+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda osmanlıda azınlıklar ne zaman memur oldu Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Harbi @ kız
    Bayan Üye

    osmanlıda azınlıklar ne zaman memur oldu








    osmanlıda azınlıklar ne zaman memur oldu

    Bu yıl kuruluşunun yedi yüzüncü yıldönümünü kutladığımız Osmanlı İmparatorluğu, sömürgeci olmayan bir devlet idi. Bünyesinde topladığı çeşitli millet ve etnik grupları büyük bir hoşgörü ile yönetmiştir. Çağdaşı olan büyük devletler, girdikleri ülkeleri çeşitli şekillerde sömürme politikası izledikleri halde, Osmanlı Devleti, yönetiminde bulunanlara karşı farklı bir uygulama götürmemiştir. Ülkenin her köşesini anavatanın bir parçası olarak gören devlet politikası yönetime hakim olmuştur. Müslüman olmayanlara (azınlıklara) tanınan ayrıcalıklar, müslüman olanların aleyhine gelişmiş ve gerileme döneminde çok olumsuz etkileri olmuştur.

    Tarihe silinmez isler bırakan Osmanlı Devleti'nin kuruluşu, yükselişi ve çöküşü büyük bir olaydır. Yirmi iki milyon kilometrekarelik bir coğrafyaya yayılmış olan büyük bir imparatorlukta yaşayan çeşitli ırk, din, dil ve kültürden gelen insan topluluğunun yönetimini incelemek önemli bir konudur.

    Osmanlı Devleti, hakim unsur olan Türk milletinin yönetiminde XVI. yüzyılın sonuna kadar uyumlu bir yükseliş süreci yaşamıştır.

    Azınlıklar, Osmanlı toplumunda önemli bir sosyo-ekonomik gücü oluşturuyordu. Kuruluş ve yükseliş döneminde yönetime destek olan azınlıklar, gerileme ve çöküş döneminde çeşitli iç de dış etkilerle kendi devletlerinin aleyhinde çalışmış ve azımsanmayacak ölçüde olumsuz roller oynamışlardır.

    Azınlıkların sosyo-ekonomik durumu, her dönemde müslümanlarınkinden kat kat daha iyi olmuştur. Burada, başlangıçtan beri tanınan ayrıcalıkların ve hoşgörünün büyük etkisi olmuştur.

    Şehirlerde yaşayanlar sanat ve ticaretle uğraşırlar, en iyi mahallelerde otururlar ve varlık içinde bir yaşam sürerlerdi. Bu durum yalnız İstanbul, İzmir, Selânik gibi büyük şehirlerde değil küçük şehirlerde, kazalarda ve karma köylerde de aynı idi. Rus Generali Mayeswky "Van-Bitlis İstatistiği" isimli eserinde: "Bölgede yaşayan Ermeniler bölgenin en zengin tabakasını teşkil ederler " derken; Fransız elçisi Mareşal Sebastian ise raporunda "Ermeni halkının hepsinin zengin ve mutlu olduklarını " yazmaktadır.

    Osmanlı Devleti, islam dininin kuralları ve örfi hukuk esaslarına göre yönetilen bir devlet idi.

    Osmanlılarda millet kavramı, islamdan başka bir din veya mezhebe bağlı bir toplum anlamına gelmekte idi. Bu kavram daha sonraki yüzyıllarda milliyetçilik akımının etkisi ile etnik bir anlam kazanmış ve zamanla dinî topluluklara, millî topluluklar haline gelmiş ve kendilerine tanınan ayrıcalıkları devletten ayrılmak için kullanmışlardır.

    Millet sistemi, her dinî grubun kendi içinden seçtiği en yüksek rütbeli bir din adamı tarafından yönetilmesi esasına dayanan idarî ve hukukî bir yapıya sahip idi. Böylece müslüman olmayan Osmanlılar kendilerine tanınan özerk yönetim yardımı ile kendi din, hukuk, gelenek ve eğitimlerini sürdürmek olanağını bulmuşlardır. Din kurallarını, geleneklerini ve özel hukuklarından doğan haklarını korumuş ve uygulamışlardır. Dinî grupların liderleri birer devlet memuru olarak toplumların yönetiminden, Sultan'a karşı sorumlu olmuşlardır.

    Osmanlı egemenliğinin özelliği azınlıklara geniş ölçüde otonomi verme esasına dayanıyordu. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Latinler ayrı gruplar halinde ayrı başkanlar yönetiminde ayrı diller, ayrı hukuk esasları kullanıyorlardı.

    Millet sistemi Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar uzanıyordu. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet Rumlara dinî geleneklerine göre bir patrik seçmelerini emretti. Rumlar Georgios Kurtesis Scholarius'u "Gennaidos" adı ile patrik seçtiler.

    Yeni patriği kabul etmek için bir divan toplayan Fatih, vezirlerini Gennaidos'u karşılamaya gönderdi. O günlerde hiç kimseyi karşılamak için Sultan'ın ayağa kalkması adet değil iken, Fatih yerinden kalktı ve patriğe doğru on adım ilerledi, elinden tutarak oturduğu yere kadar getirdi ve yanına oturttu. Kendisine, önceki bütün patriklerin sahip olduğu bütün ruhanî otoriteye sahip olduğunu, ayrıca Rumların davalarının eskisi gibi Ruhanî Meclis'te görülebileceğini söyledi ve patriklik asasını verdi. Fatih Sultan Mehmet, daha sonra bir fermanla Gennaidos'un patrikliğini onayladı ve Rumlara verilen hakların Sultan'ın destek ve güvencesi altında olduğunu açıkladı. Fatih, Gennaidos'a "Millet Başı" unvanını da vermiş ve böylece patrik ruhanî yetkilerinin yanında bir de yönetim yetkisi kazanmıştı.

    Seçimi, Sultan'ın onayı ile tamamlanan patrik artık yüksek rütbeli bir devlet memuru idi. Üç tuğlu Osmanlı paşası unvanı ile devlet hiyerarşisinde yüksek bir dereceye yükseltilmiş idi. "Sinod Meclisi" din ve dünya işlerinde patriğe yardımcı oluyordu. Yeniçeri çorbacılarından kurulu bir muhafız birliği patriğin güvenliğini sağlıyordu.

    Patrikten sonra metropolit ve piskoposlar da Osmanlı Devleti tarafından tayin edilir ve bölgelerindeki Rumların en üst yöneticileri olarak din ve yönetim işlerine bakar, gereğinde ceza yetkilerini kullanırlardı.

    Bulgar kilisesi daha kurulduğundan başlayarak Rum-Ortodoks kilisesine bağlı idi. Bulgarlar ancak 1870 yılında Osmanlı Devleti'nin yardımı ile bağımsız kiliselerini kurabildiler. Daha sonraki yıllarda Sırp Kilisesi de İstanbul Rum-Ortodoks Patrikliği'ne bağlandı.

    Fatih, Rum-Ortodoks patriğine tanıdığı bütün hakları, 1461 yılında Bursa'dan İstanbul'a getirttiği Ermeni patriği Ovakim'e de tanıdı. Ermeni patriğine bir ayrıcalık olarak, Rum Ortodoksların dışında kalan bütün Hıristiyanların yönetilmesi yetkisini verdi. Böylece Süryani, Habeş, ve Kıptî kiliselerine bağlı olan bütün Hıristiyan tebaa, Osmanlı Devleti işe ilişkilerini Ermeni patriği aracılığıyla yürüttüler. XIX. yüzyıla kadar bu yetkisini kullanan Ermeni patriği, milletinin dinsel ve toplumsal işlerini görme, şikâyetlerini dinleme, Ermeni cemaatine ait malları yönetme ve bunların gelirlerini toplama konusunda yetkili idi. Patrikhanenin kendi mahkemeleri ve hapishaneleri vardı. Patrik dinsel olmayan cezalar ve bu arada sürgün cezaları da verebiliyordu. Ruhanî liderleri yerlerinden almak, ayin yapmalarını yasaklamak, mesleklerinden çıkarmak ve hatta sakallarını tıraş ettirmek yetkisinde sahipti. Osmanlı hükümetine karşı sorumlu bir kişi olarak adamları ile haraç toplar, mahkemesinde hukuk ve ceza davalarına bakar, nikâh kıyar ve dinî olmayan kararlar verirdi.

    Fatih devrinde, Yahudiler de ayrı bir millet olarak Hahambaşının liderliğinde düzenlendiler. Böylece Rum ve Ermeni patriklerine tanına bütün haklar Hahambaşına da tanındı.

    Osmanlı Devleti'ndeki azınlıklar, XVII. yüzyılın sonuna kadar, millet sisteminin sağladığı hak ve kolaylıklardan yararlanarak rahat bir hayat içinde sosyal ve ekonomik varlıklarını geliştirdiler. Durumları müslüman nüfustan çok daha iyi idi.

    XIX. yüzyılın başından itibaren, Fransız İhtilâli'nin getirdiği yeni fikirlerden milliyetçilik bir yandan, kiliselerin etkisi ve büyük devletlerin kışkırtmaları diğer yandan azınlıkları kendi devletlerine karşı çeşitli komplo ve isyanlara sürükledi.

    3 Kasım 1839'da, padişahın huzurunda, devlet ileri gelenlerinin yanısıra Rum ve Ermeni patriklerinin ve hahambaşının da katıldığı bir törende okunan Gülhane Hatt-ı Hûmayunu ile Müslümanların ve müslüman olmayanların eşitliği ilkesi bütün dünyaya ilan edildi. Böylece, Fatih Sultan Mehmet'in getirdiği sistem kökten değişmeye başladı. Din esasına dayalı millet sistemi yerine artık "Osmanlılık" fikri konularak çeşitli unsurlar bir pota içinde eritilmeye çalışıldı. Böylece bütün devlet makamları ve rütbeler müslüman olmayanlara da açılmış oldu. Evvelce müslüman olmayanların Müslümanlar için tanıklık etmeleri kabul edilmez iken, artık Müslümanlar için karar veren mahkemelere üye olmaları yasal hale geldi.







  2. Harbi @ kız
    Bayan Üye





    osmanlıda azınlıklar ne zaman memur oldu ile ilgili bilgi


    Haklarda eşitlik sağlanmıştı. Fakat sorumlulukta gene ayrıcalıklarını koruyorlardı. Askerlik hizmetine alınmayan azınlıklar, eğitim ve ticaret alanında gün geçtikçe ilerlemişlerdir. 18 Şubat 1856'da yürürlüğe giren Islahat Fermanı'nda azınlıklara, evvelce tanınmış olan dinsel özgürlükler ve ayrıcalıklar korunmakla birlikte Müslümanlara tanınmış olan bütün hakların da tanındığı tekrar vurgulandı. Bununla birlikte, XVIII. yüzyılda başlayan, özellikle 1774 Kaynarca Barış Antlaşması'ndan sonra hız kazanan, Osmanlı Devleti'ni parçalama projelerine göre büyük devletler, azınlıkları korumak bahanesiyle iç işlerimize karışmaya başladılar. Fransa, İtalya ve Avusturya Katoliklerin, İngiltere, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri Protestanların, Rusya da Ortodoksların doğal koruyucusu olarak kendilerini görüyorlardı. Avrupa devletleri çok geçmeden korudukları Hıristiyan unsurları, kendi amaçları için ileri karakol olarak kullanmaya başladılar.

    Tanzimat'la birlikte başlayan, devletin yeniden düzenlenmesi ve modernleşmesi süreci içinde azınlıklar, hem merkez hem de yerel yönetim birimlerinde önemli görevler almaya başladılar. Vergi ve diğer hazine gelirlerini toplayan kurullarda temsil edildiler.

    Islahat Ferman'ından sonra, 1864 yılında çıkarılan "İdare-i Vilâyet Nizamnamesi"nin yürürlüğe girmesi ile imparatorluk vilâyet, sancak, kaza ve köy yönetim birimlerine ayrılmıştı. Vilâyet, sancak ve kaza "İdare Meclisleri"nin hepsinde azınlıklar temsil ediliyorlardı. Karma köylerde papazlar, "İhtiyar Meclisi"nin doğal üyesi idiler. Devlet kademelerinde ve yerel yönetimde olduğu gibi hukuk kurumlarında da görev alıyorlardı. Merkezde Temyiz mahkemesi üyesi, taşrada sorgu yargıcı olanlar vardı.

    Merkez teşkilâtında çoğunlukla Rumlar görev alıyorlardı. XVI. yüzyıldan başlayarak gittikçe önem kazanan tercümanlık hizmetleri 1821 Yunan isyanına kadar sürekli olarak Rumlar tarafından yürütülmüştür. Tercümanların yanında yetiştirilecek "Dil Oğlanları" da her zaman Rumlardan seçilirdi.

    XVII. yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere Ermeniler de devlet hizmetine girmeye başlamışlardır. Önce, sarayda görev alan Ermeniler, özellikle 1821'den sonra Rumların gittikçe güvenirliklerini kaybetmelerinden yararlanarak devletin her kademesinde etkin görevlere atanma fırsatı buldular. Sarayda getirildikleri görevler arasında Bezirgânbaşılık, Saray sarraflığı, Darphane nazırlığı, baruthane yönetimi, Padişah'ın şahsî hazinesinin yönetimi, Tophane'nin yönetimi, harem-i Hûmayun'un bütün alışveriş işleri, Kilercibaşılık, Elbise odasının sorumluluğu Saray terziliği, Saray inşaat memurluğu, Hassa mimarlığı ve bütün bu görevlerin yardımcılıklarını sayabiliriz. Tanzimat'ın ilanından sonra Ermeniler Nazırlık (bakanlık), Sefirlik (büyükelçilik), Valilik gibi makamlara getirilmişlerdir. Bu önemli görevlere gelen Ermeniler çoğunlukla paşa unvanı alırlardı. Bir zamanlar, "Tıbbiye-yi Şahane" komutanı olan meşhur Marko Paşa da Ermeni idi.

    1876'da ilan edilen Birinci Meşrutiyet için yapılan seçimlerle Meclis'i Mebusan'a seçilen 115 üyeden 69'u müslüman, 46'sı müslüman olmayan Osmanlılardı.

    1908'de İkinci meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçimlerde, seçilen üyelerin din ve milliyet durumları ise şöyledir:
    1908 1912 1914
    Türk 147 157 144
    Arap 66 68 84
    Arnavut 27 18 -
    Rum 26 15 13
    Ermeni 14 13 14
    Yahudi 4 4 4
    Slav 10 9 -
    Toplam 294 284 259


    Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan başlayarak çeşitli ayrıcalıklara sahip olan azınlıkların sayısı da zaman zaman abartılarak Avrupa'ya yansıtılmıştır. Bir zamanlar Avrupa'daki koruyucularının iç işlerimize karışmalarını desteklemek, barış görüşmelerinde bağımsızlık yolunda yaptıkları çabalar için belge olarak kullanmak, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de soykırımı propagandalarını yayarak konu ile uzaktan yakından ilgisi olmayanları etkilemek için kasten yalan ve yanlış rakamlar ortaya atıldı. Bugün gerçek, çeşitli bilimsel araştırmaların yayınlanması ile ortaya çıkmaktadır.

    Osmanlı devleti'nde ilk nüfus ve arazi yazımı II. Mahmut döneminde 1830/31 yıllarında yapılmıştır. Bu sayım sonuçları Rumeli ve Anadolu'daki gerçek nüfusu vermekten çok uzak idi. 1844 yılında, Abdülmecid döneminde yapılan nüfus sayımından da doğru bir sonuç alınamamıştır.
    Sağlıklı nüfus sayımı çalışmaları, ilk olarak, II. Abdülhamid döneminde 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında başlamıştır. Sayım ile ilgili hukukî düzenlemeleri yapma yetkisi verilen Şura-yı Devlet'in (Danıştay) hazırladığı "Sicil-i Nüfus Nizamnamesi" 4 Eylül 1881'de yürürlüğe girmiştir. Kaza düzeyi esas alınarak yapılacak sayım için her kazada bir nüfus komitesi oluşturulmuştu. Kaza komitelerinde Kaza İdare Meclisinden ve Belediye Meclisinden birer üye, nüfus memuru ile bir asker, bir de müslüman olmayan temsilci bulunuyordu.

    Nüfus sayımı işlerinde Ermeni asıllı memurlara da görev verilmiştir. İstatistik Umum İdaresi'nin müdürü Fethi Franko adlı bir Yahudi idi. 1897 - 1903 yılları arasında bu görevi Mıgırdıç Sınabyan adında bir Ermeni yapmıştır. Mıgırdıç Sınabyan'dan sonra bu göreve Robert isimli bir Amerikalı getirilmiştir. Osmanlı yönetimi, Ermeni meselesinin yoğunluk kazandığı ve hatta Ermeni komitacılarının padişaha suikast düzenledikleri bir dönemde bile Ermeni asıllı bir memuru nüfus ile ilgili bir kurumun başına getirmekte bir sakınca görmemiştir. Ermeniler ise resmî Osmanlı istatistiklerini kabul etmemiş ve gerçek dışı rakamlarla dünya kamuoyunu etkilemeye çalışmışlardır.

    Osmanlı devleri'nde, müslüman olmayan tebaanın doğum, evlenme ve ölüm gibi nüfus kayıtları, millet sistemine göre, patrikhaneler ve alt kuruluşları tarafından tutulmakta idi.

    1893 yılında II. Abdülhamid'e sunulan 1881/82-1893 genel nüfus sayımı sonuçlarına göre toplam nüfus 12.064.186 idi. Bunun 9.330.067'si (% 77,34) müslüman, 2.733.515'i de (% 22,66) müslüman olmayan nüfus idi. Müslüman olmayanların 1.325.735'i (% 10,99) Rum, 974.186'sı (% 8.08) Ermeni, 90.605'i (% 0,75) Yahudi idi. Ermeniler İstanbul, Sivas, Halep ve Doğu Anadolu'da % 10'un üzerinde bir yoğunluğa sahip idiler.

    1906/7 ve 1914 yılında yapılan sayım sonuçları ile karşılaştırmalı olarak nüfus durumu şöyle idi:

    Yıl Müslümanlar Yüzde Müslüman olmayanlar Yüzde Toplam
    1881/2-1893 9.330.671 77,34 2.733.515 22,66 12.064186
    1906/7 11.633.507 77,51 3.376.231 22,49 15.099.738
    1914 12.997.459 80,91 3.066.602 19,09 16.064.061


    1906/7 ve 1914 sayımlarında görülen artışlarda, Balkanlardan gelen göçlerin etkili olduğu tahmin edilmektedir.

    Görüldüğü gibi, müslüman olmayan nüfus, genel nüfus içinde en çok % 22,66'ya kadar yükselebilmiştir.

    Ermeniler Birinci Dünya Savaşı sonunda Bağımsız Ermenistan kurma girişimleri sırasında, patrikhane tarafından tutulan abartılı rakamları Versay Barış Konferansına sunmuşlardır. Ermenileri olduklarından çok, müslüman nüfusu da çok az gösteren rakamlar sayesinde Sevr Barış Antlaşması'na Bağımsız Ermenistan devletini koydurmayı başaran Ermeniler bütün dünyayı aldatmışlardı. Gerçek durumu yerinde görmek için General J. G. Harbord başkanlığında Anadolu'ya gönderilen heyetin verdiği raporda, "Doğu Anadolu'nun hiçbir yerinde müslüman olmayan nüfusun Müslümanlardan fazla olmadığı" Amerika Birleşik Devletleri'ne bildirmiştir. Sivas Kongresi sırasında Atatürk ile de görüşen General J. G. Harbord, raporunda "Anadolu'da mücadele eden Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bir grup maceracı değil, gerçek vatanseverlerdir" diyerek Kurtuluş Savaşımızın gerçek amacını bütün dünyaya duyurmuştur.

    Amerikalı Prof. Dr. Justin McCarthy "Türkiye'deki Gayrimüslimler" isimli kitabında Ermeni istatistik rakamlarının yanlış ve çok abartılı olduğunu, Osmanlı nüfus sayımı kayıtlarının daha doğru olduğunu açıklamıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti döneminde ortaya atılan iki milyon Ermeninin katledildiği iddiası ise tümü ile gerçek dışıdır. XX. yüzyılın başında Türkiye'deki müslüman olmayan nüfus ve bu arada Ermenilerin durumu şöyle idi:

    XX. Yüzyıl Başlarında Türkiye'de Gayrimüslim Nüfus:
    Sayım 1914

    Toplam 16.064.061 % 100
    Rum 1.553.619 % 9,67
    Ermeni 1.212.973 % 7,55
    Yahudi 130.595 % 0,81



    Toplam Gayrimüslim
    3.066.595 % 19.09


    Görüldüğü gibi, Osmanlı devleti'nin tüm nüfusu içinde, 1.212.973 kişi ile Ermeniler ancak % 7,55'lik bir yüzdeye sahiptir.

    Osmanlı Anadolu'sunda Ermenilerin çoğunlukla bulundukları iddia edilerek bağımsız bir Ermenistan kurulması için çalışılan altı vilayette ise durum şöyle idi:

    1330 (1991 - 1912) Yılında Altı Doğu Vilayetinde Ermeni Nüfusu:
    (Osmanlı kayıtlarına göre)

    Vilayet Nüfus
    Sivas 179.521
    Mamuretülaziz (Elazığ) 111.043
    Diyarbakır 89.131
    Erzurum 163.218
    Bitlis 191.156
    Van 130.500
    Toplam 864.569


    Ermeni patrikliğinin kayıtlarına göre ise durum şöyle idi:
    (Population Arménienne, Paris 1920)





  3. Harbi @ kız
    Bayan Üye
    Vilayet



    Nüfus
    Sivas

    165.000
    Mamuretülaziz (Elazığ

    168.000
    Diyarbakır

    105.000
    Erzurum

    215.000
    Bitlis

    180.000
    Van

    185.000
    Toplam



    1.018.000


    Bitlis ve Van bölgesi Ermenilerin büyük yoğunlukta bulundukları bölge idi. Birinci Dünya Savaşı'nda bu bölgede savaşan Osmanlı orduları, hem Rus orduları, hem de gerilerde bulunan Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda idiler. Rus ordusunun bir kısmı Ermeni alaylarından oluşuyordu. Ermeni çeteleri ise bölgede bulunan Ermenilerden her türlü destek ve yardımı görüyorlardı.

    Ermenilerin 1915 yılında Van'ı işgal etmeleri Osmanlıları köklü bazı önlemler almak zorunda bıraktı. Bitlis ve Van bölgelerinde yaşayan Ermenilerin bir kısmı Suriye'ye göç ettirildi. O günkü ağır şartlar altında göç edenlerin bir kısmı yolda yaşamlarını kaybettiler. Bu olay Batı'ya soykırım olarak yansıtıldı ve Türklerin 2.000.000 Ermeniyi öldürdükleri iddia edildi. Oysa ki, ölümlerin gerçek sebebi hastalık, açlık, eşkıya saldırıları gibi çeşitli idi. O yıllarda tüm Türkiye'de yaşayan Ermenilerin sayısı, bir buçuk milyon bile değildi.

    1330 (1911 - 1912) yıllarında, Bitlis ve Van bölgesinde Ermeni nüfusu ise:

    Ermeni kayıtlarına göre Osmanlı kayıtlarına göre
    Bitlis 180.000 191.156
    Van 185.000 130.500
    Toplam 365.000 321.656


    Görüldüğü gibi, iki vilayetteki Ermenilerin sayısı, Ermeni kayıtlarına göre de Osmanlı kayıtlarına göre de, propaganda amacı ile kullanılan rakamların çok altındadır.

    Sonuç olarak, Osmanlı Devleti'nde bulunan müslüman olmayan tebaa her dönemde önemli kolaylık ve yardım görmüştür. Gördükleri ayrıcalıklı muamele sonunda sosyal ve ekonomik durumları, her zaman, Müslümanlardan daha iyi olmuştur. Askere alınmamaları Müslümanlar gibi çeşitli savaş alanlarında yok olmaları yerine ticaret, ve sanayii ellerine geçirmelerine ve gittikçe zengin olmalarına olanak vermiştir.

    Çeşitli Avrupa ülkelerinden, bu arada 1934'te Fransa'dan, 1470'te Almanya ve Bavyera'dan 1492'de İspanya'dan dinsel baskı yüzünden kovulan Museviler, Osmanlı Devleti tarafından kabul edilerek aynı ayrıcalıklardan yararlanmışlardır.




  4. Sultan
    Devamlı Üye
    Osmanlı Devleti' ndeki azınlıklar, 17. yüzyılın sonuna kadar, millet sistemini sağladı. Osmanlı Devleti, hakim unsur olan Türk milletinin yönetiminde 16. yüzyılın sonuna kadar uyumlu bir yükseliş süreci yaşamıştır. Azınlıklar, Osmanlı toplumunda önemli bir sosyo-ekonomik gücü oluşturuyordu.

+ Yorum Gönder