+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Osmanlıda kadın yazarlar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Osmanlıda kadın yazarlar








    Osmanlıda kadın yazarlar


    Osmanlıda kadın yazarlar.jpg

    İlk kadın romancımız* Fatma Aliye'nin yazar olma serüveninde çevresindeki erkeklerin rolü dikkat çekicidir. Ahmet Cevdet Paşa gibi ünlü bir hukukçu, tarihçi ve devlet adamı olan bir babanın kızı olması önüne açılan fırsatlar bakımından önemlidir. Zaten Fatma Aliye çocukluğunda erkeklerin dünyasında yaşamış, evde zamanının büyük kısmını haremlikte değil, selâmlıkta geçirmiş, erkek hizmetkârlar, babasının kahvecisi Süleyman Ağa, Halep'teyken İngiliz Konsolosu Mr. Skene ile dostluklar kurmuştur.

    Ağabeyi Ali Sedat sayesinde de çocukluğunda önüne fırsatlar çıkmıştır. Ağabeyinin evde özel hocalardan aldığı dersleri dinlemiş, merakından dolayı bu sırada çok şey öğrenmiştir. Ağabeyinin izniyle onun kitaplığını düzenlemiş, devamlı kitap okuyabilmiştir. Ayrıca, ağabeyi için evde kurulan kimya laboratuarında onun yaptığı deneyleri seyretmiş ve ona yardım ederken de bilime merak sarmıştır.

    Fatma Aliye'nin Fransızca öğrenme merakı ortaya çıkınca, babası onun için de hoca tutmuş, özel hocalardan bazı dersler görmüştür. Fakat evdeki asıl eğitim çabası ağabeyisi için olmuş, Fatma Aliye de bunlardan kenarından köşesinden yararlanmayı bilmiştir. Okumayı ve öğrenmeyi kendi isteği ve çabası ile devam ettirmiş; aslında babası da ağabeyi de ondan bir şey beklememiş, ona özel bir ilgi gösterilmemiştir. Ahmet Mithat'ın söylediğine göre, hocaları da bir kızın eğitilebileceğine inandıklarından değil, deneme olsun diye Fatma Aliye'ye ders göstermişlerdir. Fatma Aliye, bulunduğu aile ortamından sadece doğal olarak yararlanmıştır. Ama evlenene kadar önü de kapatılmamıştır.

    Fatma Aliye 17 yaşındayken babası tarafından kolağası Faik Bey ile evlendirilmiştir. Kocası onun roman okumasına karşı çıkmış, hatta bir ara kitaplarını yırtmıştır. Bu konuda Ahmet Mithat şöyle der: "(Fatma Aliye) hiç olmazsa öğrendiği Fransızcayı kaybetmemek için zevciyle Fransızca konuşmak ihtiyaç ve lüzumunu ortaya koymuş, bundan da iki tarafın lisanı eşit derecede bilmemesinden dolayı bir fayda sağlanamamış. Fransızca bakımından üstünlük eşi Faik Paşada olsa Aliye Hanım bunu nimet bilip sevinecekmiş. Aliye hanımefendi Fransızcayı pek kolay söylüyor ve okuyor. Her okuduğunu pekâlâ anlıyor. Hatta yazıyor bile. Faik Paşa ise yetersiz, okulda öğrendiği kadarıyla kalmış, kendi kendine çaba harcayarak Fransızcasını ilerletmemiş. Karı koca arasında bilgi alışverişi düşünülecek olsa bile işin tabiatı gereği "verici" koca olmak lazım gelirken, bu evlilikte öğreticinin kadın olması gibi ters bir durum ortaya çıkmış." (Ahmet Mithat, Fatma Aliye, Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu, s.76) (Bundan sonra parantez içindeki sayfa numaraları bu kitaptandır.)

    Evliliklerinin ilk on senesinde ancak kocasından gizli olarak kitap okuyabilen Fatma Aliye hanım Faik Paşanın nihayet bu konuda yumuşaması sonucu gene ancak onun izniyle George Ohnet'nin Volonte'sini Türkçeye çevirebilmiştir. Bu eser 1889-1890'da Meram adı altında ve çevirenin "Bir Kadın" imzasıyla yayınlanmış ve çok beğenilmiştir. Ahmet Cevdet Paşa kızının bilgi birikimini ve yeteneğini ancak bu çeviri yayınlandıktan sonra fark etmiş ve ondan sonra kızı ile oturup çalışmaya ve fikir tartışmaları yapmaya başlamıştır. Yaptığı bu çeviri ile Fatma Aliye babasının dikkatini kazanmıştır. fiûrâ-yı Devlet üyesi olan ağabeyi Ali Sedat bey ise, kardeşinin yazarlığını hiçbir zaman kabul etmemiş, her zaman karşı olmuştur.

    Aynı evden bir başka kadın yazar daha çıkmıştır: Fatma Aliye'nin iki yaş küçük kardeşi Emine Semiye. Emine Semiye şiirler, makaleler ve romanlar yazmıştır. Kitap halinde basılan tek eseri Sefalet adlı romanıdır. O da ablası gibi sosyal cemiyetlerde çalışmış ama ablasından daha politik bir kimliği olduğundan İttihat ve Terakki'nin gizli teşkilâtına girmiştir. Sonra dört sene Paris'te iki sene de İsviçre'de yaşamış, iki kere evlenmiş ve boşanmış, ablasına göre geleneklere daha uzak, daha aykırı bir yaşam tarzı seçmiştir.

    Bu sırada Fatma Aliye hanımdaki cevheri gören önemli biri daha onunla yazışmaya ve görüşmeye başlar: Ahmet Mithat. Ahmet Mithat bu dönemde artık ünlü bir yazar, gazeteci ve yayıncıdır. Üstelik kadın konusuna hassasiyeti dikkat çekmektedir. Felsefe-i Zenan adlı hikâyesinde iyi eğitim görmüş, parası olan kızların evlenmeden tek başına yaşamalarının evlilikte bir erkeğin zulmüne maruz kalmaktansa daha iyi olduğunu savunur.

    Ayrıca Ahmet Mithat kullanılan dilin ne kadar seksist olduğunun da farkındadır. Dönemin romanlarında okuyucuya seslenmek âdettir ve bu hep erkek okuyucuya hitap şeklinde "ey kari" diyedir. Oysa Ahmet Mithat bazı romanlarında erkeklere ayrı kadınlara ayrı seslenerek "karilerim ve kariyelerim" der. Karı Koca Masalı'nda âşık ve maşuk kelimelerine takılır. Erkeğe âşık, kadına maşuk denmesinin saçmalığını anlatır. Âşık aktif olan, âşık olandır, maşuk ise pasif olan, âşık olunandır. Halbuki kadın da bir erkeğe âşık olabilir; o zaman karşısındaki erkek maşuk durumunda demektir. Bu rollerin yer değiştirebilir, kadın ve erkek arasındaki karşılıklı duyguların ise eşit olduğunu belirtir.

    Ahmet Mithat, İslâm kadınlarının Avrupalı hemcinslerine göre daha özgür olduklarını, İslâmi düzenin kadınlar için en iyi düzen olduğunu savunur. Kadın iyi bir eş ve anne olabilmesi için okutulmalıdır. Yoksa gelenekçi Ahmet Mithat'a göre, birey olarak özgürlüğünü ilan etmesi düşünülemez. Zaten cariyelik düzenine de karşı değildir. Sanki batılılaşma bağlamında kadınlarla ilgili bazı duyarlılıklar geliştirmiş ama gene de geleneksel görüşlerden kopamamıştır. Fatma Aliye'nin kocası ile olan ilişkisini anlatırken, karı koca arasındaki bilgi alışverişinde kocanın verici durumunda olması gerektiğini savunması dikkat çekicidir.

    Fatma Aliye'nin Meram çevirisini çok beğenen Ahmet Mithat onu manevi kızı kabul eder ve onunla ortak bir eser ortaya çıkarmayı önerir. Bu henüz hiçbir telif eseri olmayan bir kadın yazara büyük bir destektir. Böylece ortaya Hayal ve Hakikat çıkar. Bu romanın bir kadının ağzından olan kısmını, Vedad bölümünü Fatma Aliye, erkeğin ağzından anlatılan kısmını, Vefa bölümünü ise Ahmet Mithat yazar. Böylelikle, iki sesli, ilginç bir roman çıkar ortaya. Yalnız gene Fatma Aliye kendi adını koyamaz romana. Eser "Bir Kadın ve Ahmet Mithat" imzasıyla yayınlanır.

    Bu sırada Meram çevirisini yapanın Fatma Aliye hanım olduğu duyulur. Fakat insanlar bir kadının çeviri yapabileceğine inanmadıkları için, çeviriyi aslında Ahmet Cevdet Paşa veya ağabeyi Ali Sedat beyin yapmış olacağını düşünürler. Gene 1891-1892'de Fatma Aliye'nin ilk romanı Muhazarat, nihayet kendi adıyla yayınlanır. Ahmet Mithat manevi kızını desteklemeyi sürdürmektedir. Kendi gazetesi Tercüman-ı Ahval'de Fatma Aliye'nin çeşitli konulardaki yazılarını yayınlar, romanlarını tefrika eder ve çalışmalarını övücü yazılar yazar.

    Fatma Aliye de yazmaya devam eder. Kadın dergilerinde, özellikle Hanımlara Mahsus Gazete'de kadın sorunlarıyla ilgili makaleler yazar. Bu arada yardım derneklerinde de çalışmaktadır. Makalelerinde kadının iyi bir eş ve anne olabilmesi için eğitilmesi gerektiğini ve İslâmiyetin bunu mümkün kıldığını anlatır. Geleneksel görüşten kopmadan kadın haklarını savunmaktadır. Aynı yıl Nisvan-ı İslâm adlı kitabı yayınlanır. Burada İslâmiyette kadının durumu ele alınarak, çeşitli Avrupalı kadınlara cariyelik, çok kadınla evlilik, boşanma ve tesettür konularında bilgiler verilir. İslâmda kadının durumu aynı Ahmet Mithat'ın inandığı çizgide olumlu olarak ele alınır; bu kitabında Fatma Aliye eski gelenekleri savunur.

    Romanlarında ise, daha farklı bir yaklaşım sergiler. Muhazarat'tan sonra Fatma Aliye dört roman daha yazacaktır: Refet, Udi, Levayih-i Hayat ve Enin. Tüm romanlarında kadınların aile içi sorunlarıyla uğraşır. Bazı romanlarında, makalelerinde olmayan bir boyut daha katar kadın karakterlerine; çalışan, para kazanan, bir erkeğe ihtiyacı olmayan kadınları anlatır. Nisvan-ı İslâm'da ve makalelerinde kadınlar konusunda oldukça gelenekçi olan Fatma Aliye, romanlarında bireyleşme çabasında olan kadınları çizer. Mesela, Muhazarat'taki kadın kahraman Fazıla alttan alta romanın en güçlü karakteridir.

    Ahmet Mithat 1893 yılında Fatma Aliye hanımı yazar olarak topluma kabul ettirmek yolunda önemli bir adım daha atar. Fatma Aliye hanımı anlattığı Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neşeti (Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu) adlı kitabı yazar. Bu da Hayal ve Hakikat gibi iki sesli bir eserdir. Hem Ahmet Mithat kendisi Fatma Aliye hanımı anlatır, hem de Fatma Aliye'nin kendini anlattığı mektuplarını doğrudan alıntılar. Yani Fatma Aliye, hem kendi ağzından, hem de Ahmet Mithat'ın ağzından anlatılmış olur; ortaya yarı biyografik, yarı otobiyografik bir eser çıkar.

    Bu kitabın bir ilgi çekici yanı da Ahmet Mithat'ın bu eseri bir kadın yazarı halka daha iyi tanıtmak için kaleme aldığını söylemesine rağmen, kitapta Fatma Aliye'nin yazar ve kadın hakları savunucusu tarafına hiç değinmemesidir. Bir babanın kızını anlatması gibi Fatma Aliye'nin ne kadar üstün zekalı bir çocuk olduğunu, ne denli meraklı ve parlak bir genç kızlık dönemi yaşadığını anlatır. Kocasının baskısına uzun süre boyun eğmesinden de, geleneklere uyduğu için, âdeta sitayişle bahseder.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Osmanlıda kadın yazarlar hakında bilgi


    Faik Paşanın eşinin roman okumasına itiraz edişinden bahseden Ahmet Mithat şöyle der: Faik Paşa romanları "yırtıp atmaya kadar bile davranmış. Bu hal Aliye hanımefendinin düşüncelerine uygun düşmemekte ise de pederinden sonra zevcine hürmet ve itaatle kendisini mükellef bilmesinden dolayı, sesini çıkarmayarak, romanları ortadan kaldırmış." ( s.76)

    Bu kitap çıktığında Fatma Aliye'nin henüz 33 yaşında olduğu düşünülse bile, Muhazarat yayınlanmış, Fatma Aliye'nin kadın haklarını savunduğu birçok yazısı gazetelerde çıkmıştır. Ahmet Mithat sanki sevgili manevi kızında görmek istediği kadarını görmekte, gününe göre ilerici ama özünde gene de oldukça gelenekçi olan kendi görüşlerine aykırı noktalara Fatma Aliye hanımın gidebileceğini göz ardı etmek istemektedir. Ortada sanki iki Fatma Aliye vardır: Biri Ahmet Mithat'ın kurguladığı kadın, diğeri ise Fatma Aliye'nin kendisi.

    Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti'nde Fatma Aliye'nin mektup olarak kendini anlattığı bölümlerde hep bir öğrenme iştihası, dünyayı anlama merakı ve bunun getirdiği bir yaşam sevinci vardır. Fransızca öğrenip ilerletmesini, bilimsel dergilere ve bunlarda okuduğu bilimsel ilerlemelere olan merakını, okuduğu kitaplardan öğrendiklerini büyük bir zevkle anlatır Fatma Aliye. Öğrenmenin coşkusu vardır yazdıklarında. Ahlâkçı bir kaygı ile kendini savunduğu görülmez.

    Ahmet Mithat'ın Fatma Aliye'yi kendi gözüyle anlattığı bölümlerde ise başka tür bir ses duyulur. Buralarda Ahmet Mithat yazar olmuş bir kadının geçmişini anlatırken onun hayatının, dönemin ahlâki ölçülerine tamamen uyduğunu devamlı belirtmeden duramaz. "fiunu da söyleyelim ki, annesinin Fatma Aliye hanımı başörtüsüyle İlyas Matar Efendinin karşısına geçip Fransızca çalışmasına izin vermesi, o dönem için büyük bir ileri görüşlülüktür." (s. 57)

    Başka bir yerde Ahmet Mithat, Fatma Aliye'nin okuduğu romanlardan ve bunların onun üzerindeki etkilerinden söz eder. "Okuduğu romanları yalnız aşk romanları arasından seçip hoşça vakit geçirmeyi düşünmemiş. Okuduğu romanlardaki aşk serüvenlerini çoğunlukla basit bulur küçümsermiş. Aleksandır Düma, Ojenson vb. gibi büyük ve ünlü romancıların çoğu eserini okumuşlarsa da, bunların içindeki aşk olaylarından ziyade, romanın temelini teşkil eden tarihi ve siyasi olaylara, felsefi ve bilimsel düşüncelere önem verirmiş. Hatta, kimi özel mektubunda yazdığı gibi, okuduğu romanlar, onda, aşk ve seksle ilgili duyuları uyandıracak yerde, kendisini bir erkeğe yaklaşmaktan ve evlenmekten ürkütür olmuş." (s. 70) Yani, Ahmet Mithat'e göre Fatma Aliye, yazar olma yolunda ilerlerken yoldan çıkmamış, ahlâken hiç zedelenmemiştir.

    Bu noktada o dönem erkeklerinin kadınlarla ilgili ikircikli tutumu göze çarpar. Batıdan alınmaya çalışılan modelin bir parçası da kadınların durumu ile ilgilidir. Sanki "medeni erkek" ailesindeki, yakınındaki kadınların gelişmelerini desteklemek durumundadır. Fatma Aliye'nin ağabeyi ve uzun bir süre kocası bu konumu reddetmişlerdir. Ama "medeni erkekler" olarak Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi bir cevher gördükleri Fatma Aliye'ye gelenekler dahilinde destek olmayı seçmişlerdir. Bunun gelenekler dahilinde yapıldığını, yazar olarak öne çıkarmaya çalıştığı kadının ahlâken de mükemmel oluğunu Ahmet Mithat sürekli yinelemek zorunda kalmıştır.

    Fatma Aliye'nin kendi konumu da ikirciklidir. Nisvan-ı İslâm'da ve birçok makalesinde son derece gelenekçi bir yaklaşımla bakar kadın sorunlarına. Ama romanlarında alttan alta başkaldıran, güçlü, tuttuğunu koparan kadınlar çizmiştir. Doğrudan kendi sesiyle konuştuğu zaman, yani makalelerinde, daha tutucu, kurmaca dünyasının koruyuculuğu içinde, yani romanlarında ise, daha aykırı olabilme cesaretini bulan bir yazardır. Hayatında olduğu gibi metinlerinde de isyan etmekle boyun eğmek arasında sıkışmış gibidir. Sanki gerçekte de iki Fatma Aliye vardır: Biri karşı çıkan, diğeri boyun eğen Fatma Aliye.

    Gene de ilk yayınlanan iki çalışmasına imzasını atamayan, ancak "Bir Kadın" yazabilen Fatma Aliye hanımı gerek ortak bir roman yazarak, gerekse onun hakkında bir kitap yayınlayarak ilk baştan destekleyen Ahmet Mithat olmuştur. Sandra Gilbert ve Susan Gubar The Madwoman in the Attic** adlı kitaplarına "Is a pen a metaphorical penis?" diye başlarlar. Gerçekten de tarih boyu yazma yetkesinin sanki sadece erkeklere has olduğu zannıyla edebiyata bakılmıştır. Osmanlı - İslâm toplumunda bu tabii ki böyle olacaktır. Onun için kadınlar yazabilmek için erkeklerin onayına ihtiyaç duyarlar.

    Ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru batılılaşma ve modernleşme çabası içinde olan Türk edebiyatı bu doğrultuda önemli bir kadın yazar çıkarmıştır. Üstelik bu dönemde batıda bile kadın yazarlar zorluk çekmekte, yazdıkları romanları kendi isimleriyle yayınlayamamaktadırlar. Meselâ İngiltere'de ondokuzuncu yüzyılda bazı kadın yazarlar ya George Eliot gibi erkek ismi almakta, ya da Jane Austen'in yaptığı gibi Curor Bell gibi cinsiyeti belli olmayan isimlerle yazmaktadırlar. Bu yüzden Fatma Aliye hanımın "Bir Kadın" imzasıyla yayınlanması hiç şaşırtıcı değildir. Üstelik adını zikretmemekle birlikte o eseri yazanın bir kadın olduğu da gizlenmemektedir.

    Kısacası, Fatma Aliye hanım ailesinin olanaklarından faydalanmış, babası, ağabeyisi ve kocasını aşarak Ahmet Mithat ile ilişki kurmaya kadar gelmiştir. Yazarlığa doğru attığı adımlarda hep çevresindeki erkekler ile olan ilişkisi ön plana çıkmış, babasına, kocasına ve Ahmet Mithat'a hem kendi yeteneklerini, hem de bunların onu geleneksel yaşayıştan uzaklaştırmadığını göstermek durumunda kalmıştır. Ancak o zaman ailesi tarafından önü açılmış, zamanın ünlü yazarı Ahmet Mithat da onun kalemini onaylayarak Fatma Aliye hanımın yazarlığını ilân etmiştir. Erkek işi addedilen yazarlığa geçişinde başta Ahmet Mithat olmak üzere hep erkeklerin onayını alması gerekmiştir.

    Fatma Aliye, Ahmet Mithat'ın kitapta alıntıladığı bir mektubunda Meram çevirisi ile ilgili olarak şöyle der: "Kendimden bir ümidim var ise o da Fransızcayı iyi anlayabilmekten ibaret idi. Yoksa Türkçe yazdığım şeylerin iyi olabilecekleri hatırımdan bile geçmiyor idi. Yaptığım tercümenin Türkçesini Faik Paşanın tashih ve tezyin eyleyeceği ricasında idim. Bunu pedere dahi söyledik. Peder "Sakın ha! Buna el sürülmez." dedi. Kendisinin tashihe inayetini rica tavrıyla yüzüne baktım. "Bana da yalvarsan ben de buna kalem karıştırmam." dedi. Tuhaf şey rüya mı görüyorum diye düşünüyor idim." (s. 80)

    Görüldüğü gibi Fatma Aliye'nin kendisi bile kendinde yazma yetisi görmez. Yabancı bir dili anlamakta sorunu yoktur ama kendi anadilinde yazmayı mümkün görmez. Kocasının veya babasının yazdıklarını düzeltmesini ister. Ancak onların bunu reddetmelerinden, yani onun kalemini onaylamalarından sonra kendi yazdıklarını yayınlama hakkını kendinde bulur. Yazar olarak ortaya çıkmakta ama bunu gelenekler dahilinde, çevresindeki erkeklerin onayını alarak yapmaktadır.


    Ondokuzuncu yüzyıl sonu Osmanlı toplumu iki medeniyet arasında kalmışlığı ile ele alınır. İkiliklerin hüküm sürdüğü bir dönemde yazarlar da bu ikilikleri yaşarlar. Genel olarak kadınlar, özel olarak da Fatma Aliye konusunda ikilemler içinde olan Ahmet Mithat hem kadın özgürlüğünü, kadınların çeşitli alanlarda kendilerini göstermeleri gerektiğini savunmak ister, hem de bu özgürlüğü kendine göre oldukça tutucu bir şekilde tanımlar. Ama gene de sonuçta kadınlar konusunda da öncü olmuş, ondokuzuncu yüzyıl sonunda bir kadını yazar olarak lanse etmiştir.

    Fatma Aliye ise, hem dönemindeki kadınlara göre aşırı olan öğrenme arzusunu tatmin etmiş ve bunun sonucu olarak yazar olmuş, hem de bunu toplumun kabul ettiği çizgilerin dışına çıkmadan yapmaya çalışmıştır. Geleneklerle yenilikler arasında kalmışlığını romanları ile makalelerinde değişik iki ses kullanarak çözmeye çalışmış, ve zamanında ilk kadın romancı olarak tanınmıştır. Onun hikayesi, Ahmet Mithat'ın kitabının başlığı gibi "bir Osmanlı kadın yazarın doğuşu"nun hikayesidir. Bu küçük kitap, hem Fatma Aliye'yi, hem Ahmet Mithat'ı, hem de 19. yüzyıl sonu Osmanlı toplumu ile edebiyat dünyasının iki arada kalmışlığını göstermektedir.


    KAYNAKÇA





    Ahmet Mithat Efendi, Fatma Aliye, Bir Osmanlı Kadın Yazarının Doğuşu, Bedia Ermat, haz., Sel yayıncılık, 1994.



    Ahmet Mithat Efendi, Fatma Aliye Hanım yahut Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti, Müge Galin, haz., İsis Yayınları, 1998.



    Esen, Nüket, "Ahmet Mithat Efendi'nin Yapıtlarında Kadın Sorunları", Gösteri, Aralık 1991.



    Findley, Carter V., "The Novel as Social and Political Subversion: Ahmet Mithat ve Fatma Aliye's Hayal ve Hakikat, Bilkent Üniversitesi'nde verdiği konferans, Aralık, 1997.





    * Fatma Aliye'nin 1891'de yayınlanan ilk romanı Muhazarat'tan önce, 1877'de Zafer Hanımın Aşk-ı Vatan (Zafer Hanım, Aşk-ı Vatan, Haz. Zehra Toska, İstanbul: Oğlak Yay., 1994.) adlı romanı yayınlanmıştır. Fakat bu yazarın tek romanıdır. Oysa Fatma Aliye beş roman yazmış, çeşitli makale ve çevirileriyle zamanında ilk kadın romancı olarak tanınmıştır. İlk Türk romanı, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'ın yazarı Şemsettin Sami de başka roman yazmadığı için, ilk Türk romancısı olarak Ahmet Mithat anılır. Bunun gibi, şu andaki bilgilerimizin ışığında roman yazan ilk Türk kadını Zafer Hanımdır ama Fatma Aliye'yi ilk Türk kadın romancı olarak anmak gene de yerindedir.





    ** Sandra Gilbert, Susan Gubar, The Madwoman in the Attic, New Haven: Yale Univ. Press, 1984.





+ Yorum Gönder