+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Kısa Makale Örnekleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. IŞILAY
    Devamlı Üye

    Kısa Makale Örnekleri








    Kısa Makale Örnekleri hakkıda bilgi

    Annem beni doğururken ölmüş. Beni ablam büyüttü. Babam öldüğünde de çok küçüktüm. O yüzden evlenince ablam ve eniştemle yaşamaya başladım. Beni okula almadılar bacağım yüzünden.
    Ne olduğunu bilmiyorum bacağıma, ama öbür bacağımdan kısa ve zayıf. Topallayarak yürüyorum yani. Ama evin bütün işini ben yapıyorum. Ablamla eniştem çalışıyor. Onlar gelmeden yemeği de yaparım, eniştemin rakı mezelerini de. İnanır mısınız camları bile ben silerim de, mahalleli şaşar kalır.
    Ablamın çocuklarını da ben büyüttüm.
    Çocuklar okula başlayınca onlara derslerinde yardımcı olabilmek için, okuma yazma öğrendim. Eniştemim ekmeğini yiyorum ya, karşılığını ödemek için hiç durmadan çalıştım evde. Ama hiç yaranamadım enişteme.
    Ablam evlenmeden önce birlikte gezmeye, alış verişe falan giderdik. Ama evlendikten sonra bir kez olsun gitmedik. Eniştem beni yanında istemiyor galiba. Arkadaşları gelince de odamdan çıkmamı istemez. Misafirler gelmeden önce yemekleri hazırlarım. Gidince de bulaşıkları yıkarım.
    Bir keresinde misafirler varken mutfağa su içmek için gittiğimde, eniştemin arkadaşlarından biri mutfağa girdi; tam ben elimde suyla çıkarken. Uzun boylu, esmer, çok yakışıklıydı. Onu görünce içimden bir şey aktı. İkimiz de bir süre kaldık öyle. Sonra ben titreyerek çıktım mutfaktan. Bütün gece de uyuyamadım onu düşünmekten.
    Aşk bu herhalde, diye düşündüm. Filmlerde de böyle oluyordu, âşık olunca uykuları kaçıp, yemeden içmeden kesiliyorlardı.
    Bir gün ablamla eniştem işte, çocuklar okuldayken kapı çaldı. Açtığımda karşımdaydı. Görünce kalbim çıktı yerinden.
    İçeri girdi. Girmişiz yani, hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, 'seni seviyorum' lafı. Yataktaydım çocuklar okuldan geldiğinde. O yatağa nasıl gittik hiç hatırlamıyorum.
    Güya bana hep akıllı derler ama aklım başımdan gitmiş işte.
    Sonra defalarca geldi. Sevdi, öptü, okşadı. 'Anam seni istemez,' dedi. 'Seni arkadaşlarıma gösteremem,' dedi. 'Seni seviyorum,' dedi.
    Sonra bir daha gelmedi. Öğrendim ki tayini çıkmış. Öğretmendi. Bana bilgisayarda mektup yazmayı da o öğretti. O gece televizyonda sizi görünce, yazayım da sorayım, dedim. Siz anlarsınız benim halimi, dedim.
    Aşk bu mu abla? Sevip sevip bacağım yüzünden bırakıp gitmek mi abla? Aşk sadece yatmak mı abla?"

    ***
    Uzun bir mektuptan, kısa bir alıntı.
    Aşkla kalp arasında kurulan ilişki, akıl arasında kurulmuyor. Özellikle yapılmıyor bu.
    Sevgililer günü nedeniyle tüm reklâmlarda kalpler var.
    "Siz hiç sakat birine âşık oldunuz mu?" diye sorduğumda yıllar önce, "Ama Nazmiye, estetik diye bir şey var!" demişti bir arkadaşım. Irkçılık ve ayrımcılık tartışmalarının Türkiye'de yeni başladığı yıllardı.
    Sakatlara ayrımcılık yapıldığını/yaptığını kimseler kabul etmiyordu henüz. Şimdi bir adım ilerideyiz; herkes sakatlara ayrımcılık yapıldığını kabul ediyor ama, kimse kendisinin yaptığını kabul etmiyor. Ayrımcılığı kim yapıyor meçhul tabii bu nedenle
    Sonraları aynı soruyu çok sordum ben. "Ama aşk başka bir şey, akıl dışı bir şey." "Aşk tamamen duygularla ilgili bir şey." Benzeri cevaplar aldım.
    Bu sorum saçma geldi bana sonraları; bıraktım sormayı; ama bana çok şey öğretti.
    Soruyu duyar duymaz, hiç düşünmeden cevap veriyorsa karşımdaki, genellikle sonradan pişman olduğu şeyler söylüyordu. Nadiren, sorumdan sonra düşüncelere dalanlar oldu. "Hayatında hiç düşünmediği, ilk kez duyduğu bir soru karşısında, insan nasıl ve neden düşünmeden cevap verir?" sorusu kendime dair de ipuçları verdi. Sorular soruları kovaladı. Sorularımdan yorulanlar uzaklaştılar benden.
    Beni sorularım yüzünden sevenlerin bazıları, sorularım yüzünden sevmez oldular; bu da ayrı bir yazı konusu.
    O yıllarda düşüncelerin duygularımızı yönlendirdiğini/oluşturduğunu düşünmeye başlamıştım. Geçenlerde bir arkadaşım, "Duygu merkezi ile düşünce merkezi farklı yerlerde beyinde. O yüzden de sen yanılıyorsun," dedi bana.
    Nasıl bu kadar emin olabiliyor insanlar her şeyden? bu da ayrı bir soru benim için. Beynimizin yüzde yirmisini bile kullanamadığımızı bilirken. İnsana dair, beyine dair bu kadar az şey bilinirken. Bilinenler bilimsel olsa bile, bilimin özü kuşku iken
    Sahiden duygularımız düşüncelerimizden bağımsızsa, neden "değişik" birine âşık olsak bile bunu yaşayamıyoruz?
    Çevresinin onayını almadan kaç kişi aşkını yaşayabiliyor? Öğrendiklerimizin dışına kaçımız çıkabiliyoruz?
    Yaşlı kadın - genç erkek, Ermeni - Türk, sakat - sakat olmayan, kadın - kadın, sosyalist - faşist aşkları mümkün mü? Olsa bile ne kadar sürüyor?
    Sürmemesinin nedeni, duyguların bitmesi mi sahiden? Yoksa ayrımcı-ırkçı- cinsiyetçi düşünceler mi duyguları yok ediyor?







  2. Mesport
    Moderators





    Makale Örnekleri

    İstanbul Üzerine Düşler ve Gerçekler

    İstanbul eskiyle yeninin,gelenekselle,modernin,zenginlikle fakirliğin kısacası pek çok zıtlıkların yan yana geldiği ,harmanlandığı büyülü bir şehir..Uzaklardayken hep özlediğim, her geri dönüşümde yeniden aşık olduğum bir yer,sanki bir baharatçı dükkanı .Her köşesinde ayrı bir koku ve doku,her semtinde ayrı bir enerji var..

    Köşe başında çiçek satan çingene kadınlar, evlere temizliğe giden,her hafta sonu akrabalarından birinin düğününe davetli olan kapıcının şişman
    karısı, Ortaköy’deki bir kahvede denize bakarak çayını yudumlayan genç kız,Beyoğlu’nun rock barlarında kendini gece hayatının kollarına bırakan üniversiteliler, ara sokaklarda ki türkü barlar, kahve falı bakanlar, baktıranlar, Nişantaşı kafelerinde yemek yiyen süslü hanımlar, onların yanında yürüyen, sokak köpeklerine inat üzerine titrenen,köpek butiğinden alınan özel giysileri ile salınan kanişler,yoga dersine koşuşturan sportmenler,her mevsim aşık olan romantikler,Sultanahmet’te güneşin tadını çıkaran turistler, Mısır çarşısında birbirine geçmiş baharat kokuları,Galata köprüsünün üzerinde balık tutanlar.
    Bir de hava kararınca ortaya çıkan,Boğazdaki lüks gece kulüplerinde dans ederek hayatın tadını çıkaranlarla,
    Taksim Harbiye hattında müşteri bekleyerek canlarını çıkaranların yer aldığı,24 saat hayatın durmadığı, sizi gün içinde karşınıza çıkardığı zorluklarla savaşçı da, filozof da yapabilecek , sürekli sınayan,öğreten ,devinen ,salınan bir şehir..Onu yaşatan ve büyülü kılan da zaten bu zıtlıklar

    Bir tarafta da tüm çeşitliliğine ve zıtlıklarına rağmen tüm bu insanları birleştiren şehir gerçekleri..Yağmur yağar,trafik tıkanır,kendinizi hayatınızda belki bir daha hiç görmeyeceğiniz taksi şoförü ile her konuda sohbet ederken bulursunuz .Otobüsle gideni de,mercedes araba kullananı da aynı kaderde buluşturur İstanbul trafiği.Zengin fakir tanımaz,sizi aynı yolun yolcusu yapıverir..
    Köşe başındaki simitçi gün içinde her kesimden insanın durak yeridir. Çantanın dibinden veya pantolon cebinden çıkarılan bozuk para ile açlığınızı bastırır,ağızda dağılan susam taneleri ile başka hiçbir ülkede bulamayacağınız o bir anlık mutluluğun tadını çıkarırsınız. Varoşlarda yaşayan evine ekmek götürme derdindeki simitçi,okuldan çıkan öğrenci ,sokaktaki boyacı çocukla, holding sahibinin kaderi ,o susamlı gevrek halkanın tadında birleşiverir.
    Canınızın en sıkkın olduğu bir günde dahi,Boğaz köprüsünden geçerken denizin üzerine düşen güneş ışınlarını görünce , kısa bir süreliğine de olsa tüm kederinizi unutur,manzaranın tadını çıkarırsınız.
    Kimin geçmişinde Emirgan’da, dışarıda yağmur yağarken arabanın içinde içilen demli çayın ve onun camlarda bıraktığı buğunun üzerine yazılan bir yazının anısı yoktur ki?
    Bir sanatçı için inanılmaz derece de besleyici,düşlerle gerçeğin birbirine karıştığı bir şehir İstanbul..
    Bu şehirde yaşananlar ,her köşe başında karşımıza çıkan hayatlarla ilgili binlerce resim ve heykel yapabilirim.
    5 mayıs2009 da Galeri 5 de yer alacak olan Düş zamanı isimli koleksiyon, değişik yıllarda yapılmış,aynı bu şehrin insanları ve semtleri gibi içinde zıtlıklar barındıran,birbirine yabancı gözüken, teknikleri ve anlatım biçimleri farklı ,ama aynı İstanbul gibi geleneksel ve yenilikçi olanın aynı potada eritileceği resim ve heykellerden oluşacak geniş bir dizinin başlangıç eserlerinden oluşuyor..
    Hayatlar değişecek,ben değişeceğim,ama şehir yeni hikayelerle beni hep bekliyor olacak..Ve ben onun sırlarını anlatmaktan hiç bıkmayacağım.




  3. Mesport
    Moderators
    İki Gemi Neden Birbirini Çeker?

    1912 sonbaharı idi, o zamanın en büyük transatlantiklerinden Olimpik tam yolla Okyanus a açılıyordu. Hawk adlı küçük kruvazör hızla Olimpik e yaklaştı ve onun 100 m. açığında paralel seyretmeye başladı. Birden garip birşey oldu. Hawk görünmez bir kuvvet tarafından itiliyormuşçasına rotasından saptı, başını Olimpik e çevirdi ve dümencinin bütün çabalarına rağmen olanca hızı ile Olimpik e çarptı. Çarpışma öylesine şiddetli idi ki Olimpik in gövdesinde büyük bir yara açıldı. Mahkeme Hawk a yol vermediği için Olimpik kaptanını suçlu buldu. Oysa aslında kimsenin suçu yoktu, gemiler birbirini çekmişti.
    Bu çekimin nedeni neydi? Tabii ki bu olayın Newton un genel çekim kanunu ile ilgisi yok. Olay Bernouilli prensibi ile açıklanır: bir boru ne kadar darsa içindeki sıvı o kadar hızlı akar ve borunun çeperlerine o kadar az basınç yapar. Aynı şey gazlar için de geçerlidir, o zaman buna Clement-Desormes olayı denir (aerostatik paradoks da denmektedir). Bu olay bir Fransız madeninde rastlantı sonucu keşfedilmiştir. Madenden dışarı basınçlı hava püskürten borunun ağzını bir kapakla kapatmak isteyen bir işçi deliğin içine doğru çekilmiş ve hava kanalına düşmekten zor kurtulmuştur. Siz de dışarı hızla hava püskürten deliklerin yakınında çok dikkatli olun, hava dışarı çıkmaktadır ama siz içeri çekilebilirsiniz, olaya paradoks (tahminlere ters düşen) denmesinin nedeni de budur.
    İki gemi paralelken aralarında bir sıvı kanalı oluşur. Burada borudaki suyun aksine su durmakta, duvarlar (gemiler) hareket etmektedir. Fakat Bernouilli prensibi bozulmaz. İki gemi arasındaki suyun gemilere yaptığı basınç azalır. O zaman gemilerin dış yüzlerindeki normal su basıncı gemileri birbirlerine doğru iter. Transatlantik büyüklüğü nedeni ile rotasından çok az ayrılır. Küçük gemi ise hızla rotasından ayrılarak transatlantiğe çarpar.
    Aynı nedenle girdaplı ve akıntılı sularda yüzmek tehlikelidir. Buralarda suyun hızı artmış, basıncı ise düşmüştür. Bunun sonucu olarak girdap ve akıntılar insanı kendine doğru çeker. Örneğin saniyede 1 m. gibi orta bir hızla dönen bir su insanı 30 kg.lık bir kuvvetle kendine çeker. Hiçbir insan su içinde böyle bir kuvvete karşı koyamaz. (Edgar A. Poe nun Maelström (girdap) adlı öyküsü bir insanın girdabın dibine doğru nasıl gittiğini bütün dehşeti ile anlatır).




  4. Ziyaretçi
    kısa yokmuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu uuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu uuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu uuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu uuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu

+ Yorum Gönder


kısa makale örnekleri,  makale örnekleri kısa,  kısa makaleler,  ingilizce kısa makaleler,  kısa makale örneği,  ingilizce kısa makale örnekleri