+ Yorum Gönder
Eğitimle ilgili Bilgiler ve Misafir Soruları Arşiv Forumunda peygamber efendimizin kuranı kerim ile münasebeti Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    peygamber efendimizin kuranı kerim ile münasebeti








    peygamber efendimizin kuranı kerim ile münasebeti







  2. Mine
    Devamlı Üye





    peygamber efendimizin kuranı kerim ile münasebeti

    Çağımızda iletişim imkânlarının ileri düzeyde oluşu, insanlar ve toplumlar arasındaki fizikî mesafeleri hayli kısaltmıştır. İletişim teknolojisinin ve çağımızın ihtiyaçlarının önümüze sunduğu bu yeni durum, dinî ve kültürel yönden farklılıklar gösteren topluluklar arasında eskiye oranla daha sık temasların kurulmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu süreç doğal olarak, Müslüman toplumları da ilgilendirmektedir; ya dışarıya açılacaklar, ya da kendi kabuklarına çekilerek dünyadan tecrit edilmiş vaziyette hayatlarını sürdüreceklerdir.

    Tarihte cereyan eden olaylara baktığımızda, içedönük bir hayat tarzını benimseyen milletlerin dünyanın diğer ülkeleri tarafından zorla sömürülmek istendiğini görürüz. Uzakdoğu’nun iki büyük ülkesi Çin ve Japonya, geçmiş yüzyıllarda dış dünyanın etkilerinden korunmak amacıyla sınırlarını kapama kararı almıştı. Ancak bu karar, bazı batılı ülkelerin itirazlarına sebep olduğundan, askerî güç kullanılarak sınırlar açılmıştı. Sonuçta, adı geçen iki ülkeye takındıkları dış dünyaya kapalı hayat tarzı, maddî olarak da çok pahalıya mal edilmişti.1
    Yüce Kitabımızda yer alan birçok âyette, Müslümanların yerlerinde oturup kalmaktan vazgeçip yeryüzünde dolaşmaları ve olaylardan ibret almaları emredilmektedir.2 Diğer taraftan Hucurât sûresinde geçen bir âyette insanların karşılıklı olarak birbirlerini tanımalarından bahsedilmekte,3 karşılıklı tanımanın toplumlara neler kazandırabileceği zımnen ifade edilmektedir. Bu âyetler, Müslümanların dış dünyadaki gelişmelerden kendilerini soyutlamalarının yanlışlığını göstermeleri bakımından büyük bir öneme sahiptir.

    Ayrıca Peygamber Efendimiz’in uygulamalarından da dış dünyaya açılmanın gerekliliğini anlayabiliriz. Siyer ve megâzî kitaplarında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çeşitli Arap kabilelerine ve komşu ülkelere gönderdiği değişik amaçlı mektuplar ve elçiler hakkında ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Bu kaynaklarda, Allah Resûlü’nün miladî 628 yılında imzalanan Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan sonra komşu kabilelerin reislerine ve komşu ülkelerin devlet başkanlarına elçiler ve mektuplar yazdığı bilgisi bulunmaktadır.4 Bu konu, Peygamber Efendimiz tarafından o kadar önemli tutulmuştur ki, kaynaklarımızda hangi sahabînin nereye gönderildiği isim isim belirtilmiştir.5 Ayrıca Efendimiz, seçtiği elçilerde ikna kabiliyeti, derin anlayış, tatlı dillilik ve fiziksel açıdan güzel görünüme sahip olma şeklinde ifade edebileceğimiz şartların bulunmasına özen göstermiştir.6 Mesela, meşhur elçilerden Dıhye el-Kelbî (r.a.)’in sahabe içerisinde en yakışıklı gençlerden olduğu belirtilmektedir.

    Allah Resulü (s.a.s.)’in bu davet çabaları bazı devlet başkanları tarafından nezaket ve saygıyla karşılanırken, bazıları tarafından ise yakışıksız davranışlarla karşılanmıştır. Nezaket kuralları ihlal edilmeden verilen olumsuz cevapları normal karşılamak gerekir. Nitekim Hz. Peygamber de, gönderdiği elçisinin ve mektubunun İran Kisrası H. Perviz tarafından diplomatik nezaket kuralları hiçe sayılarak kaba bir şekilde karşılanması O’nu çok üzmüş ve Kisranın sonunun yakın olduğu haberini vermiştir.

    Kur’ân’da bize güzel örnek9 (tebliğci, komutan, eğitimci, ticaret yapan bir kişi, eş, baba, dost vb. yönleri itibariyle) olarak gösterilen Yüce Peygamber tarafından başlatılan bu çabaların, tebliğ ettiği evrensel nitelikli dinin gereklerinden olmasının yanında, onun dış dünyaya açılmanın gerekliliğini göstermesi bakımından Müslümanlara verdiği mesajlar oldukça önemlidir.

    Konunun önemini göstermesi bakımından giriş mahiyetinde verdiğimiz bu bilgilerden sonra, ehl-i kitap kavramının sözlükteki anlamlarını aktarmak uygun bir başlangıç olacaktır.

    1- Ehl-i Kitap Kavramı
    Ehl-i kitap kavramı “ehl” ve “kitap” kelimelerinden oluşmuş bir tamlamadır. “أهل” kelimesi lafzen müfred olup anlam itibariyle çoğuldur. Bu kelime, “aile, akraba ve kişinin yakın dostlarından oluşan çevresi” anlamına gelir. أهل الرجل dendiğinde, “o kişinin eşi, ailesi, yakınları ve çevresi” gibi anlamlar kastedilir. أهل الإسلام dendiğinde, “İslâm dinini benimseyenler” anlamı, أهل البيت dendiğinde, “adı geçen evde oturanlar veya ev halkı” ifade edilir. أهل kelimesi Arapçadaki bazı kurallara bağlı olarak آل şeklinde de kullanılabilir.10 Sözlük anlamlarına dayanarak ehl-i kitap tamlamasının, “ilâhî bir kitaba inananlar, ilâhî bir kitap etrafında toplananlar, kitap sahipleri” manasına geldiğini söyleyebiliriz.

    3- Kur’ân’a göre Ehl-i Kitap ile Münasebetler
    Kur’ân’da Yahudi ve Hıristiyanlardan bahseden ayetlere baktığımızda, hepsinin aynı çizgide değerlendirilmediğini görüyoruz. Toptan kabul veya toptan red tutumlarından uzak bir tavır benimsendiği görülmektedir. Yaşanmakta olan realite, objektif bir bakış açısıyla gözler önüne serilmiştir; içlerinde övgüye değer yönleri olan kişiler söylendiği gibi, çirkin karşılanacak işler yapanlar da aynı netlikle ifade edilmiştir.11 Bu konuda Kur’ân’ın ortaya koyduğu tutumla ilgili genel mahiyette ve kapsayıcı birkaç örnek vermek gerekirse;
    1- Âl-i İmrân sûresin 75. âyetinde, gündelik işlerinde dürüst, güvenilir kitap ehli kimselerden bahsedildikten sonra, hemen peşinden onların arasında hiç güvenilmeyecek kişilerin de bulunduğu “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, bunu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez.” ifadesiyle belirtilmiştir.

    2- Mâide sûresi 51. âyette, Yahudi ve Hıristiyanlara güven duyularak dost tutulmaması, Müslümanların “dost olurlar” düşüncesiyle kendilerini tamamen kaptırıp sırlarını vermek yoluyla onların tuzaklarına düşmemesi emredilmektedir. Onları dost tutmamanın, yardımlaşmaya, adaletin gereğini yerine getirmeye ve sosyal ilişkileri sürdürmeye engel oluşturmadığını Mümtehine sûresinin 8. ayetine dayanarak söyleyebiliriz. Aynı sûrenin 57. âyetinde Yahudi ve Hıristiyanların dost tutulması yasağına müşrikler de ilave edilmiştir. Bu yasak bir taraftan gerekçelendirilirken, diğer taraftan yukarıda verilen hüküm pekiştirilmektedir.

    Müslümanların dinini alaya alıp oyuncak edinenlerin dost tutulmaya layık olmadığı vurgulanmaktadır.

    3- Ankebût sûresi 46. âyette “İçlerinden zulmedenler hariç, kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin…” tavsiyesinde bulunulmaktadır. Tefsirlerde, ehl-i kitaptan zulmedenlere (delilleri kabul etmeyerek haksızlıkla inat ve aşırılığa kaçanlara) layık oldukları muamelenin gösterilmesi gerektiği söylenerek, en güzel yolla mücadelenin, kabalıklarına incelikle, öfkelerine yumuşaklıkla, boş sözlerine nasihatle olacağı ifade edilmiştir. Ayette geçen mücadele kelimesi, ihtilafa düşülen konuda delil ileri sürmek manasına gelir.
    4- Hz. Peygamber’in Ehl-i Kitapla Münasebetleri
    Her uygarlığın, kendini diğer uygarlıklardan farklı kılan özgün yönleri mutlaka vardır. İslâm medeniyetinin temelde Kur’ân ve sünnete dayanması, onun özgün yönünü oluşturur. Belli bir zaman ve mekânla kayıtlı bulunmayan, bünyesinde evrensel nitelikler taşıyan İslâm’ın, kendi dışındaki uygarlıklara kazandırdığı/kazandırabileceği pek çok değerli şeyler vardır.

    İslâm dışındaki medeniyetlerden Hıristiyanlık ve Yahudiliğin mensuplarının yeni bir peygamber geleceği düşüncesine yabancı olmadıklarını biliyoruz. Çünkü Allah Resûlü çocukluk döneminde Suriye’ye ticaret kervanlarıyla gittiğinde Bahîra adında bir rahip, gördüğü olağanüstü durumlardan etkilenerek beklenen peygamberin kervandaki bu çocuk olduğuna kanaat getirmişti.14 İbn Sa’d’ın (v. 230) verdiği bilgiye göre Tevrat’ta, gelecek peygamberin vasıflarından bahsedilmektedir. Kaynaklarda onun uyarıcı ve müjdeleyici oluşu, sert ve kaba olmayışı, çarşıda bağırıp çağırmayışı, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyişi ve affedici oluşu gibi güzel huylar zikredilmektedir.




  3. Mine
    Devamlı Üye
    a) Hz. Peygamberin Hıristiyanlarla Münasebetleri
    Tarihte Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında toplu olarak ilk görüşme, Peygamberimiz (s.a.s.)’in nübüvvetinin beşinci yılı olan miladi 615 yılında bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a göç etmesiyle başlamıştır. Kaynaklarda Habeşistan’a ilk gidenlerin sayısının 11’i erkek 4’ü kadın olmak üzere toplam 15 kişi olduğu belirtilmektedir.16 Sonraki gidenlerle bu sayı 80’e ulaşmıştır. Kral Necâşî, Müslümanları geri almak üzere gelen müşriklerin bu isteklerini kabul etmemiştir.17 Habeşistan’daki Müslümanlar Peygamber Efendimiz’in haber göndermesi üzerine, iki gemi ile hicri 7. yılda Medine’ye geldiler. Bu dönüş Hayber’in fethinden sonra gerçekleşti.18 Uzun bir süre Müslümanlar Habeşistan’da kaldığına göre, bu süre zarfında yerli halkla karşılıklı ilişkilerin kurulduğu ve bu ilişkilerin birçok sonuçlarının olduğunu tahmin edebiliriz.

    Hıristiyanlarla diğer bir karşılaşma, hicretin 9. veya 10. yılında Necrân’dan bir heyetin gelmesiyle olmuştur. Yoğun Hıristiyan nüfusa sahip bir yer olan Necrân, Arabistan’ın güneyinde, bereketli topraklara sahip bir bölgedir. Ticaret kervanlarının yolu üzerinde bulunan bu şehir, dokuma ve dericilik yönünden gelişmişti. Hıristiyan halk, Yahudi kral tarafından açtırılan içi ateş dolu büyük çukurlara atılarak diri diri yakılmıştır. Hz. Peygamber burada yaşayan Hıristiyanlara şu mealde bir mektup göndermiştir: “Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’den Necrân papazlarına: İbrahim, İshak ve Yakub’un Rabbi Allah’ın adıyla! Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan, Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi yaratıklarla yapılmış olan ittifak anlaşmalarının ötesinde, Allah ile ittifaka çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye gelir; şayet cizyeyi de reddedecek olursanız, size harp açarım. Ve’s-selâm..”20 Bu mektubu alan Necrânlılar, içlerinde ileri gelen din adamlarının bulunduğu 60 kişiden oluşan bir heyeti, Hz. Peygamber’le görüşmelerde bulunmak üzere Medine’ye gönderdiler. Necrân heyeti üzerlerinde süslü elbiseler olduğu halde, ikindi vakti Medine’ye ulaştı. Hz. Peygamber (s.a.s.), ashabı ile birlikte ikindi namazını henüz bitirmişlerdi. İbadet vakitleri gelince bu heyet, doğuya yönelerek ibadetlerini yerine getirdiler.21
    Müslümanların Hıristiyanlarla diğer bir karşılaşması da, o gün Hıristiyanlığın devlet ölçeğinde temsilcisi durumunda bulunan Bizans İmparatorluğu ile hicri 8. ve 9. yıllarda yapılan Mu’te ve Tebük savaşlarıdır. Bu savaşlar, Müslümanların Hıristiyanlarla yaptıkları ilk savaşlar olması yönüyle İslâm tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bizans İmparatorluğu’na bağlı Hıristiyan Araplardan oluşan Busrâ’nın emiri, kendisine gönderilen davet mektubuna kızmış, elçiyi de öldürmüştü. O civara yakın Zâtü’t-Talha’ya gönderilen 15 kişilik davet heyeti de öldürülünce, Mu’te savaşı kaçınılmaz hale geldi. İran’ı yenilgiye uğratan Bizans’ın her tarafta Müslümanlara karşı savaş hazırlıklarına girişmesi sonucu Tebük seferi meydana gelmiştir.

    b) Hz. Peygamberin Yahudilerle Münasebetleri
    Bilindiği üzere, Müslümanların Yahudilerle ilişki kurması Medine’de gerçekleşmiştir. Çünkü Mekke’de yerleşik vaziyette Yahudi nüfus bulunmamaktaydı. Bu insanlar, Mekke’de her yıl kurulan panayırlarda ticaret yapmak üzere geçici olarak gelirlerdi. Yahudiler, Medine başta olmak üzere Taif, Fedek, Maknâ ve Teymâ gibi Arabistan’ın değişik şehirlerinde sayıca az olmakla birlikte nüfûz bakımından güçlü durumdaydılar. Müslümanlar, Mekkelilerin zulümlerinden kaçıp 622 yılında Medine’ye hicret ettiklerinde buradaki nüfusun yarısını Yahudiler oluşturmaktaydı.23 M. Watt’ın verdiği bilgiye göre, burası bir şehir olmaktan çok, vahaya yayılmış küçük köyler, çiftlikler, kaleler topluluğu olup, tepeler, kayalar ve taşlı topraklarla çevrili verimli bir bölge idi.

    Medine’de yaşamakta olan Yahudilerin ne zaman ve nereden buraya gelip yerleştikleri ve bunların İbrânî soyundan mı geldikleri, yoksa Yahudileştirilmiş Araplar mı oldukları kesin olarak bilinmemektedir.25 Medine Yahudileri başlıca üç kabileden oluşmaktaydı; Kaynuka, Nadir ve Kureyza oğulları.26 Bu kabilelerden ikisi, (Kaynuka ve Kureyza) Medine’de yaşamakta olan ve öteden beri birbirleriyle sürekli düşmanlık içerisinde bulunan iki Arap kabilesi Evs ve Hazrec’le ittifak halindeydi. Kaynuka, Hazrec kabilesiyle, Kureyza ise Evs kabilesi ile ittifak içerisindeydi.

    İki Yahudi kabilesinin birbirine düşman iki Arap kabilesiyle anlaşma halinde olması konusunda iki temel sebep gösterilmiştir. Birinci sebep, bu ittifakın Yahudiler tarafından kullanılan siyasî bir oyun olmasıdır ki, bu sayede Arap kabileleri arasına düşmanlık sokarak onları bölüp zayıf düşürüyorlardı. Bu düşünceye göre Evs ve Hazrec arasındaki kanlı savaşlar, Yahudilerin hedeflerine ulaştıklarının bir göstergesidir. Diğer bir sebep, Yahudilerin de kendi aralarında ekonomik üstünlük kavgası yüzünden bölündükleri ve kendilerine dışarıdan destek aradıklarıdır. Bu düşünceye göre, ticarî faaliyette bulunan Yahudi aileleri, menfaate dayalı sebeplerden ötürü birbirleriyle sürekli bir sürtüşme halinde bulunmaktaydılar.

    Müslümanlar Medine’ye hicret ettiklerinde, şehrin siyasî ve sosyo-ekonomik yapısı böyle karmaşık durumdaydı. Allah Resûlü (s.a.s.) Medine’de önce, Ensar ile Muhacirleri kardeş yaptı. Bu, bire bir eşleştirme yoluyla yapılan bir kardeşlikti. Ensardan kimin, hangi muhacirle kardeş olduğu kaynaklarda isim isim kaydedilmiştir.28 Böylece, bir yandan yerli ve göçmen halk arasında dayanışma ruhu geliştirilirken, diğer yandan muhacirlerin mağduriyetleri de giderilmeye çalışılıyordu. Bu kardeşlik duygusu o kadar güçlüydü ki, belli bir dönem kardeşlerden biri öldüğünde diğeri ona varis olabiliyordu.

    Bu işlerden sonra Hz. Peygamber, Medine’de ikamet eden bütün zümreleri kapsayan ve şehirde sosyal düzeni, birlik beraberliği sağlamak ve düşmanlara karşı ortak bir cephe oluşturmak gibi gayeleri esas alan bir antlaşma yaptı. Bu antlaşma, tarihte “Medine Vesikası”, adıyla bilinmektedir. Hamîdullah Hoca’nın verdiği bilgiye göre 47 maddeden oluşan bu antlaşma29 genel olarak şu hususlara yer vermiştir: Taraflar birbirlerine saldırmayacaklar, din ve ibadet özgürlüklerine karşılıklı olarak saygı gösterilecek, Medine’ye yönelik saldırılara karşı ortak cephe oluşturulacak, bir Yahudi’ye verilecek zarar karşısında Yahudiler ve Müslümanlar o zararın giderilmesi konusunda birbirlerine yardımcı olacaklardı. Zarara uğrayan bir Müslüman için de aynı durum geçerli olacaktı.

    Görüldüğü üzere Hz. Peygamber, Yahudilerle gerilim havası oluşturmaktan ziyade, karşılıklı haklar ve yükümlülüklere saygıya dayanan bir ilişki kurmak istemiştir. Sonraki yıllarda Yahudilerden antlaşma maddelerini ihlal edici davranışların ortaya çıkması, böyle bir antlaşmanın gereksizliğinin delili olamaz.

    Sonuç
    Dünyada yaşayan bütün insanların aynı dine ve aynı inanca mensup olmamaları bir realitedir. Müslümanların gayrimüslimlerle, özellikle de ehli kitapla münasebetlerinin doğru yorumlanması, mesafe açısından gittikçe küçülen dünyamızda daha da önem arz etmektedir.

    Kur’ân’da, başka dinden insanlara adalet ölçülerinin gerekli kıldığı davranış tarzının gösterilmesi önemli bir yere sahiptir. Kur’ân, bize herkesin hakkını teslim etmeyi öğütlemiş, başka dinin mensupları olmaları sebebiyle insanların hor görülmelerinin İslâm dışı olduğunu açıklamıştır.

    Peygamber Efendimiz, kendi dönemindeki değişik din ve kültürlerdeki insanlarla sosyal hayatın ayrılmaz parçası olan karşılıklı ilişkileri sürdürmeye büyük bir özen göstermiş hayatının sonuna kadar da devam ettirmiştir. Nitekim vefat ettiğinde zırhı bir Yahudi’de rehindi. Her hususta bize rehber olan Efendimiz (s.a.s.)’in bu özelliğinin bizlere verdiği çok önemli mesajlar olsa gerektir.




+ Yorum Gönder