+ Yorum Gönder
7. Sayfa BirinciBirinci ... 2456789 SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler

    HASTALIK

    Benim hastalığım, hastalıkların en kötüsü, en azılısı, en ağrılısı, en
    belalısı, en süreklisidir.( Kum hastalığı.)

    Şimdiye kadar beş altı uzun ve belalı sancı geçirdim. Bilmem ben mi
    yaman bir adamım, yoksa ölüm korkusundan ve doktorların aklımıza
    soktukları tehlikeler, neden ve sonuçlardan düşüncesini kurtarmış bir
    insan için bu acı, kolay dayanılır bir acı mıdır?

    Bence ağrının etkisi aklı başında bir insanı çileden çıkarıp deliye
    döndürecek kadar şiddetli, dehşetli olmuyor. Kum sancısından benim
    şu yararım oldu ki, bir türlü kendime kabul ettirmediğim ölümü artık
    yadırgamayacağım! Çünkü sancılar, beni ne kadar sıkıştırır, tedirgin
    ederse, ölüm korkusundan o ölçüde kurtuluyordum. Hayata, yalnız
    hayatta olduğum için bağlanmaya zaten alışmıştım: Hastalığım bu
    bağı da çözecek. Allah vere de hastalığın şiddeti gücümü aşıp bana
    ölümü sevdirip arzulatmasa; çünkü bu da ölümden korkmak kadar
    kötü bir şeydir:

    Summum nec metuas diem, ec optes. (Martiells)

    Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.

    Bunlardan ikisi de kaçınılacak durumlardır ama birincisinden
    kaçınmak çok daha kolaydır. Evet, ama, acılara dayanırken hiç
    istifimizi bozmamayı, mağrur ve sakin bir tavır takınmayı bir ahlak
    kuralı yapmak da bana anlamsız bir gösteriş gibi geliyor. Neden, bir
    şeyin aslına, doğrusuna bakan felsefe, burada görünüş üzerinde
    duruyor? Bu oyunu aktörlere, söz ustalarına bıraksın. Dış
    hareketlerimize bu kadar önem veren onlardır. İnsanın yüreği
    sağlamsa, acıları yenmek için ağlayıp sızlanmaktan çekinmesin;
    irademizi aşmayan bu sızlanmaları irademizi aşan iç çekişleri,
    hıçkırıklar, çarpıntılar, sararmalar gibi görsün. Yürekte korku,
    sözlerde umutsuzluk yoksa, daha ne istiyor? Düşüncemiz
    kıvranmıyorsa, bedenimiz kıvranmış ne çıkar? Felsefe bizi başkası
    için değil, kendimiz için, güçlü görünmek için değil, güçlü olmak için
    yetiştirir. Düşüncemizi yönetsin yeter! Onun işi budur. Ruhumuza
    öyle bir güç versin ki, kum sancılarında kendini kaybetmesin,
    korkakça boyun eğmesin, karşı koysun; bitkin, ezilmiş bir hale
    gelmesin, bir savaş taşkınlığı ve azgınlığı göstersin; bir dereceye kadar
    çevresindekilerle konuşmak ve daha başka şeyler yapmak gücü olsun.
    Bu kadar çetin hallerde, insandan hiç istifini bozmamasını istemek
    zalimliktir. Biz savaşı kazanalım da, varsın gösterişimiz bozuk olsun.
    Vücut kıvranmakla rahatlıyorsa, bırakın kıvransın; hareket iyi
    geliyorsa istediği gibi yuvarlanıp tepinsin. Var gücüyle bağırınca ağrı
    biraz olsun geçer yahut diner gibi olursa, hiç çekinmeden bağırsın.
    Ona, ille de bağıracaksın demeyelim, ama bağırmasına da
    karışmayalım. Epikuros, olgun bir insanın, acı çekerken bağırmasını
    hoş görmekle kalmıyor, bunu öğütlüyor bile.

    «Pugiles etiam quum feriunt in jactandis coestibus ingemiscunt quia
    profundenda voce omne corpus intenditur venique plaga vehementior.»
    (Cicero)

    Güreşçiler rakiplerine vururken, zırhlı yumruklarını savururken inler
    gibi bağırırlar; çünkü bağırmak sinirleri gerer ve vuruş daha kuvvetli
    olur.

    Bunları söylemekten amacım, kum sancılarında yaygara koparanları
    hoş görmektir; çünkü ben kendim şimdiye kadar bu sancıları biraz
    daha durgun geçirdim, bağırıp çağırmadım; yalnızca inledim. Ama, bu
    edepli halde kalmak için hiç de kendimi zorlamadım, çünkü böyle bir
    üstünlüğe değer verenlerden değilim. (Kitap 3, bölüm 32)
    --->: Montaigne - Denemeler frmacil yedinci 7 sayfa --->: Montaigne - Denemeler

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    SAĞLIK ÜSTÜNE

    İyi iken de hasta iken de canımın istediğini yapmışımdır her zaman.
    İçimden gelen isteklere büyük bir güvenim vardır. Acıyı acıyla
    gidermeyi sevmem. Hele insanı hastalıktan daha fazla rahatsız eden
    ilaçlardan nefret ederim. Karnımız ağrıyor diye kendinizi istiridye
    yemek keyfinden yoksun ettiniz mi, derdiniz birken iki olmuş
    demektir. Hastalıktan çektiğiniz yetmiyormuş gibi bir de perhizden
    çekersiniz. İlaçlarda nasıl olsa aldanıyoruz madem, bari ağzımızın
    tadıyla aldanalım. Herkes bunun tersini yapıyor kendine zor gelen
    neyse iyiliği onda görüyor kolay bakımdan çekiniyor.

    Canımın çektiği yiyecekler çok defa mideme en az dokunan şeyler
    olmuştur; iştahım midemle kendiliğinden uyuşur. Gençken biberli
    baharlı şeyler hoşuma giderdi.

    Yaşlanınca mideme dokunur, hoşuma da gitmez oldular. Şarap
    hastalara iyi gelmez: Hasta oldum mu en tiksindiğim şey de şarap
    olur. Zorla, istemeye istemeye yaptığım her şey dokunur bana; seve
    seve, iştahla yaptığım hiçbir şeyden zarar görmem. Hoşuma giden bir
    şeyin bana dokunduğunu bilmiyorum. Onun için hekimlerin
    dediklerini her zaman keyfimden yana çevirmişimdir, hem de
    alabildiğine

    En büyük dertler çoğu kez doğaya uyacak yerde kendi
    uydurduğumuz çarelerden gelir. İspanyollar'ın bir sözü türlü yönlerden
    hoşuma gider:

    Defianda me Dios de mi

    Allah beni kendimden korusun.


    Hasta iken beni üzen şey canımın istediğini yapmamak değil,
    canımın bir şeyi istemez oluşudur. Keşke bir şey istese de yapsam;
    hekimler zor durdurur beni. Sağken bütün kaygım da umutlu, istekli
    olmaktır.

    Uyuşuk, isteksiz olmak ne acıklı bir şeydir. Hekimlik bilgisi sen
    sözünü söylemiş değil ki, bizim ağız açmaya hakkımız olmasın. Bu
    bilgi iklimlere, aylara, Franel'e ve Escale'e (Montaigne'in zamanında
    yaşamış hekimler.) göre değişiyor. Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti
    sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen
    bir başka hekim bulurum. Hekimlerin düşünceleri bin bir kalıba
    girecek kadar değişiktir. Bir zavallı hasta bilirim; iyileşeceğim diye
    aylarca susuzluktan yandı, tutuştu; sonra bir hekim kendisine su
    içmemenin zararlı olduğunu söyledi. Neye yaradı çektikleri?
    Geçenlerde bir hekim çok sıkı perhizlerden sonra böbrek taşından
    öldü. Meslektaşlarının dediğine göre, bu perhiz onu kurutmuş,
    tüketmiş ve taşın büsbütün azmasına neden olmuş. (Kitap 3, bölüm
    13)

  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÜÇ BÜYÜK ADAM

    Bildiğim bütün insanlar arasında bir seçme yapmam istense, ben üç
    insanı hepsinden üstün tutardım.

    Bunlardan biri Homeros'tur. Homeros, Aristoteles'ten ya da
    Varro'dan daha mı bilgilidir, diyeceksiniz; hayır. Hatta şiir sanatında
    Vergilius'un ondan hiç de aşağı kalmadığı ileri sürülebilir. Bu konuda
    hüküm vermek, her ikisini de bilenlere düşer. Ben kendi hesabıma
    yalnız birini, Vergilius'u, biliyorum. Açıkça söyleyeyim ki şiirde bu
    büyük Romalı'nın aşılabileceğini aklım almaz.

    Gerçi böyle söylerken Vergilius'un Homeros'tan esinlenip ders
    aldığını, onun ardından yürüdüğünü, koskoca Aeneis'ini İlyada'nın bir
    parçasından çıkardığını da unutmamalıyız; ama ben orasında değilim.
    Bu adamı büyük ve neredeyse insanüstü bir varlık sayarken ben,
    birçok başka şeyleri hesaba katıyorum. Hatta bazen, dehasıyla bunca
    tanrılar yaratmış, insanlara da kabul ettirmiş bir adamın tanrılar
    arasında yer almamış olmasına şaştığım bile oluyor. Körlüğüne,
    yoksulluğun ve bilimlerin gelişmesinden önce yaşamış olmasına
    karşın öyle gerçeklere ulaşmış ki ondan sonra yeni bir düzen
    kurmak, bir savaşı yönetmek, dinden, felsefeden veya sanatlardan söz
    açmak isteyenler, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, hep ondan ders
    almışlar; her şeyi bilen bu yaman hocanın kitaplarını bütün bilgilerin
    kaynağı saymışlardır.

    Qui quid pulchrum, quid turpe, quid utile, quid non.

    Plenius ac melius Chrysippo ac Crantore dicit. (Horatius)

    Güzel ne, kötü ne, yararlı ne, zararlı ne,

    Bunları o daha iyi söyledi Chrysippos'tan, Crantor'dan.


    A quo, ceu forıte perenni,

    Vatum Pyreüs labra rigantur aquis. (Ovidius)

    Ondan, o tükenmez kaynaktan gelir,

    Permessos'un kutsal suları şairlere.

    Adde Heliconiadum comites, quorum unus Homerus. Astra potitus.
    (Lucretius)

    Kalın Musa'ların yoldaşlarına

    Onlardandır yıldızlara yükselen Homeros da

    Cujusque ex oro profuso

    Omnis posteritas latites in carmina duxit

    Amnemque in tenues ausa est deducere rivos, Unius faecunda bonis.
    (Manilius)

    Bu cömert kaynağı sonrakiler Akıttılar bütün kendi şiirlerine;
    Bir ırmak bir sürü dereciğe bölündü, Bir insanın mirasıyla beslenerek.

    Bu büyük adam, insan eserlerinin en değerlisini, doğa düzenine
    aykırı giderek yaratmış; çünkü doğuşta her şey kusurlu olduğu halde
    Homeros'ta şiir ve daha birçok bilgiler çocukluk çağına olgun,
    kusursuz ve pürüzsüz olarak girmişler. Bu bakımdan onu ilk ve son
    şair de sayabiliriz. Eskilerin de çok güzel gördükleri gibi Homeros
    kendinden önce gelenlerden hiç kimseyi taklit etmediği için kendinden
    sonrakilerden hiçbiri de onu taklit edememiştir. Aristoteles'e göre
    hayat ve hareket yalnız onun sözlerinde vardır. Yalnız onun sözleri
    özlü sözlerdir. Büyük İskender, Darius'tan aldığı ganimetler arasında
    değerli bir çekmece bulmuş ve demiş ki: Bunun içine benim
    Homeros'umu koyun; savaşlarda bana en doğru yolları gösteren odur.
    Anaksandridas'ın oğlu Kleomenes de Homeros'u, askerlik sanatını çok
    iyi bildiği için, Lakedemonyalılar'ın şairi sayıyordu.

    Plutarkhos'un Homeros'ta beğendiği taraf onun insanı hiçbir zaman
    doyurup usandırmaması, okuyucuya durmadan değişen bir yüz
    göstermesi, her sayfada yeni bir güzelliğe bürünmesidir. Bu değeri
    Homeros'tan başkasında bulamazsınız. Delişmen Alkibiades bir gün
    edebiyatla uğraşan birisinden İlyada'yı istemiş; adam yok deyince
    Alkibiades tokadı yapıştırmış. Siz de bugün, dua kitabı olmayan bir
    papaza ne dersiniz?

    Ksenophanes bir gün Syrakusa Kralı Hieron'a yoksulluğundan
    yakınırken iki kul tutmaya gücü olmadığını söylemiş. Hieron da demiş
    ki: «İyi ama, senden çok daha yoksul olan Homeros'un ölmüşken bile,
    on binden fazla kulu var.

    Panaetius'un Platon'a «Filozorların Homeros'u» demesi de pek
    anlamlıdır. Bütün bunlardan başka onun kadar ün kazanmış kim var
    dünyada? Onun adı ve eserleri kadar dillere destan olmuş ne var?
    Troya, Helena ve savaşları belki de olmuş şeyler değildir; ama onları
    bildiğimiz kadar neyi biliriz? Çocuklarımıza hala Homeros'un üç bin
    yıl önce uydurmuş olduğu adları veriyoruz. Hektor'u, Akhilieus'u kim
    tanımaz? Yalnız birkaç soy değil, ulusların birçoğu kaynaklarını bu
    masallarda arıyor. Türklerin Padişahı İkinci Mehmet, Papa İkinci
    Pius'a şunları yazmış:

    «İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum; biz de İtalyanlar
    gibi Troyalılar'ın soyundanız. Yunanlılardan Hektor'un öcünü almak
    benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlılar'ı
    tutuyorlar.»

    Öyle büyük bir komedya ki bu İlyada, yüzyıllardan beri krallar,
    devletler, imparatorlar sanki ondan aldıkları rolleri oynuyorlar, bütün
    dünya bu komedyanın sahnesi oluyor, yedi büyük Yunan şehri (İzmir,
    Rodos, Kolophon, Salamis, Khios, Atina, Argos.) arasında
    Homeros'un doğduğu yer konusu yüzünden kavga çıktı; aslının
    bilinmemesi bile onun için bir onur oldu.

    Öteki büyük adam İskender'dir. Seferlerine kaç yaşında başladığnı,
    ne kadar az bir kuvvetle ne büyük işler başardığını, ardından gelen
    görgülü ve ünlü dünya komutanları arasında daha çocukken kazandığı
    üstünlüğü, her tehlikeyi göze alarak, (nerdeyse haddini bilmeyerek
    diyecektim),

    Impellens quicquid sibi summa petenti

    Obstaret, gaudensque viam fecisse ruina. (Lucianus)

    Önüne çıkan tepelerde ne varsa yıkarak

    Geçtiği her yerin altını üstüne getirerek.

    başardığı seferlerde talihten gördüğü inanılmaz kolaylığı düşünün.
    Otuz üç yaşında bu adam dünyada insan yaşayan bütün toprakları
    zaferle dolaşmış, yarım bir ömür içinde bir insanın gösterebileceği
    bütün kudreti göstermiş; o kadar ki İskender'in yaşını gördüğü işlere
    göre hesaplarsanız hiçbir insanın ulaşamayacağı bir yaş bulursunuz.
    İskender'in askerlerinden sayısız kral soyları türemiş; ölümünden
    sonra dünya onun dört komutanı arasında paylaşılmış; uzun zaman da
    onların torunları elinde kalmış. İskender'in ahlak değerleri saymakla
    bitmez; doğruluk, nefsine egemenlik, cömertlik, sözünde erlik,
    yakınlarına sevgi, düşmanlarına insanlık. Gerçekten onun ahlakına hiç
    diyecek yoktur; gerçi pek nadir olarak haksızlıklar da etmiştir; ama bu
    kadar büyük işler başarıp da haksızlık etmemek mümkün değildir. Bu
    gibi insanları, hareketlerine egemen olan düşünceyle toptan
    yargılamak gerekir. Thebai'nin yıkılması, Memandros'un ve Ephestion
    hakiminin, yüzlerce İranlı esirin, bir sürü Hindli askerin, çocuklarına
    varıncaya kadar bütün Kos halkının öldürülmesi kolay hoş görülecek
    işler değildir ama Kleitos'u öldürmekle işlediği suçu fazlasıyla
    ödemesi ve daha başka davranışları gösteriyor ki yüreği temizdi; iyilik
    için yaratılmış bir insandı. Onun hakkında pek yerinde olarak derler
    ki: İyilikleri doğasının, kötülükleri talihinin eseridir. Biraz kendini
    beğenmiş olmasına, kötülenmeye hiç dayanamamasına, Hindliler'i
    asıp kesmekte pek ileri gitmesine gelince, bütün bunlar bence yaşına
    ve hayatının başdöndürücü hızına verilebilir.

    Ya askerlik değerleri, atılganlığı, tedbirliliği, sabrı, disiplini, ustalığı,
    mertliği, talihi (ki Annibal'i görmemiş olsaydık İskender'i bu
    bakımdan aşacak adam olmazdı); bir erkek olarak tanrısal yaratılışı ve
    güzelliği; o genç, o dinç, o alev gibi yüz, o dimdik baş, o aslanca
    duruş

    Qualis, ubi Oceani perfusus lucifer unda

    Quem Venus ante alios astrorum diligit ignes

    Extulit os sacrum coelo, tenebrasque resolvit. (Vergilius)

    Tıpkı, Venus'un sevdiği sabah yıldızının

    Deniz sularında yıkanmış temiz yüzünü gösterince

    Karanlıkları dağıtması gibi.

    bilgide ve düşüncedeki üstünlüğü; temiz, lekesiz ve
    eşsiz ününün büyüklüğü ve sürekliliği. Ölümünden sonra onun
    madalyalarını taşımayı herkes uğur sayıyordu.

    Krallardan sözetmemiştir. Hala bugün Müslümanlar, bütün tarihleri
    küçük gördükleri halde onun tarihine büyük bir değer verirler. Bütün
    bu değerleri biraraya getirerek düşünecek olursanız İskender'i
    Caesar'dan üstün tutuşuma hak verirsiniz. Caesar onunla boy
    ölçüşebilecek tek adamdır. Hatta talihin İskender'e yardım ettiği kadar
    Caesar'a yardım etmediğini yadsıyamayız.

    İkisinin birçok tarafları birbirine eşittir ama Caesar'ın İskender'den
    üstün bir tarafı yoktur.

    Bu iki adam dünyanın dört bucağını kasıp kavuran iki yangın, iki
    seldi. Caesar'ın tutkusunda daha az taşkınlık olsa bile, sonunda hem
    kendisi, hem ülkesi, hem de dünya öyle felaketlere sürüklendi ki, her
    ikisinin değerlerini teraziye koyunca, İskender ister istemez daha ağır
    basıyor.

    Üçüncü ve bence en değerlisi Epaminondas'dır. Ünü ötekilerden çok
    daha azdır; ama ün, değerin öz unsurlarından değildir. Epaminondas'ta
    dayatış ve yürek istediğiniz kadar: Hem de tutkunun doğurduğu
    cinsten değil, bilginin ve aklın olgun bir ruha aşıladığı cinsten.
    Bundan yana, İskender'den, Caesar'dan aşağı kalmaz; çünkü kazandığı
    zaferler ne öyle çok, ne de öyle parlak olmamakla birlikte ne koşullar
    altında kazanıldıkları düşünülecek olursa, hem çetinlik ve büyüklük,
    hem de yiğitlik ve askerlik bakımından onların zaferleri kadar
    değerlidir. Yunanlılar onu, hiç duraksamadan en büyük adamları
    saymışlardır. Yunanistan'ın en büyük adamı olunca da dünyanın en
    büyük adamı sayılmak zor değildir. Bilgisine ve olgunluğuna gelince,
    Yunanlılar'dan kalan bir söze göre onun kadar çok bilen ve onun kadar
    az konuşan adam yokmuş. Epaminondas Pithagoras okulundandı. Az
    şey söylemiş, fakat söylediğini herkesten daha iyi söylemiş. Hatiplikte
    eşsiz ve çok inandırıcı imiş.

    Ahlakına, vicdanına gelince, iş başına gelmiş insanların hiçbiri
    bundan yana onunla boy ölçüşemez. Bu tarafıyla, ki insan da asıl bu
    tarafıyla insandır, hiçbir filozoftan, hatta Socrates'den bile aşağı
    kalmaz. Epaminondas'ta ruh temizliği temelli, sürekli, değişmez,
    bozulmaz bir haldir. İskender'in bu tarafı onun yanında sönük, kaypak,
    katışık, yumuşak, gelişigüzel kalır.

    Eskiler büyük komutanları, türlü halleriyle inceledikten sonra her
    birinde, ünün asıl nedeni olan bir özel değer bulurlardı. Yalnız
    Epaminondas'da erdem ve bilgi sürekli ve aynı derecede yüksekti;
    yalnız o, insan hayatının her yönünde, devlet işlerinde, kendi işlerinde,
    savaşta ve barışta, onurlu yaşayıp kahramanca ölmekte aynı
    büyüklüğü gösterebilmiştir. Ben hiçbir insanın hayatına, her
    bakımından, onunkine duyduğum kadar saygı ve sevgi duymamışımdır.
    Şu kadar ki, birlikte inat etmesinde ben, yakın dostları gibi büyük bir
    ahlak üstünlüğü görmüyorum. Yalnız bu hareketini, ne kadar yiğitçe
    ve saygıdeğer de olsa biraz çiğ buluyorum ve bu tarafına özenmeyi
    aklımdan geçirmiyorum. Ondan ayırt edemediğim tek insan Scipio
    Aemilianus'tur. Onun ölümü de o kadar kahramanca ve onurlu,
    bilimlerdeki anlatışı o kadar geniş ve derindir.

    Hayatında onu en çok sevindiren şeyin, Leuktra'da kazandığı zaferle
    anasına babasına verdiği sevinç olduğunu söylemiştir. Onların
    sevincini, böyle onurlu bir işten kendisinin duyduğu haklı ve derin
    sevince üstün tutması ne kadar anlamlıdır.

    Yurdunu kurtarmak için bile bir adamı sorgusuz, sualsiz öldürmeyi
    doğru bulmazdı: İşte bunun için arkadaşı Pelopidas'ın Thebai'yi
    kurtarmak için giriştiği işi pek soğuk karşılamıştır. Bir savaşta bile,
    karşı tarafta bulunan bir dosta rastlamaktan kaçınır, onu ölümden
    korumak isterdi.

    Epaminondas, Korinthos yakınlarında More'nin kapılarını tutmak
    isteyen Lakedemonyalılar'ı mucizeyi andıran bir vuruşla yardıktan
    sonra, kimseyi kovalayıp öldürmeden yürüyüp gitmişti yoluna.
    Düşmanlarına karşı bile bu kadar insanca davranan bu adamdan
    kuşkulanan Boietialılar, elinden başkomutanlığı aldılar. Böyle bir
    nedenle atılmak onun için ne büyük onur! Az sonra da hiç utanmadan
    ona tekrar yerini vermek zorunda kaldılar; anladılar ki şan ve onurları,
    kurtuluşları ona bağlıydı. Zafer her gittiği yerde gölgesi gibi ardından
    geliyordu. Ülkesinin onunla parlayan yıldızı onun ölümüyle söndü.
    (Kitap 2, bölüm 36)

    Yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla
    bulandırıyoruz. (Kitap 3, bölüm 12)

  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    HER ŞEY MEVSİMİNDE

    Her şey mevsiminde gerek; iyi şeyler ve onlarla birlikte her şey.
    Benim artık dua kitabıyla işim kalmadı. Quintius Flaminiun'un,
    ordusunun başında savaşa hazırlanırken bir kenara çekilip tanrıya dua
    ettiğini görmüşler savaşı kazandığı halde, yine de ayıplamışlar bu
    davranışını.

    Imponit finem sapiens et rebus honestis. (Juvenalis)

    Bilge, iyi şeylerde bile bir ölçü gözetir.

    Eudemonidas, Xenokrates'in pek ihtiyar halinde, okula derse
    koştuğunu görmüş de: Bu adam hala öğreniyor, ne zaman bilecek?
    demiş.

    Philopoimenes de, Kral Ptolemaios'u, her gün silah kullanıp
    vücudunu işletiyor diye övenlere demiş ki: Bu yaşta, kralın silah
    talimleri yapması övünülecek bir şey değil; onun yapacağı iş artık
    silahları kullanmaktır.

    Bilgeler der ki, genç hazırlanmalı, ihtiyar yaşamalı. İnsan doğasında
    bilgelerin gördükleri en büyük kusur da arzularımızın durmadan
    yenilenmesidir.

    Her gün hayata yeniden başlıyoruz. Öğrenmek ve arzu etmek iyi
    ama, ihtiyarladığımızı da unutmamak gerek. Bir ayağımız çukurdadır,
    hala içimizde yeni istekler, dilekler doğar.

    Tu secanda marmora

    Locas sub ipsum funus, et sepulchri

    Immemor, struis domos. (Horatius)

    Ölüm karşına gelmiş,

    Sen mezarını düşünecek yerde

    Mermer yontturup evler yaptırmaktasın.

    Benim en uzun süreli niyetlerim, nihayet bir yıllıktır artık göçmeye
    hazırlanıyorum.

    Yeni umutlara düşmekten, yeni işlere girişmekten kaçınıyorum;
    bıraktığım her yeri son kez selamlıyorum; benim olan her şeyden her
    gün biraz daha elimi çekiyorum.

    Olim jam nec perit quicquam mihi nec acquiritur.

    Plus superest viatici quam viae. (Seneka)

    Bir hayli zamandır artık ne bir şey yitiriyor

    Ne de bir şey kazanıyorum;

    Kendisinden çok.

    Görmüyor muyuz?

    Vixi, et quem dederat cursum fortuna peregi. (Vergilius)

    Yaşadım, talihin bana yürüttüğü yol bitti.

    İhtiyarlığımın bana verdiği bütün ferahlık, hayatı bulandıran arzu ve
    endişelerden birçoğunu söndürmüş olmasıdır: Dünyanın gidişine,
    servete, büyüklüğe, bilime, sağlığa, kendime ait tasam kalmadı. İnsan
    da var ki, sonsuz olarak susmayı öğreneceği bir zamanda konuşmayı
    öğrenmeye kalkar.

    İnsan her zaman öğrenmeye devam edebilir ama öğrenciliğe değil:
    Alfabe okuyan bir ihtiyarın durumu gülünçtür.

    Diversos diversa juvant, non omnibus annis

    Omnia conveniunt. (Gallus)

    Zevkler insandan insana değişir,

    Her şey her yaşa uygun düşmez.

    Öğrenmek gerekirse, durumumuza uygun bir şey öğrenelim;
    ihtiyarlıkta öğrenim ne işe yarar diye sordukları zaman biz de:
    Hayattan daha iyi, daha rahat ayrılmaya, diye cevap verebilelim. Genç
    Kato ölümünü yakın hissettiği bir sırada, eline geçen bir Platon
    diyaloğunu, ruhun ölmezliği üstüne olan diyaloğu, bu amaçla
    okuyordu. Sanılmasın ki Kato çok daha önceden kendini ölüme
    hazırlamıştı; hayır, ondaki kadar metinlik, kendinden eminlik ve
    olgunluk Platon'un yazılarında yoktur; bu bakımdan onun bilgisi ve
    yürekliliği felsefenin üstünde idi.

    Bu diyaloğu okumakla ölüme hazırlanmıyordu; ölüm düşüncesiyle
    uykusuna bile aralık vermeyen bir insan gibi, hiç istifini bozmadan her
    gün yaptığı işlerden biri olan okumasına rastgele bir kitapla devam
    ediyordu.

    Pretörlükten düştüğü geceyi oyunla geçirmişti; öleceği geceyi de
    okumakla geçirdi; yaşamını yitirmek onun için mevkiini yitirmekten
    farklı bir şey değildi. (Kitap 2, bölüm 28)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSANIN KARARSIZLIĞI

    İnsanların davranışları üzerinde düşünce yürütmek isteyenler, bu
    davranışları birbirine uydurmakta, hepsini bir kalıba sokmakta
    çektikleri zorluğu hiçbir yerde çekmezler çünkü bu davranışlar çok
    zaman birbirine öyle aykırıdır ki aynı tezgahtan bu kadar çeşitli kumaş
    çıkması insana olanaksız gelir. Acımazlığın simgesi olan Neron'a;
    sarayın geleceği üzerine bir idam fermanı imzalatmaya getirmişler; bir
    insanı ölüme göndermek Neron'un öyle yüreğini yakmış ki: Keşke hiç
    yazı yazmasını bilmeseydim demiş; gelin de bunu açıklayın! Böyle
    örneklere herkeste, hatta kendi kendimizde o kadar çok rastlarız ki,
    aklı başında insanların bizi bir kalıba dökmeye çalışmalarına şaşarım;
    nasıl olur ki insanda en çok ve en açık görülen kusur zaten bir dalda
    durmamaktır. Publis Syrus'un ünlü sözü de onun için doğrudur.

    Malum consilium est quod mutari non potest.

    Değiştirilemeyen bir düzen kötü bir düzendir.

    Bir insanı, yaşamının belli başlı durumlarına bakarak yargılamak
    bize doğru gibi gelir ama inanç ve adetlerimizin mayasındaki
    kararsızlığı gördükçe, bana öyle geliyor ki, büyük yazarlar bile bizi
    her yerde, her zaman hep aynı kalan bir varlık olarak görmekle
    yanılmışlardır. İnsanın, herkesçe bilinen bir yüzünü alıyorlar, sonra
    bütün hareketlerini bu yüze uydurup anlatıyorlar; uyduramadıklarının
    birçoğunu hasıraltı ediyorlar. Augustus'u bir türlü anlatamadılar,
    çünkü bu adam bütün hayatı boyunca o kadar sık, o kadar çabuk ve
    açık değişmeler göstermiştir ki en gözü pek yargıçlar bile onun
    hakkında hüküm vermekten çekinmişlerdir. İnsanların en güç
    inandığım tarafı değişmezlik, en kolay inandığım tarafları da
    değişikliktir. Her gün yaptığımız şey, özlemlerimizin ardından,
    rastlantıların rüzgarıyla, sağa sola, yukarı aşağı gitmektir. Ne
    istediğimiz ancak bir şeyi istediğimiz anda düşünürüz; şu her
    yatırıldığı yerin rengini alan hayvan gibi değişir dururuz.

    Şimdi ileri sürdüğümüz bir düşünceyi birazdan bırakır, sonra tekrar
    ona döneriz; hep salıntı, gidip gelme, kararsızlık

    Ducimur ut nervis alienis mobile lignum. (Horatius)

    Kukla gibi, iplerimiz çekilip; oynatılıyoruz.

    Gitmiyoruz, götürülüyoruz: Suyun akıntılı veya durgun oluşuna göre
    kimi ağır ağır, kimi hızla akıp giden şeyler gibi.

    Nonne videmus

    Qid sibi quisque velit nescire et quarere semper,

    Commutare lucom quasi onus deponere possit. (Lucretius)

    Görmüyor muyuz

    Bocalıyor insan, aranıyor hep,

    Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.

    Her gün yeni bir havaya uyarız; gönlümüz zamanın değişmeleriyle
    türlü durumlara girer.

    Tales sunt hominum mentes, quali peter ipse

    Juppiter auctifero lustravit lumine terras. (Cicero)

    İnsanların düşüncesi Zeus'un onlara verdiği

    Değişik gün ışıklarına benzer.

    Bir düşünceden bir düşünceye gider geliriz. Hiçbir şeyi
    kendiliğimizden kesin ve sürekli olarak istediğimiz yoktur.
    Rastlantıların rüzgarı insanı keyfinin istediği yere götürdüğü gibi,
    kendi durumumuzdaki kararsızlık da öteye beriye çekip
    değiştirebiliyor. İçinize dikkatle bakarsanız kendinizi iki kez aynı
    durumda bulamazsınız. Ruhumu, baktığım tarafına göre kimi şöyle,
    kimi böyle bir durumda görüyorum. Kendimi bir şöyle bir böyle
    anlatışım, içime bir şöyle bir böyle bakışımdan geliyor. Kendimde,
    türlü durumlar içinde, bulamadığım karşıtlık yok; utangaç ve yüzsüz,
    çekingen ve atılgan, sessiz ve geveze, kaba ve ince, ahmak ve zeki,
    babacan ve aksi, yalancı ve doğru sözlü, bilgili ve cahil, cömert ve
    cimri; yerine göre bütün bu durumları az çok kendimde görüyorum.
    (Kitap 2, bölüm 1)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    RUH EŞİTLİĞİ

    İmparatorla kunduracıların ruhları eş kalıptan çıkmadır. Kralların
    gördükleri işlerin önemine ve ağırlığına bakarak, bu işlerin önemli ve
    ağır nedenlere dayandığını sanırız, yanlış! Bizi işe süren, işten
    alıkoyan nedenler, onlar için de aynıdır. Bizi komşumuzla
    kavgaya sürükleyen neden, hükümdarları savaşa sürükler; uşağınıza
    dayak atmanıza neden olan şey krala bütün bir ulusu mahvettirebilir.

    Onların istekleri de bizimkiler kadar sudandır, ama kudretleri daha
    fazladır; kral da, dilenci de aynı iştahla acıkırlar.

    Kim bilmez ki delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve
    görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı
    komşusudur.

    DÜNYANIN BİZE GÖRELİĞİ

    Her varlık için en değerli, en yüksek varlık kendininkidir.
    Başka varlıkların değerlerini kendi varlığını temel alarak
    ölçer, ona göre yargılar verir. Bu temel ve ölçü olmadıkça hayal
    gücümüz iş göremez. Başka bir çıkış noktası da yaratamaz.
    Kendimizin dışına, ötesine gidemeyiz. Bu yüzden insanlar şöyle
    düşünmüşler: Varlıkların en güzeli insandır. O halde tanrı onun
    şeklindedir. Kimse erdemsiz mutlu olamaz, erdem de aklın dışında
    değildir; akılsa insandan başka varlıkta yoktur. O halde tanrı insan
    biçiminde olacak.

    Ksenophanes bunu pek hoş anlatır; der ki: Eğer hayvanları da tanrılar
    icadediyorsa -ederler a- onları kendilerine benzetip, övünürler. Niçin,
    örneğin, bir kaz şöyle düşünmesin: Evrende her şey benim içindir.
    Toprak, üstünde yürümeye yarar; güneşin işi bana ışık tutmak,
    yıldızların işi yaşamım ve talihim üzerinde etkili olmaktır. Rüzğarlar,
    sular bana filan rahatlığı sağlar. Bu gökkubbe benim kadar hiç
    kimseyi kayırmaz.

    Ben evrenin gözbebeğiyim. İnsanoğlu benim yiyeceğimi içeceğimi
    arayıp buluyor. Oturacağım yeri yapıyor. Bana hizmet ediyor.
    Buğdayı benim için ekip biçiyor. Gerçi beni kesip yiyor, ama bu işi
    kendi eşlerine de yapıyor. Ben de insanoğlunu öldüren, yiyen kurtları
    yiyorum.

    Bir kartal aynı şeyi daha büyük bir gururla söyleyebilir; evrenin en
    güzel, en soylu yeri olan göklerde istediği gibi uçabiliyor. (Kitap 2,
    bölüm 13)

    İnsanın en kötü durumu kendini bilmez ve yönetmez olduğu
    zamandır. (Kitap 2, bölüm 2)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSANLAR ARASINDA

    Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız
    işlerine akıllarıyla bağlanmayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz
    işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır.

    Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır. Doğru yol
    uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını
    yanmaktan korurum. Montaigne Şatosu gerekirse herkesin evi ile
    birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana
    verdiği olanaklarla onu korumaya çalışırım.

    Çoklarında gördüğümüz gibi iş sevgisi bir aksilik ve inatçılık
    olmamalıdır böylesi çıkara ve bencil tutkuya dayanır. Kahpece ve
    kurnazca bir harekete de cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler
    vardır ki bütün arzuları aslında insanlara kötülük ve eziyet etmektir.
    Onları coşturan hizmet ettikleri erek değil çıkarlarıdır.

    Savaşı haklı olduğu için değil, yalnızca savaş olduğu için kızıştırırlar.
    Birbirine düşman iki dostunuz arasında gönül ve vicdan rahatıyla
    yaşama olanağı vardır: Her ikisine aynı sevgiyi gösteremezseniz bile
    sevginizde ölçülü kalırsınız, hiçbirine sizden her şeyi isteyebilecek
    kadar bağlanmazsınız; ölçülü kalmak koşuluyla her ikisinin güzel
    taraflarını tadarsınız; bulanık suda, balık avlamaya kalkmamak
    koşuluyla yüzebilirsiniz.

    Bütün varlığımızla her iki tarafa birden bağlanmak hem aklımıza
    hem de vicdanımıza aykırı düşer. Birinin isteğine uyup ötekine ihanet
    ettiğiniz zaman o dostunuz bilmez mi ki, aynı ihaneti kendisine de
    yapabilirsiniz? İşine yaradığınız için sizi dinler, ihanetinizden
    yararlanmaya çalışır; ama size kötü gözle bakmaya da başlar; çünkü
    ikiyüzlü insanlar getirdikleri sözle yararlı olurlar, ama götürecekleri
    sözle de zararlı olabilirler.

    Birine söylediğim her şeyi gereğinde, belki biraz sesimi değiştirerek,
    ötekine de söyleyebimeliyim.

    Birinden ötekine götürdüğüm sözler önemsiz, bilinen, orta malı
    sözler olmalı. Hiçbirine yalan söylememizi haklı gösterecek bir durum
    düşünemem. Bana güvenilen bir sırrı kutsal bir emanet gibi saklarım;
    ama sırları elimden geldiği kadar bilmemeye çalışırım. Dostlarımla şu
    pazarlığı yapabilirim: Bana sırlarını az güvensinler, buna karşılık
    benim her söylediğimin doğruluğuna inansınlar. Dostlarım bana her
    zaman istediğimden çok fazla sır vermişlerdir. Philippides,
    Lysimakhos'a pek akıllıca cevap vermiş. Kral ona: Dile benden ne
    dilersin? Ne vereyim sana? dediği zaman: Sırlarınızı vermeyin de ne
    verirseniz verin demiş. Bakıyorum, herkes kendisine verilen işin gizli
    kapaklı her tarafını bilmek istiyor. Bunlar kendisinden gizlendi mi
    küsüyor, ben ise göreceğim işten fazlasını söylemedikleri zaman rahat
    ediyorum. Bilip de söylememenin üzüntüsünü duymak istemiyorum.
    Kötü işte kullanılmışsam bari vicdanım rahat olsun. Hiç kimseye fazla
    sevgiyle bağlanmak, bir uşak gibi sadık olmak istemem. Çünkü insanı
    ihanete alet etmeye kalkarlar. Kendine ihanet eden efendisine haydi
    haydi ihanet eder.

    Gelgelelim öyle krallar vardır ki, insanı yarı yarıya istemezler, kayıtlı
    şartlı bağlılıkları küçük görürler. O zaman çaresiz, kendilerine
    koşullarımı söylemeyi daha uygun bulurum; çünkü, kölelik
    konusunda, yalnız aklın köleliğini kabul edebilirim ki, onu bile
    gereğince yapamıyorum. (Kitap 3, bölüm 1)

    Perhizle, reçetelerle, disiplinle yaşamaktan daha ahmakça, daha
    hımbılca bir yaşama yolu olamaz. (Kitap 3, bölüm 13)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    HEKİMLİK ÜSTÜNE

    Bir hekimin, bir başka hekimin reçetesini, hiçbir şey eklemeden ya
    da eksiltmeden kullandığını gören olmuş mudur dünyada? Bundan
    anlaşılıyor ki hekimler ünlerini, dolayısıyla kendi yararlarını hastaların
    yararından çok düşünüyorlar. Aralarında en bilgesi en eski çağda bir
    hastaya bir tek hekimin bakmasını gerekli saymıştı; çünkü o hekim
    başarılı olmazsa, bir tek adamın yanlışı bütün hekimlik sanatına
    yüklenecek kadar büyütülmez; başarılı olursa da, tersine, onur payı
    daha büyük olur. Çokluk oldukları yerde hem mesleklerini gözden
    düşürürler, hem de yararlı olmaktan çok zararlı olurlar. Hekimlik
    biliminin büyükleri arasında hiç bitmeyen ve yalnız çok kitap
    okuyanlarca bilinen anlaşmazlıkla yetinmemeleri, besleyip
    sürdürdükleri görüş ayrılıklarını ve değişkenliklerini üstelik halka
    göstermeleri gerekirdi.

    Hekimlikteki eski çatışmaya bir örnek ister misiniz? Hierophilos
    hastalıkların öz kaynağını safra ve benzeri akıtlarda görür Erasistratus
    kırmızı kanda; Asmlepiades gözeneklerden geçen görünmez
    atomlarda; Alkmeon beden unsurlarının eşitsizliğinde ve aldığımız
    havanın niteliğinde; Strato aldığımız besinin çokluk, çiğlik ve
    bozukluğunda; Hippokrates ruhlarda. Hekimlerin dostu ve benden iyi
    bildikleri Plinius bu konuda sesini yükselterek der ki:
    Yararlanacağımız bilimlerin en önemlisi, yaşamamızı ve sağlığımızı
    korumakla görevli bilim, ne yazık ki, bilimlerin en kararsızı, en
    bulanığı, en çok değişmelere uğrayanıdır. Güneşin yüksekliğinde ya
    da astronomi kestirmelerinin bir rakamında aldanmanın büyük bir
    tehlikesi yoktur ama tüm varlığımızla ilgili olan bu alanda, kendimizi
    bunca ters rüzgarların esintisine bırakmak akıl karı değildir.

    Peloponez savaşından önce bu bilimden pek söz edilmezdi;
    Hippokrates ün sağladı ona. Onun ortaya koyduğu her şeyi
    Khrysippos alt üst etti. Sonra Erasistratus, Aristotelles'in torunu,
    Khrysippos'un bütün yazdıklarına karşı çıktı. Onlardan sonra gelen
    Deneyciler bu sanatı uygulamakta bambaşka bir yol tuttular. Bu
    sonuncuların ünü azalmaya başlayınca Herophilos bir başka hekimlik
    getirdi ki, Asklepiades de onu yıpratıp yıktı. Derken, ardı ardına,
    Themison'un, Musa'nın görüşleri geçerlik kazandı, daha sonra
    Messalina'ya yakınlığıyla ünlü Vexius Valens'inkiler. Hekimlik
    imparatorluğu Neron zamanında Tessalus'un eline geçti, o da
    kendisinden önce geçerli olan her şeyi yıktı batırdı.
    Onun öğretisini yıkan Marsilyalı Crinas bütün hekimliği yeniden
    yıldızların devinimlerine bağladı, yemeyi, içmeyi, uyumayı Ay'ın ve
    Merih'in keyfine göre ayarladı.

    Onu yıkıp yerine geçen yine Marsilyalı Charinus oldu. O da, eski
    hekimliğe saldırmakla kalmayarak, halkın yüzyıllardır alışkın olduğu
    sıcak sularla tedavi yolunu değiştirdi. Kışın bile herkesi soğuk sularla
    yıkatıyor, hastalarını herhangi bir derenin sularına sokup çıkarıyordu.
    Plinus'un zamanına kadar hiçbir Romalı henüz hekim olmaya tenezzül
    etmemişti; bu işi yabancılar ve Yunanlılar görüyordu; nasıl ki biz
    Fransızlar arasında da Latinciler görmektedir; çünkü, der bir büyük
    hekim, dilinden anladığımız bir hekimliği, pek tutmayız kolay kolay;
    kendi elimizle toplayacağımız otların şifalı olabileceğine de pek
    inanamayacağımız gibi. Bizde bulunmayan bazı otları kendilerinden
    aldığımız uluslarda hekimler varsa, onlar da kendi topraklarında
    yetişmeyen bizim lahana ve maydanozlarımızı, aynı tuhaflık, nadirlik
    ve pahalılık dolayısıyla kimbilir ne şifalı bulurlardı; çünkü o kadar
    uzaktan, türlü zorluklar ve tehlikeler göze alınarak getirilen şeyleri
    kim küçümsemeye kalkabilir?

    Hekimlikteki eski değişmelerden sonra bize kadar daha niceleri oldu;
    çoğu kez de kökten ve toptan değişmeler zamanımızda Paraselsus'un,
    Fioravanti'nin, Argenterius'unkiler gibi. Duyduğuma göre onlar
    yalnızca reçeteleri değil bütün hekimliğin özünü ve düzenini baştan
    başa değiştiriyor, kendilerinden önceki hekimleri bilgisizlik ve
    gözboyacılıkla suçlandırıyorlarmış. Zavallı hastanın durumu üstünde
    düşünmeyi size bırakıyorum! (Kitap 2, bölüm 37)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSANIN İSTEKLERİ

    Budalalığımızın başka belirtileri arasında şu da unutulmamalı: İnsan,
    istekleri yüzünden kendine gerekli olanı bulamaz; bir şeyin tadına
    vararak değil, hayal ve hevese kapılarak, mutlu olmak için neye
    muhtaç olduğumuzu kestiremeyiz. Düşüncenizi keyfince kesip
    biçmeye bıraktınız mı, kendine göre olanı özleyip rahat edemez:

    Quid enim ratione timemus

    Aut cupimus? quid tam dextro pede concipis, ut

    Conatus rion paenitat votique (Juvenalis)

    Korku ve istekler ne zaman akılla geldi?

    Bunca güvenle hangi hayali kurarsın ki

    Sonunda pişman olmayasın?

    Sokrates onun için tanrılardan yalnız kendisine yararlı
    olacağını bildikleri neyse onu dinlermiş. Lakedemonyalılar
    birlikte ve ayrı ayrı yaptıkları duada kendileri için iyi ve güzel
    şeyler diler, bunların seçilmesini tanrıların keyfine bırakırlarmış:

    Conjugius petimus partumque uxoris, at illi

    Notum qui pueri qualisque futura sit uxor. (Juvenalis)

    Biz bir kadın ve çocuklar isteriz, ama onlar

    Bilir kadının ve çocukların ne olacağını.

    Hıristiyan, Tanrı'nın dilediği olsun diye dua eder; çünkü Kral
    Midas'ın şairlerce uydurulan durumuna düşmek istemez. Bu kral;
    tanrılardan, her dokunduğunun altın olmasını istemiş. Duası yerine
    getirilmiş: Şarabı altın olmuş, ekmeği altın, yatağının kuş tüyleri altın,
    gömleği, hırkası altın. Böylece, kavuştuğu isteğinin ağırlığı altında
    ezilmiş, dayanılmaz bir bolluğa gömülür olmuş. O zaman dileğinin
    tam tersini dilemiş tanrılardan.

    Attonitus novitate mali, divesque miserque.

    Effugere optat opes, et quae modo voverat, odit. (Ovidius)

    Şaşmış bu yeni belaya: hem zengin olmuş hem yoksul;

    Kurtulmak istemiş, istemez olası bu hazineden.

    Kendimden de bir şey anlatayım. Gençliğimde en çok istediğim şey
    Saint-Michel Şövalyesi olmaktı; çünkü o zamanlar bu şövalyelik
    Fransız soyluları arasında pek az kişinin ulaşabildiği en büyük onur
    payesiydi. Kader bu isteğimi tuhaf bir şakayla yerine getirdi. Ona
    ulaşmak için beni yerimden kaldırıp yükseltecek yerde, daha da
    cömert davranarak sanki, o onuru ucuzlatıp alçalttı, benim
    omuzlarıma; daha da aşağılara kadar indirdi!

    Kleobis'le Biton, Trophonius'la Agamedes, ilk ikisi Tanrıçalarından,
    son ikisi tanrılarından, dindarlıklarına en uygun ödülü dilemişler ve
    gördükleri ödül ölüm olmuş; o kadar ayrıdır çünkü tanrıların görüşleri
    bizimkilerden! (Kitap 2, bölüm 12)

    İNSAN BİLGİSİ

    Alçak gönüllüğünün başka bir çeşidi vardır ki; kendini yüksek
    görmekten gelir. Birçok şeylerde bilgisizliğimizi kabul ederiz, akıl
    erdiremediğimiz taraflar olduğunu edebimizle açığa vururuz. İsteriz ki
    bizi dürüst namuslu adam bilsinler ve başka şeyleri bildiğimizi ileri
    sürdüğümüz zaman inansınlar bize. Anlaşılmaz şeyleri, mucizeleri
    uzakta aramaya ne gerek var, her gün gördüğümüz şeyler arasında
    öyle anlaşılmaz gariplikler var ki; mucizeler oyuncak kalır onların
    yanında. Bizi dünyaya getiren tohum, o bir damla akıt ne müthiş
    şeydir. İçinde babamızın yalnız beden biçimi değil, duyguları,
    düşünceleri, eğilimleri bile var. Bu bir damla su bunca halleri
    neresinde saklıyor? (Kitap 2, bölüm 37)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DİL ÜSTÜNE

    Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer
    kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek,
    olanaklarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni
    sözcükler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve
    kullanımlarını, sağlamlaştırır, derinleştirirler onlara alışılmamış bir
    çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.
    Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor
    bu işin. Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere
    girişiyorlar. Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar.
    Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar; soğuk, anlamsız yapmacıklar
    çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde
    alçaltıyor. Yenilik oldu mu bayılıyorlar.

    İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil. Yeni bir sözcük
    kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çoğu kez de attıkları sözcük
    yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor.

    Dilimizde zengin olanaklar görüyorum; ama onu pek az işlemişiz.
    Avda ve savaşta kullandığımız kaba dille neler yapılmaz; dilden bol
    bol sözcük alabiliriz. Konuşma dilinin deyimleri otlar gibi yer
    değiştirdikçe daha gürbüz, daha bereketli oluyor.

    Dilimiz zengin olmasına zengin ama, daha fazla kıvraklık ve
    sağlamlık ister. Çok yerde coşkun bir düşünceyi kaldırmıyor. Sıkı bir
    yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor. O zaman Latince'ye yahut
    Yunancaya başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Halkın ağzındaki
    sözcüklerin gücünü biz kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı
    olarak kullanıla kullanıla bu sözcükler ayağa düşmüş, güzellikleri
    bayağılaşmış. Nice değerli sözler, güzel benzetmeler vardır ki halkın
    ağzına düştükten sonra, zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri
    solmuştur. Ama burunları koku alanlar bu deyimlerin tadına varırlar,
    onları ilk kez söylemiş olanların değeri de yere düşmekle kaybolmaz.
    Bilimler de her şeyi pek fazla inceltiyorlar; herkesin bildiği doğal
    yoldan çıkarıp, bambaşka ve yapmacıklı bir kılığa sokuyorlar. Bizim
    evde uşaklık eden delikanlı aşkın ne olduğunu biliyor, içinde de
    yaşıyor. Ona Leon Hebreu'yü, Ficin'i okuyun. Bu adamlar ona
    kendinden, kendi düşüncelerinden, kendi yaptığı işlerden sözedecekler
    ve o, hiçbir şey anlamayacaktır bunlardan. Aristo'yu okurken
    onda benim duyduğum, yaşadığım şeyleri tanımaz oluyorum.
    Her şey okulun gerektirdiği bir kılığa bürünüyor. Bundan ne
    kazanılıyor bilmem! Ben olsam onlar gibi doğayı sanatlaştıracak
    yerde sanatı doğallaştırırdım.

+ Yorum Gönder
7. Sayfa BirinciBirinci ... 2456789 SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler