+ Yorum Gönder
Eğitim Arşivi ve Kültür Sanat Forumunda Atatürk dönemi Türk dış politikası hakkında geniş bilgi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Atatürk dönemi Türk dış politikası hakkında geniş bilgi








    Atatürk dönemi Türk dış politikası hakkında geniş bilgi







  2. Mineli
    Devamlı Üye





    Atatürk Dönemi Türk Diş Politikasının Temel İlkeleri
    Milli Mücadele döneminin dış politikadaki temel hedefi, yeni Türk Devletini
    milletlerarası alanda tanıtmak olmuştur ki; bu, bir anlamda Türkiye
    Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde de dış politikanın esaslarını oluşturmuştur.
    Türkiye’nin modern anlamda bir milli devlet olarak uluslararası alanda
    meşruiyet kazanması Lozan Konferansı ile gerçekleşmiştir.
    1923-30 yılları arasında Türk Dış Politikasını meşgul eden dış sorunlar, Lozan
    Konferansı’nda çeşitli sebeplerle kesin olarak sonuçlandırılamamış konular ile
    Konferansta çözüme kavuşturulmuş ancak uygulama aşamasında çıkan
    sorunların “ulusal çıkarlara uygun” biçimde çözümüne dönük çabalardır. Bunlar:
    İngiltere ile Musul Sorunu, Fransa ile Kapitülasyonlar ve diğer sorunlar,
    Yunanistan ile Ahali Mübadelesi olarak ifade edilebilir.
    Atatürk Döneminde izlenen dış politikanın temel ilkesi bağımsızlıktan hiç bir
    şekilde taviz vermemek olmuştur.
    Bunun yanı sıra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik, toplumsal ve
    kültürel alanlarda gerçekleştirdiği köklü değişiklikler ve Atatürk’ün uygulamaya
    koyduğu inkılâplar ile Türkiye öncelikle çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmayı
    ve bunu aşmayı ideal olarak benimsemiştir. Bu da dönemin diş politikasının
    oluşturulmasında önemli bir etken olmuştur.
    Atatürk Dönemi Türk Dış Politikasının temel sorunlarını incelemeden önce bu
    dönemde yürütülen dış siyasetin temel ilkelerine kısaca değinmek gerekir.
    Bu ilkeler aşağıdaki başlıklar altında ortaya konabilir.
    a) Gerçekçilik
    Atatürk’ün dış politikası gerçekçidir. Boş hayaller peşinde koşmaz.
    Maceracılıktan uzak durmayı hedefler. Bunun yanında milli çıkarları
    gerçekleştirmede kararlı olmayı amaçlar. Atatürk’ün;
    “Büyük hayali işler yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden dünyanın
    düşmanlığını, kötü niyetini, kinini bu milletin ve memleketin üzerine çektik Biz
    böyle yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak
    düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını arttırmaktan ise, tabii
    duruma meşru duruma dönelim. Haddimizi bilelim” ifadesi ile, “memleketimizin
    ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse her tarafı ateşler içinde bırakılsa biz bu
    toprakların üzerinde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul
    olacağız” ifadesi bu yaklaşımı açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
    b) Bağımsızlık
    Osmanlı Döneminin iktisadi, siyasi, mali kısacası her yönden dışa bağımlı
    yönetimlerini görmüş olan yeni Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Paşa için kurulan
    devletin gerçek bağımsızlığı en önde gelen amaçtı. Bu bağımsızlık siyasi,
    iktisadi, mali, askeri ve kültürel açıdan bağımsızlıktı ve bunlardan ödün
    verilemezdi. Nitekim Atatürk düşüncesini, “Tam bağımsızlık denildiği zaman,
    elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam

    bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde
    bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek manasında bütün
    bağımsızlığından mahrumiyet demektir.” İfadelerinde açıkça ortaya koymaktadır.
    Bu ilkeden hareketle gerek Milli Mücadele süresince batılı devletlerle yapılan
    görüşmelerde gerekse Lozan Barış görüşmeleri sonrasında bağımsızlık ilkesine
    gölge düşürebilecek her konuda kararlı davranılmıştır.
    c) Barışçılık
    Atatürk dönemi dış politikasının bir başka özelliği barışı esas almasıdır. Bunun
    yine en güzel örneği Milli Mücadele yıllarında verilmiştir. Savaş ortamı içerisinde
    bile görüşmeler yoluyla barışın sağlanması için her türlü çaba sürdürülmüştür. Bir
    asker olarak savaşın ne demek olduğunu en iyi bilen kişi olarak Mustafa Kemal
    Paşa; “Ben harpçi olamam. Çünkü harbin acıklı hallerini herkesten iyi bilirim.”
    deyecektir. Yine bir başka konuşmasında Mustafa Kemal Paşa “Harp zaruri ve
    hayati olmalı Öldüreceğiz diyenlere karşı, ölmeyeceğiz diye harbe girebiliriz.
    Lâkin millet hayatı tehlikeye uğramadıkça harp bir cinayettir.” diyecektir.
    Atatürk’ün barışçılığı yine Kendisinin söylediği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”
    sözünde ifadesini bulacaktır ki, bu Türk dış politikasının temel yaklaşımı
    olacaktır. Ancak bu temel yaklaşıma uygun olarak bölgesinde barışı korumada
    üzerine düşeni gerçekleştiren genç cumhuriyet, teslimiyetçi ve pasifist bir politika
    da izlememiştir. Yani barış içinde yaşamak için gerekli hazırlıkları yapmak,
    gerekirse barış için savaşa hazır olmak kararlılığıyla hareket edilmiştir.
    d) Güvenlik Politikası
    Diğer yandan genç cumhuriyetin kendini koruyabilmesi yani savunması için
    gerekli güvenlik önlemlerini almasının gerekliliğine inanan Atatürk, Türk milletinin
    kendi gücüne dayalı askeri ve ekonomik yapılanmasını yeni ve sağlam esaslara
    oturtmak için çalışmalarda bulunmuştur. Bu anlamda askeri harcamalar ve
    ordunun modernleştirilmesi, ülkenin ekonomik yapılanması ile eş zamanlı olarak
    yürütülmüştür. Ülkenin kendini savunacak güce ve iradeye sahip olması
    gerektiğini Atatürk bir konuşmasında, “Bugün vardığımız barışın ebedi barış
    olacağına inanmak safdillik olur. Bu o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an
    bile gaflet, milletin hayatını tehlikeye sokar. Şüphesiz hukukumuza, şeref ve
    haysiyetimize saygı gösterildikçe mukabil saygıda asla kusur etmeyeceğiz.
    Fakat, ne çare ki, zayıf olanların hukukuna saygının noksan olduğunu veya hiç
    saygı gösterilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için her türlü
    ihtimallerin gerektireceği hazırlıkları yapmakta asla gecikmeyeceğiz”. Şeklinde
    vurgulanacaktır. Barışın korunması için Türkiye’nin salt kendi gücünün yetersiz
    kalabileceği alanlarda ülkenin güvenliğini sağlamak için uluslararası politikanın
    gereği olarak yürütülecek denge politikaları çerçevesinde bölgesel barışın
    korunması için ittifaklar yaparak ülkenin güvenliğini sağlamak ilke olarak
    benimsenmiştir. Nitekim Atatürk bu doğrultuda hareket etmiş ve ülkenin güvenliği
    için gerekli gördüğü ittifakları yapmaktan kaçınmamıştır.
    e) Batıcılık
    Batılı güçlere karşı savaşılmasına rağmen yeni kurulan cumhuriyet her fırsatta
    batı ile yakınlaşmayı sağlayacak bir yol izlemiştir. Bunda Atatürk’ün Türkiye’yi
    çağdaşlaştırma yolunda takip ettiği ve uygulamaya koyduğu politikaların da rolü
    olmuştur. Yani yeni Türkiye kendisine hedef olarak en gelişmiş ülkeler düzeyine
    çıkma ve onun ötesine gitmeyi belirleyince, dış politikada da bu doğrultuda batı
    ülkeleriyle ilişkileri geliştirmek esas olarak benimsenmiştir. Bunun kaçınılmaz
    sonucu olarak batı ülkeleri ile iyi ilişkiler kurarak, çağdaş medeniyetin bir parçası
    olma yolunda hareket edilmiştir.
    f) Akılcılık
    Akılcılık ilkesi doğrultusunda yeni devlet uluslararası hukuka bağlı kalmıştır.
    Atatürk Türkiye’sinin dış politika anlayışı ideolojik doğmalara, önyargılı
    saplantılara değil, aklı ve bilimi esas alan bir çizgi üzerine oturtulmuştur. Bu
    bağlamda uluslararası ilişkilerde, tarihi dostluk ve tarihi düşmanlık yerine değişen
    şartlar ve karşılıklı yarar ilişkileri esas alınmıştır. Nitekim, Atatürk ; siyasal,
    toplumsal ve ekonomik düzenleri çok farklı olan ülkelerle dostluklar kurabilmiş ve
    barış içinde bir arada yaşayabilmenin örneklerini vermiştir.
    Yukarıda sayılan ilkelere şüphesiz uluslararası adil bir düzen kurma,
    sömürgeciliğe karşı oluş ve hukuka bağlılık gibi ilkeler de eklenebilir. Bunların
    dışında bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak anlamında Türkiye’nin
    güvenliğinden duyduğu endişe onun dış politikasına etki etmiştir.
    Türk dış politikasına yön veren etkenlerden bir diğeri ise Türkiye’nin coğrafi
    konumuna bağlı olarak yani Türkiye’nin Sovyetlerle komşu oluşu, boğazların
    Türkiye’nin kontrolünde oluşu ve Türkiye’nin ekonomik ve stratejik açıdan önemli
    bir Ortadoğu ülkesi oluşu gibi nedenlerle dış politika belirlenmesinde bu konuma
    bağlı politikalar üretilmiştir.
    Türkiye’nin dış politikasının belirleyicisi olan bir başka etmen ise yönetim
    felsefesidir denilebilir. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan ulusal
    kurtuluş savaşı batılı devletlere karşı verilmiş olmasına karşın batılı devlet
    anlayışına ve batılı modele karşı bir hareket olmamıştır. Tam tersine Türk
    bağımsızlık hareketi batının fikirleri ile batıya karşı mücadeleye girişen ilerici,
    liberal ve milliyetçi öğeleri içeren bir anlayışı benimsemiştir. İşte bu anlayış doğrultusunda
    ülkeleri çeşitli ama uygarlığı bir gören Mustafa Kemal Paşa, bu
    bağlamda 1930’lu yıllardan başlayarak batılı devletler ile iyi ilişkiler kurmuştur.
    Hatta iyi ilişkilerden öte Avrupa topluluğu içinde yer almak amaçlanmıştır
    denilebilir.
    Nihayet, Türk dış politikasını etkileyen bir diğer unsur olarak, Türkiye’nin
    incelediğimiz dönemde yaşadığı ekonomik zorlukları da eklemek gerekmektedir.
    Türk Dış Politikasını Meşgul Eden Konular ve Türkiye’nin Diğer Ülkelerle
    Olan İkili İlişkileri
    Musul Sorunu
    Musul, sahip olduğu zengin petrol kaynakları nedeniyle 319.yüzyıl sonlarından
    itibaren batılı devletlerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Özellikle İngiltere, Birinci
    Dünya Savaşı sırasında itilaf devletlerinin diğer üyelerini Musul’un kendisine
    verilmesi konusunda ikna etmiştir. Osmanlı topraklarının paylaşılmasını esas
    alan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında itilaf devletleri arasında yapılan gizli antlaşmalar
    doğrultusunda İngiltere bölgeye ilgisini sürdürerek Musul ve çevresinde
    çeşitli bölücü çabalara girişmiştir. Sonuçta İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu
    açısından savaşa son veren 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesinin
    imzalandığı tarihte, Türk birliklerinin kontrolünde olan bölgeyi Mondros
    Mütarekesinin ruhuna aykırı biçimde 11 Kasım 1918’de işgal etmiştir. Bundan
    sonra ise bölgeyi elinde tutabilmek için her türlü çabayı göstermiştir. Nitekim, Osmanlı
    Devleti ile imzaladığı Sevr Antlaşmasında İngiltere konuyu lehine
    halletmiştir. Ama Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan
    Kurtuluş hareketi sonucunda, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği
    Misak-i Milli belgesinde Musul, vatanın bir parçası sayılmış ve Anadolu’da
    kurulan hükümet her platformda bu bölgeyi Türkiye’den koparan şartlar içeren
    Sevr Antlaşmasını tanımadığını açıklamıştır.
    Türk milli mücadelesinin başarıya ulaşmasından sonra toplanan Lozan barış
    görüşmelerinde İngiltere, Milletler Cemiyeti tarafından belirlenmiş “Irak
    Mandateri” sıfatıyla Musul’u Türklere bırakmamak konusundaki ısrarını sonuna
    kadar sürdürmüş ve antlaşmanın tehlikeye girmemesi için Musul Sorununun
    daha sonra taraflar arasında yapılacak ikili görüşmeler yoluyla halledilmesi
    Türkiye tarafından da uygun görülmüştü.
    Bu çerçevede Lozan antlaşmasının üçüncü maddesinde “Türkiye ile Irak arasındaki
    sınır sorununun dokuz ay içinde Türkiye ile İngiltere arasında barışçı
    yollardan çözüleceği” hükmü yer almıştı. Bu hüküm gereği Türk-İngiliz
    görüşmeleri 1924 yılı Mayıs ayında başladı. Bu konferansta Türkiye nüfus
    açısından, siyasi, tarihi, coğrafi, askeri ve stratejik nedenlere dayalı haklı
    gerekçelerini öne sürerken İngiltere, Musul’un kendi mandaterliği altındaki Irak’a
    bırakılması konusunda ısrarını sürdürmüş ve bunun yanında Türkiye’den Hakkari’ye
    kadar uzanan toprak talebinde bulundu.
    Bu durumda konferans 5 Haziran 1924 yılında bir sonuca varmadan dağıldı.




  3. Mineli
    Devamlı Üye
    Lozan Antlaşması’nın ilgili hükmü, bu görüşmelerin başarısızlığı durumunda
    sorunun milletler cemiyetine götürülmesini öngörüyordu Başlangıçta, üyesi
    olmadığı, üstelik; tamamen İngiliz kontrolünde olan bir organizasyondan kendisi
    lehine bir karar çıkmayacağına olan inancından dolayı tereddüt geçiren Türkiye,
    sonunda sorunun Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesine razı oldu.
    Musul sorunu, Milletler Cemiyeti konseyi tarafından 30 Eylül 1924’de
    görüşülmeye başlandı. Bu görüşmeler sürerken Türk-İngiliz ilişkileri iyice
    gerginleşti ve Milletler Cemiyeti Türkiye ile İngiltere arasındaki sınır
    anlaşmazlığına 29 Ekim 1924 Türkiye-Irak geçici sınırını tespit ederek çözüm
    buldu. Daha sonra sorunu çözmek üzere, ilgili devletlerle görüşmeler yapmak
    üzere bir uluslararası komisyon oluşturuldu.
    Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından kurulan komisyon, Konsey’e “Musul’un
    İngiltere mandası altındaki Irak’ın bir parçası sayılması gerektiğini ve Türkiye ile
    Irak arasındaki sınırın da Brüksel’de belirlenmiş bulunan çizgiden geçeceğini”
    bildiren bir karar aldı. Türkiye Komisyon’un bu kararını tanımadığını ve konseyin
    bu biçimde kesin bir karar alma yetkisinin bulunmadığını belirterek, bağlayıcı bir
    karar için ilgili tarafların olumlu oylarının alınması gerektiğini bildirdi.
    Ama konsey 16 Aralık 1925 tarihinde üçlü komisyonun raporunu benimsedi.
    Bu sırada Türkiye’de iç siyasi hayatta bir takım olumsuzluklar yanında ülkenin
    doğusunda Şubat 1925’de çıkan Şeyh Sait İsyanının bastırma uğraşı veriliyordu.
    Türkiye her şeye rağmen bu kararı hemen tanımadı. Ancak, Musul Sorunu ile
    Türkiye bir kez daha Milli Mücadele döneminde olduğu gibi uluslararası
    platformda yalnız kaldığını ve batılı devletlerin savaş yolu ile elde edemediklerini
    baskı yolu ile elde etmeye çalıştıklarını gördü ve bu yalnızlıktan kurtulmak için 17
    Aralık 1925’te Sovyetlerle bir tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması imzaladı.
    Yukarıda anlatılan gelişmeler de açıkça ortaya koyduğu gibi Musul’u geri
    almak için Türkiye açısından, güce başvurmaktan başka çare gözükmemekteydi.
    Oysa ülke içerisinde yaşanan yeni yapılanma ve yukarıda değindiğimiz Şeyh Sait
    İsyanı gibi iç nedenler ile Misak-ı Milli’den taviz sayılabilecek geri adımı atmak
    zorunda kalan Türkiye, 5 Haziran 1926’da yaptığı anlaşma ile (Türkiye, İngiltere
    ve Irak Hükümeti) Musul’u, İngiltere’nin mandası altındaki Irak’a bıraktı. Buna
    karşılık Türkiye’ye Musul petrollerinden 25 yıl süre ile % 10 pay verilecekti. Ancak
    daha sonra yapılan bir düzenleme ile Türkiye bu paydan 500.000 İngiliz Lirası
    karşılığında vazgeçecektir.
    Nüfûs Değişimi ve Türk-Yunan “établi/mukim/yerleşik” Anlaşmazlığı
    Lozan Konferansında, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan
    Müslümanların değişimi meselesi ele alınmış ve bu konuda 30 Ocak 1923’de bir
    sözleşme ve protokol hazırlanmıştı. Buna göre, Türkiye’de kalan Rumlarla,
    Yunanistan’da kalan Müslüman-Türklerin değişimi yapılacak, ancak; 30 Ekim
    1918’den önce İstanbul Belediye sınırları içinde yerleşmiş (établi) bulunan Rumlarla,
    Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacak, yani bunlar yerlerinde
    kalacaklardı. Bu sözleşmeyi uygulamak üzere de Türk ve Yunan temsilcilerinden
    oluşan bir komisyon kurulacaktı. Ancak komisyonun faaliyete geçmesinden sonra
    “Yerleşmiş” (établi) deyiminin kapsamı konusunda Türk ve Yunan temsilcileri
    arasında anlaşmazlık çıktı. Türkiye’ye göre deyimin manası Türk kanunlarına
    göre tayin edilecekti. Yunanistan ise buna karşı çıkarak İstanbul’da olabildiğince
    fazla Rum bırakabilmek için 30 Ekim 1918’den önce herhangi bir şekilde
    İstanbul’da bulunan her Rum’un “yerleşmiş” sayılacağını ileri sürdü.
    Milletlerarası Adalet Divanı’nın yaptığı yorum da anlaşmayı sağlayamayınca
    Türk-Yunan ilişkileri gerginleşti. Yunanistan Batı Trakya Türklerinin mallarına el
    koyarak buralara, Türkiye’den gelen Rumları yerleştirmeye başladı. Buna karşılık
    Türkiye de İstanbul Rumlarının mallarına el koydu. Gerginliğin tırmanması
    üzerine işin görüşmeler yoluyla çözümlenmesi, iki taraf için de uygun olduğundan
    1 Aralık 1926’da bir anlaşma imzalandı. Fakat bu anlaşmanın uygulanması da
    kolay olmadı. Birçok gerginlikler ortaya çıktı. Savaş havası esmeye başladı.
    Ancak, Venizelos bir savaşın Yunanistan’a getireceği sıkıntıları düşünerek
    tutumunu yumuşattı ve Ankara’nın da buna karşılık vermesi üzerine 10 Haziran
    1930’da Ahali Mübadelesi anlaşmazlığını çözümleyen yeni bir anlaşma
    imzalandı. Bu anlaşma ile doğum yerleri ve tarihleri ne olursa olsun İstanbul
    Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi “établi” deyiminin kapsamı içine alındı.
    Bu suretle Lozan’dan beri devam etmekte olan anlaşmazlık da sona ermiş oldu.
    Yunanistan ile Türkiye arasında yine “établi” sorunu ile bağlantılı olarak ortaya
    çıkan bir başka problem Patriklik konusudur. Lozan görüşmeleri sırasında Türk
    temsilcilerinin Patrikliğin, Türkiye dışına çıkarılması yolundaki ısrarlı istekleri
    Batılı ülkelerce kabul görmemiş ve anlaşma metninde bu konuda bir hüküm yer
    almamıştı. Yalnız İstanbul’da kalması kararlaştırılan Patrikliğin dolayısıyla
    Patrik’in siyasetle uğraşmaması, sadece İstanbul’da kalacak Rumların dini
    meseleleri ile ilgilenmesi konusu tutanaklarda yer almıştı. Bundan sonra
    İstanbul’da kalan Patriklikle ilgili bir düzenleme yapmıştı. Bu çerçevede seçilecek
    patriğin mübadele kapsamında olmaması gerekiyordu. Buna rağmen 1924
    yılında boşalan Patriklik için yapılan seçimi kazanan kişinin mübadele
    kapsamında yer alması üzerine Türkiye itiraz etti ve tutumunda direnip istifa
    etmeyen patriği sınır dışı etti. Bu gelişmeden sonra 1925 yılında yapılan seçim ile
    mübadele kapsamına girmeyen bir Patrik seçilecektir.
    Lozan antlaşmasının uygulanışındaki bu problem dışında Yunanistan’ın
    özellikle “Anadolu macerası”nda uğradığı yenilgiyi hazmedememesi ve
    Türkiye’ye karşı İtalya ile işbirliği yapmaya çalışması, bu ülkenin Türkiye’ye karşı
    iyi niyetli olmadığını gösteren tavırları olarak algılandı Ancak artan bu gerginlik,
    1930’lu yıllarda İtalya’nın ve özellikle Bulgaristan’ın bölgesinde izlemeye
    başladığı Revizyonist tutum sonrası yumuşadı. Bu gelişme, Türkiye ile
    Yunanistan Başbakanlarının karşılıklı ziyaretleri ile başlayan sıcak ilişkilere zemin
    hazırladı ki bu hava 1954 yılına kadar devam edecektir.
    Türk-Sovyet İlişkileri
    Osmanlı Devletinin zayıflamaya başlaması ve Çar I.Petro’nun Rusya’da
    yaptığı reformların başarıya ulaşmasıyla bu devletin sıcak denizlere inme
    politikasını uygulamaya koyması hemen hemen aynı zamanlara rastlamaktadır.
    Nitekim, Rusya’nın Karadeniz’de donanma bulundurmaya başladığı 18.yüzyılın
    sonlarından itibaren Türkiye’nin bir Rusya meselesi vardır ve Türk diplomasisi bu
    faktörü daima gözönünde bulundurmak zorunluluğunu hissetmiştir.
    Tarihi, birbiriyle mücadele etmekle geçen bu iki devletin ve toplumun jeopolitik
    konumlara karşı karşıya gelmelerini adeta kaçınılmış kılmıştır. Karşılıklı oluşan
    bu durum, zayıflayan Osmanlı Devletinin takip ettiği “Denge Politikasını”, Türk
    diplomasisinin temel unsuru haline getirmiştir.
    Genel hatlarıyla “düşmanca” denilebilecek bu politik çizgide, “Milli Mücadele “
    dönemi ilk bakışta sıcak ilişkilerin kurulduğu ayrı bir devre olarak görünmekle
    beraber, tarihi şartlar incelendiğinde; 1919-1930 devresi olaylarının bu iki devletin
    birbirine yaklaşmasını zaruri hale getirdiği kolayca anlaşılmaktadır.
    Ankara Hükümetinin Kurtuluş Savaşı boyunca yakın ilişkide bulunduğu Sovyet
    Rusya Boğazlar Meselesi dolayısıyla Lozan Konferansına özellikle ilgi göstermiş,
    ancak; konferansa Boğazlar Meselesi tartışılırken davet edilmişdir. Türkiye,
    Batılılar karşısında yalnız kalmamak için Sovyet Rusya’nın Konferansa
    katılmasını özellikle istemiştir.
    Lozan’dan sonra ise Avrupa’daki savaş buhranlarının başladığı devreye
    gelinceye kadar, Türk-Sovyet münasebetleri üç unsurun tesiri altında gelişmiştir.




  4. Mineli
    Devamlı Üye
    Ticari münasebetler, komünizm meselesi ve Türkiye’nin Batı ile münasebetlerini
    düzeltmesi ve geliştirmesi.
    Sovyetler Birliği, ticari ve ekonomik münasebetler yoluyla Türkiye’yi nüfuzu
    altında tutmaya çalışmıştır. Buna karşılık Türkiye, dış ticaretini Sovyetlerin tekeli
    altına sokmaktan kaçınarak, Batı ile ticari münasebetlerini geliştirmeye özen
    göstermiştir.
    Komünizm meselesine gelince; Lozan’dan sonra Türkiye milli varlığına
    kavuşunca, komünizme karşı daha hassas davranmış ve bu işi daha sıkı
    tutmuştur. Komünizm meselesi ile Sovyet-Türk münasebetlerini birbirinden ayrı
    tutmaya dikkat eden Türk hükümetinin bu tutumu Sovyetleri hoşnut
    bırakmamıştır. Sovyetler ise ikili ilişkileri, Türkiye’deki komünizm propagandası ile
    birlikte değerlendirmişlerdir. Nitekim bu husus 1929’da Pravda’da bu husus
    açıkça dile getirildiği için, Türk hükümetinin organı durumunda bulunan Milliyet
    Gazetesi 6 Temmuz 1929’da buna “ dünyanın hiçbir davası, Türkiye
    nasyonalizminin daha az mukaddes sayılmasına sebep olamaz” biçiminde
    ilginç bir cevap vermiştir.
    Ticaret alanında olduğu gibi siyasi alanda da Türkiye’nin Batılı devletlerle
    uzlaşma yoluna girmesi ve dış politikasını yavaş yavaş Sovyet tekelinden
    kurtarmaya başlaması, bu devlet tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmıştır.
    Türkiye’nin dış münasebetlerinden duydukları endişelere rağmen, Sovyetler
    Birliği milletlerarası durumu kendileri için henüz güvenli görmediklerinden
    Türkiye’ye önem vermeye devam etmişlerdir. Musul anlaşmazlığı sırasında,
    Türk-İngiliz münasebetlerinin gerginliği, buna karşılık Locarno anlaşmalarıyla
    Almanya’nın batılıların yanında yer alması ihtimali, 17 Aralık 1925’te Türkiye ile
    Sovyetler Birliği arasında Dostluk ve Saldırmazlık anlaşmasının imzalanması
    sonucunu vermiştir. Üç yıl için imzalanmış olan bu anlaşmaya göre taraflardan
    birine, bir veya birkaç devlet tarafından yöneltilen bir askeri hareket halinde diğeri
    tarafsız kalacak ve taraflardan hiçbiri birbirlerine saldırmayacakları gibi, birbiri
    aleyhine yönelen ittifak veya siyasi anlaşmalara katılmayacaklardı. Türkiye için
    olduğu kadar, Türkiye’nin Batılılara katılmasından duyduğu endişe bakımından
    Sovyet Rusya için de tatmin edici bir anlaşma olan bu anlaşma, 1929’da yeni bir
    hüküm eklenerek yenilenmiştir. Bu anlaşma hükmüne göre de taraflar karadan ve
    denizden komşu bulundukları devletlerle birbirlerine danışmaksızın herhangi bir
    siyasi anlaşma yapmama esasını kabul etmişler ve söz konusu anlaşma 1945
    Martında Sovyetler Birliği tarafından feshedilinceye kadar yürürlükte kalmıştır.
    Türk-İngiliz İlişkileri
    Musul meselesinin halledilmesinden sonra Türkiye dış ilişkilerinde Sovyetler
    Birliğine karşı bir denge oluşturarak Batılılarla ilişkilerini yoğunlaştırmaya çaba
    harcamıştır. Fakat bu sadece Türkiye’den kaynaklanmamış, İtalya ve
    Almanya’nın Avrupa’da giderek artan bir bunalımı başlatmaları üzerine
    Ortadoğu’da Batılılar için güvenilebilecek yegâne devletin Türkiye olduğunu göz
    önüne alan büyük devletler de bu ilişkilerin kurulmasını kolaylaştırmışlardır.
    Türkiye’nin savaşı kanun dışı ilan eden Briand-Kellog Paktı’na katılması (1929
    Ocak), 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olması gibi önemli gelişmeler Türkiye ile
    İngiltere arasındaki buzların erimesinde tesirli olmuştur.
    1936’da İtalya’nın Balkanlar ve Ortadoğu’da tehditlerini artırması üzerine, önce
    Fransa’yla anlaşan İngiltere, bir İtalyan saldırısı karşısında İspanya, Yugoslavya,
    Yunanistan ve Türkiye’ye garanti verdi. İspanya bunu reddetti, ancak diğer
    devletlerle birlikte Türkiye bu garantiyi kabul ettiler. Ayrıca bu üç devlet de
    İngiltere’ye garanti verdi. Bu karşılıklı garantiler sistemine Akdeniz Paktı adı
    verilmiştir.
    Akdeniz Paktı ile Türkiye İtalyan tehlikesine karşı İngiltere’ye bağlanmış
    oluyordu ki, bu yeni Türkiye’nin İngiltere ile olan münasebetlerinde bir dönüm
    noktası teşkil etmiştir. Türkiye ile İngiltere arasındaki bu yakınlaşma 1939’da bir
    ittifaka varacaktır.
    Türk-İtalyan İlişkileri
    Lozan’dan sonra ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, milli
    mücadele sırasındaki dostça tutumları da gözönüne alınarak İtalyanlarla iyi
    münasebetler tesis edilme yoluna gidildi. Ekonomik alanda gelişen iyi
    münasebetler siyasi alanda aynı görüntüyü vermedi. Mussolini’nin, İtalya’da
    iktidara geldiği ilk andan itibaren “Roma İmparatorluğu”nu canlandırmak için
    sömürgecilik ve yayılmacılık politikasına yönelmesi, Doğu Akdeniz’i kontrol altına
    almaya çalışması Türkiye’yi endişelendirdi.
    1926-27 yılları bu ilişkilerde dönüm noktası oluşturmaktadır. Musul
    meselesinin halledilmesinden sonra Türkiye’nin Fransa ve İtalya ile ilişkilerini
    düzenleyen bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması imzalanmıştır. Buna göre taraflar
    birbirine yönelmiş herhangi bir ittifaka katılmayacaklar, taraflardan birine, bir veya
    birkaç devletin saldırması halinde tarafsız kalacaklardı.
    Ancak 1930’dan itibaren İtalya’nın tekrar yayılmacı bir politika takip etmeye
    başlaması, Türkiye’yi endişelendirdi ve Türk-İngiliz yakınlaşmasında İtalya’nın bu
    tavrı etkili oldu.
    İtalya’nın Habeşistan’a saldırması (1935) ikili ilişkilerde güvensizliğin yeniden
    doğmasına sebep oldu. Bu saldırı üzerine Milletler Cemiyeti İtalya’ya karşı
    zorlama tedbirleri aldı ve barışın korunmasından yana olan Türkiye de bu
    tedbirlere katıldı. İtalya, bunun üzerine bu tedbirleri uygulamaya devam eden
    devletlerle gerekirse siyasi münasebetlerini keseceğini ilan etti. (11 Kasım 1935)
    İtalyan tehditlerine karşılık İngiltere’nin garanti vermesi ve “Akdeniz Paktı”nın
    ortaya çıkması siyasi havanın yeniden yumuşamasını sağladı. Öte yandan
    statükoyu değiştirmemeyi karşılıklı olarak garanti etmeleri Türkiye’yi büyük
    ölçüde rahatlattı.
    Fakat, 10-11 Eylül 1937’de İspanyol iç savaşı dolayısıyla artan denizaltı
    korsanlığına karşı çıkan İtalya’nın isteğine rağmen Türkiye, İngiltere ile birlikte
    hareket etti ve yönünü batıya dönerek batı ile uzlaşma doğrultusunda politikalar
    geliştirmeye başladı.
    Türk-Fransız İlişkileri
    Fransa ile, Lozan’dan arta kalan esas mesele Osmanlı borçları meselesi idi.
    Fakat, ilişkilerin bozulmasını etkileyen sebepler biraz daha farklıdır.
    20 Ekim 1921’de Fransa ile Türkiye arasında Türkiye-Suriye sınırının tespitini
    de ilgilendiren Ankara İtilafnâmesi imzalanmıştı. Sınır tespit komisyonunun bir ay
    sonra kurulması gerekirken bu ancak 1925 Eylülünde mümkün olabildi ve sınırın
    çizilmesinde de anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bir kısım topraklar üzerinde taraflar
    karşılıklı iddialar ortaya attılar. Bunun üzerine Türk ve Fransız Hükümetleri
    doğrudan doğruya diplomatik münasebetlere girişerek, 18 Şubat 1926 anlaşması
    ile bu meseleyi sona erdirdiler. Anlaşma bu tarihte parafe edilmekle beraber
    Fransa, Musul anlaşmazlığının çözümlenmesine kadar imzadan kaçındı. 30
    Mayıs 1926’da, yani Musul Anlaşmasının imzalanmasından 6 gün önce Fransa
    ile “Dostluk ve İyi Komşuluk” sözleşmesi imzalandı. Buna göre taraflar
    aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözümleyecekler ve birine yöneltilen
    silahlı saldırıda diğeri tarafsız kalacaktı.
    Diğer bir mesele de Türkiye’deki Fransız misyoner okulları meselesi oldu. Türk
    hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak, yabancı okullarda Tarih ve Coğrafya gibi
    derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenleri tarafından okutulması esasını kabul
    etti. Bu okullar buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine Fransa ve Papalık işe
    müdahale etmek istediler. Türk hükümeti ise, sadece bu okulları kendisine
    muhatap olarak aldığını belirtti. Fransa daha ileri gidemedi fakat bu olay Türk-
    Fransız ilişkilerini zayıflattı.
    Borçlar Meselesi ise daha şiddetli çekişmeye sebep olmuştur. Bilindiği gibi
    Fransa, Osmanlı devletinden en çok alacaklı olan devletti. Lozan’da bu mesele
    ele alınmış, devlet tahvilleri ile ilgili olan borçların ödenmesinde borç tahvillerinin
    sahipleri ile Türkiye’nin görüşmesi kararlaştırılmıştı. Çoğunluğunu Fransızların
    teşkil ettikleri bu alacaklılarla yapılan müzakereler ancak 13 Haziran 1928’de
    sonuçlandı. Ödenecek borcun miktarı ve ödeme şekli bir formüle bağlandı.
    Ancak, 1929 dünya ekonomik buhranı Türkiye’yi de güç duruma soktu ve ödeme
    güçlükleri ortaya çıktı. Türkiye, Hoover moratoryumuna dayanarak borç ödemeyi
    geciktirmek istedi. Alacaklıların itirazı üzerine yapılan görüşmeler sonunda, 22
    Nisan 1933’de Paris’te yeni bir anlaşma imzalandı ve borçlar meselesi de
    böylece hal yoluna girdi.
    Düyun-u Umumiye’nin tarihe karışmasından sonra (1928) Fransa ile bir başka
    mesele daha patlak verdi. Bu da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması
    meselesi idi. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı döneminden kalan kapitülasyonların
    tamamını kaldırmaya kararlıydı. Türkiye’deki Fransız işletmelerinin
    millileştirilmesine başlangıçta karşı çıkan Fransız hükümeti, işletmelerinin
    millileştirilmesine başlangıçta karşı çıkan Fransız hükümeti Türkiye’nin ısrarı
    karşısında direnemedi ve 1929’da yapılan bir anlaşma ile durumu kabullenmek
    zorunda kaldı. Bu anlaşmaların ortaya çıkmasında, Fransa’nın düzelen Türkİngiliz
    münasebetlerini göz önüne aldığını söyleyebiliriz. Nitekim Hatay
    meselesinde de böyle olmuştur.

+ Yorum Gönder