yedi gezegen arasında kurdukları bağdan söz edilebilir. Güneş-altın, Ay-gümüş, Jüpiter-kalay, Venüs-bakır, Satürn-kurşun, Mars-demir, Merkür-cıva. Yedi melek, Katoliklerde yedi ayin, yedi ölümcül günah, yedi afet, dünyanın yedi harikası, Gılgamış destanında Uruk Kenti’nin yedi bilgeyle yapılışı, yedi kat cehennem, büyük, küçük ayı takım yıldızlarının yedili oluşu, destanlarda yedi ile anlatımlar, “yedisinden yetmişine” halk söyleşileri, yediveren gülü gibi bitkisel isimler, bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Gene 40, 12 ve 3 rakamları da önemli mitolojik sayılardandır.

    Mitolojide bahsedebileceğimiz sular da önemli bir yer tutar. Kuyulara örnekler sayısız denilecek kadar fazladır. Kutsal sular, yani Ab-ı Hayat, ölümsüzlük suyudur. Bu suyun Kaf Dağı’nda olduğuna işaret edilir. Hz. Hızır bu suyu içenlerden, Büyük İskender ise arayıp da bulamayanlardandır. Mekke’de zemzem suyu gibi kutsal sular mitolojide de çok zengindir. Sularla ilgili pek çok efsanelerde, kaynaklar da görülmektedir. Ayrıca mitolojik yaratıklar, ulu kişiler mitolojisi, Peygamberler ve mucizeleri mitolojileri de çok zengin konulara sahiptir.Ancak bu makalede, Orta Çağ Dünyasındaki inanç ve sanat ilişkisinin genel yapısına dikkati çekerek, Orta Çağ Türk Dünyasında inanç ve sanat ilişkisinin çok yönlü kaynak ve kökleriyle birlikte değerlendirilebilmesi gerektiğinin işaret edilmesine çalışıldığından, bu konularla ilgili zengin materyallerin detaylı anlatımına gidilmemiştir.Burada ana hatlarıyla vurgulanmaya çalışılan söz konusu materyallerin Türk kültür-uygarlık ve sanatı üzerinde çalışan uzmanlar tarafından sanat ve bilgi ilişkisi açısından irdelenmesinin gerektiği belirtilerek, Türk sanatı tarihinde konu ve anlam çözümlemelerinde yeni açılımlara ulaşılmasının günümüzün ihtiyacı olarak belirdiğinin vurgulanması amaçlanmıştır





+ Yorum Gönder