+ Yorum Gönder
Her Telden Eğitim Konuları ve Ödev ve Tezler Forumunda İthal Kelimeler ve Kavramlar Eğitime Destek Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Asel
    Bayan Üye

    İthal Kelimeler ve Kavramlar Eğitime Destek








    İthal Kelimeler ve Kavramlar Eğitime Destek

    Kapitalizm, sosyalizm, faşizm, komünizm, gol, aut, tuş, psişe, neoplazm, metastaz, pike çekmek, santra Yüzlerce hatta binlerce böyle kelime var diğer kültür iklimlerinden gelip lisanımıza nüfuz etmiş olan. Bunlar karşısında dille ilgilenenlerin belli tavırları var: 1) Hepsini aynen ve orijinalleriyle yazarak kullanmaktan yana olanlar: Bunlar "Top outa çıkmasına rağmen hakem goal kararı verdi ama stadiumdaki anarchy ve tension bir anda arttı" gibi cümleler kurarlar. Nitekim, eski tıp kitaplarında bunun örneklerine bolca rastlarsınız. Artık pek taraftarı kalmamış durumda 2) Türkçe'de okunduğu şekliyle bunları kullanmaktan yana olanlar: Bunlar "Top auta çıkmasına rağmen hakem gol kararı verdi ama stadyumdaki anarşi ve tansiyon bir anda arttı" diyeceklerdir. Epey taraftarı var bu yaklaşımın. 3) Hepsine illâ ki Türkçe karşılık bulup, yoksa da uydurup onu kullanmak isteyenler: Bunlar da "Top dışarı çıkmasına karşın yargıman kalegirdi kararı verdi ama topluseyirlikteki karmaşa ve gerilim bir anda arttı" gibilerinden bir şeyler söylerler. Son zamanlarda bu tavır pek moda; "yorumsamacı ve özdekçi düşün adamlarının yaşamsal ergileri erkin ekinselliği varsamamasına öykünmek olmalıdır" gibi lâflardan müteşekkil "tümceleri" de yazanın anca kendisi anlar tabii ki!

    Fakirin bu konudaki görüşü mutedil. İthâl kavram (concept) veya mefhumlara (notions) tekabül eden ve (menşei ne olursa olsun) bizim malımız olmuş kelimeler varsa, oları kullanalım: "Sermaye" varken "kapital" denmese de olur, diyeni de kınamamak gerekir; am-maaaa "kapitalizm" bizim kavramımız da değil, fikrimiz de, tıpkı "sosyalizm" gibi. İşte, bu gibi kelimeleri Türkçe okunuşlarıyla aynen kullanmaktan yanayım. Çünkü, herkes kendi kafasına göre "tilcik" uydurup yazınca, böyle kitapları okumak ve anlamak imkânsızlaşıyor! Bu itidalli tavrı tercih ettiğimi belirttikten sonra, bununla paralel bir yarı muhayyel sohbeti sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Bir kongreden dönüyoruz. Eski bir asistanımız ve artık uzmanlığını almış, hayata atılmış olan bir arkadaşımızla otelin lobisinde sohbet ediyoruz. Lâf döndü dolaştı, toplumdaki ve psikiyatri camiasındaki genel gruplaşmalara geldi, dayanamayıp suâl eyledi: "Hocam, siz de anlayamadığım, kavrayamadığım bir şey var. Hem sivri çıkışlarınız oluyor, hem de belli bir çizginiz yok."

    Gülümsedim, hem zülfü yare dokunduğun için değişik grupların tepkisini alacaksın, hem de çizgisizlikle itham edilecek, tanımlanacak, anılacaksın. Bir şeyler eksik, yanlış Neden no men's land'de zannediliyorsun? Öncelikle, "bir çizgisi olma" kavramını başkalarının önceden çizmiş olduğu, kolaycı ve fırsatçı kafaların da hemencecik etrafında öbek öbek toplandığı ideolojicikler için kullanıyor genç dostum Yani tefekküre gerek yok, hazırlop "brainnet" paketlerinden birini satın alıvereceksiniz (internetten mülhem bu tilciği de ben uydurdum), at gözlüklerinizi takacaksınız, en hafifinden sekter, muhtemelen de yobaz olacaksınız. Sonrası kolay, başka türlü düşünen herkese "vurun kahpeyeyi" oynayacaksınız. Bu kafalar "vatan, millet" derseniz faşist, "Allah, din" derseniz "mürteci", "sosyal adalet, emekçi hakları" derseniz komünist.. ilân ediverecekler sizi. Ne diyordu merhum Cemil Meriç (o Cemil Meriç ki, zamanında, mahkemede "evet, ben Marksist'im, var mı itirazınız" diye bağıran adamdır): "İzmler İdraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri. İtibarları menşelerinden geliyor; hepsi de Avrupalı"

    Şimdi, Türkiye için, kavramların ne kadar acayip hâlde olduğunun bir dökümünü yapalım (bu arada, aklıma geldi, istisnalar haricinde bütün spikerler "döküman" diyorlar, doğrusu "doküman" olmalı; vazgeçtim Türkçe'den, yabancı menşeli kelimeleri de yanlış telâffuz ediyoruz).

    Sağcılar denen grupta kimler var: Radikal İslâmcılar (millet deyince ümmeti kasteden, lâik cumhuriyeti reddedenler), ılımlı İslâmcılar, reformist İslâmcılar, milliyetçi-İslâmcılar (hani şu "Türk-İslâm sentezi" masalı, maazallah buna bir de "Kürt-İslâm sentezi" eklendi ve Hizbullah namı altında bir vahşet teşkilâtının marifetlerini ibret ve dehşetle takip ediyoruz, Gürcü-İslâm sentezcileri ve diğer sentez meraklıları da yolda), milliyetçi-muhafazakârlar (neyin muhafaza edileceği hususunda aralarında ciddi ihtilâflar mevcutsa da), ülkücüler, ırkçı Türkçüler, Turancılar, faşistler, merkez sağcı liberaller, Atatürk milliyetçisi sağcılar, bal gibi kapitalistler, sağın ticaretini yapan oportünistler

    Solculara bir göz atalım: "Dinozor" Marksist komünistler, Marksist olmayan komünistler ve Bakuninci anarşistler, etnik ırkçı komünistler (PKK gibi), Maocu komünistler, "eski Marksist" olmakla pek övünen ama şimdilerde "sadece solcuyum" diyen latent Marksistler, sosyal demokratlar, ılımlı solcular, Atatürk ulusçusu solcular, eskiden militan komünist olup da şimdilerde köşeyi dönmüş tatlı su sosyalistleri, bar "enteli" alkolik sosyalistler, diğerlerince "dönek" diye dışlanan entellektüel solcular, agnostik solcular, materyalist solcular, Tanrı'ya inanan ama solcu olan solcular, sosyalist Müslümanlar, solcu olmazsa yalnız kalacağından korktuğu için solcu olan solcular, solun ticaretini yapan oportünistler

    Başka türlü adlandırılamayanlar: Bilmemkaçıncı cumhuriyetçiler, takkeli veya entel liboş diye nam bulanlar, yanar döner satılık vicdanlı kalemşörler, hiçbir fikri ve entelektüel birikimi olmamasına rağmen her şeyi bilen megalomanyaklar, her devrin adamı olmayı başaran lâf ebeleri, konformistler

    Allah aşkına, bu üç (özellikle ilk iki) grubun hangi açı(lar)dan homojenite taşıdığını ve neden aynı kefeye koyulduklarını mantıki olarak açıklayabilecek bir dahi varsa beni arasın, bilgileneyim, müstefit olup kırk yıl da köleliğini yapayım!

    SAĞCI KİM, SOLCU KİM? Tam bir entellektüel anarşi, tefekkür anomisi, sosyal afazi (Alev Alatlı'ya saygılar, sevgiler)!

    "Bak" dedim genç dostuma, "Eğer ne olmadığımdan, hangi çizgiyle alâkam olmadığından başlamak daha kolay olacaksa, -ki öyle gibi geliyor bana, sayayım. "Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünden taviz vermek; Türkiye'de demokratik düzeni yıkıp yerine başka bir ideolojik veya dini idare getirmeye kalkılması; insanların din, dil, ırk, etnisite, cinsellik veya fikirleri açıdan ayrı tutulup farklı muamele edilmeleri, hürriyetlerin sınırının başkalarınınkinin başladığı yer olmadığı her türlü anlayış ve tatbikat; emeğin sömürülmesi, ter dökerek elde edilmiş servete düşmanlık etmek; bir ülkede veya kurumda idareyi elinde bulunduranların kendilerinden farklı düşünenleri dışlayıp aşağılamaları, aleyhlerinde dolap çevirmeleri; içtimai veya fikri her türlü kölelik, hür tefekküre zincir vurulması, her türlü totalitarizm ve faşizm"

    Bu sözler epey bir şeyi özetlemişti bana göre, de Zekâ ve yeteneklerinden zerre kadar şüphe etmediğim muhatabımın gözlerindeki muğlâklık ifadesinin artışından anladım ki, ona göre hiç de aynı şey geçerli değildi. Daha fazla izahat gerekiyordu Yoksa beni "milliyetçi, muhafazakâr, ilerici, sosyal demokrat, devrimci, lâik ve Müslüman", yani bir ne idüğü belirsiz çorba olarak idrak edecekti (çizgisiziz ya)! İyi ama, hoş, ben gerçekten de bunların hepsiyim İzahat vermeye devam etmek gerekiyordu.

    "Özetlemek gerekiyorsa, ben hikmeti (bilgeliği) arıyorum; hani şu İngilizce'de wisdom denen şeyi. Hikmeti bulacağım ki, kısır ideolojilerin, "sözüm ona dini" veya benzeri tefsir ve içtihat kalıplarının insanlara getirdiği ucuz mutluluk ve kolaycılık kapısı olan banal gerçeklerden kurtulup, hakikâti bulmak yolunda ilerleyebileyim. Ama, bunu yaparken de dirliğimin, düzenimin bozulmasına, hayatta kalma ve insanca yaşama hakkıma el sürdürtmeyeyim.

    Gerçekle hakikâtin farkını en güzel anlatan hikâye Gazalî'nin Hint'ten aldığını sandığım fil ve körler örneğidir: Ortada bir fil var, çevresinde de körler; sorulmuş kendilerine "nedir bu?" diye. Birisi kuyruğunu tutmuş, "yılan" demiş, diğeri bacağını tutmuş "sütun" demiş Kimse "fil" cevabını verememiş. İşte, mahiyetini ve vasfını bilemediğimiz, belki de asla bilemeyeceğimiz mutlak gerçeğin yani hakikâtin karşısında bizler bu körler gibiyiz. Kendi zavallı gerçeklerimizi hakikât zannediyoruz. Sanma ki bu ayrım benim kendi icadım; gerçek karşılığında reality, hakikât karşılığında verity veya truth kelimelerini kullanıyor Batılı. Bunu yaparken de bir miktar agnostik bakıyorum her şeye, tıpkı ünlü filozof Popper gibi. Yani, belli bir konunun o an için bilinen en güzel izahı A Teorisi ise, bundan farklı ve daha doğru (hakikâte daha yakın) X, Y, Z Teorileri'nin de olabileceğini ta baştan (a priori) biliyor, kabûl ediyor ve öyle yaklaşıyorum mes'elelere. Böyle olunca da, hiç bir şeyin dayatmacısı, tutturucusu, yani yobazı (mutaassıbı) olmuyorum. Ha, bakışlarından hissediyorum ki, ucuz bir baş eğiciliğe (konformizme) yüz verdiğimi zannediyorsun. Asla! Bilimsel düşüncede inançlar (beliefs) değil kanaâtler (opinions) olur; kanaâtler de değişmeye mahkûmdurlar!

    Benim irfanım hür, fikrim ve ilmim de hür ama vicdanım asla! Vicdan, Batılı'nın moral conscience'ı (ahlâki şuur) karşılığında kullandığımız psikolojik ve teknik bir terim; süperegonun şuurlu kısmına verilen isim! Süperego (üstbenlik) ise psişik dünyamızda yasakları, günahları, ayıpları ve mükemmeliyetçiliği temsil eden meleke. Hiç hür vicdan olur mu? Böyle bir ifade kendi kendine ters düşer! Demek ki genel ahlâk (morality) ve etik (ethics: özel hâllere, meselâ mesleklere has ahlâki prensipler) açısından tavizim yok.

    Bilmem anlaşabildik mi: Metodolojik açıdan çizgim gayet net ve aşikâr. Bilimsel konularda ideolojiye geçit yok, sadece epistemolojik temel prensip zemininde, yöntem (usûl, method) var; o da deneycilik ve gözlemcilik, yani empirisizm (empiricism). Ammaaa, kendime has fikir, sezgi, ilham, tefekkür ve hayâl dünyamda istediğim gibi kanat açarım ebediyetin nihayetlerine doğru, kim karışabilir ki?"

    "İşte bu noktada işler karışıyor" dedi dostumuz; "tasavvuftan, Allah'tan bahsedip böyle deyince adeta bir çifte açmaz, bir "double bind" olmuyor mu?"

    "Aman yapma etme! Maâlesef, Türk aydınlarının içine düştükleri en korkunç kara delik bu: Sekterlik, kesin inançlılık ve damgalama merakı. Yani Allah'tan bahsedersen mürteci, dinci ve yobaz; sosyal adaletten, emekten, sosyal demokrasiden bahsedersen Marksist-komünist; milliyetçilikten, vatan sevgisinden bahsedersen faşist ilân ediliyorsun. Tefekkür felç olmuş, dimağlar prangalı, kavramlar perçinle tutturulmuş zihinlerimize.

    Zaman ve mekândan da önce var olan, onlardan ayrı-gayrı olmayan ve onlardan sonra da var olmaya devam edecek olan kozmik bir şuura, ilâhi sevgi ve bilgiye inanmakla, Bach'ı veya Itri'yi dinlerken yahut derin düşüncelerle flört ederken O'na uzanan gönül gözünü açmakla, müsbet ilmin icaplarını yerine getirme eylemi esnâsında taviz vermez bir metodist olmak arasında çelişen, birbirine ters düşen ne var ki! Bu evrensel birlik, vahdet hissine ister adına meditasyon denen disiplinle ulaş, ister şu veya bu ibadetle vasıl ol, ister musikiyle meşk veya raks ederken yahut Taekwon do pumsesi çizerken eriyip git. Ne fark eder? Egonun zavallı sınırlarından kontrollü ve yapıcı bir şekilde sıyrılıp, müthiş ve eşsiz yalnızlığından geçici olarak ayrılıp, O'nun içinde erimenin, özüne ve Hakikât'e azıcık da olsa yaklaşabilmenin kazandırdığı muazzam kudreti, iç huzurunu ve arınmayı yaşamanın ne zararı var? Bu eşsiz yaşantının, müteakip bilimsel çalışmalarında da seni ne kadar güçlendireceğini mutlaka fark edeceksin."








  2. Asel
    Bayan Üye





    İthal Kelimeler ve Kavramlar Eğitime Destek

    İyice mistifiye ettiniz konuyu. Haydi açıkça itiraf edin, bu söylemlerin altında sinsi ve gizli bir dincilik yatmıyor mu?"

    "Hayır! Kat'i ve sarih bir ifâdeyle hayır! Bu transandansı yaşamak için şu veya bu dinin mümini, filânca dergâhın müridi, falanca tekkenin meczubu olmak gerekmiyor. Tam bir ateist de olsan bu doruk yaşantıyı (şu uydurukça moda kelimeyle deneyimi) yakalamak mümkün; yeter ki sevgiyle ve egonu aşarak bakabil aleme.

    Dinler gaye değil vasıtalardır evlât! İnsanın kendisiyle, kendisinin içindeki kendisiyle, kendisinin içindeki kendisinin içindeki kendisiyle yani bütün kozmosla, varlık ve yoklukla, mevcudat ve hiçlikle buluşması, barışması için birer vasıta Bazısı bu hikmete dinle ulaşır, bazısı başka yolla. Onun içindir ki, itikadı konularda kimsenin kimseyi zorlamaya zerre kadar hakkı yoktur."

    Hattâ, bu muazzam kendinden geçişi, ekstaz hâlini yaşamamızı sağlayan beyin yapılarını dahi sayabilirim sana: Temporo-limbik sistem ve amigdala nukleusu (çekirdeği). Nitekim, bu bölgelerin deneysel uyarılmalarında, epilepsilerinde de (bir sar'a cinsi) benzer hâller yaşanıyor.
    Devamı bir sonraki sohbette

    Yarı Muhayyel Sohbete Devam
    Çizgisizlik, brainnetçilik (internet'ten mülhem bu "tilciği" benim uydurup fikir hayatımıza kazandırdığımı hatırlarsınız), hakikâti ararken zavallı gerçeklerde boğulmak, transandans Buralardan devam etmekteyiz sohbetimize.

    "Memleketimizde genel olarak müşahade ettiğimiz sosyo-kültürel yozlaşma ve kayıplar beni çok üzüyor dostum. Basitlikle (simplicity) sadelik (ignorance: hem saf, sade hem de cahil anlamına gelir), seçkinlikle (elitizm) züppelik (snobizm), vulgarizasyonla (hem halkın anlayabileceği hâle getirme hem de bayağılaştırma anlamlarına gelir) veya popülarizasyonla (toplumun anlayabileceği yaygınlığı kazandırma) ucuz popülizm (halk dalkavukluğu) maâlesef karmakarışık olmuş hâlde. Toplumumuz gustosunu kaybetti. Zaten Çanakkale Harbi'nde Osmanlı'nın harsını bize taşıyacak hemen hemen bütün münevverlerini şehit vermiş bu ülke. Kalan azıcık elitin çoğunu teşkil eden, 15-20 sene önce gazinoları dolduran kaliteli ve kültürlü, görgülü orta sınıf artık sürünmekte, kitap veya CD alacak parası da, morali de yok! O zamanlar, assolist halis klâsik Türk Musıkısi meşk etmek için sahneyi teşrif ettiğinde sol ellerindeki çatalları, sağ ellerindeki bıçakları usulca kenara koyup huşu içerisinde dinleyenler, artık, sırra kadem bastılar. Müzikolojik açıdan değersiz ama ekonomik açıdan pek kıymetli, estetik açıdan çirkin, muhteva açısından lümpen ve argo şarkıları söyleyen, bir gecede şöhretin zirvelerine tırman(dırılı)ıvermiş sözüm ona san'atçılar itibarda artık. Tabaklar kırılıyor, ceketler yakılıyor, ar damarları patlıyor ve bunları yapanları her gün toplumumuza "hortumlayan" vicdan fakiri büyük medya kurumları köşeleri dönüyor

    Saldırganlık, cinsellik, dehşet ve kan süslüyor (!) televizyon ekranlarını; esbab-ı mucibe hazır: Rating için canım! Rating hesaplarında kıstas alınan kesim kim? C ve D kümeleri; yani, sosyo-kültürel ve ekonomik açılardan en düşük, en cahil kesimler. Peki, neden onlar? Çünkü en büyük tüketici pazarını oluşturuyorlar da, ondan. Her şey bu derecede maddi ve ucuz mu? El cevap: Evet, piyasa ekonomisinin kaçınılmaz sonuçları bunlar, n'apalım! Her şey ekonomi-merkezli olmuş. Doğu ve Güneydoğu'dan yoğun bir şekilde yaşanan göç müthiş bir sorunsalı da yanında getirmiş: Toplumsal anomi. Yani normların kaybı, kafa bulanıklığı, aidiyet ve mensubiyet şuurunun silikleşmesi veya sapması. Köyünden gelen ilk aile prensip olarak örfüne, adetlerine, devletine ve -kendi anladığı anlamda- dini inançlarına iyice sarılıyor, hemşehrileri dışındaki dünyaya kapanıyor. Onlardan pek sorun çıkmıyor, esas tehlike ikinci neslin tepesinde, yani onların çocuklarında! Ne köylü kalabiliyorlar, ne şehirli olabiliyorlar ve her şeye isyan ediyorlar, kimlikleri yok çünkü. Medyanın mahut hediyelerini (!) gördükçe asla ulaşamayacakları bir hayata hem özeniyor, hem ona perestiş ediyor (öykünüyor), hem de nefretle doluyorlar. Zaten manevi kodlar değişmiş son on-onbeş senede: "Köşeyi dön de nasıl dönersen dön", "benim memurum işini bilir" diyen, saatte 200 küsür kilometre sür'atle gitmekle övünen, şatafat ve papatya meraklısı bir zihniyet dimağlara pompalanmış; dürüstçe ticaret yapmak, vergisini ödemek enayilik hâline gelmiş. O zaman kolayca kötü yola düşüyor bu ikinci nesil: Yasadışı işlere bulaşmak, ideolojik veya dinsel örgütlere karışmak veya etnik terörün oyununa gelmek! Bizim muhterem medyamızın önemli bir kesimi de bu grupları kıstas alarak yayın yapıyor. Maâlesef insanlar kalitesizliğe, basitliğe kayma eğilimini genellikle taşır; entropi (dağılıp gitme eğilimi) ve entalpi (daha düşük enerji düzeyine kayma eğilimi) prensipleri fizikte olduğu gibi, aynen, cemiyetler için de geçerlidir. Çoğu kimse Itri'yi veya Bach'ı değil, Abraham Sweetvoice'i dinlemeyi tercih eder; ettikçe daha çok dinler; dinledikçe daha çok uzaklaşır sofistike zevklerden (bu arada, sophisticated lâfı hem üstün ve kaliteli, hem de içine hile ve desise karıştırılmış anlamlarına gelir ve tam Türkçe karşılığı yoktur - uydurdularsa da ben bilmiyorum). Rasyonalizasyon (mazeret bulup akla uygun hâle getirme veya minareyi çalınca kılıfını hazırlama) da hazırdır: Halka iniyoruz efendim.

    İnmeyin kardeşim! Hele bizimki gibi cehaletin kol gezdiği, feodal, ataerkillikten ve yaşlı-erkillikten kopamamış, her türlü büyüsel düşünce tuzağına düşmeye pek müsait, henüz uluslaşma sürecini tamamlayamamış ülkede halka inilmez, halk yukarıya çıkarılır! Hattâ, bunu gerçekleştirebilmek için milli seferberlik yapılır bir zamanların Halk Evleri hareketinde olduğu gibi (tabii, oraları belli ideolojilerin pazarlandığı beyin yıkama merkezlerine çevirmemek kaydıyla). Halka inmeye kalktınız mı sonuç ortada: En fazla 100 kelimeyle düşünüp yaşayan bir güruh, Marx'ın 'din, halkların afyonudur' ifadesini, hayatta olsaydı, 'din kadar, hattâ ondan da hâllice bir şekilde, medya halkın afyonudur' diye değiştireceği kadar uyuşturulmuş beyinler."

    Genç dostumun gözleri faltaşı gibi açıldı; hayretle araya girdi:
    "Aman hocam, bunlar bal gibi sosyalist söylemler. Bir önceki sohbette vecdden, mistik yaşantıdan bahsediyordunuz, şimdi Marx'ı haklı görüp dine saldırıyorsunuz. Bir yandan da uluslaşmaktan söz ediyorsunuz. Bu ne perhiz ne lâhana turşusu? Üstelik büyük medyada çok görünen, hattâ bu sebeple meslekdaşlarınızca eleştirilen bir kişi olarak, sanki tükürdüğünü yalamak olmuyor mu bu sözleriniz?"

    Çizgisiziz ya! Brainnetlerden birine bağlı değiliz ya! İzah gerek, yoksa gene damgalanacağız
    "Sevgili dostum. En muazzez hâliyle dinin kendisinin bu işte ne kabahâti var? Ama binlerce safsatayla, bid'atla ve uydurmayla bir sömürü aracı durumuna getirilmiş kurumsal anlamdaki dine tabii ki hiç hoş bakmıyorum. Hem hatırlarsan, evrenle bütünleşme (vahdet) yaşantısını yaşamak için dindar olmanın hiç de gerekmediğini, dinlerin gaye değil vasıtalar olduğunu anlatmıştım sana. Eğer bu vasıta hayra (esenliğe, barışa, sevgi ve bilgiye) hizmet ederse makbûldür, şerre yönlendirirse ben onu istemem. Örnek mi istiyorsun? İslâm'ın altın devrinde (yaklaşık X. yy. civarına kadar) gerek Arap ve Acem, gerekse Türk Müslüman bilim adamlarının müsbet bilime yaptıkları muazzam katkıları hatırla; bir de İslâm ülkelerinin şimdiki hâline bak! Batı'dan örnek istersen Ortaçağ karanlığının mimarı Katolik Kilisesi'ni hatırlayıver; zavallı Galileo'nun çektiklerini hafızanda canlandır.

    Marx'a gelince Tıpkı psikiyatride Freud'un, müzikte Wagner'in, doğa-bilimlerinde Darwin'in yaptığını yapmıştır, tam bir devrimci ve dahidir. Söylediklerinde ve tahlillerinde son derecede haklı olduğu taraflar vardır. Marx'ı tanımadan entelektüel olunamaz ve Batı tarihinin dinamikleri anlaşılamaz. O da, demin zikrettiğim diğer dahiler gibi, kendi büyüklüğünün altında ezilmiş ve hatalar yapmıştır; bir nev'i 'peygamberliğe' soyunmuştur. Bu büyüklerin ortak tarafı var: Çok iyi gözlemciler, çok isabetli tahlilleri ve keşifleri var ama her şeyin çözümünü bulmak vehmine düşmüşler. Freud insanı çözdüğü vehmiyle etkili (efficious) bir tedavi yöntemi olduğunu zannettiği psikanalizi nöropsikiyatrinin başına sararken, Wagner eşsiz armoni anlayışı ve uygulamasını müteakip bestekârlara empoze ederek atonal ve ucube müziklerin yapılmasına yol açmış, Darwin de evrimin en önemli mekanizmalarından birini (doğal ayıklanma-seçilme) keşfederken, her şeyi bundan ibaret sanmıştı. Bu ve başka büyük adamların dehalarından nasiplenmek ve doğru yanlarını istihraç etmek (extraction) için illâ ki onlara tamamen atılıp kapılmak mı gerekiyor? İşte, benim mutaassıp bir şekilde muhalif olduğum taassup batağı burada başlıyor. Wagner için bu pek söylenemez ama, Marksizm ve Freudizm birer din hâlini alıp, yeni yobazların afyonu durumuna düşmüşlerdir. Darwin'inki çok daha fazla sınanabilir bilimsel bir kuram olduğu için, bu alandaki ilerleme Neo-Darwinizm şeklinde modifiye edilmiş ve Vatikan tarafından bile kabûl görmüştür.

    Uluslaşmak (millet hâline gelmek), bu günün ve yarının dünyasında mevcudiyetimizi devam ettirebilmemizin tek yolu. Millet deyince de, Fransız İhtilâli'ni müteakip, Atatürk'ün "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözlerinde şahikasına ulaşan, asla etnik veya dinsel temele dayanmayan, tarih, menfaât, gönül ve (kısmen) coğrafya birliği içerisinde aidiyet ve mensubiyet şuurunda buluşmuş bir Türklüğü anlıyorum. Nitekim o dönemin paradigması "uluslaşarak Batılılaşmak" idi; safsatalardan arınarak aydınlanan ve Batı medeniyetinin trenine binen ama özüne de yabancılaşmayan bir millet ve milliyetçiliğe mecburuz. Bu gün Avrupa'nın çoğu gelişmiş ülkesinde "nationalism" deyince "racism" yani ırkçılık anlaşılır ve nefretle karşılanır. Doğrudur ve öyledir de. Çünkü onlar uluslaşma sürecini çoktan aşıp bütünleşmeye gidiyorlar. Fransız her hücresine kadar Fransız'dır, İtalyan burnundan kıl aldırmayacak derecede İtalyanlığı ile mağrurdur, Portekizliler İspanyollardan nefret edecek derecede Portekizlidir vs Yani bireysel ve toplumsal kimlikleri tam oturmuştur. Öyle olunca da, rahatlıkla Avrupa Birleşik Devletleri'ne bayrak açarlar; ayrıca, dünyanın kalan kısmını bir güzel sömürerek yakaladıkları ekonomik refah da onlara bu lüksü tanır. Tıpkı, bireyleşme sürecini tam ve tekemmül ederek yaşayabilmiş ve maddi problemi olmayan olgun bir kişinin filânca partiye, falanca sosyal kulübe girmekle kişiliğini kaybetmeyeceği gibi. Ama ya biz 50 küsür etnik, yüz küsür dini grup, feodal bir yapı, berbat bir ekonomi ile bu talihe sahip değiliz henüz. Önce kaderde ve kederde bir olmayı öğrenelim yani ulus olalım, sonra onu aşalım. Görmüyor musun bütün dünya bizi dezentegre edip didiklemek için nasıl üzerimize üzerimize geliyor? Sevr asla ölmedi, uykuya yatırmışlardı, şimdi esnemeye başladı, akabinde de uyandıracaklar. SAĞCIMIZLA, SOLCUMUZLA GELİN CANLAR BİR OLALIM! Evrensele giden yol ulusaldan geçer, aksi takdirde tarihin tozlu sayfalarında yok olur gideriz. Vatanını, halkını sevmek de hiçbir kurdun kuşun tekelinde değildir. Bilmem anlatabildim mi?

    Medyada sık görünmeme gelince Bir de kabûl etmeyip katılmadığım programları, teklifleri saysam herhâlde epey gülerdin. Genel kültürüne güvenen, ağzı lâf yapan, söylediğinin arkasında duran ve doğru mesajlar veren psikiyatrların medyadaki sayısının artmasını ve sık sık da bu misyonlarını yerine getirmelerini samimiyetle diliyorum. Eleştirenler de zarfı değil, mazrufu muhatap almalılar ve bunu yaparken hakaretamiz, edepsizce ve seviyesizce değil, edeple ve efendilikle gerçekleştirmeliler; 'zort', 'çüş', 'ulan' gibi lümpen ifadeler yazanların kendisine tevcih eder, kişiliklerini yansıtır! Psikiyatri dışındaki konularda fikir yürütmem konusundaki gıyabi eleştirilere gelince 'Fikir Adamlığı Fakültesi vardı da biz mi orada tahsil görmedik' diyerek, ince bir tebessümle karşılıyorum bunu."

    "Biraz daha anladım sanıyorum bu sefer sizin nasıl bir kafa yapısına sahip olduğunuzu. Bu sohbetimiz lisandan çok fikir teatisi hâlinde geçti. Dil konusunda açılımlara giremedik"

    "Aman canım kardeşim. Hiç olur mu? Her fikrin de, zikrin de taşınma, paylaşılma ve iletilme yolu dildir. Yukarıda bahsettiğim ruh içerisinde, sekterlikten uzak, fakirleştirici değil zenginleştirici, tasfiyeci değil kollayıcı bir platformda lisanımıza sarılmak zorundayız. Basit, sade dilinden dolayı Yunus Emre'yi ve Aşık Veysel'i sevdiğimiz kadar, divan şiirini de, Mevlâna'yı da anlayabilmek için çabalamalıyız. Bir ulusu tahrip etmek istiyorsanız onun lisanını mahvedin, topa tüfeğe gerek kalmaz.

    Bu sohbetimize rahmetli Cemil Meriç amcamın (kendisine böyle hitap ederdim) sözleriyle son verelim istersen: "Kamusa uzanan eller namusa uzanır"; dil de bir milletin namusudur!"

    "Gene görüşürüz, sevgiyle"





+ Yorum Gönder