+ Yorum Gönder
Dünya Tarihi ve Medeniyetler Forumunda Elveda balkanlar özeti Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Elveda balkanlar özeti








    Elveda balkanlar özeti

    Elveda balkanlar özeti hakkında bilgi

    Yüz yıl önce, Balkan şehirlerini ziyaret eden Batılı gazeteciler ve yazarlar, rahatsızlık duyacak kadar Doğu manzarasıyla karşılaşmışlardı. Osmanlı etkisi tahammül edilemeyecek kadar derindi. O günleri bir tarafa bırakalım. Amerikalı gazeteci Robert Kaplan, 1990'larda 'Üsküp'te gümüş kubbelerden süzülen Türk minareleri' ve 'tavla oynayan beyaz takkeli adamlar'la karşılaştığında 'Asya karmaşasının… korkunç ve caydırıcı' etkisiyle irkilmişti.

    Nazizmin kaynağını bile Balkanlar'a akıtılmış 'Doğulu zorbalığın ve çöküntünün zehri'nde arayan bu ırkçı Amerikalıyı okurken Prizren'deydim. Aynı rahatsızlığı burada da duymuş olmalı. Prizren, Kosova Türklerinin yoğun olarak yaşadığı şehirlerden biri. Bistrica Irmağı'nın kıyısındaki kalenin etekleri Osmanlı devrini yaşıyor hâlâ. O zamandan kalma camileri, tekke ve dergâhları, avlulu evleri, dar sokakları, ırmak üzerindeki köprüleri, çarşısı, insanları ve insanlarının alışkanlıklarıyla bu şehir, mirasını ve kimliğini, Türkiye'dekilerden daha iyi korumuştu. ?air ve ressam Zeynel Beksaç, 40-50 yıl önce şehirde herkesin Türkçe konuştuğunu hatırlayanlardan. ?imdi o kadar yaygın olmasa da şehrin her yerinde, lokantada ya da postanede, çarşıda pazarda derdimi Türkçe anlatmakta hiç zorluk çekmedim.
    Kosova, Balkan Savaşları'nda Osmanlı'nın ilk kaybettiği topraklardandı. Sırplar, Kosova Savaşı'nın intikamını Kumanovo galibiyetiyle almışlardı ve tüm Kosova ellerine düşmüştü. Bir hayır kurumu görevlisi Mary Edith Durham, o sıralar Karadağ'daydı. Çarpışmalar bitince Britanya askeri ataşesi ile birlikte Prizren'e gitmek istedi, ancak Sırp yetkililer izin vermedi. Durham, savaş alanlarından dönen Karadağlılara, gitmesine neden izin verilmediğini sorduğunda şu cevabı aldı: 'Tek bir Arnavut'un suratında burun bırakmadık da ondan!' ?aka mıydı bu? Hayır; Durham, sonradan Arnavutluk'un kuzeyinde burunları ve üst dudakları kesilmiş esir Osmanlı askerleriyle karşılaştığında infiale kapıldı: 'Savaş, insan soyunun en aptal yanlarını ortaya çıkarır; iğrenç, hayvani gaddarlık kendine bir erdem süsü verir. Balkan Slavlarına ve onların bozulmuş Hıristiyanlığına gelince, bana öyle geliyor ki bütün uygarlık ayağa kalkıp onları daha çok vahşetten alıkoymalı.'
    Korkunç suçların işlendiği Kosova ve Makedonya'ya gazetecilerin, daha doğrusu tarafsız gazetecilerin girmesi yasaktı. Genel olarak Batı basınında tam bir 'sessizlik komplosu' söz konusuydu. Bunu, o sırada gazeteci olarak Balkanlar'da bulunan Rus Devrimi'nin ikinci büyük önderi Troçki söylemişti. Troçki, Rus ve Batı basınının tavrı karşısında hiddete kapılmıştı: 'Önde gelen bütün gazetelerin, tüm dönemimize bir onursuzluk lekesi vuracak o gaddarlıkların ahlaki açıdan sorumluları ve destekçileri durumuna girdiklerini' haykırdı.
    Danimarkalı bir gazeteci de Priştine'de beş bin Arnavut'un öldürüldüğünü, 'Sırp harekâtının, Arnavut halkına yönelik dehşet verici bir katliama dönüştüğünü' yazmıştı. Katolik bir papaz, gördükleri karşısında suskun kalamamış, Daily Telegraph da onun söylediklerini haber yapmıştı. Üsküp Katolik başpiskoposunun Vatikan'a verdiği rapora göreyse, Ferizaj'da yaşı 15'in üstünde olan Müslüman Arnavutlardan yalnızca üçü sağ bırakılmış, Gjilan çarpışmadan teslim olduğu halde oradaki Müslüman nüfus katliamdan geçirilmiş, Yakova ise tümüyle yağmalanmıştı.
    Prizren'de de durum korkunçtu. 'Kent ölüm krallığı gibi görünüyor. Arnavut evlerinin kapıları çalınıyor, erkekleri dışarı çıkarıp anında vuruyorlar… Yağma, talan, ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok… Bütün bu dehşet yetmiyormuş gibi bir de komutan Bozo Yankoviç elinde tabancayla kent ileri gelenlerini Kral Petar'a teşekkür telgrafı göndermeye zorluyor!'
    Bir Sırp gazeteci görüp de yazamadıklarını Troçki'ye anlatmıştı. 'Ferizaj'da askerlerin piliç kızartıp Arnavut öldürdüklerini, esir ve yaralıların işlerini süngüyle bitirdiklerini' söylemişti. Sırp gazeteci, askerlere çıkışmıştı: 'Niye tıpkı eşkıyalar gibi hareket ediyorsunuz?' Aldığı cevap şu olmuştu: 'Hayır, öyle değil işin aslı. Biz, düzenli ordu, belirli sınırlara uyduk ve on iki yaşın altındakileri asla öldürmedik. Komitacılar hakkında kesin bir şey söylemem mümkün değil, onlar başka bir grup.' Komitacılar denilenler, 'işsiz güçsüz, serseri takımından devşirilmiş, cinayet, soygun ve şiddeti kendileri için vahşi bir eğlence haline getirmiş' çetecilerdi. Troçki'yi asıl şok edense, serseri denilen komitacılar arasında, 'entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin' de bulunduğunu öğrenmesiydi. Aslında ordunun uyguladığı terörün yanında, komitacılarınki küçük şiddet eylemleri olarak kalıyordu. Onlar, daha çok düzenli ordunun darmadağın ettiği köy ve kasabalara dalıp nasılsa sağ kalmış insanları öldürüyor, kalan kırıntıları talan ediyorlardı. Troçki'nin aktardığı şu üç sahne, vahşet ve yağmada sınır tanımayanların sadece serseriler olmadığını gösteriyor.

    Birincisi, Sırp toplumunun tepe noktasındaki şahsiyetle, Kral Petar ile ilgilidir. Kral, Kumanovo'ya giderken bir grup esirle karşılaşır. 'Bu adamlar benim ne işime yarar' diye bağırır. 'Öldürülsünler, yalnız kurşunlanarak değil; o, cephane israfı olur, değneklerle dövülerek.'
    İkincisi Sırp Veliaht Prensi Aleksandar hakkındadır. Prens, bir subayın elinde kâğıda sarılı bir şey taşıdığını görür. 'O nedir elinizdeki' der, 'verin bir bakayım'. Kâğıdın içinden, zengin bir Arnavut'tan gasp edilmiş altın bir hançer çıkar. 'Sırp veliaht prensi oracıkta, mülksüzleştiriciyi mülksüzleştirir.'
    Üçüncüsü de bir askerin yaptıklarıdır: 'Kaç tane Arnavut öldürdüm bilmiyorum. Ama bir tekinin bile üzerinden para edecek bir şey çıkmadı. Sonra bir bula (genç Türk köylü kadını) öldürdüm, üzerinde on tane altın lira buldum.'
    Bu üç olay, esir ve sivillerin katledilmesi ve yağmalanması olgusunun ne denli yaygın ve olağan olduğunu gösteriyordu. Öyle ki, Sırbistan'ın dört bir yanından yürüyerek gelen Sırp köylüler de bu yağma ve cinayetlerde rol alıyordu.
    Öldürülenlerin sayısına ilişkin Üsküp Katolik başpiskoposunun verdiği rakamlar korkunçtu. Buna göre Kosova'da öldürülen Müslümanların sayısı 25 binden fazlaydı. Binlerce kişi de göç yollarına düşmüştü. Bir Avusturya yetkilisi, Yakova'dan 20 bin, Prizren'den 30 bin kişinin evlerini terk ettiğini, yöreden 21 bin kişinin de onlara katıldığını kaydetmişti. Kaynaklar, o sırada Kosova'dan ayrılan Türk ve Arnavutların toplam sayısının 120 bine ulaştığını, Karadağ'daki 16 bin Müslümanın sürüldüğünü belirlemişti. Bu bölgelerden Türkler, geri çekilmekte olan Osmanlı ordularının izlediği hattı takip ederek Türkiye'ye doğru sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmışlardı. Çünkü yolları üzerinde bir taraftan Bulgaristan, bir taraftan da Yunanistan onlara doğru ilerliyordu. Her yandan kuşatılmışlardı. Arnavutların çoğu ise, Arnavutluk'a kaçmıştı. Ancak Arnavutluk da Sırplar ve Karadağlılar tarafından işgal ve talan edilmiş, halk yiyecek maddesi bile bulamaz hale getirilmişti. Edith Durham, sığıntıların önemli bir kısmının açlıktan öldüğünü bildirmişti.

    Bu ölüm ve sürgün operasyonunun tek nedeni, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında olduğu gibi, işgal edilen toprakların 'nüfus istatistiklerini' değiştirmekti. Troçki, 'Sırplar etnografik istatistiklerde kendi işlerine gelmeyen verileri düzeltme yönünde ulusal bir çabayla, tamamen sistemli bir şekilde Müslüman nüfusu yok etmektedirler' diye yazdı. Savaştan sonra bölgede inceleme yapan uluslararası soruşturma komisyonu da aynı sonuca varmıştı: Evler ve köyler kül yığınına dönüştürülüyor, silahsız ve masum insanlar katlediliyor; böylelikle 'Müslümanların yaşadığı bölgelerin etnik kaderinin bütünüyle değiştirilmesi' amaçlanıyordu. Kosova'da Arnavutlar çoğunluktu ve Türklerle birlikte burası tam bir Müslüman yurduydu. Burada etnik temizlik, koca bir ülkeyi insansızlaştırmak demekti.
    Kosova'da Türk olsun, Arnavut olsun konuştuğum pek çok kişiye Balkan Savaşları'nın anılarını sordum. Yüz yıl içinde defalarca yanmış yakılmış, her seferinde bir öncekinin acılarını unutturacak dehşet olaylarını yaşamış bir coğrafyada olduğumu hesaba katmamıştım. Onların anılarını belirleyen, kendilerinden önceki kuşakların değil, bizzat kendi yaşadıklarıydı. Arnavut tarih öğretmeni Esat Berişa, Balkan Savaşları'nı biliyordu elbette, Arnavutların ve Türklerin çok acı çektiğini de. Bir kıyaslama yaptı: 1999 yılındaki savaşta bir milyon Arnavut'un, aynen o eski savaşta olduğu gibi mülteci durumuna düştüğünü, 121 bin evin yakıldığını, binlerce kişinin öldürüldüğünü, yüzlercesinin hâlâ kayıp olduğunu söyledi ve '20. yüzyılın sonunda bunlar yapılabildiğine göre, 1912'de yaşananlar hayal bile edilemez' dedi.
    Türk şair Agim Rıfat Yeşeren ise daha geniş bir tarih belleğiyle, 'Balkanlar'ın ortak alın yazısı, ortak tarihi var' diyerek Avrupa'nın rolüne işaret etti: 'Avrupa sınırlarını açıyor, burada yeni sınırlar yaratıyor. Balkan Savaşları'ndan beri devam ediyor bu durum ve her seferinde felaketle sonuçlanıyor.'
    Melami Şeyhi Abdullah Rahte ise dedesinin anlattıklarını nakletmişti: Türk ordusu çekilirken, subaylar Türk ahaliyi toplamışlar ve şöyle demişler: 'Biz gidiyoruz. Bundan böyle yeni bir devletiniz olacak, biz gelinceye kadar itaat edin.' Düşmanlığın, öfkenin, kinin boyutlarını o subaylar da, Türk ahalinin önde gelenleri de tasavvur edememişlerdi. 'Kötülüğün sınırı yoktu. O kadar fenalık yaptılar ki, bak, yüz yıl sonra kendi kötülüklerinde boğuldular.' Sırpların bugün düştüğü durumu, ilahi adaletin tecellisi olarak görüyordu Abdullah Efendi, Türk subayların verdikleri sözü tutacaklarına ve bir gün geleceklerine olan inancını da yitirmiş değildi.








  2. Acil

    Elveda balkanlar özeti isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder


elveda balkanlar kitap özeti,  elveda balkanlar kitabının özeti,  elveda balkanlar özeti,  elveda balkanlar,  elveda balkanlar özet,  elveda balkanlar ozet