+ Yorum Gönder
5. Sayfa BirinciBirinci ... 2345678 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler

    VARLIK VE İNSAN

    Nesnelerden algıladığımız görüntüleri yargılamak için doğruyu
    eğriden ayırtedecek bir aracımız olması gerek; bu aracı doğrulamak
    için bir kanıtlama yapmamız gerek; kanıtlamayı doğrulamak için bir
    araç; alın size bir kısır döngü. Kendileri kararsızlıklarla dolu olan
    duyularımız tartışmamıza son veremeyeceğine göre akla başvurmak
    zorundayız diyelim: Hiçbir akıl bir başka akla dayanmazlık edemez,
    öyle olunca da akıldan akıla gider dururuz. Hayal gücümüz bilinmedik
    şeylere ulaşmaz, çünkü duyuların aracılığıyla işler duyularsa kendi
    dışlarındaki nesneyi değil yalnızca kendi duyuşlarını kapsarlar böyle
    olunca hayal ve görüntü nesneyi değil, duyuların algısını verir bu algı
    ve nesneyle ayrı ayrı şeylerdir: Öyleyse görüntülerle düşünen,
    nesneden, gerçek olandan başka bir şeyle düşünüyor demektir.
    Denebilir ki duyuların algıları bilinmedik şeylerin niteliğini benzetme
    yoluyla ruha anlatır ama ruhun ve düşüncenin bilinmedik şeylerle
    hiçbir alışverişi olmadığına göre bu benzetmenin doğruluğuna nasıl
    güvenebilirler? Nasıl ki Sokrates'i tanımamış olan biri, resmini
    görünce ona benzeyip benzemediğini söyleyemez.

    Yine de görüntülerden bir yargıya varmak istiyorum diyelim: Bunu
    bütün görüntülere dayanarak yapmamız olanaksız; çünkü deneyerek
    görmüşüzdür ki görüntüler başkalıkları ve tutarsızlıklarıyla birbirini
    engellemektedirler. Kimi seçme görüntülerle ötekileri ayarlayalım
    desek, seçtiğimiz görüntüyü bir başka seçmeyle ayarlamak gerekir,
    onu da bir başkasıyla ve sonu gelmez bunun da. Son olarak şu da var
    ki, sürekli hiçbir ölümlü var oluş yok, ne bizim ne de nesnelerin
    varlığında. Biz de, düşüncemiz de, her şey de durmadan akmakta,
    yuvarlanmaktayız.

    Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu
    için birinden ötekine şaşmaz hiçbir ilişki kurulmaz. Varlıkla aramızda
    hiçbir ulaşma yok; çünkü her insan her zaman doğmakla ölmek
    arasındadır; kendinden verebildiği dumanlı bir görüntü, bir gölge ve
    kaypak, cılız bir yorumdur. Düşüncenize kendi varlığını yakalatmaya
    kalkacak olursanız, suyu avuçlamaktan başka bir şey olmaz
    yapabileceğiniz; çünkü yaratılıştan her yana akan bir şeyi ne kadar
    sarıp sıksanız, yakalamak, avucunuza almak istediğiniz o ölçüde
    yitireceksiniz. Her şey bir değişmeden ötekine geçmek zorunda
    olduğu için gerçek bir kalgınlık arayan akıl, kalan, duran hiçbir şey
    bulamayarak yaya kalır çünkü her şey ya var olmak üzeredir ve henüz
    hiç de var değildir, ya da daha doğmadan ölmeye başlamaktadır.
    Platon der ki bedenler doğar, ama var olmazlar. Ona kalırsa
    Homeros'un Okyanus'u tanrıların babası, Thetis'i de anası yapması
    bize her şeyin durmadan dalgalanıp akmakta, renkten renge girip
    değişmekte olduğunu anlatmak içindir. Kendinden önceki bütün
    filozofların da bu kanıda olduğunu söyler yalnız Parmenides
    büyük bir güç saydığı devinimin nesnelerde olamayacağını
    söylüyormuş. Pytagoras'a göre madde akıcı ve geçicidir. Stoacılara
    göre şimdiki zaman yoktu; şimdi dediğimiz, geçmişle geleceğin
    bağlantısı, bileşimidir. Herakleitos'a göre, hiçbir insan aynı ırmakta iki
    kez yıkanmamıştır. Epikharmos'a göre, geçmişte borç almış olan şimdi
    borçlu değildir geceden sabah yemeğine çağırılmış biri bugün davetsiz
    gelir yemeğe, çünkü çağıran ve çağrılan aynı adamlar değildirler artık,
    başka birer adam olmuşlardır. Ölümlü bir nesne iki kez aynı halde
    bulunamaz; çünkü farkedilmez anlık bir değişmeyle bir dağılır, bir
    toplanır bir gider bir gelir. Öyle ki, doğmaya başlayan şey hiçbir
    zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zaten hiç bitmez, bir
    sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir
    bu yana doğru hep değişir durur. İnsan tohumu ana karnında biçimsiz
    bir meyve olur önce; sonra çocuk biçimini alır karından çıkınca
    memelik bebek olur sonra bir küçük oğlandır, sonra bir delikanlı,
    sonra olgun, sonra yaşlı bir insan, sonra çökmüş bir ihtiyar. Öyle ki
    yaş ve ona bağlı oluş hep bir önceki durumu bozup dağıtarak yürür:

    Mutat enim mundi naturam totius aetas,

    Ex alioque alius status'excipere omnia debet, Nec manet ulla sui
    similis res: omnia migrant, Omni commutat natura et vetera cogit.
    (Lucretius)

    Zaman değiştirir özünü her şeyin; Bir durumundan bir başka durum
    çıkar hep; Benzerlik kalmaz biçimden biçime; Doğa zorlar her şeyi
    başkalaşmaya. Öyleyken biz insanlar ölümün her türlüsünden
    budalaca korkarız:

    Ölüm çok geçirdiğimiz, durmadan geçirmekte olduğumuz bir
    durumdur. Herakleitos'un dediği gibi ateşin ölümü havanın doğuşu,
    havanın ölümü suyun doğuşu olduktan başka bu durmadan doğup
    ölmeleri kendimizde daha açıkça görebiliriz. İhtiyarlık gelince olgun
    yaş ölür gider; gençlik olgun yaşta biter, çocukluk gençlikte, ilk yaş
    çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yarın ölmüş
    olacak (Kitap 2, bölüm 12)

    Cimriliği yaratan yoksulluk değil zenginliktir daha çok. (Kitap 1,
    bölüm 14)
    --->: Montaigne - Denemeler frmacil beşinci 5 sayfa --->: Montaigne - Denemeler

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSAN VE AKIL

    Yine kendime döneyim: Kendimde değer verdiğim tek şey, hiç
    kimsenin kendinde eksik görmediği bir vergidir: Kendi aklımı
    beğenmekle her insanın, her gün yaptığını yapmış oluyorum. Kim
    kendini akılsız sayabilir?

    İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. Öyle
    bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendinde görmüyor demektir.
    Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hastanın gözü kendine çevrilip
    de bu illeti gördü mü illet dağılıverir güneşin sisleri dağıtması gibi. Bu
    konuda insanın kendini kötülemesi, temize çıkarması, kendini kusurlu
    görmesi bütün kusurlarından yakınmasıdır. En zavallı, en allahlık
    insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar. Başkalarında bizden
    daha fazla yiğitlik, beden gücü, deneyim, yetenek, güzellik görebiliriz;
    ama akıl üstünlüğünü kimseye vermeyiz.

    Başkalarında doğru düşünceler gördük mü bunları, şöyle bir
    düşünmekle biz de bulabilirdik sanırız. Başkalarının eserlerinde
    gördüğümüz bilgiyi, sanatı ve daha başka değerleri bizimkilerden
    üstün tutabiliriz; ama düpedüz düşüncenin bulduklarına kendi
    düşüncemizle de pekala varabileceğimize inanırız; onların
    büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü göremeyiz, meğer ki bu
    düşünceler bizden ölçülmez bir uzaklıkta olsun. Onun için benim
    yazdıklarımın pek tutulacağını, övüleceğini ummuyorum; bu çeşit
    yazarların ünü az olur.

    Hem sonra kimin için yazıyoruz? Kitaplar arasında yaşayanlar,
    bilginler, bilginlikten başka bir değer tanımazlar insan düşüncesinin,
    bilgi toplamak, güzel yazmaktan başka bir yolda ilerleyebileceğini
    kabul etmezler: Scipiolar'ı birbirine karıştırdıysanız, artık
    söyleyeceğiniz sözlerin nasıl bir değeri olabilir? Onlara göre
    Aristoteles'i bilmeyen kendini de bilmiyor demektir. Basit ruhlu
    bilgisiz insanlarsa kendilerini aşan ince bir sözün değerini ve önemini
    görmezler. Dünyayı dolduran da bu iki çeşit insandır. Sizin dilinizden
    anlayacak üçüncü bölüğe, ruhları kendiliğinden düzenli ve güçlü
    insanlara gelince, onlar o kadar azdır ki aramızda adları sanları bile
    duyulmaz. Onlara kendimizi beğendirmeye çalışmakta fazla bir kar da
    yoktur.

    Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler. Çünkü hiç
    kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını
    beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir. Ben
    düşüncelerimin doğru olduğunu sanıyorum: Ama öyle sanmayan kim
    var? Aklımın sakat olmadığına benim bulduğum en iyi tanıt kendime
    az değer verişimdir. Sakat olsaydı kendime beslediğim sevgi onu
    kolayca aldatabilirdi; çünkü ben kendimi öyle seviyorum ki; sevgimi
    bir türlü kendimden dışarıya çıkaramıyorum. Herkes sevgisini bir sürü
    dosta, tanıdığa dağıtırken, ben kendi içimin rahatından, kendi
    varlığımdan başka şeye bağlanamıyorum. Başka şeylere bağlanışım
    kendi isteğimle, bile değildir.

    Mihi nempe valere et vivere doctus. (Persius)

    Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim. Böyle iken,
    düşüncemin kendi yetersizliğini yüzüne vurmaktan hiç geri kalmadım.
    Gerçekten düşüncemin en çok üstünde durduğu şeylerden biri de
    budur. Herkesin gözü dışardadır ben gözümü içime çevirir, içime
    diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım:

    Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi
    yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir
    hep kendisinin ötesine gitmek sevdasındadır.

    Nemo in sese tentat descendere. (Persius)

    Kimse kendi içine inmeye çalışmaz. (Kitap 2, bölüm 17)

  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖLÇÜ

    İnsan elinde ne illet var ki, dokunduğunu değiştiriyor
    kendiliğinden iyi ve güzel olan şeyleri bozuyor. İyi olmak arzusu
    bazen öyle azgın bir tutku oluyor ki, iyi olalım derken kötü oluyoruz.
    Bazıları der ki, iyinin aşırısı olmaz, çünkü aşırı oldu mu zaten iyi değil
    demektir. Sözcüklerle oynamak diyeceği gelir insanın buna.

    Felsefenin böyle ince oyunları vardır. İnsan iyiyi severken de, doğru
    bir işi yaparken de pekala aşırılığa düşebilir. Tanrının dediği de budur:
    Gereğinden fazla uslu olmayın, uslu olmanın da bir haddi vardır.

    Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştırmayan okçudan
    daha başarılı sayılmaz. İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla
    ışıkta da. Platon'da Kallikles der ki, felsefenin fazlası zarardır. Felsefe
    bir kerteye kadar iyidir, hoştur yararlı olduğu kerteyi aşacak kadar
    derinlere gidersek çileden çıkar, kötüleşiriz; herkesin inandığı, uyduğu
    şeyleri küçümseriz; herkesle doğru dürüst konuşmaya, herkes gibi
    dünyadan zevk almaya düşman oluruz; kimseyi yönetemeyecek,
    başkalarına da kendimize de hayrımız dokunmayacak bir hale geliriz;
    boş yere şunun bunun sillesini yeriz.

    Kallikles doğru söylüyor çünkü felsefenin fazlası bizim gerçek
    duygularımızı körletir gereksiz bir inceleme ile bizi doğanın güzel ve
    rahat yolundan çıkarır. (Kitap 2, bölüm 30)

    Düşüncede saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir. Canlılar
    arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha
    içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır? (Kitap 3, bölüm 8)

  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    TARTIŞMALAR

    Azgın tartışmalar da keşke, diğer söz suçları gibi ceza görselerdi.
    Hep öfkenin alıp götürdüğü bu düşünce çarpışmalarında insanın
    etmediği kötülük kalmaz. İlkin düşüncelere çatarız, sonra da insanlara.
    Tartışmada esas, karşımızdakinin düşüncesini çürütmek olduğu,
    herkes çürütüp çürütüldüğü için, tartışmanın sonunda olan şey
    gerçekten büsbütün uzaklaşmaktadır. Onun için Platon, Devlet'inde
    akılca ve ruhça zayıf olanlara tartışmayı yasak etmiştir. Doğru dürüst
    adım atıp yürümesini bilmeyen bir insanla gerçeği aramaya çıkmanın
    anlamı var mı? Aradığımız şeyi bırakıp onu nasıl bir yoldan
    arayacağımızı düşünürsek ondan hiç de uzaklaşmış olmayız. Ama yol
    derken softaların ve allamelerin yollarını değil, sağduyumuzla
    bulduğumuz doğal yolları kastediyorum. Tartışma ile neye varılabilir?
    Biri doğuya gider, biri batıya; yolda rastladıkları ayrıntılara saplanır
    ve konudan ayrılırlar. Bir saat cenkleştikten sonra neyi aradıklarını
    bilmez olurlar: Kimi konunun üstüne çıkmış, kimi altına inmiş, kimi
    de kenarında kalmıştır. Kimi bir sözcüğe, bir benzerliğe takılır
    kimi, söylenene kulak bile vermeden bir şeyi tutturur ve yalnız
    kendi söylediklerini dinler başka biri de, kendine güvenemediği için
    her şeyden kaçınır, hiçbir düşünceyi kabul etmez, ta başından her şeyi
    karıştırır, yahut da söz kızışınca, büsbütün susar ve bir daha ağzını
    açmaz; bilgisizliğini küskünlüğünün altında saklar, mağrur bir
    küçümseme ya da budalaca bir alçakgönülle tartışmadan kaçar. Bazısı
    yalnız saldırmasını bilir, kendini korumak umurunda değildir; bazısı
    da yalnız sesinin ve ciğerlerinin gücüne dayanır. Bakarsınız birisi tutar
    kendine karşı dönüverir; başka biri kalkar önsözlerle, yersiz
    hikayelerle kafa şişirir. Kimi vardır, sıkıştığını görünce karşısındakini
    susturup kaçırmak için düpedüz sövüp saymaya başlar ve bir Alman
    kavgası çıkarmaya çalışır. Başka bir türlüsü de vardır, konuya hiç
    bakmadan sizi bir sürü mantık çemberleriyle, diyalektik oyunlarıyla
    kuşatıp boğmaya savaşır. (Kitap 3, bölüm 8)

    Bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir. (Kitap 3, bölüm 8)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    GERÇEK NEDENLER

    Kolayca doğrulanabilir ki, büyük yazarlar, olayların nedenleri üstüne
    yazarken, yalnız en doğru bildikleriyle yetinmez, bir ince buluş, bir
    güzellik getirmek koşuluyla, inanmadıklarını da yazarlar. Bir şeyi
    ustaca söylediler mi, yeterince doğru ve yararlı söz etmiş olurlar. Asıl
    neden hangisidir, kesinlikle bilemeyiz; birkaçını biraraya getirir
    bakarız, doğru olan bunlardan biri midir diye:

    Namque unam dicere causam

    Non satis est, verum plures unde una tamen sit. (Lucretius)

    Bir tek neden göstermek yetmez; Birkaçını vermeli, bir teki doğru da
    olsa.

    Hapşıranlara sağlık dilemek adetinin nereden geldiğini
    sorar mısınız bana? Biz insanlar üç türlü yel çıkarırız: Altımızdan
    çıkan pek pistir, ağzımızdan çıkan bir oburluk belirtisi sayılır
    üçüncüsü hapşırmadır, baştan geldiği ve ayıp yanı olmadığı için hoş
    yüzle karşılarız onu böyle. Gülmeyin bu ince buluşa: Aristoteles'indir
    derler.

    Plutarkhos'ta okudum sanıyorum: Tanıdığım bütün yazarlar arasında
    sanatı doğaya, düşünceyi bilime en iyi katmış olanıdır Plutarkhos.
    Deniz yolcularındaki mide bulanmasının nedeni üstünde dururken
    bunun korkudan ileri geldiğini, korkunun böyle bir sonuç
    verebileceğine kanıtlar olduğunu söylüyordu. Deniz beni de pek tutar,
    ama bunun bende korkudan gelmediğini biliyorum; akıl yoluyla değil
    deneme yoluyla biliyorum bunu. Başkalarından duyduklarım bir yana,
    hayvanların, özellikle domuzların da başına geliyor, hiçbir tehlikeden
    kuşkulanmadıkları zaman. Bir tanıdığım da şunu anlattı bana:
    Kendisini deniz pek tuttuğu halde, birkaç kez büyük fırtınalarda
    duyduğu korkudan mide bulantısı geçivermiş. Seneca'nın: Tehlikeyi
    düşünemeyecek kadar hastaydım, dediği gibi. Su üstünde hiç
    korktuğum olmamıştır, başka yerlerde de olmadığı gibi: Karşılaştığım
    nice tehlikeler, ölümün ta kendisi bile aklımı başımdan alıp allak
    bullak etmemiştir beni.

    Korku bazen kafasızlıktan gelir, yüreksizlikten de geldiği gibi.
    Karşılaştığım bütün tehlikelerde gözlerim açık, kafam işlek,
    sapasağlam kalmıştır. Kaldı ki bir şeyden kaçınma da yürek ister
    insanda. Korkusuzluk işime yaramıştır eskiden, başka zararları
    yanında, kaçışıma çeki düzen vermek için. Kaçarken ürkeklik
    duymadım diyemem, ama şaşkınlığa, büyük korkulara da kapılmadım.
    Heyecanlıydım, ama aklım başımdan gitmemişti. Büyük ruhlar daha
    da ileri gider, kaçışlarında sakin, telaşsız olmakla kalmaz, gururlarını
    da yitirmezler. Alkibiades, silah arkadaşı Sokrates'in nasıl kaçtığını
    anlatır: Onu, der, ordumuzun arkasında, Lakhes'le birlikte en son
    kaçanlar arasında buldum. Rahatça, korkusuzca, seyrettim onu; çünkü
    altımda iyi bir at vardı; o ise yayaydı ve yaya olarak savaşmıştı. İlk
    gözüme çarpan, Lakhes'den daha temkinli ve kararlı görünmesi oldu.
    Her zamanki gibi meydan okurca yürüyordu. Çevresinde olup
    bitenleri izleyen, ölçüp biçen bakışları güvenli ve düzenliydi. Bir
    dostlara bir düşmanlara bakarken, dostları yüreklendirmek,
    düşmanlara da, üstüne gelecek olana kanını pahalıya ödeteceğini
    anlatmak ister gibiydi. Kurtuldular, çünkü böylelerine pek saldırmaz
    düşman, korkanların ardına düşer.

    Bu büyük komutanın anlattığı, bizim de her gün yaşadığımız bir şeyi
    öğretiyor bize: Tehlikelerden kaçınmakta aşırı telaşa düşmek
    kendimizi tehlikenin kucağına atmanın en kestirme yoludur.

    Quo timoris mirıusest, eo minus femıe periculi est. (Titus-Livius)

    Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Kitap 3, bölüm 6)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KORKU ÜSTÜNE

    İyi bir doğa uzmanı değilim dedikleri gibi, korkunun bizi hangi
    yollardan etkilediğini pek bilmem; ama pek garip bir tutku olduğu da
    su götürmez. Hekimlerin dediğine göre ondan tez aklımızı başımızdan
    alan hiçbir tutku yoktur. Gerçekten korkudan aklını yitiren çok
    adamlar görmüşümdür. En sağlam kişilerin korku süresince inanılmaz
    şaşkınlık hallerine düştükleri olur. Bilgisiz halkı, korkudan atalarını
    mezardan çıkmış, kefenlere sarılı dolaşır görenleri, cinlerin perilerin
    saldırısına uğrayıp çarpılanları bir yana bırakıyorum, meslekleri gereği
    korkmamaları gereken nice askerlerin korkudan bir koyun sürüsünü
    zırhlar kuşanmış bir alay, sazları, kamışları mızraklı akıncılar, dostları
    düşman, beyaz haçı kızıl haç sandıkları az mı görülmüştür?

    Bourbon Dukası Roma'yı aldığı sırada, Şaint Pierre semtini bekleyen
    bir nöbetçi subay, ilk hücum borularını duyar duymaz öyle; bir
    korkuya kapılıyor ki, elinde alem, bir yıkıntının deliğinden dışarı
    fırlıyor, şehrin içine doğru gittiğini sanarak düşmana doğru üçyüz
    adım kadar koşuyor, neden sonra aklı başına gelip geri dönüyor
    ve aynı delikten içeri giriyor. Bures Kontu bizden Saint-Paul'ü aldığı
    zaman, alemdar subay Julie o kadar ucuz kurtulamıyor: O da korku
    şaşkınlığıyla bir delikten sur dışına çıkınca kuşatanlar paramparça
    ediyor kendisini.

    Aynı kuşatmada bir soylu kişinin yüreği korkudan öylesine sıkışıp
    duruveriyor ki, yarasız beresiz sur hendeğine düşüp ölüyor. Aynı
    korku bazen bütün bir kalabalığı sarar. Germanicus'un Almanlar'la bir
    karşılaşmasında iki büyük alay korkudan birbirinin tam tersi iki yöne
    kaçışıyorlar.

    Korku kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da
    ayaklarımızı yere çiviler. İmparator Theophilus'un başına geldiği gibi:
    Agarenler'e karşı yitirdiği bir savaşta şaşkınlıktan dona kalıp bir türlü
    kaçamıyormuş; sonunda ordu komutanlarından biri gelip derin bir
    uykudan uyandırır gibi sarsmış onu: Ardımdan gelmezseniz, demiş
    öldürürüm sizi; çünkü canınızı yitirmeniz, esir düşüp İmparatorluğu
    yitirmenizden daha iyidir.

    Korkunun gücü son haddine şöyle varır ki, ödev, ve onur yerinde
    elimizden aldığı yiğitliği kendi buyruğunda gösterir bize. Romalıların
    Annibal'a karşı Sempronius komutasında ilk meydan savaşını
    yitirdikleri sırada, on bin kişilik bir piyade tümeni korkudan kaçacak
    delik arayıp bulamazken düşmanın en güçlü kanadı üstüne şaşkınca
    yürümüş ve görülmedik bir gayretle yarmayı başararak bir sürü
    Kartacalı'yı öldürmüşler, onurlu bir zaferle elde edeceklerini yüz
    karası bir kaçışla elde etmişler.

    En çok korktuğum şeyin korku olması bundandır. Bütün belalardan
    daha belalı bir yanı vardır korkunun Savaşın bir döneminde bir hayli
    hırpalanmış, yara bere içinde kalmış askerleri ertesi gün yeniden
    düşmanın üstüne yürütebilir, ama içlerine korku düşmüş askerleri
    önlerine bile baktıramazsınız. Mallarını yitirmek, sürülmek, köle
    olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden,
    uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar.

    Oysa yoksullar, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar.
    Korkudan kendilerini asan, boğulan, uçurumlara atlayan nice insanlar
    da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha dayanılmaz
    bir beladır.

    Eski Yunanlıların bildiği bir başka çeşit korku varmış; bizim
    aklımızın şaşkınlığı dışında bir dürtüden gelirmiş. Toptan bir halkın,
    orduların kapıldığı olurmuş bu korkuya. Kartaca'nın altını üstüne
    getiren böylesi bir korku olmuş. Bağrışıp çağrışmalar gökleri tutmuş;
    bir baskın varmış gibi millet sokaklara dökülmüş, düşmana saldırır
    gibi birbirlerini yaralamış öldürmüşler. Kargaşaya, şamataya
    boğulmuş bütün Kartaca: Sonunda dualar, kurbanlarla tanrıların
    öfkesini yatıştırmışlar da öyle kurtulmuşlar bu beladan. Pan tanrının
    saldığı korku anlamına panik diyorlar buna. (Kitap 1, bölüm 19)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KENDİNE ACINDIRMAK

    Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz
    vardır. Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah
    dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini
    ağlatmak isteriz, neredeyse.

    Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz,
    ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız,
    kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz.
    Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
    Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı
    hakeder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı
    iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm
    ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar,
    iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi
    acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu
    gördüğüm kimseler kadın da değildi. (Kitap 3, bölüm 9)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ALIŞKANLIK

    Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş,
    sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış;
    sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu
    zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim
    uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış
    olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası
    yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta
    kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip
    kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine,
    gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez

    Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar
    ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir
    tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
    bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız
    bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca
    ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak
    sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları,
    kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında,
    alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
    küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir
    eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve
    doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
    hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın
    çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile
    gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra
    niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)

    Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan
    alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok
    başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    HAYAT VE BİLİM

    Quid fas optare, quid asper

    Utile nummus habet, patriae charisque propinquis Quantum elagiri
    deceat, quem te Deus esse Jussit et humana qua parte locatus es in re,
    Quid sumus, aut quidnam victuri gignimur. (Perstus)

    Neyi özlemeyiz? Neye yarar

    Bunca zahmetle kazanılan para? Nedir adaletin, insanların bizden
    beklediği? Tanrı ne olmamızı istemiş bizim? Neyiz? Neyin peşinde
    koşuyoruz? Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne
    olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle
    açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre
    yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne
    zaman korkulmaz?

    Et quo quemque modo fugiatque feratque laborem. (Horatius)

    Dertlerden nasıl kurtulmalı dertlere nasıl katlanmalıyız.

    İşte ona (öğrenciye) bunları söyleyeceğiz. Çünkü, insanın zihnine
    dolduracağımız ilk sözler onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona
    kendini tanımasını, iyi yaşamasını ve iyi ölmesini öğretecek olan
    sözler olmalıdır.

    Bilimleri öğrenmeye, bizi kölelikten kurtaracak olan bilimlerden
    başlayalım. Nasıl her şeyin işe yarar bir tarafı varsa bütün bilimler de,
    şu veya bu şekilde, hayatımız için yararlı olabilirler ama biz, amacı
    doğrudan doğruya hayat olan bilimi seçelim. Hayatımızın
    bağlantılarını en doğru ve doğal sınırları içinde tutmasını bilseydik
    işimize yarar diye edindiğimiz bilgilerden çoğunun işimize
    yaramadığını görürdük. İşimize yarayan bilimlerin içinde bile atılması
    hayırlı gereksiz şişirmeler, derinlikler vardır. Sokrates'in istediği
    öğretimi yararlı bilgilere yöneltmek daha doğru olur. Sapere aude.

    Incipe: vivendi qui recte prorogat horam Rusticus expectat dum
    defluat amnis; at ille Labitur, et labetur in omne volibilis aevum.
    (Horatius)

    Erdemli olmayı göze al; bu yola gir; İyi yaşamayı sonraya bırakan;
    yolunda bir ırmağa Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye
    benzer; Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.

    Çocuklarımıza kendi dünyalarında önce sekizinci kat göklerdeki
    yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır.
    Anaksimenes, Pythagoras'a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve
    kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? (Çünkü o
    sırada İranlılar yurduna karşı savaşa hazırlanıyorlardı.) Herkesin şöyle
    düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri
    kafalılık içimizde yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?

    Çocuğa, daha akıllı ve daha iyi olmasına yarayacak şeyleri
    öğrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin ne olduğunu anlatırız.
    Böylece kafası işlemeye başladıktan sonra seçeceği bilimin kolayca
    hakkından gelebilir. (Kitap 1, bölüm 26)

    Kadınların süs ve aylaklıklarının bizim alınterimiz ve emeğimizle
    beslenmesi gülünç ve haksız bir şeydir. (Kitap 3, bölüm 9)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    YAMYAMLAR ÜSTÜNE

    Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize
    benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana
    onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu
    insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel
    görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş
    yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni
    topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın
    bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki
    topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini
    doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun
    ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara
    kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin
    babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese
    birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey
    böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak
    olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey
    sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini
    göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları
    olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin
    eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını,
    onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle
    davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul
    etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor
    sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa
    ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha
    onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı
    bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl
    parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar
    gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek,
    onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş,
    dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi
    düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:

    victoria nulla est

    Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus)

    Zafer zafer değildir

    Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.

    Pek yaman savaşçı olan Macarlar düşmanlarına aman dedirttiler mi
    daha ilerisine gitmezlermiş. Canlarına kıymadan, baç istemeden
    bırakır çok çok bir daha kendilerine karşı savaşmayacaklarına söz
    verdirirlermiş.

    Düşmanlarımıza karşı kazandığımız üstünlüklerin birçoğu
    kendimizin olmayan eğreti üstünlüklerdir. Kol bacak sağlamlığı
    yiğitliğin değil hamallığın şanındandır gürbüzlük cansız, bedensel bir
    değerdir; düşmanımızı şaşırtmak, güneşin ışığıyla gözlerini
    kamaştırmak bir talih işidir eskrimde üstünlük korkak ve değersiz bir
    adamın da elde edebileceği bir ustalık, bir bilgidir. Her insanın ölçüsü,
    değeri yüreğinde, istemindedir asıl. Yiğitlik, kolun bacağın değil,
    yüreğin, ruhun sağlamlığındadır atımızın, silahlarımızın değerinde
    değil, kendi değerimizdedir. Yüreği yılmadan düşen dizleri üstünde
    savaşır, der Seneka. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can
    verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil talihe alt
    olmuştur yenilmiş değil öldürülmüştür.

    En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman Biz yine
    hikayemize dönelim: Bu tutsak yamyamlar bütün korkutmalar
    karşısında aman dilemek şöyle dursun, iki üç aylık bekleme sırasında
    güleryüzle dolaşıyorlar düşmanlarını, yapacaklarını bir an önce
    yapmaya kışkırtıyorlar; meydan okuyor, küfür ediyorlar onlara,
    korkaklıklarından, yitirdikleri savaşlardan sözediyorlar. Bir tutsağın
    söylediği türkü var bende; şöyle sözler ediyor içinde: Gelin hepiniz
    yiğitçe, toplanın yiyin beni; yiyecek olduğunuz kendi babalarınız,
    atalarınızdır, çünkü onların etleriyle beslendi bu bedenim benim.
    Bu pazılar, bu et, bu damarlar sizin, zavallı budalalar; atalarınızın
    özünü görmüyor musunuz onlarda? Tadına bakın, kendi etinizin tadını
    bulacaksınız onlarda

    Bu yamyamlardan üçü, bizim düşkünlüklerimizi öğrenmenin rahatlık
    ve mutluluklarını ne ölçüde kaçıracağını, yenilik hevesiyle kendi
    güzelim göklerini bırakıp bizimkilerin altına gelerek bizimle ilişki
    kurmanın başlarına neler getireceğini, bugün bir hayli ilerlemiş
    olduğunu sandığım yıkılışlarını bilmeyerek Fransa'nın Rouen şehrine
    gelmişlerdi; rahmetli kral Charles da oradaydı o zaman. Kral uzun
    uzun konuştu onlarla. Yaşayışımız, zenginliğimiz, güzel bir kent
    örneğimiz gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini, en
    çok neyi beğendiklerini sordu. Üç şey söylediler; üçüncüsünü ne yazık
    ki unutmuşum. En başta şaştıkları şey sakallı, güçlü kuvvetli, silahlı
    bir sürü adamın çocuk yaşındaki bir krala bekçilik, uşaklık ettikleri,
    niçin bunlardan birinin kral seçilmediği olmuş. İkincisi, kendi
    dillerinde bir tek bedenin eli kolu, parçaları birbirinin yarısı olarak
    anlatılan insanlardan kimilerinin neden bolluk, rahatlık içinde keyif
    sürüp de birçoklarının dilenciler gibi kapılarda, açlık ve perişanlık
    içinde yaşadıkları olmuş. Nasıl oluyor da demişler, bu yoksul yarımlar
    böylesi bir haksızlığa katlanıyor, öteki yarımların boğazlarına
    sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyorlar! (Kitap 1, bölüm 31)

+ Yorum Gönder
5. Sayfa BirinciBirinci ... 2345678 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler