+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Masal ve Hikaye Forumunda Kırk Yiğidin Kıskançlığı Hikayesi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Harbikız
    Devamlı Üye

    Kırk Yiğidin Kıskançlığı Hikayesi








    Kırk Yiğidin Kıskançlığı metni


    Dirse Han için güzel günlerin en güzelleri başlamıştı. Yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmuyordu.
    Bayındır Han’ın şenliğinden döner dönmez obasında muhteşem bir ziyafet verdi. Dört
    bir yana atlı çıkarttı, tanıdık tanımadık herkesi davet etti. Açları doyurduktan, çıplakları giydirdikten,
    borçluları borcundan kurtardıktan sonra obanın ortasında büyük bir ateş yaktırdı ve herkesi etrafında
    toplanmaya çağırdı.
    “Ey Oğuz beyleri, halkım!” diye bağırdı sonra herkesin duyabileceği bir sesle. “Şu yanımda gördüğünüz
    yiğidi hepiniz tanırsınız. Onu bugüne dek Dirse Han’ın oğlu diye çağırırdınız. Sevgili oğlum, altı
    yetişkin erkek tarafından güçlükle zapt edilen canavar bir boğayı, Bayındır Han’ın obasında çıplak
    elleriyle yere devirdi. Sonra üzerine çöktü, yıldırım hızıyla hançerini çekerek başını gövdesinden ayırdı.
    Dedem Korkut ona Boğaç Han ismini verdi. Ben de ona beyliğimi ve tahtımı veriyorum! Benden
    sonra obamızın hanı o olacak! Tanrı ona uzun bir ömür versin, bileğini sağlam, kılıcını keskin tutsun!
    Girdiği her uğraştan alnı ak çıksın! Yaşasın Boğaç Han!”
    Gök gürlemesine benzer bir uğultu ona karşılık verdi: “Boğaç Han çok yaşa!”
    Herkes sevinç içindeydi. Boğaç Han gibi bir kahramanın obalarını yükselteceğinden, zenginleştireceğinden
    emindiler. Parlak bir geleceğin yaklaşmakta olduğunu hissediyorlardı.

    Böylece günler akıp gitti. Dirse Han, vaktinin tümünü gurur duyduğu oğluyla geçirmeye başlamıştı.
    Birlikte günler boyu süren avlara çıkıyor, her defasında elleri dolu geri dönüyorlardı.
    Yine böyle bir günün akşamında Dirse Han obada büyük bir ateş yaktırdı. Nar gibi kızaran büyük
    bir erkek geyiğin etinin nefis kokusu, herkesin iştahını açmıştı. Obanın ileri gelenleri, namlı yiğitleri
    yerlerini almışlardı.
    Boğaç Han, babasının yanında oturuyordu. Bakışlarını ateşe çevirmişti; sanki orada değil, başka
    bir dünyadaydı. Ancak çevresinde olup biten her şeyin farkındaydı. En küçük fısıltıları bile duyuyor,
    üzerine dikilen bakışları hissediyordu.
    Bu bakışların bazıları tenine bir ok gibi saplanıyordu!
    Kıskançlık ve çekemezlik oklarıydı bunlar
    Dirse Han ise hiçbir şeyin farkında değildi. İçtiği çamçaklar dolusu kımızın da etkisiyle coşmuş,
    anlattıkça anlatıyordu.
    “İnanın bana, atamız Oğuz Han’dan bu yana, dünyaya böyle bir kahraman gelmedi! Dedem
    Korkut’un ağzına, diline sağlık! Oğluma isimlerin en güzelini, en uygununu koymuş. Gerçekten de bir
    boğa kadar kuvvetli Bir boğa mı dedim? Ne demek, en az beş boğa kadar kuvvetli! Yay çekişini bir
    görseniz Gökte uçanın, yerde koşanın, suda yüzenin elinden kaçması mümkün değil, yeşil başlı
    ördekleri okuyla nasıl avlıyordu öyle! Ona uzattığım dolu sadaklar, göz açıp kapayıncaya kadar
    boşalıyordu. Hele bu yediğimiz erkek geyik


    Onu ilk gören ben oldum. Yayıma davrandığım gibi okumu üzerine gönderdim ancak ölümcül bir
    noktaya isabet ettirmeyi başaramadım. Yaralı bir geyiğin öfkesini bilirsiniz! Hayvan kocaman başını
    öne eğdi ve üzerimize doğru yıldırım hızıyla koşmaya başladı. Bizi boynuzlarının ucuna takıp parça
    parça etmek istiyordu. Korkudan ödümün patladığını sizden saklamayacağım! Neyse ki oğlum Boğaç
    Han her zamanki gibi sakindi. İstifini hiç bozmadan atından indi ve geyiğin kocaman boynuzlarını
    kavradı.
    Ne müthiş bir mücadeleydi!
    Geyik kurtulmak için başını var gücüyle sallıyor ancak oğlumun çelik pençelerinden kurtulmayı bir
    türlü başaramıyordu. Oğlum bastırdıkça bastırdı, abandıkça abandı. Alnında fındık büyüklüğünde ter
    damlaları belirmişti. Harcadığı aşırı güçten ötürü katılıp kalacağından korkarken ansızın kulağıma
    tüylerimi diken diken eden bir gıcırtı geldi. Ne müthiş ne tüyler ürpertici bir sesti bu! Sanki güçlü bir
    fırtınanın etkisiyle dev bir ağaç kökünden sökülüyordu.
    Korkudan kapamış olduğum gözlerimi tekrar açmaya cesaret ettiğimde oğlumun gülümseyerek
    bana baktığını gördüm. Bir ayağını, geyiğin tuhaf bir şekilde bükülmüş olan boynuna dayamıştı. Az
    önceki o gıcırtının, hayvanın kırılan boyun kemiklerinden yükseldiğini anlamıştım. Onu tebrik ettikten
    sonra birlikte hayvanı buraya getirdik. İşte şimdi de midelerinize iniyor”
    “Maşallah!” diye mırıldandı obanın ihtiyarları başlarını sallayarak. “Tanrı, Boğaç Han’a güç versin.
    Senden sonra onu başımızdan eksik etmesin”

    Obanın diğer ileri gelenleri de bu dualara katıldılar ama gençlerden hiç ses çıkmıyordu. Başlarını
    öne eğmiş, karanlık bakışlarla ateşi süzüyorlardı. Kımız çanakları bir dolup bir boşalıyordu ama içlerinin
    ateşi hiç sönmeyecek gibiydi.
    Gecenin ilerleyen bir vaktinden sonra, Dirse Han ile Boğaç Han ayağa kalktılar.
    “Bize müsaade edin, yiğitler!” dedi Dirse Han. “Avdan yeni döndük, yorgunuz. Dinlenmeye ihtiyacımız
    var. Yarın Boğaç Han’la beraber sürüleri incelemek için yaylaya çıkacağız. Siz rahatınızı bozmayın,
    keyfinize bakın”
    Obanın yaşlıları ve yiğitleri ayağa kalktılar, onlara iyi geceler dilediler. Boğaç Han’ın arkadaşı kırk
    yiğit, onu teker teker yanağından öptü. Karanlık bakışlarla önlerini süzmeye devam eden kırk yiğit ise
    hiç ses çıkarmadan ayağa kalktılar, sonra hemen yerlerine oturdular.
    Bir süre sonra ateşin etrafında o kırk yiğitten başkası kalmamıştı.
    “Şu hâle bakın!” dedi içlerinden biri. “Nereden nereye geldik! Beyimiz bizi unuttu, yüzümüze bile
    bakmaz oldu”
    “Sorma!” diye karşılık verdi bir diğeri. “Eskiden bizden kıymetlisi yoktu. Nereye gitse bizi de yanında
    götürür, bizimle gurur duyardı.”
    “Oğlu doğalı eski günleri mumla arar olduk!”
    “Başlangıçta bu kadar kötü değildi. Çocuk küçükken bizimle ava çıkmaya, yiyip içmeye devam
    ediyordu. Ancak oğlan Boğaç Han adını aldıktan sonra”

    Yiğitlerden biri yanındaki büyük bir testinin ağzını açtı. Kırmızı üzümün suyundan yapılmış, lezzetli
    bir içecekti bu. Yoldaşlarının çanaklarını sırayla doldurdu.
    “ ne diyordum? Ha, evet, oğlan Boğaç Han ismini aldıktan sonra, bizi tümüyle unuttu. Birlikte
    ava çıkmayalı ne kadar zaman oldu?”
    “Aradan o kadar zaman geçti ki ben bile hatırlayamaz oldum. Varsa oğlu, yoksa oğlu Boğaç Han
    aşağı, Boğaç Han yukarı!”
    Yiğitler bir süre konuşmadan sessizce içeceklerini yudumladılar. Gürcü elinden geliyordu bu içecek;
    onlara yağ ve peynir götürüyor, karşılığında kendilerinde olmayan mallardan alıyorlardı.
    İçtiklerinin etkisiyle yüreklerinin karası yüzlerine vurmuştu. Obada onlardan başka uyanık kimse
    kalmamıştı. Hristiyan komşularıyla araları iyi olduğu için özel güvenlik önlemleri almaya gerek görmüyorlardı.
    Sürüleri yayladaydı; onlarla yeteri kadar yiğit ilgileniyordu. Obanın etrafına serpiştirilen
    birkaç nöbetçi, Dirse Han’ın obasının rahat bir uyku çekmesine yetiyordu da artıyordu bile.
    Az sonra içlerinden biri, herkesin uykuda olmasından aldığı cesaretle konuşmaya başladı. Sesi bir
    fısıltıdan yüksek çıkmıyordu.
    “Benim aklıma bir fikir geliyor ama Siz ne dersiniz bilmem!”
    Yoldaşları merakla onun yüzüne baktılar.
    “Nedir fikrin? Söyle, biz de bilelim!”
    “Bu gidişle korkarım bir daha asla eski günlerimize kavuşamayacağız. Yapabileceğimiz tek bir şey
    var, o da Boğaç Han’ı öldürmek!”


    Kırk yiğidin sırtlarında bir ürperti dolaştı. Arkadaşlarının kendi duygularına tercüman olduğunu
    biliyorlardı ama yine de düşüncesi bile onları ürkütmeye yeterli olmuştu.
    “Boğaç Han’ı öldürmek mi? Nasıl? Onu göz göre göre herkesin ortasında öldüremeyiz ya! Ava da
    ya babasıyla beraber çıkıyor ya da yoldaşlarıyla beraber! Zaten tek başına onu yaklayamayız, gerçekten
    de çok güçlü bir yiğit Ne yapalım?”
    “Onu bizim öldürmemize gerek yok!” diye kurnazca gülümsedi fikri ortaya atan. “Onu öyle bir
    yöntemle ortadan kaldırmalıyız ki onu öldürecek kişiyi kimse suçlayamasın. Bu kim olabilir
    dersiniz?”
    Yiğitler, tuhaf bakışlarla yoldaşlarını süzdüler. Uykusuzluğun etkisiyle bakışları bulanıklaşmıştı.
    “Onu öldürecek kimseyi kimse suçlayamasın mı? Bu nasıl olur? Dirse Han’ın oğlu durduk yere
    öldürülecek, katilini de kimse suçlayamayacak! Olacak iş mi bu?”
    “Elbette olacak iş! Boğaç Han’ı ceza almadan kim öldürebiler? Sadece Dirse Han! Yeter ki bu işi
    yapması için onu kandırmayı başaralım! Şimdi beni iyi dinleyin”
    Kırk yiğit, tan yeri ağarıncaya kadar uzun uzun konuştular. Çoktan sönmüş olan ateşten geriye
    kalan küllerin başından kalktıkları zaman, dudaklarında ölüm soğukluğunda bir gülümseme vardı
    Atilla DİRİM







  2. Zarafet
    Üye





    Oba, çadırlarda yaşayan göçebe ailelerin meydana getirdiği topluluktur. Göçebe halk ya da aile mevsimlere göre konakladıkları yerden göç ederler. Genelikle sıcak ve sulak yerleri tercih ederler.




+ Yorum Gönder