+ Yorum Gönder
Dünya Tarihi ve Medeniyetler Forumunda Misakı Millideki Tavizleri Yazınız Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Misakı Millideki Tavizleri Yazınız








    Misakı millideki tavizleri yazınız

    Misakı millideki tavizleri ilgili bilgi

    Lozan Görüşmelerinin T.B.M.M.'de Yol Açtığı Tepkiler
    T.B.M.M, 21 Şubat 1923 tarihli gizli oturumunda Lozan Konferansı'nda meydana gelen hadiseleri ve İsmet Paşa'nın müttefiklere teklif ettiği sulh projesini görüşmeye başladı. İlk olarak İsmet Paşa söz alarak konferans hakkında oldukça uzun bir konuşma yaptı ve Meclis'e bilgi verdi. Müttefik devletlerin Türk Heyeti'ni tehdit ettiğini söyleyerek " "dedi.

    İsmet Paşa'nın izahından sonra 27 Şubat'tan itibaren yaklaşık bir hafta süreyle Lozan görüşmeleri milletvekilleri arasında çetin tartışmalara ve karşılıklı atışmalara sebep olmuştur. T.B.M.M.'de muhalefet partisi rolünü üstlenen ikinci gruba mensup milletvekilleri "Musul verilemez, gerekirse bu uğurda savaşırız" anlayışı içindeydiler. Bu heyecan içinde defalarca söz alarak İsmet Paşa'ya ve Vekiller Heyeti'ne çeşitli suçlamalarda bulunmuşlardır. İkinci grubun önde gelen isimlerinden Hüseyin Avni ve Ali Şükrü beyler başta olmak üzere birçok milletvekilleri yaptıkları konuşmalarda Lozan görüşmelerinde "Misak-ı Milli'den taviz veriliyor" iddiası ile endişelerini dile getirmişlerdir.

    Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, yaptığı konuşmalarda sık sık "Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer, Lozan'da heba edildi" şeklinde sert eleştirilerde bulunmuştur. Musul meselesinin çözümünün ertelenmesi ve bir sene sonraya bırakılması ise heyetin yaptığı büyük bir hata olarak değerlendirilmiştir. Siirt Mebusu Necmettin Bey Musul'u terk etmenin bütün doğu vilayetlerini terk etmek anlamına geldiğini, bu meselenin Cemiyet-i Akvam'a havale edilmesinin, Musul'u İngiltere'ye vermek anlamına geldiğini ısrarla ifade etmiştir. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, gerek Vekiller Heyeti'nin, gerekse T.B.M.M.'nin Misak-ı Milli'den zerre kadar fedakarlıkta bulunması halinde, millet ve namus adına bu işten el çekmeli ve çekip gitmelidir şeklindeki sert çıkışıyla mevcut hükümeti uyarmıştır". Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey de bir Kürt olarak, "Bir insanı ikiye bölmek veyahut herhangi bir parçasını ayırmak mümkün değil ise, Musul'u Türkiye'den ayırmak da mümkün değildir" diyerek, bölgede bu tip bir ayrılığın olmadığını savunmuştur.

    Görüşmeler sırasında tenkit edilen konuların başında; Misak-ı Milli'den taviz verilmiş olması, Türk murahhas üyelerinin yeterli politik mücadele gösterememeleri, Heyet'in yetkilerini aşması ve gerekli konularda T.B.M.M.'ne danışılmaması ve Lozan görüşmeleri ile ilgili olarak Meclis'in yeterince aydınlatılmamış olması gelmektedir. Görüşmelerde T.B.M.M.'ne başkanlık eden Ali Fuat Paşa da hatıratında "Meclis hakikaten tenvir edilmemiştir. Müttefiklerin yanlış tercüme ve tabedilmiş projesinden başka elde yazılı bir şey yoktu" demektedir.

    Ali Fuat Paşa tartışmalar sırasında T.B.M.M.'nin içinde bulunduğu havayı şu sözleriyle yansıtmaktadır; "Mebuslar. hükümeti ihmalkarlıkla itham ediyorlardı. Gerek hükümeti ve gerekse başmurahhas İsmet Paşa'yı mes'ul tutmak yoluna gidiyorlardı. Konuşmaların hemen hepsi, şiddetli ve sinirli idi. Mebusların Misak-ı Milli'den bazı fedakarlıklar yapılmak suretiyle hazırlanan mukabil projenin müttefiklerce kabulü halinde Meclis'in millet muvacehesinde düşeceği durumdan son derece telaşlandıkları belli oluyordu. Hatiplerin birbirinden heyecanlı ve sinirli konuşmaları Meclis'in havasını büsbütün karıştırmıştı. Evvela Rauf Bey ve bilahare M. Kemal Paşa'nın mufassal izah ve beyanatları Meclis ekseriyetini kısmen de olsa sükûnete getirmişti."

    Rauf Bey'in görüşmelerde, Musul meselesinin önce tehir, daha sonra ise Cemiyet-i Akvam'a havale edilmesinin Türkiye'ye nelere mal olacağının farkında olan mebusların, sorduğu her soruya cevap vermeye çalışması ve bu çetin münakaşada İsmet Paşa'nın yanında yer alması, tartışmaları iyice çıkmaza sokmuştu. Rauf Bey, uyguladıkları siyaseti, özetle şu şekilde izah etmektedir: "Biz, Mustafa Kemal Paşa ile İsmet gerekli izahatı alıp durumu tahlil ile tahkik ettikten sonra esas itibariyle işi harbe gitmeden halletmenin bir çaresini bulmak noktasında mutabık kaldık."

    Rauf Bey'in ortaya koyduğu bu politika aynı zamanda Vekiller Heyeti'nin de kararıdır. Kemal Paşa'nın fikir ve düşünceleri ise çok farklı değildir. Ancak M. Kemal Paşa'nın Musul meselesine çok daha geniş bir çerçeveden baktığını hemen belirtmek gerekir. 25.12.1922'de Le Journal muhabiri Paul Herriot'a Çankaya'da verdiği beyanatta Musul konusundaki görüşlerini şu şekilde açıklamıştır: "Musul vilayetinin hudud-u millimize dahil araziden olduğunu biddefeat ilan ettik. Lozan'da elyevm karşımızda ahz-ı mevki etmiş olanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakarlıklara katlandık Artık milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmaya çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna katiyyen muvafakat edemeyiz."

    M. Kemal Paşa, Lozan Konferansı'nın kesintiye uğramasından ve İngiliz tehditlerinden sonra da bu düşüncelerini aynen muhafaza etmiştir. Meclis'te Lozan ile ilgili tartışmalar sırasında Musul meselesinin çözümlenmesini sonraya bırakmayı uygun görmüştür. O'nu bu karara sevk eden en önemli sebep ise: "Türkiye'nin içinde bulunduğu genel durumu, meydana gelmesi muhtemel bir Türk-İngiliz Savaşı ile tehlikeye düşürmemek düşüncesiyle" izah etmek mümkündür. M. Kemal Paşa'nın bu çekincesi, tartışmalara nihayet vermek ve Meclis'i aydınlatmak için kürsüye gelerek yapmış olduğu Musul meselesini tahlilinde açıkça görülmektedir.

    "Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya talik etmek demek, ondan sarf-ı nazar etmek demek değildir. Belki, bunun istihsali için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana intizardır (beklemektedir) Musul meselesini bugünden halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek; bu mümkündür. Musul'u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul'u aldığımızı müteakip muharebenin hemen hitam bulacağına kani olamayız."

    M. Kemal Paşa, 6 Mart 1923 tarihli görüşmelerde mebuslardan Vekiller Heyeti'ne verilecek yetki ile ilgili sınırlar da açık bir şekilde tespit etmektedir:

    "Bizim için çok mühim ve hayati olan Musul meselesinin muvakkaten talikini bahis mevzuu etmemek ve fakat idari, siyasi, mali ve iktisadi vesair meselelerde millet ve memleketin hukukunu istiklalini tamam ve emin olarak istihsal etmek ve memleketimizin suret-i kat'iyyede tahliyesini esas şart telakki eylemek üzere Heyet-i Vekile'ye bir veçhe vermek muvafıkolur."

    M. Kemal Paşa'nın bu konuşmasından sonra Saruhan Mebusu Reşat Bey'in "Lozan'a giden murahhas heyetine ve vekiller heyetine itimat olunması ve müzakerelerin sona erdirilmesi" yönündeki önergesi oylamaya konuldu. Sonuçta 190 kişinin katıldığı oylamada, 170 mebus olumlu oy, 20 mebus ise olumsuz oy kullandı. İkinci gruba mensup 60 mebus oylamaya katılmadı.

    T.B.M.M. hükümeti 8 Mart 1923'te Müttefikler'in anlaşma tasarısına karşı kendi antlaşma tasarısını Müttefik Devletler'e bildirdi: Türk notasına 28 Mart'ta cevap veren Müttefikler Konferans'ın yine Lozan'da 23 Nisan'da toplanmasını teklif ettiler. Konferans'ın ikinci devresinde de anlaşmaya varılamayan bazı noktalar oldu. Musul meselesinin çözümü de, ileride yapılacak görüşmelere bırakılarak 24 Temmuz 1923'de Lozan Barış Antlaşması imza edildi. Antlaşma'nın üçüncü maddesinin ikinci paragrafında yer alan Musul konusundaki hüküm şu şekildeydi: "Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak 9 aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Öngörülen süre içinde iki hükümet arasında bir antlaşmaya varılmazsa Musul meselesi Milletler Cemiyeti Meclisi'ne götürülecektir".

    Lozan Anlaşmasının, ilk T.B.M.M.'nde Misak-ı Milliden taviz verildiği gerekçesiyle onaylanmayacağı aşikardı. İkinci meclis çalışmalarına başladığında, ilk meclisin muhalif grubuna mensup milletvekillerinin (İkinci Grup) büyük ölçüde Meclis'te yer almamalarına rağmen Lozan Anlaşması'na karşı aynı tepkiyi gösterdiklerini görmekteyiz. İkinci Meclis'teki bu muhalefete dayanarak anlaşmayı imzalamak istemeyen Rauf (Orbay) Bey, M. Kemal Paşa'nın İsmet Paşa lehinde tavır koyması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır. M. Kemal Paşa'nın, anlaşmanın imzalanması istikametindeki tavrı, Lozan Barış Anlaşması'nın 23 Ağustos 1924 tarihinde onaylamasıyla sonuçlanmıştır.

    Lozan Konferansı Sonrasındaki Gelişmeler

    Musul meselesi Lozan Antlaşması'ndan sonra Haziran 1926 tarihine kadar sürüncemede kalacaktır. Üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren Haliç (İstanbul) Konferansı'nda ele alınacak, daha sonra Cemiyet-i Akvam Meclisi'nde görüşülecek ve nihayet, Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile neticelenecektir.

    Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924'de İstanbul'da İngiltere'yle başlayan ikili görüşmelerde İngiltere'nin Irak lehine Hakkari üzerinde de hak iddia etmesi üzerine Konferans'tan sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine İngiltere Musul meselesini 6 Ağustos'ta Cemiyet-i Akvam'a götürmüştür.

    Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) Musul meselesini 20 Eylül 1924'te görüşmeye başlamıştır. Görüşmelerde Türk tarafı daha önceki görüşlerinde ısrar ederek Musul'da bir plebisit yapılmasını istediyse de İngiltere bu talebi de "bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı" gerekçesiy1e kabul etmemiştir. Milletler Cemiyeti, 30 Eylül 1924'te bir soruşturma kurulu kurulmasını kararlaştırmış, komisyon başkanlığına da eski Macar başbakanlarından Kont Teleki getirilmişti. Komisyon Irak'ta incelemede bulunarak Musul halkının görüşlerine başvuracaktı. Komisyon, çalışmalarını sürdürdüğü sırada İngilizlerin saldırgan tavırları ve kuzeye doğru yeni toprakları işgal etmesi, kanlı olayların meydana gelmesine neden olmuştur. Bunun üzerine Konsey, 28 Ekim 1924'te bir sınır tanımı yaparak "Brüksel Hattı" adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak sınırı tespit etmiştir. Soruşturma Komisyonu hazırladığı raporu 16 Temmuz I925'te Cemiyet Meclisi'ne sundu. Raporda yer alan temel görüşler ana hatlarıyla şöyledir:

    - Brüksel Hattı'nın coğrafi sınır olarak tespit edilmesi,

    - Musul vilayetinde çoğunluğun, sayıları 500 bini bulan Kürtler'den meydana geldiği,

    - Kürtler'in Türk ve Arap nüfustan fazla olduğu,

    - 1928 yılında sona erecek olan Irak'taki manda yönetiminin 25 yıl daha uzatılması,

    - Bölgedeki Kürtlere yönetim ve kültürel haklarının verilmesi kaydıyla Musul'un Irak yönetimine bırakılması,

    - Cemiyet-i Akvam Meclisi'nin, bölgenin iki ülke arasında taksimine karar vermesi halinde Küçük Zap çizgisinin sınır olarak kabul edilmesi,

    - Milletler Cemiyeti, Irak'taki manda yönetiminin uzatılmasını ve Kürtler'e imtiyazlar tanımak suretiyle bölgenin Irak'a bırakılmasını uygun görmediği takdirde, Musul'un Türkiye'ye bırakılmasının uygun olacağı,

    - İngiltere'nin Hakkari üzerindeki iddia ve isteklerinin kabul edilmemesi.

    Türkiye'nin Milletler Cemiyeti kararına tepkisi büyük olmuştur. Karar Türkiye'de İngiltere'ye karşı bir savaş havası yaratmıştı. Türkiye defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen bu tutumunda direnemeyecek ve Cemiyet Meclisi kararma uyarak 5 Haziran I926'da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul'u Irak'a terk etmeyi kabul edecektir.

    Türkiye'nin bu komisyon raporuna itiraz etmesi üzerine, Konsey, 19 Eylül 1925'te La Haye Adalet Divanı'ndan görüş istedi. Divan'ın verdiği karar, Milletler Cemiyeti Meclisi'nin işini kolaylaştırır nitelikteydi. Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye'nin karşı çıkmasına rağmen, 8 Aralık 1925'te Divan'ın kararını benimsediğini açıkladı. Hemen arkasından da 16 Aralık 1925'te Soruşturma Komisyonu Raporu'nu kabul ederek, Brüksel Hattı'nın güneyindeki toprakların Irak'a bırakılmasını kabul eden kararını aldı.

    Türkiye'nin Milletler Cemiyeti kararına tepkisi büyük olmuştur. Karar Türkiye'de İngiltere'ye karşı bir savaş havası yaratmıştı. Türkiye defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen bu tutumunda direnemeyecek ve Cemiyet Meclisi kararına uyarak 5 Haziran I926'da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul'u Irak'a terketmeyi kabul edecektir.

    Ankara Antlaşması, "sınır, iyi komşuluk ilişkileri ve genel hükümler" adı ile üç kesim ve toplam 18 maddeden meydana gelmektedir. Antlaşmanın bir ve ikinci maddesi Türk-Irak sınırını tespit etmiş, 14. madde ise bölgedeki petrol gelirinin %10'unu 25 yıl süreyle Türkiye'ye bırakılmasını öngörmüştür. Ancak Türkiye daha sonra 500 bin İngiliz lirası karşılığı bu hakkından vazgeçecektir.

    Sonuç

    M. Kemal Paşa'da başlangıçtan itibaren Musul'dan vazgeçilmesi yönünde herhangi bir temayül görülmemiştir. Değişik tarihlerdeki demeçlerinde Musul'un anavatandan ayrılmaz bir Türk yurdu olduğunu defalarca vurgulamıştır.

    Lozan Konferansı sonrasında Musul konusunun çıkmaza girmesi, Türkiye'yi, bölgeyi savaşarak kazanma düşüncesine yöneltecektir. Konferansın başarısızlığa uğraması halinde karşılaşılacak güçlükler için Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti tarafından "çok gizli" kaydıyla bir harekat planı hazırlanmış, fakat tatbik safhasına konulmamıştır.

    M. Kemal Paşa ve İsmet Paşa, Musul üzerine bir askeri harekatı çeşitli zamanlarda müzakere etmişler, hatta Kazım Karabekir Paşa'ya Musul'un alınması için teklifte dahi bulunmuşlardır. Esasında bütün bu askeri çözümle ilgili düşünceler T.B.M.M. hükümetlerinin ve M. Kemal Paşa'nın Misak-ı Millinin gerçekleştirilmesi hususundaki hassasiyetinden kaynaklanmaktadır.

    Musul'un kaybedilişini hazırlayan gelişmeler silsilesindeki ilk safha, Mütareke'nin imzalanmasından sonra Kerkük sancağının İngilizler tarafından haksız işgalidir. Bu işgal hareketinde Ali İhsan Paşa'nın direnmeden sancağı İngilizler'e devretmesi ayrıca Mütareke öncesindeki savaşlarda verdiği yanlış kararlar İngilizler'in işini kolaylaştırmış, bölgenin kolaylıkla elden çıkmasına sebep olmuştur. İkinci safha ise Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa'nın Musul'un Türkiye'ye verilmesi amacıyla sağlam temellere dayanarak savunmasını yaptığı mükemmel tezine rağmen, İngiliz oyunu ile Musul meselesinin sonraya bırakılması ve Milletler Cemiyeti'ne havalesidir.

    Bu olumsuz gelişmelerin yanısıra Musul'un kaybedilişindeki diğer sebepleri şu şekilde özetlemek mümkündür:

    Musul meselesinde İngiltere'nin şiddetle direnmesi bölgenin petrol kaynakları açısından zengin oluşu, stratejik önemi ve İngiltere'nin imparatorluk yolları üzerinde oluşundan dolayıdır. Bölgenin sahip olduğu bu özellikler, İngiltere'nin ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı tutumuna neden olmuştur. İngiltere'nin ortaya koyduğu bu tavrın bir diğer sebebi de 1926'lı yıllarda hala Türk milletinin hayat hakkını tanımak istememesinden kaynaklanmaktadır.

    Ö. Kürkçüoğlu'nun da belirttiği gibi, İngiltere'nin bu tavrı karşısında Türkiye'nin dış politika meselesindeki yalnızlığı, Musul'un kaybedilmesinde öne çıkan önemli bir sebeptir. Bu yalnızlık, Milletler Cemiyeti'nde açıkça görülmüştür. Türkiye, Cemiyet'in üyesi olmamasına rağmen İngiltere, asli ve kurucu üyesidir. Bu yapıdaki bir kurumdan Türkiye lehine bir kararın çıkması oldukça zordur. Bunun yanı sıra İngiltere'nin Irak, Milletler Cemiyeti, Soruşturma Komisyonu ve dünya kamuoyu üzerinde özellikle propaganda alanında üstün bir durumda olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir.

    Türkiye, Musul meselesi ile uğraşırken aynı zamanda bir değişim geçirmekteydi. Bu değişimin yönü ise "Batı" olarak tespit edilmiş ve "Batılılaşma" amacıyla bir seri inkılap hareketi gerçekleştirilmeye başlanmıştır. İngiltere ise Türkiye'nin yöneldiği Batıda güçlü bir simge olarak görünmekteydi. Dolayısı ile, Türkiye'nin Batıyla ve öncelikle İngiltere ile meselelerini çözmesi gerekiyordu.

    Şubat 1925'de meydana gelen Şeyh Sait İsyanı da Musul'un kaybedilmesine zemin hazırlayan olaylardan biridir, isyan, Türkiye'nin Musul'daki iddiasını zayıflatmıştı. I. Dünya Savaşı'ndan itibaren İngiltere'nin bölgedeki Kürtleri desteklediği bilinmekle beraber, ayaklanmada İngiltere'nin kesin rolünü ortaya koyan bir belgeye rastlanmamıştır". Ancak Toynbee'nin belirttiği gibi, "İngilizler Musul'u işgal ettikleri andan itibaren Kürt milliyetçiliğini teşvik etmişler" ve Şeyh Sait İsyanı'ndan istifade etmek suretiyle birtakım yararlar sağlamışlardır. İsyan ile birlikte, Türk-Kürt ayrılığının ortaya çıkarılması ve çoğunluğu Kürtler'den oluşan Musul'un Türkiye'ye verilmesi tezi zaafa uğratılmıştır. Bununla birlikte isyanla uğraşan bir Türkiye, Musul meselesinde göstermesi gereken direnişi ortaya koyamamıştır.

    Yukarıda gösterilen bütün bu sebepler, Musul meselesinden dolayı yeni bir savaşı göze alamayan Türkiye'yi Ankara Antlaşması'nı imzalamaya sevk etmiştir. Dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın 7 Haziran 1926 tarihli meclis konuşması, söz konusu sebepleri teyit eder mahiyette olup, hatta daha da cesaretli bir ifadeyle Türkiye'nin yaptığı "fedakarlıktan" bahsetmektedir:

    "Şark-ı Karib'de başlıca kuvveti temsil eden Türkiye Cumhuriyeti en esaslı mihveri siyaset-i milel-i mütemeddine arasında bir unsuru intizam ve terakki olarak çalışmak olduğundan cihanın ve Şark-ı Karib'in sulh ve huzuru ve Irak'ın istiklal ve saadeti namına ve Büyük Britanya İmparatorluğu'yla münasebetimizi normal bir hale getirmek için yegane muallak kalan bu arazi meselesinde fedakarlıklara katlandık."








  2. Acil

    Misakı Millideki Tavizleri Yazınız isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder