+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123457 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler

    EVİNİ KORUMA

    Bunca bekçili, silahlı evler yok oldu gitti de benimki niçin duruyor?
    Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup
    gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak
    kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.
    (Kitap 2, bölüm 15)

    Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan,
    insanların kulağına gitmesi koşuluyla iyilik eden kişi, kendisinden
    fazla yarar sağlanabilecek bir insan değildir. (Kitap 2, bölüm 16)

    AŞK ÜSTÜNE

    Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz
    şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
    değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
    boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın
    boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
    yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin
    aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
    acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
    saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
    anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
    kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
    kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
    dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son
    kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara
    bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
    diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en
    karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
    Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
    birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
    düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus
    kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

    Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
    karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de
    pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
    işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
    İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini
    ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
    insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik
    olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
    işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın
    da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
    Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
    uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
    yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece
    mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
    belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

    Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
    soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
    bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
    perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
    büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
    kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
    arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
    yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen
    bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
    taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya İnsanın
    doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
    koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
    ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
    yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
    erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles
    ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
    geldiğini söyler.

    Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir
    bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
    Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
    güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman
    herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
    yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
    katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
    iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
    başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
    göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
    param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar
    demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
    görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
    iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
    kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
    Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
    da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
    hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
    doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip
    karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye
    gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi
    bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
    kendi kendimizdir.

    O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

    Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

    Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
    uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
    kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
    çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O
    kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni
    zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
    başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
    yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
    acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar
    özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
    arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
    sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak,
    bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3,
    bölüm 5)
    --->: Montaigne - Denemeler frmacil sayfa 2iki --->: Montaigne - Denemeler

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DIRDIRCILAR

    Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın
    sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar: Sinekler
    gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere
    abanır, oralarda rahat ederler; ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla
    beslenirler. (Kitap 3, bölüm 5)

    Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
    gerekir. (Kitap 1, bölüm 25)

    YALNIZLIK

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş,
    daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı
    pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki
    bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi
    yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde
    bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları,
    daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
    pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş
    olmuyoruz.

    Ratio et prudentia curas,

    Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

    O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi
    bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

    Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi
    onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize
    ettiğimiz işkenceler

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

    Öldürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:
    Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes

    Sole mutamus? patria quis exul

    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla
    bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur
    geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini
    değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar
    daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için
    kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş
    bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
    kendimizden koparmamız gerek

    Rupi jam vincula dicas;

    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

    Kırdım diyorsun zincirlerini;

    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak

    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük
    değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;
    onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

    Sollicitum curae, quantique perinde timores?

    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

    Ne korkular içinde kıvranır insan!

    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi
    kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı,
    ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın
    arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek
    özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı
    hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip
    dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş
    gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
    uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi
    içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir;
    kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır,
    ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş
    vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle
    doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
    takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor
    bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz
    savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu
    yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada
    kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
    perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece
    yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak
    için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta
    ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle
    kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
    seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir
    paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla
    yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden
    de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı
    yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere
    sokar, bunaltırız kendimizi.

    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

    Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)




  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DEVRİM

    Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep
    kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:
    Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden
    uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden
    kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye
    kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan
    bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet
    değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.
    Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey
    karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan
    kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk
    iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme
    olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap
    3, bölüm 9)




  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    PARİS

    Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;
    çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel
    şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun
    güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi
    için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle
    seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve
    candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;
    halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü
    rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en
    soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu
    çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her
    kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün
    partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris
    için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,
    doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm
    9)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÇEVİRİ

    Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-
    1593) bizim Fransız yazarları arasında en onurlu yeri vermekte
    haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve
    temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde
    dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla
    çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,
    çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin
    her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o
    kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir
    uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi
    ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini
    tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için
    minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar
    değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp
    bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı
    biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve
    yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına
    ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSAN DOĞASI

    İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde
    tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin
    bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile
    karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.

    Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,
    ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak
    elde edilmiştir.

    Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,
    üzüntülerle karışıktır.

    Medio de fonte leporum

    Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)

    Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,

    Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.

    Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum
    vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine
    geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,
    bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz
    birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.

    Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

    Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)

    Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.

    Mutluluk bizi ezer.

    Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:

    Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz
    değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.

    İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli
    birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.

    Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak
    istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine
    bağlayalım, demiştir.»

    Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,
    bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor
    ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan
    mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün
    zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir
    şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir
    gıda değil midir?

    Est quaedam flere voluptas (Ovidius)

    Ağlamak da bir zevktir.

    Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok
    eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»

    Minister vetuli, puer, Falerni,

    Ingere mi calices amariores, (Catullus)

    Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir
    bana.

    Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki
    ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler
    aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre
    ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son
    sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

    İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki
    bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz
    içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar
    katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.
    Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi
    korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.
    Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda
    bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en
    temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum
    Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde
    yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir
    bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu
    ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,
    alaca bulacadır.

    Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon
    diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar
    yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle
    der:

    «Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra
    singulos utilitate publica rependitur.»

    Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin
    zararına bir adaletsizlik vardır.

    Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak
    ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi
    fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya
    işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,
    körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için
    karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan
    zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince
    felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce
    inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.
    Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her
    zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye
    düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak
    düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:

    Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.
    (Titus-Livius)

    Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.

    Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam
    karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük
    küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş
    gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını
    çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş
    üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım
    ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir
    şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)

    Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın
    pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir. (Kitap 1, bölüm
    20)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

    Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine
    koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden
    birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi
    olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde
    çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla
    ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek
    yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,
    korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile
    dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça
    gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne
    kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek
    cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim.
    Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o
    sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle
    yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile
    kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu Hekimlerin anlattığına
    göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış.
    Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini
    duyunca deliye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken
    çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya
    burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete
    kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi
    Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun
    sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş
    dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses
    tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?

    Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,
    çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına
    büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÜN

    Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer
    verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan
    adamdan pek hayır gelmez.

    Gredo che'I resto di quel verno cose

    Facesse denge di tenerne conto,

    Ma fur sin'a que tempo si'nascose,

    Che non e colpa mia s'hor'non le conto:

    Perche Orlando a far opre virtuose,

    Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,

    Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso

    Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)

    Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok onurlu işler
    gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan
    sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak
    görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça
    zaferleri meydana çıkmazdı.

    İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,
    bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri
    ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi
    içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin
    cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine
    yerleşsin.

    Virtus, repulsae nescia sordidae

    Int-----tis fulget honoribus;

    Nec sumit aut ponit secures,

    Arbitria popularis aurae. (Horatius)

    Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği
    bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de
    alçalır.

    Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,
    hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada
    ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,
    çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve
    gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:

    Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore.

    Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)

    Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden
    başka bir şey olmayan onurlar ve ünlerden çok daha büyüktür,
    istenmeye çok daha layıktır.

    Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi
    akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,
    adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz.
    Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması
    akıl kârı mıdır?

    «An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid
    putare esse universos?» (Cicero)

    Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri
    zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

    Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne
    kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan
    çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba
    sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu
    kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her
    zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse
    ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi
    yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu
    için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en
    yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

    «Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis
    juvarent.» (Qintilianus)

    Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en
    yararlı işler olmasıdır.

    Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

    «Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan
    dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık
    insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları
    halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar.

    Risi successu posse carere dolos. (Ovidius)

    Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm. (Kitap 2, bölüm 16)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    TANRILAR ÜSTÜNE

    En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun
    içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl
    erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha
    akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz.
    Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik
    kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne
    kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,
    onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,
    mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir
    sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir.

    Quae procul usque adeo divino ab numine distant.

    Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)

    Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar
    aykırı.

    «Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,
    cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis
    humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim
    deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero)

    Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;
    Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara
    benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,
    tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden
    sözedilmektedir.

    İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,
    hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya
    hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına
    birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.

    Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris
    animae et caelestium inanes! (Persius)

    Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun
    ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

    Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle
    birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa
    böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel
    ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:
    Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,
    yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı.

    Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,
    Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere
    çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal
    etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce
    ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir.

    Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,
    ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi
    olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon,
    Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak
    olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken
    ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,

    Secreti celant calles, et myrtea circum

    Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)

    Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile
    peşlerini bırakmaz.

    ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle
    süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir
    cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir
    parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara
    düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza
    sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer
    gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu
    bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki
    Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını
    alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir
    varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf
    görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza
    dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon
    bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki
    dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların
    sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına
    kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün
    zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal
    bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin
    ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler
    ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı
    bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,
    dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o
    yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık
    oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek
    için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın
    nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:
    «Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de
    insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için
    (Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir
    biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten
    olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.

    Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,

    Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)

    O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,

    O atların sürüklediği artık Hektor değildi.

    Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık
    olacaktır.

    Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:

    Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)

    Değişmek, dağılmak; yokolmaktır

    Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri.

    Pitagoras'ın metamorfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine
    bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları
    duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda
    Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak
    vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine
    kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına
    binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden
    başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız
    olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra
    küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir
    kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu
    ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?
    şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş
    gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da
    tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek
    gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur.

    Nec si materiam nostram collegerit aetas

    Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est.

    Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,

    Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel
    cum sit repetentia nostra. (Lucretius)

    Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona
    bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün
    bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş
    olurdu.

    Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere
    kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa
    benzemiyor.

    Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam

    Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius)

    Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık
    hiçbir şey göremez.

    Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan
    değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki
    parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok
    olmasıdır.

    Inter enim jacta est vitai pausa, vageque

    Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius)

    Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara
    dokunmadan yaşar.

    İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp
    yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok.

    Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque

    Corporis atque animae consistimus uniter apti. (Lucretius)

    Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle,

    Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız. (Kitap 2, bölüm 12)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    AYLAK RUHLAR

    Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit
    otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar
    tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım
    et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için
    bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir
    düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir
    hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir
    aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu,
    yaratmadığı gariplik kalmaz.

    Velut aegri somnia, vanae

    Finguntur species. (Horatius)

    Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar.

    Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
    olmak hiçbir yerde olmamaktır.

    Quisquis abique habitat, Maxime,

    Nusquam habitat. (Martialis)

    Her yerde olan hiçbir yerde değildir.

    Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi
    rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim
    zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk
    içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle
    söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim. Yaşım beni
    daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca
    yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki:

    Variam semper dant otia mentem (Lucianus)

    Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor.

    İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi
    kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra,
    hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan
    hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini
    görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım. (Kitap 1,
    bölüm 9)

+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123457 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler