+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 12345 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler II Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler II

    BİLGELİK VE MUTLULUK

    Çağımda yüzlerce işçi, yüzlerce çiftçi gördüm ki üniversite
    rektörlerinden daha bilge ve daha mutluydular ve ben daha çok onlara
    benzemek isterdim. Öğrenim bence yaşamaya yararlı şeyler
    arasındadır: Şeref, soyluluk, saygınlık gibi, ya da çok çok güzellik,
    zenginlik ve benzeri üstünlükler gibi: Bunlar yararlı olmasına
    yararlıdırlar, ama uzaktan, kendi varlıklarından biraz daha çok bizim
    sanrımızla yararlıdırlar yaşamaya.

    İnsan topluluğunda yaşamak için bize turnalar ya da karıncalardan
    fazla görevler, yasalar gerekli değildir pek. Hem görmüyor da değiliz
    ki bu hayvanlar bilgin olmaksızın pek düzenli yaşıyorlar. İnsan
    bilgeliğe erse, her şeye hayatına yararlı ve gerekli olduğu ölçüde
    değer verir.

    Bizi eylemlerimiz ve davranışlarımızla ölçecek olsalar bilgisizler
    arasında bilgililerden daha çok sayıda iyi insan çıkar; iyi derken de her
    türlü erdemi düşünüyorum.

    Bana öyle geliyor ki eski Roma'da, kendi kendini batıran o bilgin
    Roma'da daha büyük değerde insanlar vardı. Başka yanları hep benzer
    olsa da dürüstlük ve yürek temizliği eski Roma'nın ayrıcalığıdır;
    çünkü o şaşılası bir sadelikle yaşamasını bilmişti. (Kitap 2, bölüm 12)
    --->: Montaigne - Denemeler II frmacil sayfa 2iki --->: Montaigne - Denemeler II

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖFKE ÜSTÜNE

    Plutarkhos hep hoştur, ama insan halleri üstüne düşüncesini
    söylerken eşi yoktur. Lykurgos'la Numa'yı karşılaştırırken çocukların
    eğitimini babalarına bırakmanın ne büyük bir saflık olduğunu o kadar
    güzel anlatır ki.

    Devletlerin çoğu herkesi, kadınlarını ve çocuklarını diledikleri gibi
    yönetmekte serbest bırakır, onlar da masallardaki devler gibi akıllarına
    esen her deliliği yaparlar. Galiba yalnız Lakedemonyalılar ve Giritliler
    çocukların eğitimini yasalara bağlamışlar. Bir devlette her şeyin çocuk
    eğitimine bağlı olduğunu kim bilmez? Ama yine de çocukları hiç
    düşünmeden, ne kadar deli ve kötü olurlarsa olsunlar, ana babalarının
    keyfine bırakırız.

    Kaç kez sokaktan geçerken öfkeden kudurmuş bir baba veya ananın
    çocukları öldüresiye dövdüklerini görmüş, oğlancıkların öcünü almak
    için ana babalarına türlü oyunlar oynamayı kurmuşumdur. Döverken
    gözleri öfkeden alev alev yanar, daha yeni sütninenin kucağından
    çıkmış bir çocuğa gırtlaklarını yırtasıya bağırırlar, suratları allak
    bullak olur Hippokrates'e göre de en tehlikeli hastalıklar insanın
    yüzünü değiştiren hastalıklardır.

    Dayaktan sakatlanmış, sersem olmuş nice çocuklar vardır. Ama
    devletimizin yasaları yine bu işe karışmaz, sanki bu sakatlar, bu
    sersemler bizim toplumumuzda yaşamıyormuş gibi!

    Hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini sapıtamaz. Öfkesine kapılıp
    bir suçluyu idama mahkum eden bir yargıca ölüm cezası vermekte
    kimse duraksamaz. Öyleyse neden babaları ve öğretmenleri öfkeli
    iken çocukları dövmekte serbest bırakıyoruz? Bu artık eğitim
    olmaktan çıkıyor, öc alma oluyor. Ceza çocuklara verilen bir ilaç
    sayılmalı, öyle verilmelidir. Bir doktorun hastasına karşı
    öfkelenmesini kabul edebilir miyiz?

    Öfkeli olduğumuz sürece hizmetçilerimize el kaldırmak doğru
    değildir. Kalbimizin fazla çarptığını, kanın yüzümüze çıktığını
    hisseder etmez sorunu kapatmalıyız.

    Öfkemiz geçtikten sonra her şeyi başka türlü göreceğiz. Kızdığımız
    zaman bağıran, konuşan biz değil, hırsımızdır. Nasıl sis içinde her şey
    olduğundan daha büyük görünüyorsa hırs içinde de suçlar büyüdükçe
    büyür. Canı su içmek isteyen içer: Ama canı ceza vermek isteyen
    veremez. Ağır başlı ve ölçülü cezaları suçlu hem daha kolay kabul
    eder, hem de onların yararını görür. Öfkesine kapılmış bir adamın
    verdiği cezayı kimse hak ettiğine inanmaz.

    Öfke kendi kendinden hoşlanan, kendi kendini şişiren bir hırstır.
    Hepimizin başına sık sık gelir. Bir şeye yanlış yere kızarız, bize
    aldandığımızı ispat eden tanıtlar getirirler bu sefer de doğrunun
    kendisine, suçsuzluğuna içerleriz. Bunun çok güzel bir örneğini
    eskilerden okumuştum, hiç aklımdan çıkmaz. Her bakımdan değerli,
    doğru bir insan olan Piso bir askerine kızmış, çayırdan dönerken
    arkadaşının nerede kaldığını bilmiyor diye. Öyleyse sen onu öldürdün
    demiş ve adamı birdenbire ölüme mahkum etmiş, tam asılacağı sırada
    kaybolan arkadaşı çıkagelmiş. Bütün ordu bayram etmiş, iki arkadaş
    sarılıp birbirlerini öpmüşler, cellat da ikisini almış Piso'ya götürmüş.
    Herkes onun da bu işe sevineceğini sanıyormuş. Tam tersi olmuş:
    Henüz geçmemiş olan öfkesi, kendini utandıran bu gerçek karşısında
    büsbütün artmış ve hırsının bir anda aklına getirdiği şeytanlıkla
    suçluları üçe çıkarmış, bir kişinin masum çıkması, üç kişinin birden
    başını yemiş. Birinci askeri ikincisini kaybettiği için, ikincisini
    kaybolduğu için, celladı da verilen emri yerine getirmediği için ölüme
    mahkum etmiş.

    Öfke saklanmaya da gelmez, büsbütün içimize işler. Demosthenes
    bir meyhaneye girmiş, kimse görmesin diye arkalarda bir yer
    arıyormuş. Diogenes görmüş ve demiş ki: Ne kadar arkalara gidersen
    meyhaneye o kadar girmiş olursun. (Kitap 2, bölüm 22)




  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KÖRÜKÖRÜNE İNANMAK

    Öyle köylüler biliyorum ki ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin
    tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup
    gözlerini kan içinde dışarı fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz
    alamamışlar.

    Bir tanesini gözümle gördüm: Ölmüş sanarak bir çukura atmışlardı;
    boynundaki ip hala duruyordu; bu iple onu bütün gece bir atın
    kuyruğuna bağlayıp sürüklemişlerdi. Öldürmek için değil, salt eziyet
    etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum;
    bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri
    sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında
    ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden
    biriydi. Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için,
    başkalarından aldıkları, ne olduğunu bilmedikleri fİkirler için ses
    çıkarmadan diri diri yanmışlardır. (Kitap 2, bölüm 22)




  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖDEMELİ KÖTÜLÜK

    Geçenlerde Armagnac'daydım; yakınlarımdan birinin çiftliğinde
    herkesin hırsız lakabıyla bildiği bir köylü tanıdım. Yaşamını kendisi
    anlattı. Dilenciymiş eskiden; ekmeğini kendi el emeğiyle kazansa bile
    yoksullukla başedemeyeceğini anlayınca hırsızlık etmeyi düşünmüş.
    Bütün gençliği boyunca bu meslekte çalışmış ve kol gücü sayesinde
    hiç yakalanmamış; çünkü başkalarının tarlasını, bağını soyuyormuş,
    ama uzağa gidiyormuş bu iş için ve öylesine dolu çuvallarla
    dönüyormuş ki bir gece içinde bunca yükü başka yerden taşımış
    olabileceği kimsenin aklından geçmiyormuş. Ayrıca verdiği zararı ona
    buna ölçüyle dağıtıyormuş ki kimsenin payına düşen pek önemli
    olmasın. Bugün yaşlanmış artık ve kendi durumunda zengin sayılırmış;
    bunu o işe borçlu olduğunu açıkça söylüyor. Tanrının kendisini
    hoşgörmesi için de, mallarını çaldığı insanların varislerine iyilik
    etmeye çalışıyormuş (hepsine birden yardım edemezmiş çünkü)
    mirasçılarına yükleyecekmiş bu görevi, kime ne zarar verdiğini yalnız
    kendisi bildiğinden. Doğru olsun olmasın, bu sözlerden anlaşılıyor ki
    hırsızlığı ayıp sayıp kötülüyor, ama yoksulluk kadar değil. Hırsızlık
    ettiğine pişman, ama yoksulluktan kurtulmanın böyle ödemeli bir
    yolunu bulduğuna pişman değil.

    Bu türlü bir kötülük ne bizi kendine maleden, kafamızı kendine
    uyduran cinsten bir alışkanlık, ne de ruhumuzu sarıp körleştiren,
    düşüncemiz ve her şeyimizle bizi birden kötülüğün buyruğuna
    kaptıran bir azgınlıktır. (Kitap 3, bölüm 1)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    BİTKİ VE İNSAN

    Nasıl tarımda, bir şeyi dikmeden önce ve dikerken bile yapılan işler
    belli ve kolay, ama dikilen yaşamaya başlayınca onu yetiştirmenin bir
    sürü yolları ve zorluğu varsa, insanları dikmede de fazla bir ustalık
    yoktur, ama doğduktan sonra onları büyütme ve beslemede, kaygılar,
    korkularla dolu değişik bir sürü bakım yollarına başvurulur. (Kitap 1,
    bölüm 26)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ARAMIZDAKİ EŞİTSİZLİK

    Plutarkhos der ki; bir yerde, hayvanla hayvan arasında pek büyük
    ayrılık yoktur, insanla insan arasında olduğu gibi. Ruhun
    yeteneklerinden, iç değerlerimizden söz eder. Gerçekten de
    Epaminondas'ı, hayal ettiğim kadarıyla, tanıdığım aklı başında
    herhangi bir insandan o kadar uzak görüyorum ki Plutarkhos'dan da
    ileri giderek şöyle diyebilirim: Kimi insanla kimi insan arasındaki
    uzaklık, kimi insanla kimi hayvan arasındaki uzaklıktan çok daha
    büyüktür:

    hem viro quid praestat. (Terentius)

    insandan insana, aman ne ayrılık.

    Üstelik kafa dereceleri burdan göklere çıkacak bir merdivenin
    basamakları kadar sayısızdır.

    Ama insanları değerlendirmeye gelince, ne tuhaftır, varlıklar içinde
    kendi değerleriyle ölçülmeyen yalnız bizleriz. Bir atı güçlü ve çevik
    olduğu için överiz,

    Voiuorem

    Sic laudamus equum, facili cui plurima palma

    Fervet, et exuftat rauco victoria circo. (Juvenalis)

    Nasıl överiz hızlı bir atı

    Meydanı çınlatır zafer bağrışmalarıyla

    Yarışta kazandığı çelenklerle.

    kuşamıyla değil. Bir tazı koşmasıyla övülür, tasmasıyla değil; bir kuş
    kanadıyla övülür, püskülleri, çıngıraklarıyla değil. Niçin bir insanı da
    kendinin olanla değerlendirmiyoruz? Bir sürü adamı varmış, güzel bir
    köşkü varmış, şu kadar itibarı, bu kadar geliri varmış: Bütün bunlar
    çevresindedir onun, kendisinde değil. Bir kediyi torba içinde satın
    almazsınız. Bir at satın alacaksanız, üstündeki pılıyı attırır, çıplak,
    yalın görürsünüz onu. Gerçi eskiden krallara satılacak atlar örtülü
    getirilirdi önlerine; ama örtülü olan atın az gerekli yerleriydi: Tüyünün
    güzelliği, sağrısının genişliğiyle oyalanmayasınız da en yararlı
    uzuvları olan bacaklarına, gözlerine, ayaklarına bakasınız diye.

    Niçin insanı değerlendirirken sarılıp sarmalanmış, kundaklanmış
    olarak bakıyorsunuz ona? O zaman hiç de kendinin olmayan yanlarını
    göstermiş, gerçek değerini verdirecek yanlarını saklamış olur.

    Aradığımız kılıcın değeridir, kının değil. Kınından çıkınca belki de
    beş para vermezsiniz kılıca. İnsanı kendi değeriyle ölçmeli, süsü
    püsüyle değil. Eskilerden birinin pek hoş olarak dediği gibi: Bilir
    misiniz niçin büyük görülür o insan bize? Topukları yüksek de ondan.
    Taban heykelden sayılmaz. Ayakkabılarını çıkarıp öyle ölçmeli
    boyunu insanın: Parasını pulunu, şanını şerefini bir yana bırakıp bir
    gömlekle çıksın karşımıza. Bakalım bedeni işine elverişli mi, sağlam,
    zinde mi? Kafaca nasıl? Hoş mu, yetenekli mi, gerekli her tahtası
    yerinde mi? Düşünce dağarcığı kendinden mi, başkalarından mı?
    Varlığında talihin payı var mı? Çekilen kılıçlara alev alev mi bakıyor?
    Canının nereden, ağzından mı gırtlağından mı çıkacağına aldırmıyor
    mu? Kendinden emin, haksever, tokgözlü mü? Bakılması gereken
    bunlardır, bunlardan anlaşılır aramızdaki sonsuz ayrılıklar.

    Sapiens, sibique imperiosus,

    Quem neque pauperies, neque mors, neque vincula terrent,

    Responsare cupidinibus, contemnere honores,

    Fortis, et in seipse totus teres atque rotundus,

    Externi ne quid voleat per laeve morari,

    In quem manca ruit semper fortuna? (Horatius)

    Olgun, kendine hakim, öylesine ki

    Ne yoksulluk korkutur onu, ne ölüm, ne zindan;

    Tutkulardan sıyrılmış, şereflere gözü tok;

    İçine kapanmış, toparlanmış, yalın bir küre olmuş

    Pürüzsüz yuvarlanır bir başına,

    Talihe tutamak vermeden, hiç yenilmeden.

    Böylesi bir insan krallıklardan, dukalıklardan beşyüz basamak
    yukarılardadır: Kendi başına bir imparatorluktur o.

    Sapiens pol ipse fingit fortunam sibi. (Plautus)

    Bilge kendi mutluluğunun ustasıdır.

    İsteyecek nesi kalır öyle bir insanın?

    Nonne videmus

    Nil aliud sibi naturan latrare, nisi ut qüoi

    Corpore sejunctus dolar absit, mente fruatur;

    Jucundo sensu cura semotus metuque? (Lucretius)

    Görmüyor muyuz,

    Nedir Doğanın istediği bizden, illetsiz bir bedenden,

    Varlığının güzel tadını çıkaran

    Hiçbir şeyden korkmaz bir ruhtan başka?

    Öyle bir insanı karşılaştırın budala, aşağılık, köle ruhlu, değişken,
    türlü tutkuların rüzgarınca durmadan bir o yana bir bu yana
    yuvarlanan çamur gibi insanlarımızla:

    Yerle gökten daha uzaktır onlar birbirinden. Ama adetlerimizde
    öylesine körleşmişiz ki bu ayrılığa hemen hiç önem vermez olmuşuz.
    O kadar ki, bir köylüyle bir kralı, bir soyluyla bir soysuzu, bir devlet
    adamıyla bir özel kişiyi, bir zenginle bir yoksulu ele aldığımızda
    hemen çok büyük bir ayrılık görüyoruz aralarında; oysa bu ayrılık
    giyim kuşam ayrılığından başka bir şey değildir aslında

    Çünkü onları, komedi oyuncuları gibi, sahnede bir duka, bir
    imparator rolünde görürsünüz; hemen ardından bakarsınız uşak ya da
    aşağılık birer hırsız oluvermişler, asıl kişilikleri de buymuş meğer!
    Böyle olunca, o şatafatıyla gözlerinizi kamaştıran bir imparator.

    Scilicet et grandes viridi cum luce smaragdi

    Auro includuntur; teriturque thalassima vestis

    Asidue, et Veneris sudorem exercita potat. (Lucretius)

    Pırıl pırıldır çünkü altın üstünde iri zümrütlerle

    Hep yeni kumaşlar vardır üstünde deniz yeşili,

    Zühre yrldızının öpüşüyle ıslanmış.

    Bir de perdenin ardında görün siz o imparatoru: Herhangi bir
    adamdır ve belki de uyruklarının en küçüğünden daha da aşağılıktır.

    Ilie beatus introrsum est, istius bradeata feli citas et (Seneka)

    Kiminin içtendir mutluluğu, kiminin dıştan.

    Korkaklık, kararsızlık, tutku, kırgınlık, kıskançlık etkiler o
    imparatoru da:

    Non enim gazae neque consuiaris

    Summovet lictor miserors tumultus

    Mentis et curas taqueata circum

    Tecta volantes. (Horatius)

    Ne hazineler, rütbeler, cübbeler

    Atabilir yüreklerden

    Yıldızlı direkler altında uçuşan

    Acı dertleri, kaygıları.

    Ordularının ortasında kaygılar, korkular boğazına yapışır
    imparatorun:

    Re veraque metus hominum, curaeque se quaces,

    Nec metuunt sonitus armonım, nec fera tela;

    Audacterque inter reges, reumque potentes

    Versantur, neque fulgorem reventur ab curo, (Lucretius)

    İnsanların içinde yatan korkular, kaygılar

    Demir gümbürtüsünden, kılıçlardan yılmaz;

    Krallar, büyükler arasında çekinmeden yaşar,

    Altınla senli benli olur saygısızca. (Kitap 1, bölüm 42)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSAN VE EVREN

    Bizim köyde bağları kırağı çaldı mı, rahip efendi tanrının insanlara
    kızdığını, aynı afetin yamyamların bağlarına da düştüğünü ileri sürer.
    İç savaşlarımız karşısında da herkes: Dünya bozuldu, kıyamet günü
    yaklaştı diye vahlanır. Oysaki dünyada daha ne kötü şeyler oldu. Hem
    sonra kimbilir biz bu haldeyken dünyanın kaç yeri gül gülistandır.
    Başına dolu yağan, dünyanın dört bucağını fırtına içinde sanır.
    Savoielı köylü demiş ki: Şu akılsız Fransa kralı biraz işini bilse pekala
    bizim beyin kahyası olabilir. Adamın hayal gücü efendisinin üstünde
    bir büyüklük tasarlayamıyor.

    Hepimiz, farkında olmadan bu çeşit yanılgılara düşeriz ve bundan
    çok büyük zararlar görürüz. Ancak doğa anamızı bütün genişliği
    içinde seyredebilen, onun durmadan değişen sınırsız yüzünü
    görebilen, değil yalnız kendini, bütün memleketi o evren içinde ufacık
    bir nokta olarak düşünebilen insan her şeyin gerçek değerini
    kestirebilir. (Kitap 1, bölüm XXX)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    HER ŞEYİN GÖRECELİĞİ

    Yaşamı bir düşe benzetenlerin sandıklarından çok daha fazla hakları
    var galiba. Düşte ruhumuzun sürdüğü yaşam, gördüğü iş, kullandığı
    güç uyanık durumumuzdakinden hiç de aşağı kalmıyor. Kuşkusuz
    düşteki yaşam daha gevşek, daha bulanık, ama aradaki fark hiç de
    gecenin karanlığıyla gün ışığı arasındaki fark gibi değil; hayır, daha
    çok karanlıkla gölge arasındaki fark gibi: Ruh birinde uyur, ötekinde
    uyuklar. Her ikisinde de aslında karanlıklar içindeyiz, ama birinde
    daha az, ötekinde daha çok. Bir uyanıkken uykuda, bir uyurken
    uyanığız.

    Uykuda gördüklerimiz pek o kadar aydınlık değildir, ama ayıkken de
    her şeyi pek o kadar pırıl pırıl, apaçık görmeyiz. Evet, derin uykular
    bazen düşleri siler süpürür, ama uyanıkken de hiçbir zaman iyice
    uyanık değiliz, o zaman da nice hayallerimiz, ki uyanık düşler ve
    düşlerden beterdir, kaybolur gider. Madem aklımız ve ruhumuz
    uykuda düşündüklerimize meydan veriyor, düşte gördüğümüz işleri
    uyanıkken gördüğümüz işler gibi kabul ediyor, ne diye düşüncemizin,
    hayatımızın bir çeşit düş olmasını, uyanık halimizin bir çeşit uyku
    olmasını yadırgıyoruz bu kadar?

    Gerçeği ilkin duyularımıza sorarsak, yalnız kendi duyularımıza
    başvurmakla iş bitmez. Duyu konusunda hayvanların da bizim kadar
    belki de daha fazla söz hakkı vardır. Kimi hayvanların kulağı, kiminin
    gözü, kiminin burnu, kiminin dili insanınkinden daha keskindir.

    Demokritos tanrılarda ve hayvanlarda duyma gücünün insandan çok
    daha yetkin olduğunu söyler. Hayvanların duyularıyla bizimkilerin
    etkileri arasındaki ayrım da büyüktür: Bizim tükrüğümüz kendi
    yaralarımızı temizler ve kurutur, ama yılanı öldürür.

    Tantaque in his rebus distantia differentasque est

    Ut quot alüs cibus est, alüs fuat acre revenum.

    Saepe etenim serpens, hominis contacta saliva,

    Disperit, ac sese mandendo conficit ipsa (Lucretius)

    Her şey öyle ayrı, öyle değişik ki

    Kimine besin olan kimine zehir

    İnsanın tükrüğü bir değdi mi yılana

    Ölür çok kez yılan, yer bitirir kendi kendini.

    Şimdi tükrüğün ne olduğunu bize göre mi söyleyeceğiz,
    yılana göre mi? Gerçek özünü ararsak bizim duyularımıza mı
    başvuracağız, yılanın duyularına mı? Plinius, Hindistan'da tavşana
    benzer bir çeşit balıktan bahseder bu balık bize zehirmiş, biz de ona.
    İnsan şöyle bir dokundu mu ölüverirmiş. Zehirli olan insan mı balık
    mı? Kime inanacağız? Balığın insan için dediğine mi? İnsanın balık
    için dediğine mi? Kimi hava insana dokunur, öküze zarar vermez,
    kimi hava da tersine. Hangi havaya kötü hava, muzır hava diyeceğiz?
    Sarılığa tutulanlar her şeyi bizden daha sarı, daha soluk görürler.

    Lurida preaterea fiunt quaecunque tuentur Arquati (Lucretius)

    Sarılık hastasına göre sarıdır her şey.

    Hekimlerin hyposphagma dedikleri hastalığa, kanın deri altına
    yayılması hastalığına tutulanlar da her şeyi kırmızı, kan rengi görürler.
    Gözümüzün gördüğü işi değiştiren bu hallerin hayvanlarda sürekli,
    temelli durumlar olmadığını nereden biliyoruz? Bazı hayvanların
    gözleri aslında bizim sarılık olanlarımızın gözleri gibi sarı,
    bazılarınınki de kıpkırmızıdır. Bu hayvanlar herhalde renkleri bizden
    başka türlü görüyorlar: Doğru olan acaba hangimizin gördüğüdür?
    Çünkü eşyanın özü yalnız insana göredir diye bir kanun yok. Katılık,
    beyazlık, derinlik, ekşilik bizim kadar hayvanların da işlerine ve
    bilgilerine karışık. Gözümüze şöyle bir bastırdık mı baktığımız her
    şeyi daha uzun, daha büyük görürüz.

    Bina lucernarum florentia lumina flammis

    Et dupfices hominus facies, et corpora bina.. (Lucretius)

    O zaman lambalardan iki ışık çıkar,

    İnsan çift yüzlü, nesneler çift olur.

    Oysa birçok hayvanın gözleri kendiliğinden basıktır.

    Kulaklarımızı bir şey tıkamış ya da ses borusu sıkışmışsa sesleri her
    zamankinden başka türlü duyarız. Kulakları tüylü ya da kulak yerine
    ufacık bir delikleri olan hayvanlar bizim duyduklarımızı duymaz, sesi
    bir başka türlü alırlar. Şenliklerde, tiyatrolarda meşalelerin ışığı önüne
    renkli bir cam kondu mu bulunduğumuz yerdeki her şey bize yeşil,
    sarı ya da mor görünür. Gözleri değişik renkte olan hayvanların,
    nesneleri gözlerinin renginde görmeleri hiç de olmayacak bir şey
    değil.

    Demek bizim varlık düzenimiz nesneleri kendine uydurur, her şeyi
    kendine göre değiştirir, aslında dünyanın ne olduğunu bilemez oluruz;
    çünkü her şey bize duygularımızla bozulmuş, aslında ayrılmış olarak
    gelir. Pergel, gönye, cetvel bozuk oldu mu onlara dayanan bütün
    orantılar, onlara göre yapılan bütün yapılar da ister istemez kusurlu,
    sakat olur. Duyularımız kesin olmadığı için, onların ortaya koyduğu
    hiçbir şey de kesin değildir.

    Peki ama, bu ayrılıklar karşısında doğruluk hükmünü kim verecek?
    Din kavgalarımızda hüküm verecek adamın hiçbir mezhepten
    olmamasını, hiçbir tarafa bağlılığı, eğilimi bulunmamasını isteriz,
    öyle adam da Hıristiyanlar arasında bulunamaz. Burada da aynı şey,
    çünkü hüküm verecek olan ihtiyarsa, gençlerin nasıl düşündüğü
    üstüne hüküm veremez, çünkü bu konuda bir taraftadır; gençse yine
    öyle, sağsa, hastaysa, uyanıksa, uykudaysa yine öyle. Demek öyle biri
    gerekli ki bütün bu hallerin dışında olsun, insanların sordukları
    şeylerin hiçbiri kendisiyle ilgili olmasın. Yani olmayan bir yargıcın
    olması gerekli.

    Dünyada gördüklerimizin doğruluğunu, yanlışlığını anlamak için
    doğruyu gösteren bir araç olması gerek; bu aracın doğruluğunu
    anlamak için bir deneme gerek; denemenin doğruluğunu anlamak için
    de bir araç: Gel de çık bu işin içinden!.. Madem duyularımız, kendileri
    kesin, olmadıkları için, sorunumuzu kesin olarak çözemezler, öyleyse
    akla başvurmalı diyeceksiniz; ama hiçbir akıl da başka bir akıl
    olmadan ortaya çıkamaz: Döndük mü yine gerisin geri? (Kitap 2,
    bölüm 12)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    NASIL KONUŞMALI

    Sözümün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri
    bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. Bir sözün
    ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize
    yaramalı, Söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin
    kafasını öyle doldurmalı ki artık sözcüklerini hatırlayamasın.
    İster kağıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma,
    düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır.
    Güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın
    düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği
    lokmayı tadarak yesin. Konuşma, Sueton'un, Julius Caesar'ın
    konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça,
    vaizce olmasın.

    Söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna
    çeker. Gösteriş için herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara
    girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa, konuşmada bilinmedik sözcükler,
    duyulmadık tümceler aramak da bir medreseli çocuk çabasıdır. Ah,
    keşke Paris'in sebze çarşısında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem!
    (Kitap 1, bölüm 26)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İYİLERİN EN İYİSİ

    Filozoflar arasındaki çatışmaların hiçbiri, insanlığa en yüce iyinin,
    hayr-ı ûla'nın ne olduğu sorunu üstündeki kadar sert ve çetin
    olmamıştır. Varro'nun hesabına göre bu kavgadan 288 mezhep
    türemiştir.

    Qui autem de summo bono dissendit, de tota philosophia
    ratione dissendit. (Cicero)

    En üstün iyi üstünde anlaşamıyorsanız, bütün felsefede
    anlaşamıyorsunuz demektir.

    Kimine göre bizim için en iyi olan erdem, kimine göre keyif, kimine
    göre doğaya uymadır; kimi bilimde görür onu, kimi acı duymakta,
    kimi görünüşe aldırmamakta (ki bu kanıya Pythagoras'ınki de bağlanır
    gibidir).

    Nil admirari prope res est una, Numacı, Solaque quae possit favere et
    servare beatum. (Horatius)

    Hiçbir şeye şaşmamak: İşte budur, Numacius, Seni mutlu kılıp mutlu
    tutacak olan.

    Aristoteles hiçbir şeye hayran olmamayı kendini beğenme sayar.
    Arkhesilas da der ki, bütün iyilikler diretmekten, dediğinden
    dönmeyip dosdoğru gitmekten bütün kötülükler de kadere boyun eğip
    her şeyi oluruna bırakmaktan gelir. (Kitap 2, bölüm 12)

    Hayatımız, der Pythagoras, Olimpiyat oyunlarında biriken büyük
    kalabalığa benzer. Kimileri oyunlarda ün kazanmak için bedenlerini
    işletirler; kimileri para kazanmak için satılık mallar getirirler; kimileri
    de, en kötüleri değildir onlar, başka çıkar düşünmeden her şeyin niçin
    nasıl yapıldığına bakar, kendi yaşamlarını anlamak ve düzenlemek
    için, başkalarının yaşamlarını seyrederler. (Kitap 1, bölüm 26)

+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 12345 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne söz özgürlüğü,  montaigne pazarlık,  montaigne denemeleri,  montaigne ölüm üstüne denemesi,  montaigne pazarlık denemesi