+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Masal ve Hikaye Forumunda Gelin kayaları efsanesi hakkında yazı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    Gelin kayaları efsanesi hakkında yazı








    GELİN KAYALARI EFSANESİ HAKKINDA BİLGİ

    Gelin Kayası

    gelin-kayas-.jpg

    Melet Irmağına doğru inen sarp tepenin, ormanlarla örtülü yamacında çok fakir ve yaşlı biri varmış. Melet, kenarındaki değirmenlere gidemeyen köylülerin zahralarını avlusundaki ufak dibek taşında öğütür, geçimini bu suretle sağlarmış. Bazı rivayetlere göre. bu öğütücü bir kişi tarafından döndürülebilen, çevre halkının "El Değirmeni" dediği cinsten bir taş değirmeni imiş. Günün birinde, yaşlı değirmencinin kızını, uzaktan bir köyden bir gence istemişler. Hayırlısı olsun, deyip evlendirmişler. Çeyiz olarak, elinde, avcunda ne varsa kızına vermiş. Düğüncüler, gelinin eşyalarını atlara yükleyip, oğlan, evine doğru yola çıkacakları zaman, gelin etrafı söyle bir süzmüş. Avlunun bir kenarında duran babasının ekmek teknesine, kendini bugünlere getiren el değirmenine gözlerini dikmiş,

    Kızının bu halini güren babası, yanına yaklaşmış:

    - "Kızım, değirmen tası bizde kalsın."

    diyecek olmuş. Düğün alayının ileri gelenleri durumu kavramışlar.

    İçlerinden biri:

    - Emmi veriver şu değirmen taşını kızınada, biz de yola düzülelim.

    Yaşlı baba:

    - Olmaz, o bana lâzım.

    Onunla geride kalan çoluk çocuğumun nafakasını sağlayacağım, veremem, diyerek karşı koymuş.

    O sırada, yeni gelin :

    - Babam benden bir taşı esirgiyor. Ben de onsuz gelin gitmem. Diyerek boynunu büküp, oturuvermiş kapının önüne.

    Düğüncüler yaşlı babanın geçimini nasıl sağladığını bilmediklerinden, bu değirmenin aile için ne derece kıymetli olduğunu kavrayamamışlar., işi, basit bir "gelin eşyası" bir taş olarak görmüşler, içlerinden biri:

    - Hadi, emmi bu kadar da nekeslik etme. Alt tarafı iki taş parçası bunun insan kızından bunları esirger mi?.. Bak, o da yurt-yuva sahibi oluyor. Yolumuz uzun, bekletme bizi., diyerek, değirmen taşlarnı omuzlayıp, yanındaki hayvana yüklemişler. Zavallı baba, bu durum karşısında ısrarın faydasızlığını anla*****, boynunu bükmüş. Kendisinin nekes tanınmasına mı, o yaşlı haliyle çoluk - çocuğuna değirmensiz nasıl bakacağına mı üzülsün?. Kala kalmış, ortalıkta. O sırada, önde davul - zurna, arkada at sırtında gelin; köylüler, eşya yüklü atlarla düğün alayı, dimdik sırta doğru yola koyulmuşlar. Yaşlı gözlerle kafileyi izleyen babanın tâ yüreğinin derinliklerinden bir tel kopmuş sanki Derin bir ah çekli, aklıyla mı, gönlüyle mi, bilinmez seslenivermiş, davullu alayının ardından:

    -Bir taşı bize çok görenleri Allah ne etsin Hepiniz taş olun taş.

    Ertesi gün, karşı tepelerden be geçeye bakanlar, Melet ırmağına doğru inen dik bir yamacın, bıçak gibi çıkıntılı bir kısmında, acayip şekilli kayalar görmüşler. Daha düne kadar ormanlık olan bu yamaçta kayaların bulunuşundan ziyade, görünüşleri onların şaşkınlığa düşürmüş. Çümkü, bu kayalar sanki bir kafilenin heykelleşmiş şekline benziyormuş. Atıyla yaylısıyla, dzvullu - zurnalı bir gelin alayının tıpkısıymış. Yılların yağmuru, karı ve fırtınalarına rağmen, bozulmayan şekilleriyle günümüzde dahi görenleri şaşkınlığa düşüren bu kayaların etrafı koyu bir yeşillikle çevrilmiştir. Yılların yağmuru, karı ve fırtınalarına rağmen, bozulmayan bu kayaların etrafı koyu bir yeşillikle çevrilmiştir.



    Ayaklarının ucundaki sonsuz mavi boşluğa uzun uzun baktılar. Arkalarında alabildiğince uzayıp giden yeşilin her tonuyla bezenmiş çayırlar, önlerinde ise gözalabildiğince derin vadide üzerinde kartalların nazlı nazlı bir bebek gibi sabırla süzülüşlerini seyrettiler

    Ara sıra kuşların cıkarmış oldukları o tok ve derin ses bütün ormanda yankılanıp tekrar olduğu yere dönüyordu.Bu göz alabildiğince derin vadinin gercek hakimleri bu kuşlar olsa gerekti. Çünkü ne aşılabilecek bir yer ne de gidilecek en ufak yol olmayan bu vadi ancak kanatlarla aşılabilirdi.

    Onlar iki çobandılar.

    Hemen hemen aynı yaşta idiler. Ama diğer çoban onlardan oldukca yaşlı, hatta hatta babalarının emsaliydi. İki genç çoban oturmuşlar artık sürüleri arkalarında bu uçurumdan başka hiçbir çıkkışı olmayan biravuç içi gibi düzlüğün olduğu, iki yanı tepelerle sarılı bulunan bu yerde Mehmet Ağayı ve sürüsünü bekliyorlardı. Mehmet Ağa hep onlardan sonra gelir, hep onlardan önce giderdi. Yine öyle olmuştu. Önce onlar gelmiş, her zaman yaptıkları gibi uçurumun hemen başına oturmuşlar,aşağıda vadiyi seyrediyorlardı.

    Güneş yavaş yavaş tepelerin arasına doğru kaymış, sonbir gayretle solğun ışıklarını etrafa dağıtıyordu.Çok değil biraz sonra her yer karanlığa bürünecek bu koskoca ovada kendi nefeslerinden başka bir ses duymayacaklardı.

    Derken arkalarında hep o alışılmış sesleri duydular. Sürünün önündeki koçlar artık son bir gayretle ilerlerken boğazlarına bağlı o koca çanların çıkarmış oldukları sesler yüzlerce koyunun hepbir ağızdan çıkarmış oldukları seslerin arasında kaybolup gidiyordu.

    Nihayet sürüler bir araya gelmiş artık hep beraber sabahın ilk ışıklarına kadar oldukları yerde kalacaklardı. Mehmet Ağa ağır ağır adımlarla uçurumun başında vadiyi seyreden iki genç çobanın yanına vardı,her zamanki gibi;

    -Selamün aleyküm ağalar

    -Aleyküme selam Mehmet Ağa buğün yine geç kaldın

    Usulca yanlarına oturdu elini koynuna attı,siğara tabakasını çıkardı. O nasırlı ellerinin parmaklarıyla sanki bir bebeği okşarcasına acele etmeden yavaş yavaş tütününü sardı.Kağıdı dudaklarının ucuyla ıslatıp tabakanın hemen yanında kalın bir lastikle bağlı duran ağızlığını aldı.Usulca sigarasını yaktı.Derin bir nefes çektikten sonra,

    -Deyin bakalım ağalar bugün nasılsınız?

    İki genç çoban hiç ses çıkarmadan öylece ona baktılar.Mehmet Ağa yıllardan beridir bu obada çobanlık yapmaktaydı. Ta çocukluğundan beri bu dağları bu ovaları karış karış ezberlemişti.

    Babasıda bu dağlarda çobanlık yapmıştı.Bir bakıma bu çobanlık babasından yadigar kalmıştı.Hiç evlenmemişti. Bir aileside yoktu. Kolay kolay kasabaya inmez kimseylede uzun boylu konuşmazdı. Yalnız tütünü bittimi kimse onu tutamazdı.Bu göz alabildiğince uzayıp giden ovalarda bu ıssız dağ başlarında tek arkadaşı dostu sigarasıydı.

    Birsüre öylece üçü birden sessizliğe daldılar.

    Hemen arkalarındaki yamaçta akmakta olan pınarın sesinden başka bir şey duyulmaz olmuştu. Hiç yorulmadan nazlı nazlı akan sular pınarın taş çanağından aktıkça sanki delicesine çoşuyor biranönce varmak istediği yere koşarcasına yemyeşil çimenlerin arasında kaybolup gidiyordu.

    Birden genç çobanlardan birisi arkasına doğru dönerek pınarın hemen üzerinden göğe yükselen tepeye uzun uzun baktıktan sonra,

    Bak Mehmet Ağa, Gelin Kayası yine göründü.

    İki genç çoban ve Mehmet Ağa arkalarında ki güneşin son ışıklarında bütün endamıyla adeta bir gelini andıran tepenin yamacında öylece asılı kalmış kayaya baktılar.

    Hangi yönden bakarsa baksınlar her akşam üstü güneş tepenin arka tarafına düştümü nazlı bir gelin gibi öylece ortaya çıkardı. İşte bu yüksek obada bunca düzlükler bunca yerler varken bu üç çobanı buraya balayan bu kaya parçasından başka bir şey değildi. Her günün akşamında bu ıssız ve kimsenin geçmediği bu dağlarda belkide paylaştıkları tek dostları burası, yani Gelin Kayasıydı.

    Önlerinde bütün güzelliğiyle sonsuzluğa doğru açılan bu vadi gibi arkalarındada uzaktan bakınca sanki üst üste binmiş gibi görünen üç büyük tepe sıralanıyordu. Bu tepelerin doruklarındaki karların beslediği ufak bir dere kendi halinde nazlı bir bebek gibi salına salına hiç acele etmeden sularını ta aşağılara akıtıp gidiyordu.Uzaktan görünen bu dere aynı zamanda Eskihisar’a İndere obalarının sınırıydı. Göz alabildiğince uzanan bu yemyeşil ovalar üzerinde bir sürü oba ve köy bulunuyodu. Aslında bu yerler çok eski yerleşim merkezleriydiler.
    Zamanla bu obalar ve köyler birbirleriyle birleşmişler ayrılmışlar, kimileri bu güne kadar gelmiş kimileride göç yüzünden dağılıp gitmişlerdi. Ama hala zamana inat ayakta durmayı başarmış ufak derelere kurulu değirmenler, taş fırınlar yine de insanlara hizmet vermeye devam etmekteydi.

    Artık iyice akşam olmuş gökyüzünde ay yavaş yavaş belirmişti. Çobanlar beraber oturmuşlar kepeneklerini rüzgara siper yaparak akşam azıklarını çıkardılar.

    Genç çobanlardan birisi nihayet sessizliği bozarak Mehmet Ağaya seslendi.

    -Mehmet Ağam hani bize Gelin Kayasının hikayesini anlatacaktın.Bizi merakta korsun hele bir anlatta bu hikayeyi bizde bilelim.

    Heya dedi diğer çoban. Anlatta bizde merakımızı yenelim Mehmet Ağam, bende ateşe çay koyayım sen anlatırken hep beraber içeriz.

    Sonra etrafından topladığı bir kucak çalı çırpıyı hemen önlerinde her akşam ateş yaktıkları iki taşın arasına koyuverdi
    . Cebinden çıkardığı çakmağını dikkatlice çalılara yaklaştırdı. Günboyu kurumuş çalıların yanarken çıkarmış oldukları sesler gecenin sessizliğini bozdu. Alevler gökyüzüne doğru tüm gücüyle yükselmeye başladı. Uçuşan kıvılcımlar gecenin karanlığında ateş böcekleri gibi dört bir yana uçuşarak başıboş öylece gözden kayboldular.








  2. Asel
    Bayan Üye





    GELİN KAYALARI EFSANESİ


    Mehmet ağa sarma tütünden yaptığı sigarasından derin bir nefes çekip dilden dile dolaşan ama asla unutulmayan Gelin Kayasının öyküsünü anlatmaya başladı.

    Bende sizin gibi merak eder dururdum banada babam anlattı.Aslında çok uzun bir hikaye.Bu zamana kadar dilden dile dolaştı kimine göre bir efsane kimilerine göre bir öykü oldu.

    Derler ki bugün birkaç haneden ibaret indere obası o zamanlar epey kalabalıkmış. İndere de kurulan pazara Eskihisarlılar başta olmak üzere yakında bulunan tüm köyler ve oba insanları gelirler alışveriş ederler eksiklerini görürlermiş. Osmanlının son zamanlarına rastlayan bugünlerde ne kadar İstanbul’dan uzak olsa da halk çok sıkıntılı günler geçirmekte imiş. Buralarda yaşayan az sayıda ki Rum ve Türkler belli bir ahenk içinde yaşayarak bu günlere kadar gelmişler, birbirlerine göstermiş oldukları samimiyet ve dostluklarına güvenerek bu dağların eteklerinde bulunan gözden uzak bu köylerde kardeşçe yaşamayı sürdürmüşler, ta ki Osmanlı dara düşene kadar.

    İşte günlerden birinde bu İndere obasında kurulan pazarlardan birinde burada ninesiyle beraber yaşayan bir rum kızı pazar yerine birşeyler satmaya gelmiş. Bu uzun boylu sarı saçlı ela gözlü Rum kızı güzelmi güzel her görenin hayran kaldığı bir genç kızmış. Tesadüf buya o günkü İndere de kurulan bu pazara komşu olan Eskihisar dan bir beyin oğluda atının nallarını yaptırmak için uğramış. Atını bir seyise emanet ettikten sonra kurulan pazar yerini dolaşmaya başlamış. Birkaç kez pazar yerinde dolaştıktan sonra artık atına atlayıp dönmeye karar vermiş.

    Pazarın sonuna doğru ilerlerken kendi halinde oturmuş bir genç kızın omuzlarından aşağı sarkıttığı o upuzun sarı saçları dikkatini ceker. Merakını yenemez ön tarafa gecerek genç kızın yüzüne bakar. O anda genç kızın o güzel sapsarı saçlarını görür. Görür görmesinede içi bir hoş olmuş. Gayrı dinmemiş gönlünün sızısı,artık sabırsızlıkla ceker olmuş tüm pazar kurulacak günleri. Ne yaptıysa ne ettiyse söz dinletememiş gönlüne. Artık aşık bir divane olmuş ne söylese dinlemez kalbi. Her Pazar günü önce onun yanına uğrar olmuş. Birkaç yiyecek aldıkdan sonra da ayrılırmış İndere’den

    Aradan gecen uzun zamandan sonra genç kızda anlıyor bu sevğiyi. Kendisi de karşılık verir beyin olguna. Eskihisarlı beyin oğluyla bu güzel rum kızı zamanla bir arkadaş daha sonrada ayrılmaz birer sevgili olurlar.

    Günler haftaları haftalar ayları kovalar. Aradan mevsimler akıp gider.Beyin oğluyla bu güzel rum kızının aşkı yörede dilden dile dolaşıp bir efsana olmuş. Beyin oğlu İndere’de bir köy evinde ninesiyle beraber tek başına yaşayan bu güzel rum kızına gönlünü iyice kaptırmıştır. Kızda ondan hoşlanmakta İndere’de kurulan pazar günlerini artık beraberce köyün hemen yanıbaşında bulunan buğün ‘’Gelin Kayası’’ diye anılan yerde gecirirlermiş.

    Gel zaman git zaman imparatorluk iyice sıkıntıya düşüp memlekette isyanlar baş gösterince eli silah tutan ne kadar insan varsa hepsini askere çağırmışlar.Beyin oğluda herkes gibi düşmanla savaşmak için askere çağrılmış .Osmanlının yedi düvele karşı savaşyığı o günlerde beyin oğlu pekte uzağa gitmemiş. Ozamanlar askere çağrılanlar Samsun’da bulunan birliklerden dağıtım oluyorlarmış
    . Beyde oğlunun uzağa gitmesine gönlü razı gelmemiş. Aradan geçen üç ayın sonunda rum kızı beyin oğlundan bir mektup alır. Bir sevinç kaplar içerisini. Nasıl sevinmesin ki artık onu düşünmeden onu biran olsun aklından gecirmediği hiçbir anı yoktur. Sanki yüreğinin bir parcası bir kuş misali avuçlarının arasından uçup gitmiştir. Canından çok sevdiğini hiçmi hiç bilmediği hiç görmediği uzak gurbet ellerine salmıştır. Beyin oğluda göndermiş olduğu mektubunda kendisini beklemesini onu çok sevdiğini söyler .

    Rum kızıda hemen ona bir mektup yazar. Sözünde durduğunu onu ömürboyu bekleyeceğini söyler. Yazmış olduğu mektubun içine sarı saçlarından birkaç da tel koyar.

    Günler hızla gelip gecer. Günler günleri, aylar ayları kovalar zaman bir su misali hızla akıp geçer. Artık memleketin her yerinde isyanlar başlamıştır. Osmanlı artık başkalarının deyimiyle hasta adamdır.

    Derken umutların tükenmek olduğu bir zamanda rum kızı sevgilisinden son bir mektup daha alır. Yakında Samsun’dan ayrılacaklarını kendi birliğinin Bafra’ya rum çeteleriyle savaşmaya gideceğini yazmıştır. O zamanlar Bafra ve çevresini kasıp kavuran her yeri talan eden astığı astık kestiği kestik bir rum çetesi vardır. Bu çete zamanla büyümüş ve yöre halkı bulundukları köyleri kasabaları yavaş yavaş terk etmeğe başlamışlar bu çetenin başında da Andon adında birisi vardır.

    Bu mektup.aynı zamanda beyin oğlunun sevğilisi rum kızına yazdığı son mektuptur. Kendiside nerede olduğunu bilmediğinden sevgilisine bir mektup bir haber salamaz. Yine aradan uzun zaman gecer. İndere’ye, Eskihisar’a gelen solğun zarflı sararmış mektuplar hep kara kara haberler getirirler. Analar uzun geceler boyunca beşiklerini sallayıp uyutup büyüttükleri evlatlarını genç kızlar ise doyasıya bir yastığa baş koymadıkları adamlarını şehit verip bağırlarına taş koyarlar. Zaman hızla akıp gelir gecer. Rum kızının içine bir korku siner. Fırsat buldukca işte tam burada bu uçurumun başına gelir akşamın son demine kadar gözlerini ufuktan ayırmadan öylece oturur kalırmış. İndere köylüleri de anaz onun kadar merak eder, şehirden dönenlere askerden gelen gazilere beyin oğlunu sorar olmuşlar. Ama nafile. Nebir haber nede mektup dahi alamamışlar. Beyde kimlere haber salmışsa oda bir haber alamamış.

    Artık İndere’lilerde umudu kesmişler beyin oğlundan.

    Rum kızınında günden güne tasası artmış içi içine sığmaz olmuş. Şimdi daha çok gelir olmuş bu buluştukları şimdi çobanların ateş yakıp öykülerini anlattıkları yerde bulunan pınarın başına orada öylece saatlerce kalır oturur dururmuş.

    Kara haber tez ulaşır derlerya, yine öyle olmuş.

    Bir akşam üzeri ta aşağılardan bir toz bulutunun hızla İndere obasına doğru geldiği görülmüş.Bütün köy halkı gittikce yaklaşan bu toz bulutunun ne olduğunu merak edib beklemeye başlamışlar. Toz bulutu yaklaştıkca gelenlerin askerler oldukları anlaşılır.İndere muhtarı başta olmak üzere herkes köy meydanında beklemeye başlar. Toza karışmış atlar ağızlarından köpükler sacarak son bir gayretle köy meydanının ortasında öylece durdular .Nihayet bir manğa yorğun asker atların üzerinden inerek yere ayak bastılar.

    Birkaç hoşbeşten sonra onbaşı Eskihisar Köyünü ve oradaki beyin adını sorar. İndere muhtarı gidecekleri köyün uzakta olduğunu bu gece burada kalıp misafir olmalarını, dinlendikden sonra yarın yola çıkmalarını söyler. Onbaşı ister istemez kabul eder. Akşam olduğunda yemekler yenir çaylar içilmeye başlanır.

    Muhtar birzaman sonra merakını yenemez ve mahcubiyetle sorar,

    -Merakımı mazur görün onbaşım Eskihisarda ne yapacaksınız? der.

    -Onbaşı olanı biteni dili döndüğünce anlatır. Beyin oğlunun Bafra’da Rum çeteleriyle savaşırken pusuya düşürülüp şehit olduğunu künyesinin Giresun askerlik şubesine gönderildiğini bunu bildirmek için Eskihisar’a beyin yanına gittiklerini söyler.

    Başta İndere muhtarı olmak üzere herkes usulca başlarını önlerine eğerler. Artık kimseden tekbir ses çıkmaz sanki zaman durmuştur. Odada bulunan köylüler birbirlerinin yüzlerine öylece bakakalırlar.

    Ertesi gün haber kulaktan kulağa evden eve yayılır. Herkes beyin oğlunun Rumçetesi tarafından vurulup şehit olduğunu duyar. Rum kızıda sevdiğinin vurulup öldügünü öğrenir.

    Kurtuluş savaşının başlamasıyla burada ve yakın köylerde oturan birçok rum aile oturdukları yerleri bırakıp gitmişlerdi. Aslında ninesi de istemişti buralardan göç etmeyi. Ama o söz vermişti birkere beyin oğluna. Onu dönünceye kadar bekleyecekti. İndere liler onları hiçbir zaman bir yabancı olarak görmemişlerdi. Aynı değerleri paylaşmışlar ,aynı bayramlarda köy meydanlarında buluşup oyunlar oynamışlardı. Artık onların bir parçası olarak kalmışlardı burada. İndereliler belki de hiçbir zaman doyasıya yaşayamadıkları sevgiyi hep bu iki gencin aşkında görmüşlerdi belki de Onun için kendilerinin yaşayamadıkları bu sevği sürsün gitsin istemişlerdi. Bugüne kadar aldıkları hiçbir kötü haber onları bu kadar derinden etkilememişti.

    Aradan bir hafta geçer artık dayanmaz olur yüreği bunca acıya. Yüreği parcalanmış gururu kırılmıştır birkere. Sevdiği insanın bir Rum kurşunuyla vurulup şehit edilmesini kabul edemez. Bir sabah erkenden kalkar her zaman buluştukları bu yere gelir. Pınarın hemen yanındaki tepenin yamacına çıkar. Uzun uzun aşağıdaki şimdi geniş kanatlı kartalların nazlı bir bebek gibi süzüldükleri sonsuz boşluğa bakar bakar…

    .Kararını vermiştir birkere gözlerini kapar ve kendini boşluğa salıverir. Bir kuş misali uçar gider sonsuzluğun içine doğru. Artık hiç açı çekmez yüreği . Yüzünde mutlu bir tebessümle öylece bakakalır o simsiyah gözleriyle gökyüzüne doğru.

    -İşte böyle dedi Mehmet Ağa

    Bundan sonrada buraya Gelin Kayası denir olmuş.

    Bu pınarın başındaki söğüt ağacı her baharın başlanğıcında en güzel elbiselerini giymiş genç kızlar tarafından ziyaret edilip süslenir. Söğüt ağacının tomurcuklarını saldığı dallarının uçlarına sevdiklerine kavuşamayanların sevipte ayrılanların ya da sevğilerinin ömür boyu sürmesini isteyenlerin bağladıkları, kimi zaman caputları kimi zaman iplikleri kimi zamanda mavi boncukları inatla rüzgarda nazlı nazlı sallar durur.

    Zamanla kimisi sevinmiş kimi sevgililerde umudunu kaybetmeden beklemiş durmuş.

    Çoğu kez en güzel sevda türküleri hep burada söylenir olmuş.

    Giresun un iç kesimlerinde anlatılan bu Gelin Kayası öyküsü yüzyıldan beridir kuşaktan kuşağa anlatılır.Bu öykü bazen değişikliğe uğrasada özünde birbirlerini ölesiye seven iki gencin yaşanmış gerçek sevgilerini anlatır. .

    Not..Giresun kültürünün bir parçası olan bu ‘’Gelin Kayası’’ adlı öykü Şaban Kutlu’nun yine Giresun yöresi efsanelerinden derlenmiş oniki öyküden oluşan basıma hazır ‘’Ateşi Suya Tutmak ‘’adlı öykü kitabından alınmıştır.





+ Yorum Gönder


gelin kayası,  gelin kayaları efsanesi,  gelinkaya efsanesi,  gelin kayası efsanesi,  taş gelin efsanesi,  gelin kaya efsanesi