+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12346 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    Montaigne - Denemeler








    AŞK ÜSTÜNE


    Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
    Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.
    Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.
    Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.
    O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)
    Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.
    Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3, bölüm 5)







  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye





    DOSTLUK


    Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler, yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie: Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.
    Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor, kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.
    Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur»
    Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile, beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi oluyorum:

    Nec fas esse ulla me voluptate hic frui
    Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)
    Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,
    Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

    Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi artık yarım bir varlık gibiyim.

    Illam meae si partem animae tulit
    Maturior vis, quid moror altera,
    Nec chanıs aeque, nec superstes
    Integer? Ille dies utramque
    Duxit ruinam (Horatius)

    Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.
    Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü. (Kitap 1, bölüm 28)








  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DOSTLUK BAĞLARI


    Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana, bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek, hatırlatacak nice bağlar vardır.
    Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.
    Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)








  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    YALNIZLIK

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.
    Ratio et prudentia curas,
    Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)
    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,
    O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius)
    Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

    Öldürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes
    Sole mutamus? patria quis exul
    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek

    Rupi jam vincula dicas;
    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,
    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

    Kırdım diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak

    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis
    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?
    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres
    Sollicitum curae, quantique perinde timores?
    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas
    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,
    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.
    Ne korkular içinde kıvranır insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.
    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.

    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)






  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    FİLOZOFLAR ve TANRILAR

    Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü. Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı. Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya, yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır: Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir, kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi, altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir. Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera, Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır, görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini, duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez. Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu, bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar; kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

    Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;
    Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

    Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman
    Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

    Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..
    Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir, olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kusurlarını bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke, öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz, mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir sarhoşluk geçirmiş olması gerekir (Kitap 2, bölüm 12)





  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖLÜM

    Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri zaman: Doğa da onları! demiş.
    Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.
    Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında, dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.

    Inter se mortales mutua viviunt
    Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)

    İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini
    Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.

    Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?
    Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim ya? Ölmek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.

    Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)

    Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.

    Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)

    Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:
    Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.
    Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.

    Cur non ut plenus vitae conviva recedis?
    Cur amplius addere quaeris
    Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)

    Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
    Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?

    Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan sizsiniz.
    Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.

    Non alium videre patres:
    Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)

    Babalarınız başka türlüsünü görmedi.
    Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.

    Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız, dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle gidecek.

    Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)

    İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.

    Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)

    Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.

    Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin. Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz: Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.

    Licet, quod vis vivendo vincere secla,
    Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)

    Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,
    Ölüm yine sonsuz olacaktır.

    Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı duymayacaksınız.

    In vera nescis nullum fore morto alium te.
    Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque jacentem. (Lucretius)

    Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup ağlamayacak?

    Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:

    Nec sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.
    Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)

    O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;
    Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.

    Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir şeydir denebilirdi:

    Mufto mortem minus ad nos esse putandum
    Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)

    Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.

    Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey yitirmiş olmuyorsunuz.

    Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas
    Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)

    Bizden önce geçmiş zamanları düşün
    Bizim için onlar yokmuş gibidir.

    Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz? Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere gitmiyor mu?

    Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)

    Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

    Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?
    Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz, başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık! Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz. İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.
    Ölüm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz. Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.
    İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim. Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da: İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.
    Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün varır.»
    İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler Çok kez düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de, başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur Çocuklar sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle. İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap 1, bölüm XX)





  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KENDİMİZİ TANIMAK

    Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
    kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
    söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
    veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
    yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
    olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
    uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
    benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
    hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
    denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
    benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
    Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
    derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
    ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
    taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
    dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
    Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
    kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.

    Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
    çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
    öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
    bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
    ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini
    anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
    meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
    gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
    anlatıyorum.

    Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
    çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
    kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
    yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

    İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

    Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

    Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
    sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
    için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
    işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
    sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
    yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
    kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
    Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
    kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
    dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
    dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
    gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
    kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
    kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
    bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
    sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
    yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
    Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
    günahlardan arınmış değildir.

    Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
    gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
    desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
    bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
    kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
    Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
    Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
    her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
    gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
    güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
    görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
    rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
    ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
    Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
    koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
    yerinde görüyorsunuz.

    Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
    onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
    benliğimi anlatıyorum.

    Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
    kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
    iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
    olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
    kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
    Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
    hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
    de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
    beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
    kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
    sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
    büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
    insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
    Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
    kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
    olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
    bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
    kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
    zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
    kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
    Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
    kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
    yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
    mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
    Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
    İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
    hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
    kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
    gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
    almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
    kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)


  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    NASIL YAZMALI

    Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
    gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
    yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
    yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
    tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
    çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
    önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
    Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
    bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
    gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
    bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
    bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
    kalıyor.

    Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
    uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
    bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
    hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
    yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
    yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
    yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
    pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
    kusurları düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
    dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
    benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
    tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
    gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
    cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
    boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
    yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
    hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
    düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
    çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
    bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
    (Kitap 3, bölüm V)

    Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
    bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
    etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
    uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)


  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

    Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
    gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
    iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
    yok.

    Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
    ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
    ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
    bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
    sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
    saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
    hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
    -Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
    işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
    olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
    deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
    Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
    ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
    önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
    ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
    dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en onurlu eserimiz doğru dürüst
    yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
    kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
    sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
    serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
    kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
    gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
    Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
    açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
    sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

    O fortes pejoraque passi

    Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;

    Cras ingens iterabimus aequor. (Horatius)

    Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler,

    Bugün, dertlerinizi şarapla giderin

    Yarın engin denize açılacağız. (Kitap 3, bölüm 13)


  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    RUH VE BEDEN

    Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan bir şeydir. Aramızda ilk
    anlaşma onunla başlar. İnsan ne kadar vahşi, ne kadar kötü yaratılışlı
    olursa olsun onun büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Bedenin
    varlığımızdaki payı ve değeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına
    ve düzenine verilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve
    bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar tam
    tersine onları çiftleştirmek, birleştirmek gerek. Ruhtan istenecek şey
    bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, bedeni hor görüp
    kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu ancak sahte bir çeşit
    maymunlukla yapabilir ya), ona bağlanmak, onu kucaklamak, sevmek,
    ona arkadaşlık ve kılavuzluk etmek, öğüt vermek, yanlış yola saptığı
    zaman geri çevirmek, kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten bir
    koca olmaktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıtlık
    değil, uygunluk ve benzerlik olsun.

    İNSAN VE ÖTESİ

    Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır.
    İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da
    odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin
    en kötü, en ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç
    cinsten yaratıkların en kötü haldekileriyle birlikte, dünya evinin en alt
    katına bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan
    yukarılara çıkıp gökleri ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar.
    Aynı hayal gücüyle kendini tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal
    özellikler verir; kendini öteki yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara
    çeker, arkadaşları, yoldaşı olan varlıklara yukardan bakar; her birine
    uygun gördüğü ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır.

    Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki,
    göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının
    buyruğundadır.

    Indupedita suis fatalibus omnia vinclis. (Lucretius)

    Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı yazgının.

    Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı
    doğanın yüzü görülür.

    Res quoeque suo ritu procedit, et ommes

    Foedere naturae certo discrimina servant (Lucretius)

    Her şey kendine göre gelişir ve hepsi

    Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını. (Kitap 11, bölüm 12)


+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12346 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler