+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Okul dersleri Forumunda Esma-i Hüsna en çok nerelerde görülür ? Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Esma-i Hüsna en çok nerelerde görülür ?








    Esma-i Hüsna en çok nerelerde görülür ?







  2. Asel
    Bayan Üye





    Esma-i Hüsna en çok nerelerde görülür ?


    Tıp fakültesi yıllarımızda, hasta viziti yaptığımız sırada, bir arkadaşımız hocamıza biraz ukalaca bir soru sormuştu. Klasik hekimlerin tarif ettiği, ismi ilginç olduğu için akılda kalan ama çok nadir görülen, şimdi pek de işe yaramayan bir belirtinin en çok kimlerde görüldüğünü merak ediyordu arkadaşımız. Hoca bir an düşündü, hepimizi süzdü ve tek cümlelik bir cevap verdi: "En çok kitaplarda görülür."

    Hafızamın bir kenarına çentik açmış bu espriyi tersinden yaşadığımızı hatırlatmak istiyorum. Bir çoğumuz, nadir bulunmak bir yana, bolluğundan geçilmeyen, işe yaramamak şöyle dursun, su ve hava gibi ihtiyacımız olan bir (çok) şeyi en çok kitaplarda arıyoruz, en çok kitaplarda görüyoruz: Esmâ-i Hüsna. Ehl-i dinden kime "Allah'ın Güzel İsimleri"ni sorsanız, ekseriya eski baskılı bir kitaptan bahis açılacak ya da bir duvarda asılı liste salık verilecektir. Yani, "Esmâ-i Hüsna en çok kitaplarda görülür."

    Öyle mi?

    Kendi fıtratımızın vadilerinde ve kâinat sayfalarında bulunmaz görülmez birşey midir Esmâ-i Hüsna? Hırsızlıktan, kazadan, depremden korunmak için ezberleyip de dilimize yapıştırmakla kalacağımız kuru bir etiket midir Hafîz ismi? Bir sıcaktan kavrulan bir çöl ortasında bir ağacın gölgesi altına girmek kadar ruh serinliği vermez mi Rahîm? Duvardaki camekânın arkasından inip, bir çakıltaşı gibi avucumuzu okşayıp, yağmur damlası gibi yanağımızı ıslatan bir yaşayış olamaz mı Rezzak ve Kerîm? Kristal şeffaflığındaki suyun arkasından su markası kadar olsun gözümüze ilişmez mi Rahmân? Tenimize açık bir yaranın sızısı kadar da olsun dokunmaz mı Kahhar-ı Zülcelâl? Bülbül sesi, gül kokusu kadar olsun cennet tadı eriştirmez mi yüreğimize Vedûd? Bir aspirin kadar da olsun somutlaşmaz mı bedenimizde Şâfi-i Kerîm?

    Dilimize canlı bir esmâ dersi alışkanlığı kazandırmalıyız. Nasıl çocuklar her yeni kelimeyi ille de cümlede kullanmadan öğrenemiyorsa, her ismi bir örnekle anmak, bir yaşayış içinde zikretmek gerek. Meselâ, küfrün en şedidine muhatap olup, güzeller güzeli "şeriat"ı karalayanlar karşısında bir Sübhanallah. Mitch kasırgasının televizyondaki celâlli görüntülerini seyrederken, Rabbimizin dilese tufanı da getirecek kudreti için dilimize bir "Yâ Celil" de geliverse. Pamuktan da yumuşak, dokununca eriyecek kar taneleriyle her yeri saf beyazlığa boyamasının güzelliği yanında, aynı kar taneleriyle yollar kesen, günlük hayatı "felç eden" çığlarla gümbürdeyen celâl tecellilerine bir de "cemal" ve "celâl"i, "kahr" ve "lûtf"u ahenkle ve çelişkisizce bize sergileyen Rabbimizi anlamak için bir talim fırsatı bilsek. Aynı denizin yüzünde bakanı dehşete düşüren dev dalgalarla celâlini sergilerken, daha derinlerde, sessiz ve ışıksız köşelerde sayısız deniz canlısını yaşatan, gözeten, besleyen, tasvir eden Rabb-i Rahîmimiz, denizi bizi bir taraftan cehennemle korkutmasını bir taraftan cennetle ümitlendirmesini anlatmak için ayağımıza sermiş olmasın? Ancak sokup zehirlemeyi bilen bir arı ile bize tatlılar tatlısı balın gönderilmesi, "balı veren"in "balı tatlı kılan"ın Rezzâk-ı Hakiki olduğunu hatırlatmak için olmasın? Kimsenin dokuyamayacağı kadar güzel, kimsenin dokunmadan edemediği ipeğe, "elsiz" bir böceğin sebep kılınması bizi giydirenin Kadir-i Rahim olduğunu anlatmak için değil mi?

    Kâinat da bir kitaptır aslında. Bu kitabın sayfalarında öyle çok esma zikrediliyor ki. Ama liste halinde değil. Tıpkı öğrencilere yeni bir kelime belletilirken yapıldığı gibi, Esmâ-i Hüsna "cümle içinde" sunuluyor. Esmâ hayatın içinde canlandırılıyor; insan duyguları üzerinde inşa ediliyor; kâinat sergilerinde temaşa ediliyor.

    Dilimize yerleşmiş "Allah (c.c)", "Allahü Teâlâ", "Cenab-ı Hak" gibi ünvanlar çoğunlukla takliden kullanılıyor. Oysa, lafza-i celâl olan "Allah" bütün esmanın zikrinden ve taliminden sonra hasıl olan bir anlayıştır. Diğer tabirle, "Güzel İsimleri" üzerinde toplayan, "Esma-i Hüsna'yı içinde kristalleştiren bir şifre lafızdır, bir çerçeve ünvandır.

    Sadece dış alemde değil, kendi iç dünyamızda da esma talimine ihtiyacımız vardır. İşte, bu yönünün pek farkına varılmayan bir eserden, Risale-i Nur'dan bir egzersiz örneğini paylaşalım.

    Birinci Söz'den:

    "İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i ebedîsinin ve Hâkim-i ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisatın karşısında titremeden kurtulasın."

    Bu metinde iki esmâ zikrediliyor: Mâlik-i Ebedi ve Hâkim-i Ezelî. Şimdi onların yukarıdaki cümleler içinde kullanılırken, nasıl talim edildiklerini inceleyelim. En görünür tarafımızdan, yani insan yanımızdan başlayarak ilerleyelim.

    Her insan kendi nefsinde bir malikiyet/sahiplenme duygusu yaşar. İnsan çok şeye sahip olmak ister, her şey elinin altında olsun ister. Oysa, hava ve su gibi en basit gördüğü ihtiyaçlarına bile kendi eliyle erişemez. O halde, insan malik olmak istediklerinin sonsuzluğu kadar bir Mâlik'e muhtaçtır. Sonra, insan elinin altındakilerin hiçbir zaman bitmemesini ister, ebediyen kendinde kalmasını arzular. Buna göre aradığı Malik'in "Ebedî" de olması gerekir. Öyleyse, her insan, ihtiyaç duyduğu şeylerin sayısınca fakr içinde, sonsuzca yaşamak istediği ölçüde nihayetsiz ihtiyaç içindedir. Hadsiz fakrını, nihayetsiz hâcâtını hisseden her insan, Mâlik-i ebediye nefsinden bir pencere açar. Fıtratında, fakr ve ihtiyaç yarasının derinliğince bir gedik açılır, Mâlik-i Ebedi ismi kitaptan çıkar, tenine dokunur, ruhunu doyurur; "her hadisatın karşısında titremeden" kurtulur.

    Hâkim-i Ezelî ismi de, yine insanın nefsinden ve duygularından başlayarak inşa edilir metin içinde: "Aczin hadsizdir. Düşmanın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden kurtulasın." En sıradan arzusunun önündeki en küçük engeli bile kendi kudretiyle kaldıramayacak her insan, aczinin hadsizliğini hisseder ve yaşar. Kendine, herşeye hükmeden, herşeyi kendi emrine boyun eğdiren bir "Hâkim" arar. Sonra, kendini bu günden yarına, hatta bir andan bir sonraki âna taşımaya muktedir olamayan insan, bütün güzel zamanları hiç daralmadan solumak için illâ da "Ezelî" bir Hâkim arar. Pürüzsüz nefesler sayısınca, ebedî yaşamak iştiyakının derinliğince bir gedik açılır nefsinde. Hâkim-i Ezelî olmadan yaşayamaz, derin acz yarası her zaman, herşeye hükmü geçen Birinin Hâkim-i ezelî ismiyle şifa bulur. Nefsinde esmâlar görür ve yaşar.

    Eğer talim etmesini bilirsek, en çok fıtratımızın vadilerinde ve kâinat sayfalarında görülür Allah'ın Güzel İsimleri.




+ Yorum Gönder