+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kitap Tanıtımları Forumunda Pariste Bir Münzevi Özyaşamöyküsel Notlar Kitap Tanıtımı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    Pariste Bir Münzevi Özyaşamöyküsel Notlar Kitap Tanıtımı








    Pariste Bir Münzevi Özyaşamöyküsel Notlar

    Pariste Bir Münzevi.jpg




    Modern edebiyatın büyük ustası Italo Calvinodan yaşamının en önemli yanları olan siyasal, yazınsal, varoluşsal seçimlerini nasıl belirlediğine ışık tutan metinler çevirisiyle ilk kez TürkçedeCalvino, Pariste Münzevide, yazarın dünyayla kurduğu ilişkiyi, kendi yaşamı üstünden görünmez olma düşüyle aktarırken, meraklıları yine büyük bir zevkle okuyacakları bir kitapla buluşuyor. Kitap, Calvinodan benzersiz bir otoportre TADIMLIKDün metroda yalınayak bir adam vardı: ne çingeneydi ne hipi, görünümü öğretmeni andıran gözlüklü bir bey, çorabını ayakkabısını giymeyi unutmuş şu bildiğimiz dalgın profesör işte. Yağmurlu bir gündü, o da yalınayak yürüyordu, hiç kimse dönüp bakmıyordu, kimsenin merakını çekmiyordu. Görünmez olma düşü Görünmez olduğumu düşleyebildiğim bir ortamda ben kendimi çok iyi duyarım.Televizyonda konuşmam gerektiği zamanlar bunun tam tersidir, kameranın üstüme dikildiğini, beni kendi görme alanıma, kendi yüzüme çivilediğini duyarım. Yazarlar bizzat görüldüklerinde çok şey yitirdiklerine inanıyorum. Bir zamanlar gerçekten popüler olan yazarların kim olduklarını, nasıl olduklarını kimsecikler bilmezdi, salt kitap kapağında bir addılar, bu da onlara olağanüstü bir çekicilik verirdi. Gaston Leroux, Maurice Leblanc (milyonlarca insana Paris mitosunu yayan yazarların çevresinde kalmak için onları anıyorum) haklarında hiçbir şey bilinmeyen çok tanınmış yazarlardı; daha da popüler olan ve küçük adları bile bilinmeyen, yalnızca küçük bir harf olarak bilinen yazarlar da olmuştur. Ben yazarın ideal konumunun böyle adsızlığa çok yakın olduğuna inanıyorum: işte o zaman yazarın en büyük yetkesi gelişir, bir yüzü, somut bir varlığı olmadığında, onun temsil ettiği dünya bütün tabloyu işgal eder o zaman. Tıpkı Shakespeare gibi, neye benzediğini anlamamıza yarayacak hiçbir portresi, nasıl olduğunu anlatacak hiçbir bilgi kalmamış. Oysa günümüzde, yazarın kişiliği ortalığı kapladığı oranda dünyası boşalıyor; sonra yazar da boşalıyor, yalnız boşluk kalıyor her yanda. İnsanın durup yazı yazdığı, görünmez, adsız bir nokta vardır, işte o nedenle yazdığım yerle onu çevreleyen kentin ilişkisini tanımlamak güç geliyor. Otel odalarında çok iyi yazı yazabilirim, otel odası denen o soyut, adsız mekânda, kendimi beyaz kâğıdın karşısında bulurum, kaçacak yerim yoktur. Ya da bu belki ben daha gençken geçerli olan bir ideal koşuldu, dünya oracıkta dururdu, kapının hemen ardında, göstergelerle tıklım tıklım dolu, bana her yerde eşlik ederdi, öylesine yoğun bir varlığı vardı ki, hakkında yazabilmek için bir adım uzaklaşmam yeterdi. Şimdi bir şeyler değişmiş olmalı, ancak benim olan, kitaplarımın el altında olduğu bir yerde yazı yazabiliyorum, sanki her an içlerinde bilmem ne aramam gerekecekmiş gibi. Belki de kitapların kendileri için değil de, oluşturdukları bir tür içsel mekân için, sanki neredeyse kendimi bana ait olan ideal bir kitaplıkla özdeşleştiriyormuşum gibi.Oysa kendi kitaplığımı hiçbir zaman bir araya getiremiyorum: kitaplarım hep şurada burada; Pariste bir kitaba bakmam gerektiğinde kitap hep İtalyada, İtalyada bir kitaba bakmam gerektiğinde hep Pariste bulunan bir kitap söz konusu oluyor. Bu, yazı yazarken kitaplara bakma gereksinimim diyelim ki bir on yıldır edindiğim bir alışkanlık; daha önceleri böyle değildi: yazdığım her şeyin bellekten gelmesi gerekirdi, her şey yaşanmışın parçasıydı. Her kültürel bağlantı da benim kendi içimde taşıdığım, benim parçam olan bir şey olmalıydı, yoksa oyuna giremezdi, sayfaya aktarabileceğim bir malzeme değildi. Şimdiyse tam tersi: dünyanın kendisi de benim ara sıra gidip baktığım bir şey oldu ve işte bu rafla dış dünya arasında sanılan uzaklık yok artık. O zaman diyebilirim ki Paris, işte Paris, işte şu, dev boyutlu bir kaynak yapıt, bir ansiklopedi gibi içinde bilgi aranan bir kent: sayfayı çevirir çevirmez insana hemen bir dizi bilgi sunuveriyor, başka hiçbir kentte bulunmayan bir zenginlikte. Dükkânları ele alalım, bir kentin dile getirdiği en açık, en iletişimsel söylemi oluşturan onlardır: biz hepimiz bir kenti, bir caddeyi, bir kaldırım parçasını dükkân dizisini izleyerek okuruz. Dükkânlar vardır, bir anlaşmanın paragraflarıdır, dükkânlar vardır, bir ansiklopedinin maddeleridir, dükkânlar vardır, bir gazetenin sayfalarıdır. Pariste hepsi birbirinden ayrı yüzlerce peynirin sergilendiği dükkânlar vardır, hepsinin üstünde de güzelce etiketi, küle bulanmış peynir, cevizli peynirler: bir tür müze bu, peynirlerin Louvreu. Farklı biçimlerin, üretimlerini ekonomik açıdan kârlı kılacak kadar geniş bir ıskalada varlıklarını koruyabilmelerine izin vermiş bir uygarlığın görünümleridir, aynı zamanda bir seçim, parçası bulundukları bir sistem, bir peynir dili gerektirmeleri olan varlık nedenlerini korumuşlardır. Ama aynı zamanda sınıflandırma, adlandırma ruhunun zaferidirler. İşte yarın peynirler üstüne bir şey yazmaya kalkışırsam, sokağa çıkıp Parise bir büyük peynir ansiklopedisi gibi danışabilirim. Ya da geçen yüzyılın egzotizminin izlerini hâlâ barındıran bir baharatçıya danışabilirim, buna ilk sömürgecilik döneminin pazarcı egzotizmi, bir evrensel sergicilik ruhu da diyebiliriz.Öyle bir mağaza türü var ki, Parisin uygarlığa yaklaşmanın o özel biçimi olan müzelere hayat veren kent olduğunu duyuruyor insana; öte yandan müzeler de gündelik yaşantının en değişik etkinliklerine biçimlerini yansıtmış, öyle ki Louvreun salon,larından dükkânların vitrinlerine kesintisiz bir geçiş var. Denebilir ki sokakta her şey müzeye geçmeye hazır ya da müze sokağı içine almaya hazır. En hoşuma giden müzenin Parisin yaşamına ve tarihine ayrılmış olan Carnavalet Müzesi olması bir rastlantı değil. Ansiklopedik söylem, toplu bellek olarak kent kavramının koskoca bir geleneği var: gotik katedralleri düşünelim bir, her mimarlık ve süsleme ayrıntısı, her köşe, her yer bütüncül bir bilginin ayrıntılarına gönderiyordu, başka bağlamlarda karşılık bulan bir göstergeydi. Notre-Dame Kilisesini her sütun başlığıyla, her çatı oluğuyla okuduğumuz gibi (Viollet-Le-Ducün yaptığı restorasyon yoluyla da olsa), kentin kendisini de bir başvuru kitabı gibi okuyabiliriz. Aynı zamanda kenti toplu bilinçaltı olarak da okuyabiliriz: toplu bilinçaltı koskocaman bir katalogdur, bir hayvan masalları rehberidir; Parisi bir rüya rehberi gibi, bilinçaltımızın albümü gibi, bir canavarlar katalogu gibi yorumlayabiliriz. Böylece ben babalık gezintilerimde, küçük kızımı dolaştırırken, Paris, Jardin des Plantesın (Botanik Bahçesi) hayvanlar âlemiyle, iguanalarla bukalemunların oluştuğu tarihöncesi çağlara ait bir hayvan topluluğunun yılan ve sürüngen kataloglarıyla ve uygarlığımızın peşi sıra sürüklediği canavarlar mağarasıyla başvuruma açılıyor.








  2. Acil

    Pariste Bir Münzevi Özyaşamöyküsel Notlar Kitap Tanıtımı isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder