+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda 10.000 Teorisi ve Big-Bang'in Çöküşü Makale Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    10.000 Teorisi ve Big-Bang'in Çöküşü Makale








    10.000 Teorisi ve Big-Bang'in Çöküşü hakkında bilgi

    BigBang.jpg

    Atom-altı parçacıklardan başlayıp molekül düzeyine; oradan, proteinin çok karmaşık yapısından eşsiz bir fabrika olan hücreye; daha sonra gerek bitki ve hayvan ve gerekse mükemmel bir varlık olan insana kadar canlılık sürecinde mükemmel bir komplekslik göze çarpar. Hem de bu komplekslik indirgenemez kompleksliktir. Öyle ki; bu yapılarda oluşacak mikro-boyutta bir eksiklik bile o yapının daha başlamadan bitmesine neden olur. Mesela; “canlı” dediğimiz organizma, değişik işlevli organlarıyla koordine edilmiş bir bütündür. Bir parçasında oluşan bir aksaklık organizmanın tümünün işleyişini etkiler. Bilim-felsefecisi Caner Taslaman; “Canlıların var olması için gerekli olan şartlar sıradan şartlar değildir. Ancak çok-çok kritik değerlerin seçilmesi sonucunda bütün canlıların ve biz insanların varlığı mümkün olmuştur. Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton ve elektronun kütleleri mevcut şekilde olmalıdır. Eğer protonun kütlesinin elektronun kütlesine oranı 1836/1 oranında olmasaydı, canlılığı mümkün kılan uzun moleküller oluşamazdı. Evrende mevcut olan bu hassas ayarların hepsinin birden gerçekleşmesiyle ancak canlılığın mümkün olduğuna dikkat edilmelidir. Bütün olasılıkların çarpımının, amacın gerçekleşmesinin olasılığını verdiğini unutmamalıyız. Canlılığın varlığının, bir-kaç olasılıktan birine bağlı gerçekleşmesi sıradan bir olasılık değildir” der.

    Bu durumda mevcut yapılar aşama-aşama, ilkellikten mükemmelliğe doğru gelişmiş olamaz. Çünkü mükemmelliğe ulaşamamış bir yapı eksik kalacaktır, eksik kalacağı için de şekillenemeyecektir. Bu, dünyadaki bütün canlılık için geçerli olan bir kuraldır.

    Kâinatın/bütünün parçalarıyla arasında sımsıkı bir bağ vardır. Kâiantı bu bağ anlamlı kılar.

    Tamamlanamamış bir yapı eksik olduğundan dolayı aynı zamanda anlamsızdır da. İşte bu anlamsız durum kâinatta hiçbir zaman yaşanmamıştır. Bu varlığa (kâinata) anlam verilmediği bir “an” olmamıştır. Materyalist bilim ise, evreni ve insan hayatını anlamsız gösterme telaşındadır.

    Öyleyse canlılık nasıl başlamıştır?? Bu durumda verilecek cevap: “topluca, aniden ve bir-anda yaratılmış” olacaktır. Canlılıkta gözlemlenen şey, hepsinin mükemmel işleyişe sahip olmalarıdır. Bu mükemmel işleyişin oluşabilmesi için de bir-anda yaratılmış olmaları gerekir, aksi takdirde söylediğimiz gibi; bu yapılara kavuşamadan yok olacaklardır. Demek ki Allah bütün canlılığı bir-anda mükemmel olarak yaratmıştır.



    Bilindiği gibi canlı organlardan biri olan gözün bütün parçalarının aynı-anda şekillenmesi gerekir. Zaten diğer bütün organların da aynı-anda şekillenmesi gerekir. Aslında doğada her şey böyledir. Kâinat da süper-kompleks bir yapıya sahip olduğu için, bütün materyallerinin aynı-anda şekillenmeleri gerekir. Aynen “göz”de olduğu gibi.



    Şimdi de dünya-dışı bir ortam için aynı mantığı kuralım Bilindiği gibi güneş sistemi; bir yıldız, dokuz gezegen, (gerçi kaç tane olduğuna bir türlü karar veremediler ya..(!) bu gezegenlerin uyduları, gök cisimleri gibi materyallerden oluşur. Bu sistemi detaylı olarak incelediğimizde; bütün gezegen, uydu ve gökcisimlerinin; bulunduğu yerler, sahip oldukları hızlar, yoğunlukları, büyüklükleri, güneşe olan uzaklıkları, jeolojik yapıları, kendi ve güneş etrafında dönüş yönleri ve hızlarının, özel olarak ve tam da olması gerektiği gibi olduğunu görürüz. Bu durumlarındaki en ufak bir değişiklik ve eksiklik bu sistemin kaosa sürüklenmesine neden olacaktır. Mesela; dünya, güneşe biraz daha yakın yada uzak olsa, Dünyanın bütün dengesi ve yapısı bozulur ve içinde yaşanamaz bir hale gelirdi. (çekim ve anti-çekim’den dolayı) Diğer gezegen ve uydularda olacak ufak bir değişiklik bile dünyanın düzenine zarar verirdi. Çok küçük bir işlem hatası tam tersi bir sonuç verebilirdi. Yâni bu sistem tam da olması gerektiği gibi şekillenmiştir.



    Dünyanın ve gezegenlerin bu özel yapıları, durumları ve yerleri aşama-aşama, ilkelden kompleksliğe doğru gelişerek oluştuğu düşünüldüğünde, yerlerinde ve yapılarında ister-istemez değişme olacağını görecektik. Bu değişmeyse, dünyanın ve gezegenlerin güneşe olan yakınlıklarından yada uzaklıklarından dolayı, ya güneşe düşmelerine, yada yörüngelerinden merkez-kaç kuvveti nedeniyle kopup uzay boşluğuna kaçmalarına neden olacaktı. Bu, aşamalı yaratılışta kaçınılmaz sondur. Aynı, yukarıda bahsettiğimiz canlı yapılardaki eksikliklerin yol açacağı arızalara yol açardı, yâni güneş sistemimiz daha başlamadan yok olurdu. Aşamalı bir yaratılışta bir sürü aksaklıklar çıkacak, sorular yanıtsız kalacak ve bilim büyük açmazlara girecektir.



    Eksik yapı, bir nevi hatalı yapıdır. Allah ise hatalı iş yapmaz. Müzikte olduğu gibi, en ufak bir akort bozukluğu müziği müzik olmaktan çıkarır.



    Peki, canlılık için söylediğimiz bu kural, cansızlar için de geçerli olamaz mı? Allah, bütün dünyadaki ve evrendeki cansız varlıklar dediğimiz (cansız olup-olmadığı tartışılır) galaksilerden yıldızlara, yıldız sistemlerinden gezegenlere kadar bütün maddeyi ve canlılığı bir-anda yaratmış olamaz mı?? Allah bir âyetinde; “O, bir şeyin olmasını dilediğinde yalnızca ol der ve o şey hemen oluverir” der. Şimdi soralım; neden bir evrenin oluşması için bir Big-Bang sürecine ve canlılığın oluşması için bir evrim sürecine gerek olsun?? Allah, yukarıdaki âyette söylediği gibi: bir şeye “OL” deyince o şey hemen oluveriyor; dikkat edilirse “hemen oluverir” diyor, “olmaya başlar” vs. gibi bir kelime kullanmıyor. Ayrıca âyetlerde; “Allah her şeyi altı günde yaratmıştır”denir. İtiraz ederek buradaki yevm/gün kelimesini “altı evre”, “altı zaman” vs. olarak anlamanın bir gereği de yoktur. En basit mantık olarak; “yevm” kelimesinden türeyen “yevmiye”, “bir gün”ü ifade eder. Yeni bir mana yüklemek için lafız bir kenara atılamaz. “Vahyin maksadı, nassın lafız ve manasına aykırı olmamalıdır” sözünü unutmamak gerekir. Mesela; “oruç tutun” lafzına oruç tutmaktan başka bir mana veremeyeceğimiz gibi. Mustafa İslamoğlu meal-tefsirinde; “Altı gün” gaybî bir konudur, tevil edilse de olur, tevil edilmese de olur” der; tabi tevil edilmezse bizim söylediğimiz gibi olur. Lâkin “altı-gün” sözü belirsiz bir söz değildirki yorumlansın. Binaenaleyh, Allah bütün canlı ve cansız varlıklara, dünyaya ve evrene, bildiğimiz ve bilmediğimiz her şeye “OL” demiş ve her şey bir-anda oluvermiştir. Yâni evren hemen-hemen şimdiki şekliyle yaratılmıştı.

    Aslında buradaki problem, “yekün” kelimesinin ne anlama geldiğidir. Nisa 85. âyete bakarsak “yekün” kelimesinin iki kez geçtiğini görürüz. Burada bu kelimeye; “tüm” = “tümü” anlamı verilmiştir. Zaten Türkçe’de bu kelimeyi biz; “top-yekün” olarak da kullanırız ve bu da “toplam”, “tamamı”, hepsi” vs. anlamlarına gelir. Allah; “kün fe yekün” demekle, “ol” dedi ve hepsi birden, aniden ortaya çıktı” demek istemiştir. Yâni “yekün” kelimesi bir süreçten bahsetmiyor. Bahsedilen “yekün” ün anlamı “tamamı”dır. Tabi ki, bir şeyin tamamından bahsedildiği yerde o şeyin tamamlandığından da bahsedilmiş olur. Bu da ani bir oluşum ve var etmeyi gerektirir. Ani bir oluşumun olduğu yerde ise, bir süreçten yada aşamadan bahsetmemiz yersiz olur.



    Allah işini tam yapar. Tam yapmak tamamlamak demektir.



    "Andolsun ki Biz gökler ile yeri ve ikisi arasında olan şeyleri al*tı günde yaratmışız ve Bize hiç bir yorgunluk da gelmemiş*tir". (Kâf 38)



    Alimler “gökler yaratılmadan “gün” olamaz” diye düşündükleri halde, gökler henüz oluşmamışken “zaman” belirten “devir” gibi ifadeler kullanıyorlar. “İlk başta zaman varmıydı”, “var ise nasıl bir zamandı” gibi sorular sorup tartışmalar yapıyorlar. İlk başta zaman varmıydı-yokmuydu bana ne (!) Allah bana (yâni insana) M.S. 7. yy.’da da; 21. yy.’da da “gün” diyor ve bu “gün”=”yevm” kelimesini herkesin bildiği ve anladığı “gün” olarak söylüyor. Zamanı belirten diğer ifadeleri kullanmıyor, ben ona bakarım. Aksi boş iştir. Ayrıca Kur'an, indiği topluma onların dili ve kavramlarıyla hitap etmiştir. İşte o toplum, bu yevm-gün ifadesinden, bizim de şu-anda anladığımız 24 saati anlıyordu.







  2. Asel
    Bayan Üye





    Büyük Patlama


    Gün kelimesinin çabukluk ifade ettiğine dair bir örnek verelim:



    “külle yevmin hüve fî şe’n” = “O her gün yeni bir iştedir”(Rahman 29)



    Âyetteki “gün” kelimesi aslında “an” anlamındadır. Çünkü Allah gerçekten de yaratmayı her-an yapar. Burada kullanılan “gün” kelimesi en küçük zaman birimi “an” anlamına gelir. Ama nedense üstadlarımız bu “yevm” kelimesini uzun zamanlar için kullanmayı tercih ediyorlar. Kusura bakmasınlar ama biz bu tercihi bilimin etkisiyle yaptıklarını düşünüyoruz. İşte(!) Allah burada “yevm” kelimesini “an” anlamında kullanmıştır. Şimdi biz bu kelimeyi mesela Kâf Sûresi 38. âyete uygulayalım: "Andolsun ki Biz gökler ile yeri ve ikisi arasında olan şeyleri al*tı “an” da yaratmışız ve Bize hiç bir yorgunluk da gelmemiş*tir". Yâni demek istiyor ki, “biz alemi ânında yarattık”.Bu şekilde çevirmek Kur’an’a bir halel getirmez. Zorlamanın lüzumu yok.



    Kâinatın bu mükemmel düzeni, kâinatın adaletidir. Nasıl ki toplumda meydana gelen en ufak bir adaletsizlik (rüşvet, vergi kaçırma vs.) düzenin bozulmasına yol açıyorsa, kâinat materyallerinin düzeninde meydana gelecek olan en ufak bir düzensizlik yâni adaletsizlik de “kaos”un doğmasına yol açacaktır.



    Allah, Kur’an’ın bir çok âyetlerinde (Yunus 3, Furkan 59, Secde 4, Kâf 38, Hadid 4, A’raf 54, Hud 7, ) “altı gün”de yaratılıştan bahsediyor. Kâinatı altı günde yarattığını defalarca ifade ediyor. Bu âyeti olduğu gibi almayıpta farklı şekilde açıklamayı seçenler neye göre farklı bir tefsir yoluna gidiyorlar? Halbuki Allah; “onun katında bir gün, sizin katınızda bin yıl gibidir” diyerek, bu zamanın araştırılmasına ve hesaplanmasına yöneltmek istiyor gibi ifade kullanıyor. Tefsircilerin bu “altı gün”e farklı bir mana vermek istemelerinin nedeni, kesinlik içermeyen bilimden başka ne olabilir? Bilimle zıtlaşmaktan mı korkuluyor? Şurası kesin ki; mutlak gerçeği sadece Kur’an bildirir, bilim değil. Bilimin yaptığının bir-çoğu sadece “varsayım”lardır.


    Kur’an, “mübin” yâni açık ve anlaşılır olduğu için, içinde geçen rakamlar üzerinde zorlama yorumlar yapmak yanlış olur. Çünkü bu rakamlar da gâyet açıktır/mübindir. “altı gün” diyorsa, başka değil, “altı gün”dür. Kur’an’da verilen “süre”ler, insanların bildiği, dünyaya göre olan sürelerdir. “altı gün” de dünyaya göre bir süredir.

    “Gün”-“yevm” kelimesi belirli geliyorsa, yâni rakamla birlikte verilmişse o rakamı doğru kabûl etmek gerekir. Fakat rakam ile birlikte gelmemiş olan “hesap günü” ifadesi gibi belirsiz geliyorsa, o zaman o günün 24 saatlik bir gün değil, daha fazla bir süreyi kapsadığından bahsedebilirz.

    “Gündüzün bir saatinden başka hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar”. (Yunus 45)

    “Kıyamet-saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içer*ler.” (Rum 55)

    Mehmed Alagaş bu âyetleri yorumlarken şöyle diyor:

    Bu konudaki âyet-i kerimelere dikkat edilirse, dünya yaşantısının süresiyle ilgili olarak verilen bütün cevaplarda, kişilere göre değişebilen bir görecelik değil, genel bir or*taklık vardır.

    “Bir saat veya bir saatten daha az.”

    Dünyada sadece bir saat veya bir saatten daha az ya*şadıklarını yemin ederek söyleyen bu insanlar, zaman konusundaki mutlak gerçeği kavrayan ve bu mutlak gerçeğe göre cevap veren insanlardır.

    ..Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir.(Hac 47)



    Bu âyete göre; Allah’ın katında geçen “bize göre bir gün” yâni “24 saat”, (Kur’an bize göre konuştuğu için, bir günü 24 saat olarak aldım) bizim katımızda geçen “bin yıl”a, yâni 24x365x1000= 8.760.000 (sekiz milyon yedi yüz altmış bin) saate eşit olur. Şimdi bu değerleri, yâni 8.760.000 saati 24 saate indirgersek, yapacağımız bir dizi işlemden sonra ulaşacağımız rakam “24 salise” olacaktır. 24 saliseyi de 6 günde yarattığı için 6 ile çarparsak elde edeceğimiz rakam; “24x6=144 salise” = ”1.44 saniye” olacaktır. Bu ise (Allahualem) Allah’ın kâinatı yaratma süresidir. 1.44 saniye, Allah’ın “kün” emri için yada “izin verme”si için yeterli ve ideal bir süredir. Zaten “kudreti sonsuz” bir yaratıcı için bundan daha fazla bir süre düşünülemez. Allah, ortalama 1.44 saniyelik bir süre içinde “OL” demiş ve her şey bir-anda kendini “olmuş” buluvermiştir. En doğrusunu Allah bilir.



    Einstein’ın izâfiyet teorisi ile zamanın izafi olduğu ortaya konduktan sonra 15 milyar yıl ile birkaç saniye arasındaki farkın önemi de kalmamıştır.



    Bu bahsettiklerimizin nihâyetinde gerçek anlamını vermek istediğimiz; “lehü kün fe yekün” cümlesi “ol” der ve olacak olanların tamamı bir-anda olur” anlamına gelecektir.



    Doğrusu o azap onlara ansızın gelecek de kendilerini dondurakalacaktır; artık ne geri çevrilmesine güçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir.(Enbiya 40)



    Yer ayaklarının altından kayıp param-parça olduğu gün her şey son-sürattir. İşte bu akıl-sır ermez bir toplanıştır.(Kâf 44)



    Âyette de belirtildiği gibi “son saat” ansızın gerçekleşecek bir olaydır. Başlaması ve bitmesi anlık bir olaydır. Kur’an-ı Kerim bunu (Yusuf 107, Hac 55, Şuara 202, Ankebut 53, Yasin 49, Zümer 55, Zuhruf 66, Muhammet 18, Enam 31, 44, Araf 187) âyetlerinde farklı vurgularla anlatır. Geliş ve gidiş arasında fark yoktur, sadece aynı şeyin ters olarak tekrarlanmasıdır. Başlangıç ve bitiş arasında da “olma” yönünden fark yoktur, bir-anda başlar ve bir-anda biter. Mesela bir-anda koşmaya başlarsın ve bir-anda durursun. Bir şeyin bitişinin nasıl olduğu, o şeyin başlangıcının nasıl olduğunu da anlatır. İşte bunun gibi; “bitiş ansızın olacağı gibi, başlangıç da ansızın olmuştur”. Allah zımnen; “işte başlayış da böyle ansızın olmuştu” demek istemiştir. Bu “ansızın olma”nın bir işareti ve bir kanıtı da olamaz. Buna kanıt aramak abesle iştigaldir. Mustafa İslamoğlu’nun deyimiyle; “ansızın gelenin işareti olmaz”.



    Evrendeki yııldızların entropi yasasından dolayı enerjileri sürekli azalmakta olduğundan, evrendeki soğuma artmaktadır, (“ısı ölümü”). Bu soğuma mutlak soğumaya (-273,15 derece) ulaştığında hareket duracak ve her şey bir-anda kendi içine ve sıfıra doğru çökecektir. Çünkü uzaydaki yıldızların oluşumunu sağlayan gaz stoklarının yıldızların yeniden oluşumunu mümkün kılamayacak şekilde bir gün bitecektir.



    Dindar kesim, kâinatın bir başlangıcı ve bir sonu olduğunu açıkladığı için Big-Bang teorisini hemen kabûl ettiler. Hâlbuki evrenin bir başlangıcının ve bir sonunun olduğunu ispat etmek için ille de Big-Bang teorisine gerek yoktur. Termodinamiğin ikinci kanunu olan entropi yasası bunu zaten daha evvelden yapıyordu.



    Allah’ın kâinatı ilk başta nasıl yarattığını mı soruyoruz? Eğer öyleyse ağaçların, çiçeklerin, hayvanların, yıldızların ve tabi ki insanın her gün nasıl yaratıldığına bakmakla bu sorunun cevabını bulabiliriz.



    Aslında yaratıklar arasında yaratılması yüce Allah'a zor gelen herhangi bir varlık yoktur. Ancak karşılaştırma insanların ölçülerine göre yapılıyor. Çünkü insanların değer ölçülerine göre yeniden yapmak, ilk kez yapmaktan daha kolaydır. Yoksa yüce Allah'ın gücüne oranla ilk kez yapmak yeniden yapmak gibidir, yeniden yapmak da ilk kez yapmak gibidir. Bu işlem için sadece yüce Allah'ın iradesinin yönelmesi ve “ol” sözü yeterlidir. “O da oluverdi”. Kâinat, her an “ol” sözüne muhataptır, “her an” yeniden yaratılır. Zaten “kün feyekün” sözündeki “fa” bağlacı çabukluk ifade eder. Yâni “ol der, çabucak oluverir” anlamına gelir.



    “Fa” bağlacı çabukluk ifade eder ve iki şey arasında kopmaz bir bağdan bahseder. Bu bağ kesintisiz bir bağdır. “Kün fe yekün” derken de, burada kullanılan “fa” bağlacı çabukluk ifade eder ve “kün” ve “yekün” arasında “fa” bağlacı çabukluk oluşturacağından dolayı iki kelime arasında bir ayrılığın olmadığını anlarız. “kün” ve “yekün” arasında kopmaz bir bağ vardır ve bu bağ “kopmaz” olduğu için ikisi arasında küçük de olsa bir ayrılıktan bahsedilemez. Bir ayrılıktan bahsedilemeyeceği için herhangi bir zamandan da bahsedilemez. İşte bu yüzden; “ol der ve olmaya başlar” gibi bir tercüme yapılamaz. Ancak “ol der ve o şey ânında olur” diye bir tercüme yapılabilir.




  3. Asel
    Bayan Üye
    "Onlara de ki; yeryüzünde geziniz de Allah'ın canlıları ilk kez nasıl yarattığını görünüz. Allah bu yaratma işlemini ilerde bir kere daha tekrarlayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah'ın her şeye gücü yeter."(Ankebut 20)



    Seyyid Kutub, Kudreti Sonsuz yüce bir kudretin sözüyle hareket etmeden isabetli bir yargıya varılamayacağını söylüyor…



    Kur'an-ı Kerim, kendi gerçekliğinin kanıtı ve delili olarak dikkatleri koskoca evrene ve onun görkemli sahnelerine çeker. Kendi içerdiği gerçeği düşünmenin, gözlemlemenin sergi alanı olarak evreni gösterir. İnsan kalbinin bu evren karşısında durup etraflıca düşünmesini, evrendeki dehşet verici gelişmeler karşısında uyanık bulunmasını, yaratıcı eli ve sonsuz gücünü hissetmesini, O'nun koyduğu olağanüstü ahenge sahip yasalar sistemini kavramasını sağlar. Bunun için düzgün ve basit bir bakış yeterlidir. Zor ve yorucu bilimsel araştırmaya da gerek yoktur. Sadece uyanık bir duyguya, basîretli bir kalbe ihtiyaç vardır.



    Ahiretin göz-ardı edilmesi, onu göz-ardı edenlerin ölçülerini yanıltıcı kılmakta, ellerindeki değerlerin dengesini bozmaktadır.Dolayısıyla, hayatı, olaylarını ve değerlerini doğru algılayamamakta, onlara ilişkin bilgileri eksik, yüzeysel kalmaktadır. Çünkü insanın iç dünyasında ahiretin hesaba alınması, yeryüzünde ve kâinatta oluşan her şeye bakışını değiştirmektedir.

    Ey insanlar(!) Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir kişinin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah, işitendir. görendir. (Lokman 28)

    Seyyid Kutub bu âyeti yorumlarken..

    "Dilemenin salt yaratılacak nesneye yönelimi ile yaratmayı gerçekleştiren irade açısından bir veya birden fazla nesnenin yaratılması aynıdır. O ferdin yaratılmasında sınırlı bir emek harcamadığı gibi, her ferdin yaratılmasında emek yinelemez de. Ona göre bir tek kişinin yaratılması ile milyonların yaratılması ve bir ferdin diriltilmesi ile milyonların diriltilmesi birdir. Yaratma işi bir “kelime” dilemedir sadece, "Bir şey dilediği zaman O'nun buyruğu sadece o şeye ol demektir, o da hemen olur." (Yasin Suresi 82) der.

    Aslında kâinatın nasıl yaratıldığını anlamak çok da zor değil. Çünkü bu yaratılış her-an oluş halinde. Bütün kâinat; galaksiler, yıldızlar, güneş sistemi, dünya, dağlar, taşlar, denizler vs. ve tabi ki insan, her-an “oluş” halindedir. Bunu görmek için bilime bile gerek yok, çünkü o kadar açıktır ki.. Bunu görmek için yapılması gerekeni Seyyid Kutub şöyle anlatıyor..

    İnsan kalbi geleneğin uyuşukluğundan, alışkanlığın neden olduğu bıkkınlıktan uyanmadıkça, çevresindeki evrenden yükselen melodilere kulak vermedikçe, mesajlarını düşünmedikçe, Allah'ın harikalar yaratan elinden çıktığı şekliyle varlıkların cevherini ortaya koyacak Allah'ın nuru ile bakmadıkça, gözü yada duygusu bir olağanüstülük sezdiği zaman hemen Allah'ı anmadıkça, sanat ile sanatkâr arasındaki bağı sezmedikçe, bu sırada her şeyin ötesinde Allah'ın güzelliğini ve ululuğunu görerek hissettiği ve gördüğü şeylerdeki güzelliklere ilişkin bilinci artmadıkça bu görüşü yakalayamaz.

    Gökteki yıldızların yerleri, hacimleri, birbirlerine oranları, çevrelerindeki uzay boşluklarının oranları, yörüngelerinin biçimleri; hacimleri, konumları ve hareketleri arasındaki ilişki son derece duyarlı, ince hesaplıdır. Fakat açık, bilinçli ve Allah'a bağlı bir kalbin, bu muhteşem varlıklar karşısında coşku ve heyecan duyması için bütün bu saydığımız özelliklerin inceliklerini bilmeye ihtiyacı yoktur. Karanlık bir gecede görülen dağınık yıldızların manzarası, bu manzaranın bam-tellerini titreştiren mesajları, ay'lı bir gecenin uzayı saran aydınlığı, tanyerinin karanlıkları yaran ışıkları, batan güneşin karanlıklar tarafından yutuluşu onun için yeterlidir. Hatta böyle bir kalp için yer yuvarlağının şu çeşitli ve çarpıcı görüntüleri bile yeterlidir. Bu görüntüler görmekle bitmez. İnsan bütün ömrünü bu görüntüleri yakalama ve gözleme amacı uğrunda hep gezilerde harcasa bu manzaraların çok azına yetişebilir. Hatta duyarlı bir kalp için bir tek çiçek bile yeterlidir. Onun renklerini, boyalarının ton farklarını ve yapısının çeşitli öğeleri arasında bulunan uyumu insan inceleye-inceleye bitiremez.

    Gerçek ilim, tanımaktır, marifettir; gerçeği kavramaktır. Bu ilim, insanın basiretini, uz-bakışını açar. İnsanın bu evrende var olan değişmez gerçeklerle bağ kurmasını sağlar. İlim, zihni dolduran, fakat evrenin büyük gerçeklerine ulaştırmayan, açık ve somut olan nesnelerin ötesine geçmeyen kopuk ve soyut bilgiler değildir.

    Yalın deneylerin ve yüzeysel gözlemlerin sınırları önünde duranlar ise, mâlûmat derleyicileridir; alim değildir onlar.

    Sadece duyarlı, bilinçli, açık, eşyanın dış yüzeylerinin ötesinde bulunan gerçekleri kavrayan, gördüğü ve bildiği şeylerden yararlanan, gördüğü ve dokunduğu her şeyde Allah'ı hatırlayan; Allah'ı da, O'nun huzuruna çıkarılacağı günü de unutmayan kalblerin sahipleri bilebilirler.

    Çünkü hiçbir “normal akıl” yerlerin ve göklerin yaratılışını, kudreti sonsuz, üstün bir güce bağlamadan açıklayamaz.

    "Doğrusu ancak akl-ı selim sahipleri öğüt alır."(Zümer 39)

    Evren, bütünü ile, yüce Allah'ın mucizelerine yönelik bir gözlem ve irdeleme alanıdır. Bu alan uçsuz-bucaksızdır, sürekli ve kalıcıdır. Tümü ile bir mucize olduğu gibi, içindeki irili-ufaklı tüm varlıklar da ayrı-ayrı birer mucizedir. Kur'an, insan kalbini her an bu sürekli, bu kesintisiz mucizeleri görmeye, onların kesin ve tartışmasız tanıklıklarını dinlemeye, bu orijinal yaratma gücünün şaşırtıcı örneklerinden zevk almaya çağırır. Bu orijinal yaratma gücünün eserlerinde estetik ile mükemmellik bir aradadır. Bu ortaksız gücün harika eserleri dehşet ve şaşkınlık duygularını harekete geçirdiği gibi soğukkanlı ve köklü imanın, ikna olmuşluk duygusunun kalplerde pekişmesini sağlar.

    Şu koca evrende her nesnenin belirli bir yeri vardır. Her-şey o kaymaz ve sarsılmaz yerinde durur. Şu evren bütünü değişmezliğe ve istikrara dayanır. Ne değişken arzuların ne oynak mizaçların ne geçici rastlantıların ve ne de saman alevi gibi parlayıp sönmesi bir olan uçucu heveslerin tutsağıdır. Her-şeyin belirli bir yeri, belirli bir zamanı vardır. Her-şey belirlenmiş yerine ve zamanına bağlıdır.



    Şu duyarsız insanların çevrelerindeki her-şeye istikrar ilkesi egemendir. Bu ilke bütün nesnelerde ve olaylarda belirir. Gök cisimlerinin dönüşleri, hayatın yasaları, bitkilerin ve hayvanların gelişim evreleri, maddelerin ve cisimlerin sabit nitelikleri bu ilkeye bağlıdır.



    Bu anlattıklarımıza göre, hayatın başlaması için, 13.7 milyar yıl, 15 milyar yıl, 2 milyon yıl gibi uzun zaman dilimlerine ihtiyaç yoktur. Bu süreç, insanlık tarihi olan ortalama 10.000 yıllık bir süreçtir. İnsanlar, bitki örtüsü, dünya, güneş, kısaca bütün evren ortalama 10.000 yaşındadır. Daha uzun bir zaman dilimine gerek yoktur. Bu mükemmel yaratılışın oluşması Allah için bir zorluk değildir.



    Dünyaya göre belirlediğimiz ölçümler mutlak-doğru ölçümler değildir, olamaz da. Çünkü evrenin diğer yerlerindeki genel özellikler farklıdır. Mesela; Jupitere göre Plüton daha soğuktur. Güneşe göre bir nötron yıldızının kütle-çekimi daha fazladır. Suyun kaynama derecesi bile bulunulan yere göre değişir. Yükseklerde farklıdır. Bu yüzden yapılacak ölçümler mutlak-doğru olamaz.



    İzâfiyet teorisine göre evrendeki zamanı gösterebilecek “evrensel bir saat” olamaz. Çünkü kesin bir zaman yoktur. İzâfiyet teorisi; zamanın, yer-çekimine ve hıza bağlı olarak değiştiğini; yani zamanın mutlak olmadığını ve evrenin içindeki değişkenlere bağımlı olduğunu göstermiştir.



    Bu durumda bilimin verileri de izâfidir. Sadece “birilerine” göre doğrudur.



    Kâinatın yaşı mutlak-kesin olarak belirlenemez. Bilim-adamlarının belirledikleri 13.7 Milyar yıllık bir yaş dünyaya-göre belirlenmiş bir süredir. Dünyadaki ölçüm sonuçlarıyla güneşteki ölçüm sonuçları farklı çıkar. Eğer bir nötron yıldızında olsaydık evrenin yaşını farklı hesaplayacaktık. Demek ki evrenin yaşı göreceli bir kavramdır. Mutlak bir yaş belirleyemeyiz.



    Big-Bang teorisi, evrim teorisinin bir uzantısıdır. Evrim teorisinin gerçek olması için, Big-Bang teorisi gibi 15 milyar yıllık zaman dilimini kapsayan bir teoriye ihtiyaç duyulmuştur. Bakın bir kaynakta bu nasıl doğrulanıyor:



    “Biyolojinin özünde yer alan evrim düşüncesi ilkin astronomide kendini gösterir. Astronomi bize bilimsel yasaların ilk örneklerini vermekle kalmamış, dünyamızın zaman içinde gelişerek oluştuğu görüşünü de getirmiştir.” Yine aynı kaynakta: “Evrim, yavaş yürüyen uzun süreli bir süreçtir. Bazı araştırmacılar, yeni bir türün ortaya çıkması için ortalama yüzbin kuşağı kapsayan bir süreye ihtiyaç olduğu görüşündedirler.” Bu sözlerin hepsi, uzaklaştırma psikolojisidir.

    “Hani Rabbin, Adem-oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: Ben sizin Rabbiniz değilmiyim? (demişti de) onlar: Evet (Rabbimizsin), şahid olduk demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: Biz bundan habersizdik dememeniz içindir. Ya da: Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız; işleri bâtıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin? dememeniz için.”(A’raf 172)

    Yazar Mehmed Alagaş bu âyeti yorumlarken, bâtıl teorilerin milyarlarca yıllık bir zamana ihtiyaç duyduklarını, çünkü müstekbirlerin asıl amacının başka bir şey olduğunu dile getiriyor:

    Dünya âlemine gelen her insanın özünde bu İlahi gerçek, bu fıtri hakikat bulunmaktadır. Nitekim “hatırlat” emri ile muhatap olan tüm peygamberler, insanlara bu İlahi gerçeği hatırlatıyorlar ve insanları bu İlahi gerçeğe da*vet ediyorlardı. Duydukları ve gördükleri âyetleri tefekkür ederek bu İlahi gerçeği hatırlayacak olan samimi insanlar, tabi ki bu gerçekler istikametinde yaşayacaklar ve kendile*ri gibi birer beşer olan müstekbirlerin şeytani taleplerine karşı çıkacaklardır.




  4. Asel
    Bayan Üye
    Tabi ki dünya insanlarını kendi çıkarları istikametinde ezmek ve sömürmek isteyen müstekbirler için oldukça sakıncalı bir itikaddır bu(!). Bu itikadı bozmaları ve iğdiş etmeleri ise, insanları Allah'ı inkâra veya eş koşmaya davet etmeleriyle mümkündü.

    Ancak, bu insanlara kendilerini ve tüm kainatı yaratan Allah (c.c.)'ı inkâr ettirebilmeleri için, herkesin açıkça müşahade ettiği bu yaratılışla ilgili; bir görüş, bir teori ileri sürmeleri gerekiyordu. Çünkü en basit düşünceli insanlar bile, Allah'ı inkâr etme temayülündeki bu kimselere; “Yaratıcı olarak Allah'ı inkâr ettiğinize göre, bütün bu yaratılmışların yaratıcısı kim?” sorusunu soracaklardı.

    İşte dünya emperyalistleri, kendilerine bağlı bilim-adamlarından bu konuda çalışmalarını ve insanların zihinlerini bulandıracak bilimsel safsatalar üretmelerini istemişlerdir. Nitekim insanın yaratılışıyla ilgili olarak bilimsellik adına son yüzyıllarda ileri sürülen bütün teoriler, gerçeğe veya ciddi bilimsel bulgulara değil, kesinlikle ve kesinlikle küfre dayanan teorilerdir. Çünkü söz-konusu bilim-adamlarından bu konudaki gerçeğin araştırılması değil, küfür teorisinin güçlendirilmesi istenmiştir. Allah'ın varlığına yüzbinlerce âyet, yüzbinlerce işaret ve delil içeren tabiattan, Darwin gibi sapıkların teorilerine delil arayan bu zavallılar, kendilerine değişik gelen bir kemik fosiliyle karşılaştıkları zaman, bu fosil hakkında milyarlarca seneyi içeren ve sadece hayallere dayanan bir destan yazmaktadırlar(!). Ellerine aldıkları bir mâdeni inceledikten sonra “Bu mâdenin veya bu bileşimin bir gramının meydana gelebilmesi için şu kadar milyon yıl gerekir, dolayısıyle dünyanın yaşı şu kadar milyar yıldan fazladır(!)” şeklinde görüş beyan eden bu şaşkınlar, Allah (c.c.)'dan gafil oldukları gibi, şanı yüce Rabbimizin şu sünnetinden de gafildirler.

    “Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: Ol der, o da hemen oluverir.” (Mü’min 68)

    Yaratıcıya inanmadıklarını söyleyen bu kimseler, mahluklara özgü kafaları ile söz-konusu madenin “Ol” emri ile hiç beklemeden nasıl oluvereceğini de anlamayacaklardır. Netice olarak dünyanın yaşını kendi mahluk anlayışlarına göre milyarlarca ve hatta trilyonlarca yıl olarak ifade edecekler ve küfri teorilerini, milyarlarca yıllık bir tarihi geçmişe nisbet edeceklerdir(!).

    Peki ama neden?

    Bu sapıklar, küfri teorilerini milyarlarca seneyi içeren, gözlenmesi, sorgulanması ve tartışılması mümkün olmayan tarihi bir boşluğa neden götürüyorlar? Dünya insanlarına günümüzdeki gözle görülebilir, elle tutulabilir olaylardan da neden örnek vermiyorlar?

    Bilimsel somutluktan anladıkları bu mu?

    Yoksa savundukları bu safsatayı, sadece ve sadece tarihin bilinmezlik boşluğunda mı koruyabileceklerini zannediyorlar?

    Oysa hakkı açıklayan ve insanları hakka davet eden Kur'an-ı Kerim, insanlara yaşadıkları zaman diliminden binlerce örnek, binlerce âyet göstermektedir.

    Netice olarak küfri bir ön-kabûlle başlayan veya daha açık bir ifadeyle kalkış noktası sadece küfür olan bu teorilerin asıl amacı, ortaya bilimsel bir gerçeklik koymak değil, insanların yaratılışla ilgili düşüncelerine şüphe katmak ve bu düşüncelerden kaynaklanan temiz inancı bulandırmaya çalışmaktır. Nitekim bu şeytani girişimler genel olmasa da bazı istisnai sonuçlar elde etmiştir. Milyarlarca seneye nisbet edilen efsaneyi kabûl ederek, düşünsel olarak milyarlarca senelik bir derinlik kazandıklarını(!) zanneden bazı zavallılar, yegane yaratıcı olarak Allah'a inandıklarını söylemelerine rağmen, Darwin teorisini de ciddiye alan bazı şaşkınlar bulunabilmektedir.

    Eğer Big-Bang teorisi doğruysa, yâni bu mükemmel düzen kaostan kozmoza, karmaşadan düzene doğru aşama-aşama gerçekleşebiliyorsa, Evrim Teorisi de belli aşamalardan geçerek müthiş bir insan düzeni ortaya çıkarabilir. Çünkü insan ve kâinat unsurlarının ikisinde de dizayn ve dizilim açısı, mükemmel olma bakımından aynı ölçüdedir. Bu bakımdan Büyük Patlama Teorisini kabûl edip de Evrim Teorisini kabûl etmemek saçma olur. Çünkü ikisi de birbirlerinin neden-sonuçlarıdır. Birinin olma imkânı varsa diğerinin de olur. Ey Müminler(!) Evrim Teorisini sorguladığınız gibi Big-Bang Teorisini de sorguladınız mı hiç?



    Bu düşüncenin bize yabancı ve şaşırtıcı gelmesinin nedeni, gerek bilimin bize alıştırdıkları, uzun yıllar kendi düşüncelerini empoze etmesi, gerekse Allah tasavvurumuzdaki eksikliklerden dolayı Allah’ın “birden” yaratmaya güç yetiremeyeceği gibi yanlış düşüncelere kapılmamızdır. Elbette ki Allah, bütün alemi “birden” yaratmaya kadirdir ve zaten öyle de yaratmıştır.



    Allah bütün her şeyi insan için yaratmıştır(Lokman 20). Çünkü kâinatta tek şuurlu maddesel varlık insandır. Her şey insanla anlam kazanır, çünkü o anlamı bir şeye insan yükler. Kâinatın tamamı insana mahsustur.Allah, “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi.(meleklerin anlamlandıramadığı şeyleri, Hz. Adem anlamlandırıyor) Allah anlamsız bir şey yapmaz. Kâinata o anlamı insan yükler. İnsan yoksa kâinatın olmasının bir anlamı olmaz. O halde, ne zaman ki maddesel bir şey var; insan vardır. İnsanın olmadığı yerde maddesel bir şey yoktur. Maddesel bir şey, yine maddesel ve şuurlu bir varlık için gereklidir. Maddesel olmayan bir varlık, (melek, cin, vs.) maddeyi ne yapsın? Allah, kâinatın varlığını insanın varlığına bağlamıştır. Kâinat bir araçtır, aracı kullanacak birinin olmadığı yerde araçtan söz edilemez, maksatsız bir iş abesle iştigaldir. Kâinatın bu kadar büyük olması da bir imtihandır.



    Şöyle bir iddiam var



    Bu mükemmel kâinat döngüsü çok hassas oranlarda-kriterlerde düzenini korur. Öyle ki; evrendeki galaktik düzen, samanyolu galaksisinin dengesine bağlıdır. Samanyolu galaksisinde oluşacak en ufak bir yalpalanma, galaktik kümelerin ve en sonunda evrenin kendisinin bozulmasına yol açacaktır. Samanyolu galaksisi de bu düzenini güneş sistemine borçludur. Güneş sisteminde meydana gelecek ufak bir yalpalanmada samanyolu galaksisinin düzeni de bozulacaktır. Güneş sistemimiz ise düzenini dünyanın varlığına borçludur. Dünyanın yörüngesinde ya da yapısında meydana gelecek olan olası bir düzensizlikte güneş sistemi olumsuz şekilde etkilenecektir. Dünyanın düzenini korumasına gelince; bu da insanın varlığı sayesinde olur. İnsanın tasavvurunda ve dolayısıyle eyleminde meydana gelecek bir bozulmada, kısa ya da uzun vadede insan yıkıma uğrayacaktır. İnsan yıkıma uğrayınca da dünya yıkıma uğrayacaktır. Bunun sonucunda ise güneş sistemi bozulmaya başlayacaktır. Ve en nihâyetinde insan da mevcut düzenini manevi yapısını oluşturan fıtrata borçludur. Vahyi göz-ardı ederek fıtratına aykırı bir yaşamı seçtiğinde çok da uzun olmayan süreler içinde insan ve insanlık fesada uğrayacaktır. Bu fesat da yıkımı getirecektir. Çünkü insan aslında bütün enerjisini ve dengesini maneviyatından alır. Bu silsile; dünya insandan, güneş sistemi dünyadan vs. diye gider.



    Şimdi; kırılmayla başlayan ve en sonunda kaosla sonuçlanan bozulma serüvenini kısaca anlatacak olursak:



    Vahiy göz-ardı edilerek yaşandığında ilk önce insan, insanın bozulmasından dünya, dünyanın bozulmasından güneş sistemi, güneş sisteminin bozulmasından samanyolu galaksisi, samanyolu galaksisinin bozulmasından samanyolu galaksisinin de içinde bulunduğu galaktik küme, bu galaktik kümenin bozulmasından diğer süper kümeler ve en nihâyetinde de kâinat yıkıma uğrayacaktır.



    Kâinat ve insan mükemmel bir uyum içerisindedir. Bu unsurlardan birinin eksikliğinde bu uyum bozulur. Bu yüzden birinin öbüründen daha önce yada daha sonra yaratılmış olması, uyum bozulacağından dolayı kaosun çıkmasıyla sonuçlanır. Tabi ki bu uyumun Allah’ın dilediği zamana kadar korunması en temelde Kur’an=Vahiy ile olur.



    Kâinatta herşey döngü halindedir. Döngü halinde olan herbir materyal, hiçbir zaman şu-anda bulunduğu eksenden ve konumdan başka bir eksende ve konumda bulunmamıştır. Bulundukları konumlar orijinal konumlar ve eksenlerdir. İlk yaratılışta nereye yerleştirildilerse şu-anda da aynı konumda ve eksendedirler. Aşamalı yaratılışta şu-andaki mükemmel konumdan bir-önceki kötü konum söz-konusudur. Fakat bu kötü konum o yapının orada bulunmasına müsade etmez. Yâni orada bir süre bulunamaz. O konumdayken ya düşer, ya kaçar. İşte bu, Allah’ın mucizesidir. Allah’ın bütün yaratışları mucizedir. Mucize ise aşama kabûl etmez.

  5. Asel
    Bayan Üye
    Kâinattaki her varlık orijinaldir. Kendine-has varlıkları vardır. Hiçbir şey başka bir şeyden oluşmamıştır ve türememiştir.

    Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab budur…(Tevbe 36)



    Âyette de açıkça belirtildiği gibi ayların sayısı sonradan belirlenmemiştir. Ayların sayısı yer ve göklerin (göklerden maksat tüm kâinattır) yaratılışının ilk-ânında da onikiydi. Bilindiği gibi aylar deveranını her zaman şaşmaz bir dakiklikle yaparlar. Bu durum güneş sisteminin şaşmaz düzeninden dolayı böyledir. Bu düzen sayesinde her “ay”, mevsimini ve bulunacağı zamanı şaşırmaz. Âyetin dediğine göre bu deveran yerin ve göklerin ilk yaratıldığında da böyleydi. Ayların sayısının oniki olması, dünyanın konumunun, hızının, yörüngesinin vs. her şeyinin özel durumundan dolayıdır. Farklı döngülerde “oniki” sayısının çoğalma yada azalma durumu söz-konusu olurdu. Ya da ayın günleri uzun yada kısa olacaktı. Yâni dünyanın özel konumu ayların sayısının oniki olmasını sağlıyor. Burada dikkat edilecek husus; bu özel durumun, göklerin ve yerin, dolayısıyla da kâinatın ilk yaratılışında da aynı olduğudur. Buradan çıkan sonuç ise şudur: Güneş sisteminin ve dünyanın konumu ve genel durumu kâinatın ilk yaratıldığında da aynı idi. Ayların sayısının ilk yaratılışta da, şu-anda da oniki olması güneş sisteminin orijinalliğini koruduğunu gösterir. Güneş sistemi nasıl orijinalliğini koruyorsa, kâinat da ilk yaratıldığı gibi orijinalliğini koruyor demektir. Kâinat hiçbir zaman şu-anda gözlemlendiğinden daha farklı bir resim vermemiştir. Bu da kâinatın aşama-aşama değil, bir-anda idrak edemeyeceğimiz bir mucizeyle yaratıldığını gösterir. İlk yaratıldığı gibi orijinal, ilk yaratıldığı gibi saf, ilk yaratıldığı gibi muhteşem bir şekilde..

    Kur’an-ı Kerim’in musikisinde müthiş bir uyum vardır. Bu uyum, harflerin mükemmel dizilişinden kaynaklanır.

    Henning de, Kur'an'ın ibareleri, lafızları ve harflerinin musikisi konusundaki araştırmasıyla, bu ses ve ahenk bütününün, titiz bir şekilde hesaplanmış bir senfoni oluşturduğunu ve bunun da onda ifade edilen anlamla uyum içerisinde olduğunu ortaya koymuştur. “Bu senfoninin notaları arasındaki ilişki ve notaların yeri o kadar düzenli ve hassastır ki, yapılacak en küçük bir değişiklik ondaki ahengi ve ritmi açıkça hissedilir tarzda bozacaktır” der. Bu aynen; kâinatın düzeninde oluşacak olan en ufak bir düzensizliğin onu kaosa doğru sürükleyeceği gibi bir durumdur. Zaten kâinatın içinde bulunan tüm komplekslikler bu kompleksliğini kâinatın kompleksliğinden alırlar.

    Demek ki, kâinatın düzeni yâni varlığı çok hassas bir sınırdadır. Bu hassas sınırın odak noktası ise İNSAN’dır. Dolayısı ile, insan yoksa kâinat yoktur. “Dünyada Allah diyen varoldukça kıyamet kopmaz” sözü de bu iddiayı destekler mahiyettedir. Kısacası insan; şimdilerde (2009) çok büyük paralarla kurulan tesislerde, yoğun çalışmalarla aranan, atomun odak parçacığı ve maddenin temel yapı-taşı olduğu sanılan “Higgs Bozonu” gibidir. Her şey o’nda düğümlenir. Çünkü; “insan kâinatın iz-düşümüdür” (yada tam tersi). Zaten insanın bulunmadığı bir kâinat ne işe yarar ki?. Allahualem.



    Bir de çok fazla üzerinde durmak istemediğimiz şöyle bir düşüncemiz var: Şu-anda okuduğunuz yazının mutlak bir gerçekliği olmadığı gibi, kâinatın da mutlak bir gerçekliği yoktur. Kendine has bir gerçekliği vardır tabi ki de. Ama bu gerçeklik mutlak bir gerçeklik değildir. Çünkü Allah’tan başka mutlak bir gerçeklik yoktur. Bir yazı insanda nasıl bir etki bırakırsa, kâinat da insanda öyle bir etki bırakır. Burada aslolan nokta, mutlak bir varlığı olmasa da o şeyin bıraktığı etkidir. Bu etki öylesine yoğundur ki, biz o şeyi “mutlak gerçek” zannederiz. Gerçek olan şey, “ol” ve “öl” emirleridir. Ve biz de diyoruz ki; bu iki emrin arasında geçecek olan zaman ortalama 10.000 sene olacaktır. Evet; kâinatın mutlak bir gerçekliği yoktur. Mutlak gerçekliği olmayan şeyler için ise, ânında “ol”ma ve ânında “öl”me vardır. Aynen televizyonda olduğu gibi; açarsınız; kapatırsınız. Evet; kâinat sadece bir imajdır.



    Bu sürecin ortalama 10.000 yıl olması gerektiğinin nedeni; Kur’an’ın, Hz. Adem’i, ilk peygamber ve ilk insan olarak tanıtmasıdır, (Zümer 6, Nisa 1, En-am 98, A’raf 189) Hz. Adem’den bu yana geçen süreç Tevrat’a göre 7.000 yıl civarındadır. İlk tarımın yapıldığı tarih 10.000 yıl, ilk pulluğun kullanıldığı tarihin 5.000 yıl olması, (M.Ö. 8500’lerde Bereketli Hilal’de ortaya çıkan ilk çiftçiliğin, Orta Avrupa’ya yayılması ancak M.Ö. 5000 yıllarında gerçekleşebilmiştir.) ilk insan göçlerinin 10.000 yıl önce başlaması, dünyanın en eski yerleşim yeri olarak bilinen Çatalhöyük”ün yaşının 9.000 yıl olması vs. gibi nedenler gösterilebilir. Ayrıca, karbon 14 metodu ve diğer metodlarla yapılan zaman belirleme ölçümlerindeki çelişkilerdir. Karbon 14’ün yarılanma ömrü 5730 yıldır. Bu durumda Karbon 14 metodu en fazla 11.460 yaşında olan bir organizmada, o da %20 hata payıyla ölçülebilir. Yarı-ömür belirlenerek yapılan hesaplamalar, olasılık hesaplarıdır.



    Stephen Hawking, “Bebek Evrenler ve Kara-delikler” adlı eserinde şöyle der:



    “Din”ler, evrenin oldukça yakın geçmişte yaratılmış olduğunu savunur. Kökenimizin yakın zamana dayandığı düşüncesini desteklemek üzere kullanılan bir gerçek, insan soyunun kültür ve teknolojide açıkça evrimleşmekte olmasıdır. Şu işi ilk olarak kimin gerçekleştirdiğini veya şu tekniği kimin geliştirdiğini anımsarız. Böylece şu tez çalışır: O kadar uzun süredir var-olamayız, aksi takdirde hali-hazırda şu-anda olduğundan çok daha fazla ilerlemiş olurduk.”



    10.000 yıllık bu zaman dilimi bize çok yakın geldiği için bu süreyi kısa bulabiliriz fakat, 15 milyar yıllık bir yaş düşünüldüğünde ve biz bu sürecin ikinci milyar yılında yaşadığımız kabûl edildiğinde de geçen iki milyar yıl bize az gelecektir. İnsanlar, kendilerine bir sorumluluk yükleyecek zamanı uzağa atmayı severler. Bugün 15 milyar yıl olarak belirlenen süreç, güçlü teleskopların çıkmasıyla, yeni hesap teknikleriyle vs. uzayabilir. Zaten biraz geriye baktığımızda da bu sürecin kademe-kademe uzadığını görürüz. Şeytanın bu uzaklaştırma taktiğine kanmayalım. Çünkü bu teori bizi donuklaştırıyor. Bizi, “içi geçmiş”, “kof” hale getirdi. Müslümanların canlılığını yitirmesine neden oluyor. Çünkü Müslümanları diri tutan en önemli unsur, kıyamet/ahiret unsurudur. Big-Bang teorisine biçilen 13.7 milyar yıllık çok uzun olan bir zaman dilimi insanlara, özellikle de Müslümanlara “uzak” düşüncesini psikolojik olarak telkin ediyor. Tabi ki “başı uzak olan bir sürecin sonu da uzak olur” düşüncesi böylece alttan-alta yerleşmiş oluyor. Bu “uzak görme” unutmaya sebep oluyor. Sonunda da kıyamet/ahiret gerçeği unutuluyor. Unutulunca da… olan oluyor.



    Uzak-tanrı tasavvuru insana ahireti unutturur. Ahireti unutmak yeniden dirilişi unutmaktır. Yeniden dirilişi unutmak tek-dünyalı olmaktır. Tek-dünyalı olmak materyalist olmaktır. Materyalist olmak hırçınca yaşamaktır. İşte bütün Allah’sız teoriler gibi Big-Bang teorisi de, insanlara hırçınca yaşamanın yolunu gösteriyor.



    Belirlenen bu uzun zaman süreci sadece Big-Bang teorisi için geçerli değildir. O evrenin genel materyali için de geçerlidir. Zamanla kâinattaki galaksiler ve yıldızların sayısı 1 milyon, 10 milyon, 1 milyar, 10 milyar, 100 milyar, 200 milyar ve en sonunda 400 milyarlara kadar gelmiştir. Bu rakamların nereye kadar gideceği de belli değildir. Güçlü teleskop ve tarayıcıların gelişmesiyle de bu sayı zamanla artacaktır. Çünkü sınırı bilinmeyen bir alan için söylenecek bütün sözler ve rakamlar mutlak-doğru olamaz. Bakın değişmez bir kanundur; “niteliği bilinmeyen şey hakkında sonsuza kadar nicelik üretilir”. Tarif etmek istediğiniz şeyin niteliğini bilmiyorsanız, sonsuza kadar nicelikler üretmek zorunda kalırsınız. Bu değişmez bir formül ve kuraldır. Sonuçta da; “o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir” âyeti tecelli eder.



    Bilim tarihine bakınca tüm teorilerin zamanla tamamen değiştiğini görürüz. Mesela yüzyıllar boyunca bilim-adamları tüm gezegenlerin arzın çevresinde dolaştığına inanıyordu. Bu, Ptolemy'nin yer-merkezli evren kuramıydı. Sonra Kopernik'in Güneş-merkezli sistemi ortaya çıktı. Bu sistemin doğru, Ptolemy sisteminin ise yanlış olduğunu kabûl etmek kolay olmadı. Bilim dünyasını, gezegenlerin güneş çevresinde döndüğüne inandırmak ancak Kopernik, Galileo ve onları izleyen bazı bilim-adamlarının çetin uğraş ve kavgalarıyla olanak kazanmıştır.



    Newtoncu yaklaşımda, kozmolojinin bittiği zannedilmişti. Şimdi de Big-Bang’ci yaklaşımla bu yapılmaya çalışılıyor. Kıyamet kopmadan hiçbir şey bitmez.

    Pozitif-bilim anlayışı bilim-tarihini kendi açısından yeniden yazdırmaktadır. Bilimsel faaliyeti, “aynı zihniyetle yapılan” sürekli bir faaliyet, sürekli bir ilerleme olarak ortaya koyarlar. Tarihte bir-çok şeyler değiştiği gibi, bilimsel doğrular da değişmiş, bilimsel devrimler olmuştur. Tarihte bilimin sürekli bir ilerlemesi yok; kesintiler, kopmalar, dönüşümler, birbiriyle çatışan bilim görüşleri vardır.

    Bilimin özünde tartışılabilirlik ve yanlışlanabilirlik özelliği vardır. Yâni bilim, mutlaktan bahsedemez, ancak varsayımlardan bahsedebilir.



    Bilim-adamlarının bilim konusunda metodları nedir? Dünyada başka bir bilim-anlayışı yok mu ve olamaz mı? Bazı durumların keşfinde doğru bir metoda sahip olabilmek, felsefeden, bilimden veya diğer yeteneklerden daha önemlidir.



    Bilim-adamlarının evreni açıklamak için söylediği şeyler, kâinatın mutlak-açıklamaları değildirler. Yeterli bir açıklamayı ancak “Mutlak Olan” yapabilir. Çünkü bir şeyi mutlak-anlamda açıklamak istiyorsak, o şeyi mutlak bir şekilde kapsamamız gerekir.

+ Yorum Gönder