+ Yorum Gönder
6. Sayfa BirinciBirinci ... 345678 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler

    BİRİNE YARAR ÖTEKİNE ZARAR

    Atinalı Demades, cenaze törenleri için gerekli şeyleri satan bir
    hemşerisini, bu işten fazla kazanç beklediğini, bu kazancın da ancak
    birçok insanın ölümünden gelebileceğini ileri sürerek mahkum etmiş.
    Haklı bir yargı denemez buna; çünkü hiçbir kazanç başkasına zarar
    vermeden sağlanamaz, öyle olunca da her çeşit kazancı mahkum
    etmek gerekir.

    Tüccar, gençliğin sefahata düşmesinden kar sağlar, çiftçi buğdayın
    pahalanmasından, mimar evlerin yıkılmasından, hukukçu insanların
    davalı, kavgalı olmasından; din adamlarının şan, onur ve görevleri bile
    bizim ölümümüze ve kötülüklerimize dayanır. Yunanlı komedya şairi
    Fhilemon, hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz,
    dermiş, hiçbir asker de yurdundaki barıştan. Daha da kötüsü, herkes
    içini yoklasa görür ki gizli dileklerimizin birçoğu başkasının zararına
    doğar ve beslenir.

    Öyle sanıyorum ki düşündükçe doğanın genel düzeni hiç şaşmıyor
    böyle olmaktan: Çünkü fizikçilerin dediğine göre, her şeyin doğması,
    beslenmesi, çoğalması, başka bir şeyin bozulup çürümesi oluyor:

    Nam quodcunque mutatum finibus exit, Contineuo hoc mors est
    illius quod fuit ante. (Lucretius)

    Bir varlık biçim ve nitelik değiştirdi mi O anda yok olur biraz önce
    var olan. (Kitap 1, bölüm 22)
    --->: Montaigne - Denemeler frmacil altıncı 6 sayfa --->: Montaigne - Denemeler

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    AKIL ERDİREMEDİĞİMİZ GERÇEKLER

    Kolayca inanma ve inandırılmayı saflığa ve bilgisizliğe vermekte
    haksız değiliz her zaman. Şöyle bir şey öğrendiğimi sanıyorum
    eskiden: İnanç ruhumuza bastırılan bir damga gibidir; ruh ne kadar
    yumuşak olur, ne kadar az karşı koyarsa, ona bir şeyi mühürlemek o
    kadar kolay olur. Hele ruh bomboş ve darasız olursa, ilk inandırmanın
    ağırlığı altında daha da kolaylıkla eziliverir. Onun için, çocuklar,
    bilgisizler, kadınlar ve hastalar kulaktan doldurulup yürütülmeye daha
    elverişlidirler.

    Evet, ama, öbür yandan da, bize olağan gelmeyen her şeyi
    olmaz diye hor görüp çöpe atmak da budalaca bir böbürlenmedir.
    Kendilerini herkesten üstün kafalı sayanlarda hep görürüz bunu.
    Eskiden ben de düşerdim buna: Hortlaklardan, gelecek üstüne
    kerametlerden, büyülerden, yutmadığım daha başka şeylerden söz
    edildi mi, bu saçmalıklara inandırılan zavallı halka acırdım. Bugün
    görüyorum ki kendim de acınacak haldeymişim o zaman: Sonradan
    gördüklerimle ilk inançlarımı değiştirmiş, ya da böyle şeylere
    sonradan merak salmış değilim; ama aklım sonradan öğretti ki bana,
    her hangi bir şey için yekten olmaz diye kesip atmak kendimizde
    tanrının ve doğa anamızın isteyip yapabilecekleri her şeyin sınırlarına
    varan bir kafa üstünlüğü görmek olur. Olabilecek şeylerin hepsini
    kendi yetenek ve göreneklerimize bağlamaktan daha büyük bir
    çılgınlık olamaz dünyada. Aklımızın eremediği her şeye masal,
    mucize deyip gerçek dışı sayarsak, az şey mi görüyorsunuz
    her gün aklımızın ermediği? Bir düşünelim, ne sisler arasından
    ne emeklerle elimizin altındaki şeylerden birçoğunun bilgisine
    ulaştırıyorlar bizi. O zaman anlarız ki bize acayip gelmeleri onları
    bildiğimizden değil alışkanlığımızdan geliyor daha çok.

    Jam nemo, fessus satiate videndi, Suspicere in caeli dignatur lucida
    templa. (Lucretius)

    Gözleri doymuş olduğu için şaşmıyor kimse Başının üstündeki ışık
    tapınaklarına.

    Nice alıştığımız şeyleri bize yeniden gösterseler, en olmayacak
    şeylerden daha garip gelecektir bize onlar.

    Si nunc primum mortalibus adsint

    Ex improviso, ceu sint objecta repente,

    Nil magis his rebus poterat mirabile dici.

    Aut minus ante quod auderent fore credere gentes. (Lucretius)

    Bugün birden gözlerimiz önüne gelseler

    Varlıkları fışkırıverse karşımızda

    Bizi en çok şaşırtacak onlar olur

    Bütün bildiklerimize aykırı görünürler.

    Hiç ırmak görmemiş biri ilk kez bir ırmak gördüğünde
    deniz sanmış onu. Bizim en büyük bildiğimiz şeyleri, doğanın o
    konudaki son sınırları sayarız:

    Scilicet et fluvius, qui non est maximus, el est

    Qul non ante aliquem majorem vidit, et ingens

    Arbor homoque videtur; et omnia de genere omni

    Maxima quae vidit quisque, haec ingentia fingit. (Lucretius)

    Böylece, bir ırmak büyük olmasın isterse

    Daha büyüğünü bilmeyene büyük gelir;

    Bir ağaç, bir insan da öyle. Her şeyde,

    En büyük gördüğümüzü devleştiririz.

    Conseutudine oculorum assuescunt animi, neque admirantur, neque
    requirunt rationes earum quas semper vident. (Cicero)

    Gözlerin alışkanlığıyla kafalar da her şeye alışır; her an görmekte
    olduğumuz şeylere şaşmayız, nedenlerini aramayız onların.

    Gördüğümüz şeylerin yeniliği, büyüklüğünden çok şaşırtır ve
    nedenlerini aramaya iter bizi.

    Doğanın sonsuz gücü karşısında daha saygılı olmamız,
    bilgisizliğimizi, yetersizliğimizi bilmemiz gerekir. İnanılır kişilerin
    söylediğince olmayacak şeyler duyuyoruz; bunlara inanmasak bile
    kesip atmamalıyız; çünkü olmaz deyip geçmez, olabilecek şeylerin
    nereye varabileceklerini bildiğimizi ileri sürmek olur haddimizi
    bilmeden. Olmayacakla alışılmadık arasında, doğanın akış düzenine
    aykırı olana insanların ortak inançlarına aykırı olan arasındaki ayrılığı
    iyi kavrarsak, bir şeye inanmakta da, inanmamakta da, haddimizi
    bilecek olursak, Chilon'un kuralına uymuş oluruz: hiçbir şeyde aşırı
    gitme yok. (Kitap 1, bölüm 18)

  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    BABALAR VE ÇOCUKLAR

    Çocukların babalarına karşı duydukları, saygıdır daha çok.
    Duygu düşünce alışverişleriyle beslenen dostluk onlar arasında
    kurulamaz; dünyaları çok ayrıdır çünkü, üstelik doğal ödevleri de
    örseler bu dostluk. Babalar bütün gizli düşüncelerini çocuklarına
    açamazlar, yakışıksız bir sırdaşlık yaratmamak için; dostluğun baş
    görevlerinden biri olan uyarmalar, akıl vermeler de çocukların
    babalarına yapabilecekleri şeyler değildir. Kimi uluslarda çocukların
    babaları, kiminde de babaların çocukları öldürmeleri adetmiş,
    birbirlerine çıkarabildikleri zorlukları önlemek için, doğal olarak
    birinin varlığı ötekinin yıkımına bağlı olduğu için. Babalarla çocuklar
    arasındaki doğal bağları hor gören filozoflar da çıkmıştır Aristippos
    bunlardan biridir. Kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da
    sevmediği söylenince tükürmüş Aristippos ve demiş ki: Bu tükürük de
    benden çıktı; bitler, kurtlar da çıkıyor benden! Plutarkhos'un
    kardeşiyle barıştırmak istediği biri de şöyle der: Aynı delikten çıktık
    diye kardeşimin büyük önemi olamaz benim için

    Babayla oğul apayrı mizaçlarda olabilirler, kardeşler de öyle.
    Oğlum olur, akrabam olur, ama belalı, kötü, budala herifin biri de
    olabilir. Hem sonra, yasaların ve doğal zorunluluğun bize buyurduğu
    dostluklarda seçme ve isteme özgürlüğümüz azalıyor. Oysa bu
    özgürlük sevgi ve dostluk kadar bizim diyebileceğimiz başka hiçbir
    şey yaratamaz. (Kitap 1, bölüm 28)

    Her inanç kendini can pahasına benimsetecek kadar güçlü olabiliyor.
    (Kitap 1, bölüm 14)

  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DİZGİNSİZ TUTKULAR

    Başkaları için yaşamayan kendi için de yaşayamaz:

    Qui sibi amicus est

    Scito hunc amicum omnibus esse (Seneka)

    Kendine dost olan

    Bilin ki herkese de dosttur.

    Ama baş görevimiz kendimizi gereğince yönetmektir onun için
    dünyadayız. Kendisi iyi yaşamasını unutan ve başkalarını iyi
    yaşamaya zorlamak, alıştırmakla ödevini yaptığını sanan bir budaladır
    onun gibi, başkasına hizmet için kendi dürüst ve sevinçli yaşamasını
    bırakan da kötü, olumsuz bir yola girmiş olur bence.

    Toplum için yüklendiğimiz görevlerde dikkatimizi, adımlarımızı,
    sözlerimizi, alınterimizi, gerekirse kanımızı esirgememeliyiz:

    Nun ipse pro charis amicis Aut Patria timidus perire (Horatius)

    Hazırım canımı vermeye Dostlarım ve yurdum için. Ama geçici,
    raslantıya bağlı olan bu görevlerde kafamız rahatını, sağlığını
    yitirmemeli; eylemsiz değil, ama öfkesiz, tutkusuz kalmalıdır.
    Ruhumuz eylemlerde pek çaba harcamaz, uykuda bile eylemler
    içindedir hiç yorulmadan. Ama onu coşturmada ölçülü
    davranmaktayız, çünkü beden üstüne yükleneni nasılsa öyle taşır; ama
    ruh yüklendiğini çoğu kez kendi zararına büyütüp ağırlaştırır, dilediği
    ölçüyü verir ona. İnsanlar aynı şeyleri ayrı çabalarla, değişik irade
    gerginliğiyle yaparlar.

    Ruh bedene, beden ruha ayak uydurmayabilir. Nice insanlar savaşı
    hiç umursamadan savaşlara girerler her gün, ölümü göze alarak
    katıldıkları savaşı yitirmek uykularını bile kaçırmaz. Öte yandan
    başka bir insan evinde, atılamayacağı tehlikelerden uzakta, savaşın
    sonucunu canı ağzında merak eder, savaşa kanını canını koyan
    askerden daha fazla ruh çabası harcar. Ben toplum işlerine katılırken
    kendimden tırnak boyu uzaklaşmamasını, kendimi, kendimden
    geçmeden, başkasına vermesini bildim.

    Taşkın ve azgın bir tutku giriştiğimiz işe yarardan çok zarar getirir,
    olayların ters gitmesi, gecikmesi karşısında sabırsızlığa sürükler bizi,
    işlerine baktığımız insanlardan soğutur, kuşkulandırır. Bizi avucuna
    alan ve sürükleyen bir işi kendimiz iyi yönetemeyiz hiçbir zaman.

    Mala cuncta ministrat, Impetus. (Seneka)

    Çoşkunluk sarpa sardırır işleri.

    İşe yalnız kafasını ve ustalığını koyan daha rahat yürütür işi.

    Olayların gereklerine göre dilediği gibi dayatır, aşağıdan alır, erteler;
    başarısızlığa uğradığı zaman bozulmaz, yıkılmaz; yeniden işe
    oyulmaya bütün gücüyle hazırdır; ister istemez birçok tedbirsizliklere,
    haksızlıklara düşecektir tutkusunun rüzgarına kapılır gider başından
    büyük işlere girişir ve talih çok yardım etmedikçe pek başarı
    kazanamaz. Filozofi, uğradığımız haksızlıkların öcünü alırken işe
    öfke karıştırmamamızı ister; cezanın daha hafif olması için değil,
    tersine daha etkin olması, daha ağır basması için. Azgınlık ölçümüzü
    tam almaya engel olur çünkü. Öfke gözü karartmakla kalmaz,
    ceza verenin kolunu da yorar. Bu ateş güçlerini uyuşturur, yakar.
    Acele kendi kendisine çelme takar, tökezler ve durur:

    Festinatio tarda est. (Quintus)

    Acele gecikmedir.

    Ipsa se Velocitas implicat. (Seneka)

    Çabukluk kendisini engeller.

    Sık sık gördüğüm örnekleriyle cimrilik de kendi kendisini köstekler;
    ne kadar eli sıkı ne kadar gözü dönmüş olursa o kadar az kazanç
    sağlar. Genel olarak cimriler, biraz cömertlik göstermekle, daha çabuk
    zengin oluyorlar. (Kitap 3, bölüm 10)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DEĞİŞEN DİL VE İNSAN

    Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü
    olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim
    dilimizin bugüne kadarki sürekli değişmelerine bakılınca, elli yıl sonra
    şimdiki halinde kalacağını kim umabilir? Her gün elimizden kayıp
    gidiyor benim yaşadığım yıllar içinde yarı yarıya değişti. Şimdi artık
    olgunlaştı diyoruz; her çağ kendi dili için öyle der. Hep böyle kaçıp
    değiştiği sürece ben dilimizin bugünkü halinde kalmasını özlemem.
    İyi ve yararlı yazılar onu kendilerine bağlayabilirse bağlar, göreceği
    rağbet de devletimizin kaderine göre değişir. Onun için kitabıma hiç
    çekinmeden kişisel birçok yazılar koyuyorum. Bunlar bugün yaşayan
    insanların işine yaramakla kalır ve orta anlayıştan öte özel bilgileri
    olan kimi insanları ilgilendirir. Gördüğüm birçokları gibi benim
    ardımdan da olur olmaz sözler edilmesini istemiyorum doğrusu: Şöyle
    düşünürdü, böyle yaşardı; şunu ister, bunu istemezdi; ölürken konuşsa
    buna şunu der, şuna bunu verirdi; onu benden iyi tanıyan yoktu, gibi.
    Kitabımda edep kurallarının izin verdiği ölçüde eğilimlerimi,
    sevgilerimi az çok belirtiyorum; bilmek isteyene sözlü olarak daha da
    serbestçe ve içtenlikle açıklıyorum duyup düşündüklerimi. Ama
    bakmasını bilen bu anılarımda her şeyi söylediğimi, gösterdiğimi
    görür.

    Yazıya dökemediğimi parmağımla gösteriyorum burada:

    Verum animo satis haec vestigia parva sagaci

    Sunt, per quae possis congnossere caetera tute. (Lucretius)

    Görenlere kısacık göstermeler yeter

    Üst tarafını kendin bulabilirsin.

    İstenecek, aranıp bulunacak hiçbir şey bırakmıyorum kendimden.
    Sözüm edilecekse, doğru dürüst, gerçeğe uygun edilmesini istiyorum.
    Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni
    yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim.

    Yaşayanlardan bile olmadıkları gibi söz edildiğini görmekteyim.
    Yitirdiğim bir dostumu (La Boetie) var gücümle desteklemeseydim,
    bin bir türlü suret biçeceklerdi ona. (Kitap 3, bölüm 9)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSANLAR VE HAYVANLAR

    Hayvanlar arasında eni konu bir haberleşme olduğunu açıkça
    görüyoruz; yalnız aynı türden olanlar değil ayrı türden olanlar da
    birbirleriyle anlaşabiliyorlar.

    Et mutae pecudes et denique secla ferarum

    Dissimiles fuerunt voces variasque cluere

    Cum metus aut dolor est, aut cum jam gaudia gliscunt. (Lucretlus)

    Söz bilmez sürüler, vahşi hayvanlar

    Türlü bağrışmalarla anlatırlar

    Duydukları korkuyu, acıyı ya da zevki.

    At köpeğin bir çeşit havlamasından kızgın olduğunu anlar; başka
    türlü bir havlamasıysa, hiç ürkütmez onu. Aralarındaki iş
    ortaklığından anlıyoruz ki sesi olmayan hayvanların bile başka bir
    haberleşme yolları var; hareketleriyle konuşup anlaşıyorlar:

    Non alias longue ratione atque ipsa videtur

    Protrabere ad gestum pueros infantia linguae. (Lucretius)

    Başka türlü değil çocukların da

    Sesle anlatamadıklarını hareketle anlatmaları.

    Neden anlaşamasınlar? Bizim dilsizlerimiz de işaretlerle pekala
    söyleşiyor, tartışıyor, hikayeler anlatıyorlar.

    Öyle alışkın, öyle usta olanlarını gördüm ki, her istediklerini eksiksiz
    anlatabiliyorlar. Aşıklar yalnız gözleriyle neler söylerler birbirine:
    Bozuşur, barışır, yalvarışır, anlaşır, söyleşirler gözleriyle.

    E'i silentio ancor suole Haver perigi e porole. (Tasco)

    Ve susmada bile

    Sözler, yalvarmalar vardır.

    Ya ellerle neler söylemeyiz? İsteriz, söz veririz, çağırırız, yol veririz,
    korkuturuz, yakarırız, yalvarırız, yadsırız, istemeyiz, sorarız,
    beğeniriz, sayarız, itiraz ederiz, pişman oluruz, korkarız, utanırız,
    kuşkulanırız, bildiririz, buyururuz, isteriz, yüreklendiririz, yemin
    ederiz, küçümseriz, meydan okuruz, kızdırırız, suçlarız, mahkum
    ederiz, affederiz, küfrederiz, pohpohlarız, alkışlarız, kutlarız,
    utandırırız, alay ederiz, uzlaştırırız, salık veririz, coştururuz, seviniriz,
    bayram ederiz, acırız, üzeriz, rahatsız ederiz, şaşırtırız, bağırırız,
    susarız, daha neler neler, dille yarışacak kadar. Başımızla buyur
    ederiz, kovarız, evet deriz, hayır deriz, yalanlarız, hoş karşılarız,
    yüceltiriz, kutsallaştırırız, hor görürüz, isteriz, tersleriz, sevindiririz,
    dertlendiririz, okşarız, azarlarız, dizginleriz, kızdırtırız, korku veririz,
    güven veririz, soruştururuz. Ya kaşlarımızla? Ya omuzlarımızla?..

    Abderia'dan gelen bir elçi Isparta kralı Agis'e söyleyeceklerini uzun
    uzun söyledikten sonra sorar: Efendimiz yurttaşlarıma nasıl bir cevap
    götürmemi isterler? Seni, tek söz söylemeden, her istediğini, dilediğin
    süre söylemekte serbest bıraktığımı söylersin, der kral. İşte size
    konuşan ve çok iyi anlaşılan bir susma (Kitap 2, bölüm 12)

    İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize.
    (Kitap 1, bölüm 9)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖLDÜRME TEHLİKESİNE KARŞI

    Öldürme tehlikesi karşısında Julius Caesar'ın tuttuğu
    yol bence tutulacak yolların en güzeliydi. Önce hoşgörürlük ve
    tatlılıkla düşmanlarına kendini sevdirmeye çalıştı; hazırlanan
    suikastları öğrenip, bunlardan haberli olduğunu uluorta söylemekle
    yetinirdi ve pek soyluca bir soğukkanlılıkla, korkmadan, ortalığı telaşa
    vermeden oluruna bırakırdı işi, kendini tanrılara ve talihe emanet
    ederek. Öldürüldüğü zaman böyle bir halde olduğu su götürmez
    çünkü. Bir yabancı, Syrakusa Kralı Dionysios'a, iyi bir para
    karşılığı uyruklarının kendisine karşı hazırlayacakları bütün
    kundakları sezinleyip meydana çıkarmanın şaşmaz yolunu
    öğretebileceğini orda burda söyleyip herkese duyuruyor. Haberi alan
    Dionysios çağırtıyor adamı, korunması için böylesine gerekli bir
    ustalığı öğrenmek için. Yabancı gelip kendisine öğretecek hiçbir
    hüneri olmadığını, yalnızca ona bir torba altın vererek yaman bir sırrı
    elde ettiğini sevinçle ilan etmesini söylüyor. Kral beğeniyor bu buluşu
    ve beşyüz altın saydırıyor yabancıya. Çok yararlı bir bilgi edinmeden
    kim olduğu bilinmeyen bir adama bu kadar büyük bir para
    verilebileceğini düşünemiyor kimse, düşmanlarının çekinmesini
    sağlıyor bu söylenti. Bunun gibi, akıllı krallar, canlarına karşı
    girişilen tertipleri öğrenince hemen yayarlar ki bunu, herkes iyi haber
    aldıklarına, gizli kapaklı her işin; kokusunu alacaklarına inansın.

    Atina Dukası son zamanlarda Floransa'yı zorbaca yönettiği sırada
    birçok saçmalıklar yaptı; ama bunların en büyüğü şu oldu:
    Floransalıların ayaklanmaya hazırlandıklarını aralarında Matheo di
    Morozo diye biri kendisine fitleyince hemen öldürüveriyor onu ki bu
    haber ortaya yayılmasın, haklı yönetiminden şikayetçi kimseler
    bulunabileceği düşünülmesin.

    Eskiden bir yerde okumuştum, önemli kişilerden bir Romalı
    Triumvira'nın şerrinden kaçıyor; ardına: düşenlerin elinden bin bir
    kurnazca buluşla kurtuluyor. Sonunda bir gün, onu yakalamaya gelen
    bir sürü atlı saklandığı bir çitin yanı başına geliyor, az kalsın
    göreceklerken yine kurtuluyor; ama bu kez artık, dört bir yanda aranıp
    taranmaktan kurtulmak için çektiği bunca sıkıntıyı, böylesi bir
    hayattan umabileceği rahat soluğun azlığını, olacağa bir kez göğüs
    germenin bu soluk soluğa yaşamaktan daha iyi olduğunu düşünerek
    geri çağırıyor askerleri saklandığı yere, yapabilecekleri kötülüğü göze
    alıp, onları da kendisini de sürüncemeden kurtarmak için.

    Düşmanın üstüne çağırmak delice bir davranış, ama çıkmaz bir yolda
    sürekli can telaşı içinde yaşamaktansa böylesi daha iyi gelir bana.
    Alacağımız tedbirler size kaygılar, kuşkulardan başka şey
    getirmeyecek; iyisi mi güzel bir yüreklilikle ne olacaksa olsun
    dersiniz; belki bir şey olmaz diye bir avuntunuz da olur üstelik. (Kitap
    1, bölüm 20)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖLMEK ÖZGÜRLÜĞÜ

    Filozofluk yapmak kuşku duymaktır derler, öyleyse benim için
    saçmalamak, aklına eseni söylemek, daha zorlu bir nedenle,
    kuşkulanmak olmalıdır. Çünkü araştırmak, çözüm getirmekse kürsü
    başkanının işi.

    Benim kürsü başkanım tanrısal gücün yetkisidir, ki o kimseyi
    dinlemeden yönetir bizi ve insanlara özgü boş çekişmelerin üstündedir
    yeri.

    Philippos kılıç elde Peloponez'e girince, biri gelmiş Damidas'a demiş
    ki, bu adamın dostluğunu kazanmazsak Lakedemonyalılar'ın çok
    çekeceği var. Hadi be, korkak, demiş Damidas, ölümden
    korkmayanların ne çekeceği olabilir? Agis'e de bir insan nasıl özgür
    yaşayabilir, diye sorulduğu zaman; ölümü küçümseyerek, demiş. Bu
    görüşler ve bu konuda raslanan daha binlercesi, ölümü sabırla
    beklemekten öte bir davranış istiyorlar elbet insandan. Hayatta
    ölümden beter birçok belalar vardır çünkü. Antigonos'un tutsağı bir
    Ispartalı çocuk köle olarak satılıyor; efendisi onu zorla çirkin bir işte
    kullanmaya kalkınca: Görürsün, demiş çocuk, kimi satın aldığımı;
    özgürlüğüm elimdeyken ayıptır kul olmak senin gibisine. Böyle der
    Ispartalı çocuk ve atar kendini evin tepesinden aşağı. Antipater'in, bir
    isteğini kabul ettirmek için korkutmaya kalkıştığı Ispartalılar: Bizi
    ölümden beter bir şeyle korkutmak istersen, daha seve seve ölürüz,
    demişler. Her yapacakları işe engel olacağını yazan Philipos'a da:
    Ölmemize de engel olamazsınız ya, diye karşılık vermişler.

    Derler ki bilge yaşaması gerektiği kadar yaşar. Şunu da derler ki,
    doğanın en başta gelen ve halimizden yakınmayı gereksiz kılan lutfu
    bizi dünyadan göçmekte özgür bırakmasıdır. Hayata verdiği giriş yolu
    bir tek, ama çıkış yolu yüz binlerce. Yaşamak için toprağımız
    olmayabilir, ama ölmek için toprak bulunur nasıl olsa. Boiocatus'un
    Romalılara dediği gibi. Dünyadan ne diye yakınırsın? Bağladığı yok
    ki seni: Dertler içinde yaşıyorsan, bu korkaklığın yüzündendir senin;
    istediğin zaman ölmek elinde:

    Ubiqe mors est; optime hoc cavit Deus;

    Eripers vitam nemo non homini potest;

    At nemo mortem: mille ad hanc aditus patent. (Seneka)

    Her yerde ölüm var tanrı bol bol veriyor onu;

    Herkes herkesin hayatını alabilir, ama ölümü

    Alınamaz kimseden: Binlerce kapısı var ölümün.

    Bir tek hastalığın devası değil, bütün dertlere devadır ölüm. Hiçbir
    zaman korkulmayacak, çok kez aranacak pek emin bir limandır ölüm.
    Hayata ha biz son vermişiz, ha kendi son bulmuş, hepsi bir; ha eceline
    koşmuş insan, ha beklemiş onu; nerden gelirse gelse, kendi ecelidir
    gelecek olan. İplik nerde koparsa ordadır ecel, orasıdır yumağın ucu.
    En gönüllü olanıdır ölümlerin en güzeli. Yaşamak başkasının istemine
    bağlıdır, ölmek yalnız bizimkine. En çok ölümde kendi huyumuza
    suyumuza göre davranmalıyız.

    Başkalarının ne diyeceği düşünülmez bu işte, çılgınlık olur
    düşünmek de. Yaşamak kölelik olur, ölmek özgürlüğümüz olmazsa.
    Hastalıkların iyileştirilmesi çoğu kez yaşamayı kısıtlamakla olmuyor
    mu zaten?

    Etimizi yarıyorlar, dağlıyorlar, elimizi ayağımızı kesiyorlar,
    yemekten kesip kanımızı alıyorlar: Bir adım daha atıversek öteye,
    toptan kurtulmuş oluruz. Şahdamarımız neden kara kan damarımız
    kadar buyruğumuzda olmasın?.. (Kitap 2, bölüm 3)

    Vicdanımız bizi günah işlememeye, isteklerimiz azaldığı için değil,
    aklımızın gereklerine uyarak zorlamalıdır. (Kitap 3, bölüm 2)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    GÜLMEK VE AĞLAMAK

    Demokritos ve Herakleitos öyle iki filozoftu ki, birincisi insanlık
    halini boş ve gülünç bulduğu için halk arasına alaycı bir güler yüzle
    çıkarmış; Herakleitos ise, insanın haline acıdığı, vahlandığı için hep
    üzgün bir yüz ve yaş dolu gözlerle dolaşırmış.

    Ridebat, quoties a limine moverat alter unum

    Protuleratque pedem; flebat contrarius alter. (Juvenalia)

    Evinden dışarı adım atar atmaz gülmeye başlardı biri

    Öteki ise ağlamaya başlardı.

    Ben birinci davranıştan yanayım; gülmek ağlamaktan daha hoş
    olduğu için değil yalnız, insanlığı daha fazla küçümsediği, bizleri daha
    fazla suçladığı için. Öyle hallerimiz var ki ne kadar aşağılansak yeridir
    bence. Yakınmada, vahlanmada acıdığımız şeye değer verme vardır
    bir çeşit. Alay edilen şeylerse değer vermediğimiz şeylerdir.

    Sanmıyorum ki insanlıkta saçmalıktan fazla dert, budalalıktan fazla
    kötülük olsun. Dertlerimiz saçmalıklarımızdan daha ağır basmaz;
    aşağılık olduğumuz kadar zavallı da değiliz. Onun için, Diogenes,
    kendi kendisiyle konuşan, fıçısını yuvarlayıp gezen, büyük İskender'e
    dudak büken, insanları sineklere, hava civa dolu torbalara benzeten o
    filozof, bence, insanlardan nefretiyle ün kazanan Timon'dan daha acı,
    daha sarsıcı, dolayısıyla daha doğru bir yargıçtı. Çünkü nefret
    ettiğimiz şey yüreğimizde yeri olan bir şeydir. Timon lanet okuyordu
    bize, batmamızı istiyordu bütün hıncıyla; tehlikeli, zararlı, bulaşıcı
    diye kaçıyordu yakınlığımızdan. Öteki o kadar az değer veriyordu ki
    bize, yaklaşmamız rahatını kaçıramaz, tutumunu değiştiremezdi.
    Kovmuyordu insanları, korktuğundan değil, onlarla görüşmeyi hiçe
    saydığından: Bizi kendisine iyilik de kötülük de yapmaktan aciz
    sayıyordu. (Kitap 1, bölüm 50)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    HAİNLERE HIYANET

    Antigonos, bir şehrin askerlerini kandırıp kendi rakibi olan
    komutanları Eumenes'e ihanet ettiriyor; ama askerlerinin ihanetiyle
    adamı öldürdükten sonra kendisi tanrısal adaletin uygulayıcısı olmaya
    kalkıyor, hainleri şehrin valisine teslim edip hepsini dilediği biçimde
    temizlemesini emrediyor. Öylesine yaptırıyor ki dediğini, sayıları bir
    hayli çok olan bu askerlerin bir teki bile Makedonya'ya dönmüyor.
    Askerler kendisine ettikleri hizmetin büyüklüğü ölçüsünde kötülük
    etmiş ve cezayı haketmiş oluyorlardı.

    Efendisi Sulpicius'un saklandığı yeri haber veren köle, Sylla'nın
    vermiş olduğu söz gereği serbest bırakılıyor; ama devlet hikmeti
    gereği Tarpeion kayalığından atılıyor.

    Bizim kral Clovis de, Cannacre'ın hizmetçilerine altın silahlar
    vadederek efendilerine ihanet ettiriyor. Sonra üçünü de astırıyor.
    Kimi yerde de hıyanet edenlerin boyunlarına ihanet karşılığı aldıkları
    keseyi takıp asıyorlar. Kendi isteklerini yerine getirdikten sonra kamu
    isteğini de yerine getirmiş oluyorlar böylece.

    Fatih Sultan Mehmet, soyunun adeti üzere, taht kıskançlığı yüzünden
    kardeşini ortadan kaldırmak isteyince onun adamlarından birini
    kullanıyor bu işte: Adam da fazla su yutturarak boğuyor şehzadeyi. İş
    olup bitince Padişah bu cinayetin kefareti olarak katili ölen kardeşinin
    anasına (yalnız babadan kardeştiler çünkü) teslim ediyor o da
    padişahın gözü önünde katilin karnını yardırıyor, kendi elleriyle
    yüreğini bulup sökerek sıcak sıcak köpeklere yediriyor.

    Kendileri hiç de iyi olmayanlar, kötü bir eylemden çıkar sağladıktan
    sonra, rahat yürekle, işe biraz iyilik doğruluk karıştırmaktan
    hoşlanırlar, bir karşılık ödüyormuş, vicdanlarını temizliyormuş gibi.
    Kaldı ki, bu korkunç kötülüklere alet ettikleri kimseler kendilerini
    suçluyormuş gibi gelir onlara. Ölmelerini isterler ki bu yüz karası
    işlerin bilinci, tanıklığı silinsin gitsin. (Kitap 3, bölüm 1)

+ Yorum Gönder
6. Sayfa BirinciBirinci ... 345678 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler