+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Barış Hakkında Makale Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Barış Hakkında Makale








    barış hakkında makale örneği







  2. Dilan
    Devamlı Üye





    Barış Hakkında Makale İle İlgili Bilgi

    İnsanlığın varoluşundan buyana hep gereksinim duydukları, genelde oluşumu için hep düşünsel ya da eylemsel uğraşısı içinde oldukları en büyük olgu “barış” olmuştur. Bunun önemini ve değerini yadsıyan hiçbir akılcı düşünce ya da birey görülmemiştir. Herodotos, “Kimse savaşı barışa yeğleyecek denli duygusuz değildir” der. Hangi düşünce sistematiğinde olursa olsun, her birey ya da düşünce sistemi, barış kavramının/olgusunun varlığına ve gerçekliğine inanmış ve fakat bunun olası olup olmadığını hep tartışagelmişlerdir. Hep önemine inanılmıştır. Gerekleri yerine getirilmeye çalışılmış ve ancak sistem analizleri boyutunda doğal düşünsel farklılıklar, akılcı ve objektivist yaklaşım ve algılamaların yetersizlikleri nedeniyle her zaman pozitif sonuçlara ulaşılamamıştır. Bugünlere dek olumlu, başarılı bir barış sonucuna ulaşılamamasının tek nedeni, bireylerin barışın önemine inanmamış ya da inanmıyor olmaları değil; uygulamalardaki yorum ve algılama farklılıkları olmuştur. Akılcı ve düşünebilen bir insanın çıkıp da barışın gereksizliği ya da önemsizliğini savladığı görülmemiştir, bu olası da değildir. Bireysel düşünce ve yaklaşımlarda gereğine ve önemine tartışmasız inanılan barış, bireyler ötesi – bireyler üstü, toplumsal ya da kitlesel iletişim ve ilişkilerde, anlayış ve yorum farklılığı ile çıkar çatışmaları nedenlerinden tüm dünyaya savaşlar yaşatmış ve yaşatmaktadır. Bireyler ve halklar arasında sorun olmayan ilişkiler, yönetimlerin sorunlu düşünce sistemlerinin çıkarcı yaklaşımları barışı çıkmaza sürüklemektedir.

    Barışın İlkeleri

    Barışın temel ilkesi “insan sevgisi”dir, genel anlamda tüm insanları, insanlığı sevebilmektir, kendi türüne saygı duyabilmektir. Sevgi, saygı, karşılıklı çıkarlara ve haklara değer vermek, insanlığın temel evrensel değerlerini tartışmamak, barış koşullarını oluşturan ögelerdir. İnsanı insan olduğu için sevebilen, haklarına ve değerlerine saygı duyabilen toplumların anlaşmazlık yaşaması zordur. Ancak yönetimler söz konusu olduğunda, iş bu denli kolay olamamaktadır. Bireylerin haklarını savunan bir devlet –bireyler üstü bir güç- varken, devletlerin haklarını savunan, yaptırım gücü olan devletler üstü bir kurumun eksikliği yaşanır çoğu zaman. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1900’lü yıllarda kurulan BM, kuruluş amaçlarına çoğu zaman ulaşamamaktadır. Zaten ciddi bir analiz yapılırsa, BM’in bile kuruluş sistematiğinde güçlü ülkelerin bir hegemonyası hemen göze çarpar. Ülkelerde demokrasi tartışmasız kabul edilip savunulurken, devletlerarası bir üst kurum olan BM’in oluşum sistematiğinde demokratik niteliği tartışmalıdır: güçlülerin görüş ve yorumları değerlidir: onların “veto” hakları vardır çünkü.. İşte, barışın bireyler ötesi ve hatta devletler üstü bir gücün varlığını gerekli kılması ve bunun başarıyla yürütülememesi, gerçek barışın varlığını ve yaşama geçirilmesini zorlaştırmaktadır. Bireyler arasında barışın temel ilkesi olarak alınan “sevgi ve haklara saygı” koşulu, devletlerarası çarpık ilişkiler nedeniyle zorluklar yaşatmaktadır insanlara! Bu, devletlerin yönetimlerinin, kendi çıkarlarını her türlü ilke ve hakların üzerinde görmelerinden; ilkesizliklerindendir. Barışın sağlanması, ülke yönetimlerinin barışın ilkelerine inanmaları ve saygı duymalarıyla olasıdır ancak.

    Barış Felsefesi

    Hegel’e göre, bireylerin üstünde devletin bulunması bir toplumda düzeni güvence altında tutarken, devletlerin üstünde bir devlet bulunmaması, uluslararası anlaşmazlıkları zorunlu kılar. Ayrıca Hegel, güçlü devlet-güçsüz devlet ayırımını da kaçınılmaz bulur. Tarihin her döneminde üstün devletler olmuştur, bunlar güçlerini diğerlerine benimsetmişlerdir. Nietzsche de aynı şekilde savaşı bir zorunluluk olarak görür. Hatta Hegel’den daha da ileriye giderek onu bir gereklilik diye belirler; savaş yaratıcı, yenileyici, arıtıcıdır. Bu yüzden barış, onun gözünde savaşa geçiş yeri olarak önemlidir: “ Barışı yeni savaşların aracı olarak sevmelisiniz, uzun sürmüş barıştan çok kısa barışı istemelisiniz.” J.Giraudoux ise barışı “iki savaş arasındaki kesinti” olarak tanımlar. Sürekli barışı tasarlayanlar da vardır. Bunların başında Kant gelir. Kant, “Sürekli Barış Tasarısı”nda, yetkin barışın koşullarını araştırır ve bu yolda yetkin bir siyasal kurumun oluşturulmasını öngörür, bu durum devletlerin ilişkilerini düzenleyecek bir kurum olacaktır. Böylesi bir bağlaşma, bireyleri dünya yurttaşı kılacaktır. Kant, devlet adamlarının yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm ülkeleri düşündüğü bir evrensel uzlaşma düzeni tasarlar. Platon ise toplumsal barışın kaynağını, bireyin iç derinliğinde görür. Bir toplumun barış içinde olması da ekonomik düzene dayalı iç dinginlikle ilgilidir. Yoksulluk, ordunun çok güçlenmesi ya da güçsüz düşmesi toplumları savaş tehlikesiyle yüz yüze getirir. (1)


    Barış Etiği

    Çevre etiğinin, ama çoğunlukla temel ilkesi “adalet” olan siyasal etiğin kapsamı içine giren ve “haklı” amaçları gerçekleştirmenin aracı olarak görülen, savaşı ve silahı yasaklayan uygulamalı etik türü(2). İnsanoğlunun doğayla uyum içinde, doğayla barışık yaşamasının önkoşulunun öncelikle insanların kendi aralarında huzuru sağlamalarında olduğunu savunan, her türden silahı ve savaşı hor görüp insan haklarına dayalı bir adalet anlayışından yana olan, öncülüğünü biricik amaçları “dünya barışı”nı kurmak olan Çevreciler ile Yeşiller’in yaptığı uygulamalı etik dalına “barış etiği” adı verilmektedir(3). Böylesine evrensel ve yüce bir görüşün belirli bir grup ya da gruplara maledilmiş olması acıdır, buna tüm insanlığın sahip çıkması gerekir. Tüm insanlığın yararına olduğu tartışılamayan bir görüş ya da düşünce, evrensel bir değere sahip olmalı ve tüm insanlık tarafından saygı gösterilmeli, değer verilmelidir. “İnsan haklarına dayalı bir adalet anlayışı”ndan yana olmamak bir insanlık suçu, insanlık ayıbı olmalıdır. Genel dünya düzeninde bir evrensel barışın hakim olması, kimi zaman insana bir dünya devletinin varlığını, hatta bazen zorunluluğunu düşündürtür. Ancak bunun oluşumunun zorlu ve sancılı olacağı da açıktır. Dünya çapına aynı düzeyde yayılmış genel bir barışı ancak tek bir dünya devletinin getirebileceğine yönelik bir düşünce bağlamında kimi başka düşünürler mantıksal olanaksızlıklardan daha çok böyle bir durumun yaşama geçirilmesinin önündeki pratik güçlükler üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Kant için, tek bir dünya devleti ussal bakımdan kavranabilir bir düşüncedir ama despotizm yoluyla gerisin geriye anarşiye götürmesi de bir o kadar kaçınılmazdır. Hobbs’a göre ise, tek bir dünya devleti düşüncesi, kavranması olanaklı olmakla birlikte bütünüyle gereksizdir; çünkü barış halini koruyup sürdürmek için gereken güvenlik ortamını sağlamak, ayrı ayrı devletlere bölünmüş daha küçük ölçekli toplumsal düzenlerde çok daha kolaydır. Nitekim Hobbs’un gözünde, egemen devletler arasında varolan doğal durum, toplumsal düzenin olmadığı ortamda bireyler arasında varolan doğal durumdan hiç de daha kötü değildir. Ancak, tartışmasız doğru bir şey varsa, o da, düşünülebilecek her türden yasal düzenin, ancak kendi egemenliği altında yaşayan bireylerin öznelliklerini, buna bağlı olarak da insanların temel hak ve özgürlüklerini tanıyarak barışı kurup güvence altına alabileceğidir.

    Franz Alt, “yüreğin geri dönüşü”nde şöyle yaklaşır konuya: Anlayış ve zihniyetlerimizi kökünden değiştirmek, maddeci insanı değil, gerçek insanı amaçlayan bir geri dönüşü gerçekleştirmek şarttır. Bu geri dönüşü herkes gerçekleştirmek durumundadır. Gerçek barışa zemin hazırlamak için bireyin şu soruyu kendisine sorarak ilk adımı atması gerekmektedir: “Benden korkan ve benim de kendisinden korktuğum öteki’nin bu duyguyu yenmesini nasıl sağlayabilirim?” Kendimi düşmandan nasıl koruyacağım sorusu, artık başlıca derdimiz olmaktan çıkmalıdır. Asıl sorumuz, düşmanımı kendimden nasıl korurum olmalı. Bu da akıllıca düşman sevgisi demektir. Barışa ancak ahlaki açıdan kendimizi üstün görmeyi bir yana bırakırsak yakınlaşabiliriz. Şimdiye kadarki siyasal etiğimizin geniş ölçüde parmağımızla hep öteki’nin içindeki kötüyü unuttuğumuz bir işaret parmağı etiği olduğunu görmek zorundayız.




+ Yorum Gönder